Bu da ne?
Henüz yüzeye çıkmıştım ki daha nefes almama fırsat kalmadan Sunao beni sorguya çekmeye başladı.
Bana Second adını vermişti ama bir kez olsun böyle seslenmemişti. Ya hey derdi ya dinle ya da eğer gerçekten keyfi yerinde değilse kahretsin derdi. Bugün de farklı değildi.
Dinlesene!
Saate göz uydum. Akrebin ucu 5 ile 6’nın arasındaydı, yelkovan ise 27’nin üzerinde kısa bir mola vermişti. Hiç durup dinlenmeyen saniye kolu, saatin kadranında söylenerek turunu tamamlıyordu.
Vakit sabaha değil, akşama dönüyordu. Beni en son bir gün önce çağırmıştı, yani günlerden cumaydı.
Sanada, Kokoro romanında acaba nereye gelmişti? Merak ediyordum ama sırası değildi. Sunao, kahretsin aşamasına geçmeye hazır görünüyordu.
Ne oldu? diye sordum.
Bana o numaraları yapma!
Sesi tokat gibi yüzümde patladı.
Odanın kliması fazla açılmıştı. Sunao yatağının kenarına oturmuş, arkasına yaslanmıştı. Bense ödevini unutmuş da ceza olarak koridorda bekletilen bir çocuk gibi ayaklarımı huzursuzca birbirine sürterek önünde dikiliyordum.
Sunao beni yatak odası dışında asla çağırmazdı. Replikasıyla görülme riskini göze alamazdı.
Sanada az önce yanıma gelip benimle konuştu, dedi.
Ah. Tek elimle ağzımı kapattım. Ona bundan bahsetmemiştim. Edebiyat Kulübü meselelerini Sunao’ya pek anlatmazdım.
Eskiden ona ayrıntılı raporlar verirdim ama bir noktadan sonra bunların çok uzun sürmesinden hoşlanmamaya başlamıştı.
Kulüp odasında tek başımayken Ricchan’ın geldiğini söylediğimde o iri gözlerini iyice açmıştı; fakat Ricchan’ın roman yazdığını anlatmaya başlayıp hikayelerinden bahsettiğimde, sıkılmış bir tavırla sözümü kesip ilgilenmediğini söylemişti.
Vantilatörle ilgili bir boklar geveledi.
Eyvah. Başımı ellerimin arasına almamak için kendimi zor tuttum. Hafızasının izlerini takip edince bahsettiği konuşmayı buldum.
Bir şey saklamaya çalışmıyordum! Sanada Edebiyat Kulübü’ne katıldı.
Shuuya Sanada mı?
Evet, o.
Neden?
Bunu ben de bilmek istiyordum. Ama ona bunu doğrudan sormaya niyetim yoktu. Kulüp üyelik formunda motivasyon yazacak bir boşluk yoktu sonuçta.
Ve Sunao ne derse desin, o kadar güzeldi ki diğer öğrencilerin onun Edebiyat Kulübü’nde olduğunu öğrenince çok daha fazla şaşıracaklarına emindim.
Nedenini bilmiyorum ama katıldı işte. Aynı gün vantilatör bozuldu, o da yenisini getirmeyi teklif etti.
Neredeyse, Ne kadar nazikçe değil mi? diyecektim ama kendimi durdurdum.
Ricchan ve ben minnettardık ama Sunao olmazdı. Kulüp odasında bir vantilatör olduğundan haberi bile yoktu, öğrenmek de istemiyordu.
Telaşlanmıştım ve ne diyeceğimi bilemiyordum. Dudaklarım, rüzgar estirmeyen o cılız vantilatör kanatları gibi normalden iki kat hızlı kıpırdıyordu.
Bizdeki çok eskiydi. Şey, Ricchan ucuz vantilatörlerin bin yen falan olduğunu söylemişti.
Biliyorum herhalde!
Eyvah, yine yaptım.
Bu hatayı çok sık yapıyordum. Söylememem gereken bir şey söylemiştim. Sunao’nun öfkeden köpürdüğü her halinden belliydi.
Haddini bil, dedi.
Öğrendiğim şeyleri ona tekrarlamamdan nefret ederdi. Ne olursa olsun, zaten bildiğini iddia ederdi. Bilmiyor olsa bile ve ben bunu bildiğim için söylemiş olsam bile bu yine de onu kızdırırdı.
Üzgünüm.
Ama Sunao... Sunao, benim kadar çok emeli olan başka bir replika yok. Gerçekten. Seni mutlu etmek için sınav notlarımı ve beden eğitimi puanlarımı yükseltmeye o kadar uğraştım ki...
Yeter.
Buz gibi bir reddediş. Cevap veremeden karanlığın içinde eriyip gittim.
Son zamanlarda Sunao hep sinirliydi ve beni sık sık böyle kovuyordu.
Birden, onu gülümserken görmeyeli yıllar olduğunu fark ettim.
Beni bir sonraki çağırışı üç gün sonra, 21 Haziran Pazartesi günüydü.
Önümüzdeki haftaya kadar sürecek olan beş tam günlük final sınavlarımız vardı. Çoğu öğrenci için yılın bu zamanı tam bir karın ağrısıydı; ama benim için kutlama sebebiydi.
Sınavlar demek, Sunao’nun sınavlar bitene kadar beni hemen her gün okula göndermesi demekti. Karşılığında ise onu hayal kırıklığına uğratmayacak kadar iyi notlar almalı, sonuç getirmeliydim.
O sabah yağmur çiseliyordu. Karamsar bir hisle gri gökyüzüne bakıp yağmurluğumun önünü ilikledim.
Okulun belirlediği bu yağmurluk krem rengindeydi, ceket ve pantolon olarak iki parçadan oluşuyordu. Ceketin burundan aşağısını kapatan bir maskesi vardı ve onu takınca yağmur sesi dışındaki tüm sesler arka plana karışıp siliniyordu.
Bisikletime bindim, gökyüzünün kendi ağırlığı altında ezilip üzerime çöktüğünü hayal ederek ilerledim.
Arada bir ışıklarda durmam gerekiyordu ve eğer bitkin bir iç çekersem, maskenin ön kısmı tamamen beyaza bürünüyordu.
Herkesin bu yağmurluklardan nefret etmesinin bir sebebi de buydu. Buhar birikiyor ve burnunuzun hemen altında ıslak bir bıyık gibi iğrenç bir ter tabakası bırakıyordu. Islak ellerinizi içeri sokup silemezdiniz de, bu yüzden yağmurluğu çıkarana kadar o hisle kalmak zorundaydınız. En azından kimse görmüyordu.
Bisiklet tekerleklerinin vınlaması bile çok uzaklardan geliyordu.
Nihayet kapalı otoparka ulaştım ve yağmurluktan kurtuldum. Sanki tüm vücudum yol boyunca nefesini tutmuş da şimdi keyifle bir nefes boşaltmış gibiydi.
Hemen vücudumdaki teri sildim, koltuk altlarıma ve boynuma biraz ter önleyici sprey sıktım. Sonra yağmurluğu kuruması için bisikletin üzerine yaydım, uçup gitmesin diye köşesini gidonla bagaj arasına sıkıştırdım.
Sınıfa girdiğimde diğer öğrencilerin üzerlerine yapışan nemden bezmiş, uyuşuk bir halde olduklarını gördüm.
Ancak beni üzen şey yağmur veya ıslaklık değildi. Endişelendiğim başka bir şey vardı.
Okul çıkışında, sınıf arkadaşlarımız odadan ayrılmaya başladığında Sanada’nın sırasına doğru yöneldim.
Geçen günkü şey için üzgünüm, dedim.
Başını kaldırdı. Sınıfta kalan tüm öğrencilerin bizi izlemek için döndüğünü hissettim. Diken üstünde olmak deyimi tam da böyle anlar için miydi?
Sanada ayağa kalkıp sırt çantasını omzuna astı. Çenesiyle kapıyı işaret ederek, Kulüp odasına mı? diye sordu.
Sınavlar yaklaşsa bile orayı açık tutacağımızı söylemiştik.
Sanada sınıftan çıktı, ben de üç adım gerisinden onu takip ettim.
Eee, ne için özür diliyordun? diye sordu.
Aptala yatmıyordu; gerçekten emin değil gibi görünüyordu. Ama Sunao’nun anılarına sahip olduğum için ne yaşandığını biliyordum.
Vantilatörü getirdin ama ben sana karşı kaba davrandım.
Önemli değil.
Yüzüne kaçamak bir bakış attım. Hiçbir ifade yoktu. Gerçekten umursamıyor muydu yoksa öfkesini mi bastırıyordu?
Kulüp odasının kapısını açtı ama Ricchan içeride değildi.
Masanın üzerine bir not bırakmıştı: Görev çağırıyor! Anlaşılan anahtarı almak için koşmuş, odayı açmış ve sonra tahtaları temizlemek için sınıfına geri dönmüştü.
Nefesim kesildi. Elimde olmadan, Vantilatör! diye bağırdım.
Sanki uzun süredir kayıp olan bir kardeşime kavuşmuş kadar duygulanmıştım. Yanına koştum; vantilatör başını yavaşça bana doğru çevirdi, ışıl ışıl bakıyordu.
Ricchan açmış olmalıydı. Kanatları neşeyle dönüyor, cömertçe taze bir esinti sunuyordu.
Sanada eşyalarını yere bıraktı ve açıkladı: Konuştuktan sonra, Hironaka’yı bulana kadar birinci sınıfları dolaştım. Anahtarı ona ödünç aldırdım ve vantilatörü buraya getirdik. Akai Hoca’ya bozuk olanı anlattı, o da çöpe gitti zaten.
Bu çok fazlaydı, söze nereden başlayacağımı bilemedim.
Özür dilerim, dedim. Yani, ciddiyim. Gerçekten özür dilerim. Teşekkür ederim.
Hangisi peki? Özür mü teşekkür mü?
Her ikisi de.
Aynı anda hem özür dilemek hem de minnetimi sunmak isteyerek darmadağın olmuştum.
Yan yana oturduk ama bir türlü sakinleşemiyordum, yerimde huzursuzca kıpırdanıp duruyordum.
Kendimi oksijen almaya, sonra karbondioksiti vermeye zorladım.
Sanada, dedim, kendimi net bir şekilde ifade etmeye çalışarak. Benimle sadece burada konuşman daha iyi olur.
Ha?
Omuzlarım sarsıldı. Erkeklerin böyle söylemesi beni biraz korkutuyordu. Ve Sanada’nın o ha? deyişi ekstra ürkütücüydü.
Sıçradığımı görünce elini ensesine götürdü.
Yanağına değil, diye düşündüm. Eğer ne yapacağını bilemediğinde yanağına dokunuyorsa, ensesine dokunması ne anlama geliyordu? Öfkeli miydi?
Kusura bakma, sadece... ne demek istediğini anlamadım, dedi.
Ah, doğru ya.
Tabii ki. Durup dururken böyle bir şey duyan herkesin kafası karışırdı.
Şey gibi... ruh halimin gelgitleri var, diye açıkladım. Medcezir gibi; bir yükseliyor bir alçalıyor.
Doğrudan bana bakıyordu. Gözlerinin derinliklerine düşüyormuş gibi hissettim. Bakışlarıyla karşılaşmak istemediğim için pencereye doğru baktım.
Ağır, yüklü bulutlar gökyüzünü kapatmıştı. Sabahki yağmur dinmeye başlamıştı ama yerler hâlâ ıslak olduğu için alışılmış spor kulüplerinden hiçbiri dışarıda değildi.
Seni rahatsız etmek istemiyorum, dedim.
Sorun değil. Biraz fazla suyun zararı olmaz.
Mecazıma ayak uyduruyordu. Gerçekten düşünceli birine benziyordu.
Ama bu beni rahatsız ediyor. Üzgünüm.
Gözlerini kıstı; o an yer yarılsa da içine girsem diye geçirdim. Bir köstebek gibi derinlere, en dibe...
İlkokuldayken eve dönerken bir tarlada delik bulmuştum ve bir köstebek kafasını dışarı çıkarmıştı. Beni gördüğü an içeri kaçmıştı.
Bu benim anımdı, Sunao’nun değil. Sunao gerçek hayatta hiç köstebek görmemişti.
Bu yüzden benimle lafa başlamamanı tercih ederim, diye devam ettim. Eğer ben başlatırsam, o zaman normal bir şekilde konuşabiliriz.
Bunu söylerken bile kulağa ne kadar bencilce geldiğinin farkındaydım. Ama başımı kaldırdığımda Sanada sinirli görünmüyordu. Sadece yanağını kaşıyordu. Köşeli parmağının cildi üzerinde gezinişini izledim.
Bu işe yaramaz, dedi.
Neden?
Ya seninle konuşmak isteyen bensem?
Beklediğim cevap bu değildi; ona şaşkınlıkla bakakaldım.
Bu, Sanada’nın gerçekten benimle konuşmak istediği anlamına mı geliyordu? Yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum. Umarım gözle görülür şekilde kızarmamışlardır ama o bana bakarken çıkarıp aynaya bakacak halim de yoktu.
Fakat kastettiği şeyin bu olmadığını biliyordum. Kulüp başkanıydım, haliyle benimle konuşması gereken zamanlar olacaktı. Duruma daha fazla anlam yüklememem gerektiğini kendime hatırlattım.
O zaman, şey...
Yanımda hiç toka taşımıyordum, bu yüzden durumu göstermek için saçlarımı ellerimle topladım. Farklı bir saç modelini taklit edişimi Sanada pürdikkat izledi.
“Bunun adı ne?” diye sordu.
“Buna yarım toplama deniyor.”
Bir süre önce Ricchan saçlarımla oynarken bu modeli denemişti. Sunao bazen saçlarını at kuyruğu yapardı ama asla bu şekilde yarım toplamazdı. İkimizi birbirinden ayırmak için iyi bir yöntem olacağını düşündüm.
“Bence... yakışmış,” dedi.
Beceriksizce edilmiş bir iltifattı. O an kızardığıma emindim.
Sanki özellikle güzel bir laf duymak için zemin hazırlamışım gibi görünmüş olmalıydım. Yanaklarım alev alev yanıyordu. Ricchan bazen kollarıyla beni sarıp ne kadar tatlı olduğuma dair methiyeler düzerdi. Bu da utandırıcıydı ama şu anki durumun yanından bile geçemezdi.
“Te-teşekkürler ama demek istediğim, eğer konuşmaya kendimi hazır hissedersem saçımı böyle yapacağımdı.”
Dudaklarının sessizce bir “ha!” şekli aldığını gördüm. Sonra bakışlarını kaçırdı.
“Ortamı garipleştirdim, kusura bakma,” dedim sesim titreyerek.
“Yok, ben sadece öyle sanınca...”
Neydi bu şimdi? Acayip tuhaf bir histi ama sanki ayaklarım yerden kesilmiş gibiydi.
“Kokoro’yu bitirdin mi bari?” diye sordum konuyu zorla değiştirerek.
“Hâlâ okuyorum,” dedi bana ayak uydurarak. “İlk cildi bitirdim.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.