Kulüpte onu izlerken, benden biraz daha yavaş okuduğu izlenimine kapılmıştım; yanılmamışım. Sayfaları, nasır tutmuş parmak uçlarıyla sakince çevirirken yüzünde düşünceli bir ifade, hafif bir çatıklık vardı.
“Bugün ikinci kitaba geçeceğim,” dedi.
“Sınavlara çalışmıyor musun?”
Sanada bir an sustu. Bu, insanın sorunun cevabını bildiği ama onu nasıl kelimelere dökeceğini bilemediği o tuhaf sessizliklerden biriydi.
“Çalışmayı düşünmüyorum,” dedi sonunda.
“Gerçekten mi?”
“Çalışmama gerek olmadığı söylendi.”
Bunu ona kim söylemişti? Bir öğretmen olmadığı kesindi; ailesinin de böyle bir şey diyeceğinden şüpheliydim.
Sanada’nın notlarının ne durumda olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Geçen yıl farklı sınıftaydık ve ne zaman adı geçse konu hep basketboldaki başarısı olurdu.
“Anladım,” dedim. Merak etmiştim ama daha fazla kurcalamamayı seçtim. Benim de kendime sakladığım bir düzine sırrım vardı zaten.
“Bitti gitti!” dedi Ricchan, kapıyı gürültüyle açarak.
“Odayı açtığın için sağ ol,” dedim. Bana bir zafer işareti çaktı.
Bu kadarı Sanada ile olan konuşmamızı bitirmeye yetti.
Ricchan tam karşıma çöktü, çantasını karıştırıp içinden dikdörtgen bir kutu çıkardı. Öğretmenler atıştırmalıklarla yakalarlarsa hemen el koyarlardı, bu yüzden hepimiz onları çantalarımızın iç ceplerine saklardık.
“Nao, Pretz ister misin?”
“Evet, lütfen!”
Ricchan bir Pretz çubuğunu dudaklarıma uzattı, ben de bir ısırık aldım. Tuzlu, salata sosu aromalı o baharat tadı ağzıma yayıldı.
Çiğnerken gözüm aşağı kaydı; Ricchan’ın çantasında sadece Pretz değil, Pocky de vardı. İnsan yorulunca beyni şeker arıyor tabii. Pocky’ler herhalde onun acil durum erzaklarıydı.
“Sen de buyur Sanada,” diyerek üçüncü üyemize döndü.
“Olur.”
Bana yaptığı gibi çubuğu uzatmak yerine, paketi olduğu gibi ona tuttu.
Atıştırmalıklarımızı bitirince konuyu asıl meseleye getirdim.
“Hadi bakalım, ders zamanı!”
Çantamdan defterleri ve test kitaplarını çıkarmaya başladığımda Ricchan yüzünü ekşitti. Belli ki beni abur cubura boğup ders çalışmayı unutturma planları yapıyordu. Ama bu hamlesini daha başlamadan boşa çıkarmıştım.
“Aaa! Nao, sana bir şey soracaktım.”
“Vazgeç artık! Savaşı kaybettin!”
“Hayır, ciddiyim! Onlara Dual mı desem yoksa Doppelgänger mı, bir türlü karar veremiyorum!”
“Kime ne diyeceksin?” dedi Sanada. İlk kez sesi gerçekten meraklı geliyordu.
“Yazdığım roman karakterlerine,” dedi Ricchan, halinden gayet memnun bir tavırla. “Ana karakterlerin takımı için en iyi ismi bulmaya çalışıyorum da, Nao da bana yardım ediyor.”
“Hımm.” Sanada konuyu tam kavrayamasa da ciddiye almıştı.
“Kendi doppelgängerını görürsen ölürsün, değil mi?” dedi.
Bunu ben de okumuştum. Kopya biyolojisine dair ipuçları bulabilmek için kütüphanede konuyla ilgili ne varsa karıştırmış ama pek bir şey öğrenememişimdir.
Doppel kelimesi Almancada “kopya” anlamına geliyordu ve bir doppelgängerın görülmesi ölümün habercisi sayılırdı.
İlk karşılaştığımızda küçük Sunao tek kelime etmemişti ama gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi sonuna kadar açılmıştı.
“Denizkızının Dönüşü’nün sonu mutluydu ama.”
Dünyanın her yerinden doppelgänger görüldüğüne dair raporlar geliyordu. Ricchan’ın bahsettiği hikaye ise en meşhurlarından biriydi.
Haziran 1985’te, Almanya’nın kuzeyinde Aloysia Jahn adında genç bir kadın boğulma tehlikesi atlatıp komaya girmişti. O hastanedeyken, arkadaşları ve erkek arkadaşı onu evinin yakınındaki sahilde yürürken gördüklerini sanmışlardı.
Kadın tıpkı Aloysia’ya benziyordu ama üstündeki kıyafetlerle beraber okyanusun içinde kaybolup gitmişti. Arkadaşları şaşkınlıklarını atlatıp onu arasalar da bulamamışlardı. On altı dakika sonra hastaneden bir haber geldi: Gerçek Aloysia az önce uyanmıştı.
Bu olaylar televizyona çıkmış, gizem antolojilerine girmiş, hatta Japonya’da bile epey ses getirmişti. Aloysia ölümün kıyısından mucizevi bir şekilde dönmüştü ve bir noktadan sonra bu hikayeye Denizkızının Dönüşü demeye başlamışlardı.
Fakat doppelgängerı sadece Aloysia’yı tanıyanlar gördüğü için, olayı uydurmakla suçlanmışlardı; hatta televizyon kanalı ve tanıdıklarından biri mahkemelik bile olmuştu.
“Ama her şey uydurma mıydı yoksa bir çeşit beden dışı deneyim miydi kimse bilmiyor,” diye mırıldandım.
Ruhun bedenden ayrılmasına dair hikayeler, astral seyahatler, ruh yürüyüşleri oldukça yaygındı. Bu tür anlatıların çoğunda, beden ve ruh sonunda birleştiği sürece kişi hayatta kalıyordu. Belki Aloysia’da da benzer bir şey olmuştu.
Ama bu durum Sunao ve benim için geçerli değildi. Ben ortaya çıktığımda Sunao’nun bedeni de ruhu da yerli yerindeydi; üstelik ciddi bir hastalığı da yoktu. Ateşi bile nadiren çıkardı. Gerçi sık sık kramplar ve baş ağrıları çekerdi.
Peki, o zaman Sunao Aikawa ile aynı yüze sahip olan bu “İkinci” de kimdi? Bu düşünce üzerinde durmak nefesimi daraltıyordu, ben de üzerini kapattım.
“Oha Nao! Bilgeliğini bizden esirgeme!” dedi Ricchan, ellerini birleştirip gözleri parlayarak.
Abartılı bir şekilde omuz silker gibi yaptım. Bu küçük araya bir son verme vakti gelmişti.
“Bunlar sınavda çıkmayacak,” dedim.
“Tch.” Ricchan dudak büktü. “Sanada, Nao çok zekidir; bir yerde takılırsan ona sor.”
“Öyle mi?”
“Hıh. Kafasını kitabından kaldırmadı bile. Madem o okuyor, ben de o zaman—”
“Sakın ha, yapma!” dedim.
“Vayyy!”
Ricchan yazı kağıtlarını çıkarmaya yeltendi ama omzuna hafifçe vurarak onu durdurdum.
Final sınavları Temmuz ayının ilk günü başladı ve aradaki hafta sonuyla beraber altı gün sürdü.
Toplamda on bir ders. Ben yeterince iyi bir sonuç almıştım.
“Sınavların nasıl geçti?” diye sordum.
“Tek kelimeyle acınası.”
Sınav haftası boyunca kulüp odasına girmemize izin verilmemişti. Bir hafta sonra tekrar buluştuğumuzda Ricchan’ın yüzünde antik çağlardan kalma, donuk bir gülümseme vardı. Resmen konuyu deşme diye yalvarıyordu.
Sanada ise her zamanki ifadesiz suratıyla duruyor, sınav performansına dair en ufak bir ipucu vermiyordu.
“Kütüphane kitaplarını okul gezisine götüremiyoruz, değil mi?” diye sordu.
Bahsettiği geziye iki hafta vardı ve sınıftakiler başka hiçbir şey konuşmuyordu.
Sınavdan kalanlar ek derslere girmek zorundaydı ve bu derslerin son günü gezinin ilk gününe denk geldiği için herkes ekstra hırslanmıştı. Bu hırsın sonuçlara yansıyıp yansımadığını ise zaman gösterecekti.
“Evet, kitaba bir zarar gelirse kötü olur.”
Sanada, Kokoro’yu bitirmiş ve yeni bir kitaba geçmişti; Mori Ogai’nin, içinde Dansçı Kız’ın da bulunduğu bir kısa öykü derlemesi.
O öykü ders kitaplarımızda vardı; sınıftakilerin “Bu Ogai denen herif tam bir bok çuvalıymış,” diye söylendiklerini hatırlıyordu. Dansçı Kız’ın başkarakteri genelde Ogai’nin kendisi olarak görülürdü; hamile bıraktığı kız Elise’in de gerçek bir kişiye dayandığına inanılırdı.
Sanada’nın Kokoro hakkında ne düşündüğünü hala öğrenememiştim ama bu okuma işini iyice sevdiği belliydi.
“Okul gezisinin olduğu gün erken çıkıyoruz,” dedim.
“Eve gidince okurum herhalde.”
Sınavlar boyunca ve bu sabah da dahil olmak üzere, Sanada her boşlukta kitabını çıkarmış, sınav kağıdını teslim ettiği an her şeyi unutmuş gibi kendini okumaya vermişti.
Kimse yanına yaklaşmıyordu. Eskiden diğer basketbolcular sırasının etrafında dolanırdı ama Mayıs’tan sonra hepsi bıçak gibi kesilmişti. Sağ bacağındaki sakatlık onu takımdan ayrılmaya zorladığı zamandan beri böyleydi.
“Sanada, hiç çalışmadın bile. Okul gezisine gidecek misin bari?”
Ricchan’ınki cesurca bir suçlamaydı ama Sanada sadece omuz silker gibi yaptı.
“Dersi dinleyince kalmak zor oluyor.”
“Hiç adil değil!” Ricchan kahkahayı bastı. Sonra masanın etrafından dolanıp vantilatörün önünde dans etmeye başladı. Vantilatör en yüksek kademedeydi ve kısa saçlarını kabartıyordu.
“Haaaaah… Ya-şı-yo-ruuummm…”
Sesi yankılanıyordu.
Biz u-zay-dan ge-li-yo-ruz. Sunao ve ben çocukken oturma odasındaki vantilatöre sırayla böyle bağırmıştık. Katıla katıla gülmüştük. Ama bu çok uzun zaman önceydi.
“Birinci sınıfların gezisi Mayıs’taydı, değil mi?” diye sordum.
Aniden Mayıs kelimesinin onun için hassas bir nokta olabileceğinden endişelendim; ama Sanada’nın yüzünde buna dair en ufak bir belirti yoktu.
“Evet! Kawane’de buharlı lokomotife binmiştik.”
“Oigawa Demiryolu mu?”
Gezi yerleri öğretmenlerin inisiyatifine bırakılırdı. Bizim birinci sınıf gezimiz Kakegawa Kuş Parkı ve Kakegawa Kalesi’neydi. Gerçi ben gidemedim. Benim yerime Sunao gitmişti.
İkinci sınıf gezisi yaz tatilinden iki gün önceye ayarlanmıştı. Kışın yapılacak o çok günlük büyük okul gezisi için bir nevi prova niteliğindeydi; bu yüzden pek çok öğrenci grup kurma telaşındaydı.
Benim gidemeyeceğimi tahmin ediyordum.
“Buharlı lokomotifler çok gerçek dışı duruyor. Daha çok lunapark oyuncağı gibi!” Ricchan’ın sesi beni daldığım düşüncelerden kopardı. Vantilatörden uzaklaşmıştı, artık sesi uzaylı gibi gelmiyordu. “Bilirsin ya, trenle gidenler hep dışarıdaki insanlara el sallar.”
“Evet.” Sanada başıyla onayladı.
“Nedenini hiç bilmiyorum. Ama nedense herkes yapıyor bunu. Ben de yaptım.”
Normal trenlerde veya hızlı trende tanımadığın birine asla el sallamazdın. Ama lunaparklar ve buharlı lokomotifler gerçek hayatın bir parçası değildi, o yüzden insanı heyecanlı bir atmosfere sokuyordu. Gördüğün herkes dost canlısı bir komşu gibi geliyordu göze.
“Belki de sevinçlerini paylaşıyorlardır?” diye canlandırmaya çalıştım gözümde. Eğer ben de Sunao gibi bir gün Disneyland’e gidebilseydim... “Eğer ne kadar eğlendiğini paylaşırsan, herkesin yüzü güler.”
Dünyanın o kadar da güzel bir yer olmadığını hepimiz biliyorduk. Bazı insanlar mutlu gülümsemeler görünce kıskanırdı. Onlar için bu sadece nefreti körüklerdi. Eğer bir lokomotifin pofurdayarak gitmesi ve düdüğünü çalması, insanları el sallayacak kadar yumuşatabiliyorsa; o zaman savaşlara hiç gerek kalmazdı.
Sunao, Big Thunder Mountain treninde giderken beni beklerken görse ve el sallasa ne hissederdim? Ben de ona geri sallayacak gücü kendimde bulabilir miydim?
“Siz ikiniz nereye gidiyorsunuz?” diye sordu Ricchan.
Ben kendi dünyama dalmışken konu çoktan değişmişti.
Çantamdaki şeffaf dosyaya uzandım. İçinde okul gezisiyle gideceğimiz yerin broşürü vardı. Sunao buna dönüp bakmaya tenezzül bile etmediğinden sayfaları hâlâ gıcır gıcırdı.
“Yan taraftaki Hamamatsu Şehir Hayvanat Bahçesi ve Hamamatsu Çiçek Parkı. Sonra da tekne turuna çıkacağız.”
Sabah sekizde okulda buluşacaktık, tur otobüsleri herkesi oradan alacaktı. Tomei Otoyolu üzerinden, Çiçek Parkı’nın bulunduğu Hamana Gölü kıyılarına gidecektik.
“Burada yazdığına göre mart sonuna doğru kiraz ağaçları ve laleler oluyormuş,” dedim.
Sayfanın altında, etrafı burayı açıklayan konuşma balonlarıyla çevrili karikatürize bir arı resmi vardı.
“Ama temmuz ayındayız,” diye yapıştırdı Ricchan.
“Haziranda da çiçek festivali varmış.”
“Temmuz diyorum!”
Endişelenmeye başlamıştım.
“Çiçek açan bir şeyler kesin vardır,” dedi Sanada. “Yoksa parkı açık tutmazlardı.”
“Doğru,” diye onayladım. “Her neyse, öğle yemeğinden sonra herkes Hamamatsu Şehir Hayvanat Bahçesi’ne geçiyor. Altın aslan tamarin olduğunu yazmışlar.”
“Altın aslan mı?” dedi Ricchan. “Kulağa havalı geliyor.”
“Ama o bir tamarin,” dedim.
“Bir maymun türü değil miydi o?”
“Aynen öyle. Yelesi aslan yelesine benzeyen bir maymun.”
“Kulağa çok komik geliyor.” Ricchan dirseklerini masaya dayayıp güldü.
“Ve son olarak, Hamana Gölü’nde tekne turu.”
Rota, Kanzanji’deki kaplıcaların yanından geçiyordu. Oraya kadar gitmişken uğramamak büyük kayıptı ama otobüslerin bizi zamanında geri yetiştirmesi gerekiyordu. Kızlardan biri gruptan ayrılmamıza izin verilmesini önermişti ama öğretmen onu duymazdan gelmişti.
“Nao, sakın fazla heyecanlanıp tekneden aşağı düşeyim deme.”
“O kadar da sakar değilim! Kaç yaşında sanıyorsun sen beni?”
“Hamana Gölü’nde istiridye toplayabilirsin.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“A, gerçekten mi? İstiridye mi?”
“Evet, taze istiridye. Kültür olanlardan çok daha besleyicidir.”
Sunao henüz dördüncü sınıftayken anne babası onu deniz ürünleri mangalına götürmeyi planlamıştı. Ama Sunao bütün gece ayakta kaldığı için uykusuzdu, bu yüzden onun yerine beni göndermişti.
Bizi istasyonda karşılayan özel bir araç mangalın yapılacağı yere kadar götürmüştü. Şimdi düşününce, anne babamızın bir sürü bira yuvarlamayı planladıkları için kendi arabalarını kullanmadıkları çok açıktı. Ama o zamanlar, içindeki o tuhaf ve yabancı kokuyla bu arabanın beni bambaşka bir dünyaya götürdüğünü düşünmüştüm. Çok heyecanlanmıştım.
Yaizu Limanı’na bakan açık hava mekanında yan yana dizilmiş mangallar vardı. Aileler ve arkadaş grupları etrafta geziniyordu, biz de Ricchan’ın ailesini bulup içinde bolca deniz ürünü olan yakisoba yemiştik. Deniz tarakları ve karidesler güzeldi ama benim favorim istiridye olmuştu.
Bazı insanlar istiridyeye denizin sütü der. Annem onların iğrenç göründüğünü düşünürdü ama babamla ben adeta midemize indiriyorduk. Burnumun ucundan genzime kadar her yerimin deniz tuzuyla kaplandığını hissetmiştim.
O günden beri, bir gün kendi istiridyemi kendim toplama hayalini kurup duruyordum.
“Ekipman kiralayacak bir yer var mıdır?” diye sordum yerimde kıpırdanarak.
Ricchan ağzı açık bana baktı. “İstiridye için dalmayı planladığını söyleme bana?”
“Elbette! Beni durdurmaya çalışma,” diyerek üniforma kollarımı sıvadım.
“Asla! Bu azmine saygı duyuyorum,” diyerek asker selamı verdi Ricchan. “Ne yazık ki bu sadece kışın yapılabiliyor.”
“…Şimdi kış mı?”
“Korkarım biraz yaz havası var.”
“Ihı.”
Tuhaf bir ses geldi.
Ricchan’la başımızı çevirdiğimizde Sanada’nın başını öne eğmiş, omuzları titrer vaziyette durduğunu gördük. Bir elini ağzına kapamıştı. Gülüyor muydu o?
“Sadece… komik geldi,” dedi başını kaldırarak. Hâlâ bıyık altından gülüyordu.
Ricchan elimi kavradı, mırıldanarak, “Naooo, galiba biz komiğiz,” dedi.
“Ö-öyle miyiz?”
“Hadi dünyayı dize getirelim.”
Kulağa hoş geliyordu. “Grubumuzun adı ne olacak?”
“İstiridyeler, Bluzlar ve Ritsuko.”
“Ben nereye kayboldum?”
Sanada bu sefer sesli bir kahkaha attı. Şaşırtıcı bir şekilde, iyi bir dinleyici gibi görünüyordu.
Bu gülme krizi yatıştığında Ricchan broşürü inceleyerek konuşmaya devam etti.
“Ama Hamanako Palpal’a uğramıyoruz, öyle mi? Yazık olmuş, hemen dibindeymişiz.”
“Ah…” Sanada gözlerini uzaklara dikti.
Çocukluğunu, bir hız treninde sevinç çığlıkları attığı anları mı hatırlıyordu acaba? Nedense içimden bir ses durumun pek de öyle olmadığını söylüyordu.
“Ben hiç gitmedim,” dedim.
Sunao da gitmemişti. Çocuk esirgeme kurumu onu ve Ricchan’ı bunun yerine Yamanashi’deki Fuji-Q Highland’e götürmüştü.
“Ama Palpal parkının maskotlarını ünlü Takashi Yanase tasarlamış,” dedi Ricchan.
“Şu Anpanman’ı çizen adam mı?” diye sordum.
“Aynen, ta kendisi. Bir ara birlikte gitmeliyiz.”
Tepki vermekte gecikerek irkildim.
“Sanırım orası daha çok çocuklar için, değil mi?” diye hemen ekledi Ricchan.
Suçluluk hissederek kendimi konuşmaya zorladım. Bu öneriyi sunduğu için pişman olmasını istemiyordum.
“Eğlenceli olur. Gidelim.”
Yüzü aydınlandı ve başını salladı.
Görüşmeyeli uzun zaman olduğu için toplantı boyunca çene çalıp durduk. Edebiyat Kulübü üyeleri her zaman kafasına eseni yapardı.
Saat altıya yaklaşırken anahtarı öğretmenler odasına geri götürdük. Ricchan içeri girmeye gönüllü oldu, Sanada ve ben de kapıda bekledik.
“Okul gezisini sabırsızlıkla bekliyorum,” dedim.
“Orada seninle konuşabilir miyim?”
“Eğer saçım yarım topluysa.”
“Anlaştık.”
Bugün dahil final sınavları boyunca saçımı yarım toplamıştım. Renk katması için annemin çöpe atmak üzere olduğu sevimli bir tokayı kullanmıştım.
Ama…
Ben sadece bir kopyaydım. Rolüm sadece bazen Sunao’nun yerini doldurmaktı.
Birinin Aikawa Sunao ile İkinci’yi farklı kişiler olarak görmesi fikrinden ne kadar keyif aldığımın henüz tam olarak farkında değildim sanırım.
Belki de bu benim cezamdır.
Sunao beni bir sonraki çağırışında aklıma gelen ilk şey bu oldu.
Yaz tatilinden önceki son okul günüydü yeniden yüzeye çıktığımda.
Okul gezisi bir gün önceydi. Yağmurlu mevsim bittiği için sıcaklık otuz derecenin üzerine çıkmış ve gezi sırasında birkaç öğrenci fenalaşmıştı.
Bugün Sunao’nun şiddetli adet sancıları vardı. Beni bu yüzden çağırmıştı. Benimle paylaştığı anılar, düz bir metni okumak gibi hissettiriyordu; onun neler hissettiğini ya da canının ne kadar yandığını tam olarak anlayamıyordum. Ama acının katlanılmaz olduğunu biliyordum. Sunao, okulun son gününün neşesinden vazgeçip yerini bir kopyaya bırakacak kadar acı çekiyordu.
Hâlâ yataktaydı, yüzü bembeyazdı. Üniformamızın düğmelerini iliklerken ona dik dik baktım.
“Okul gezisi eğlenceli miydi?” diye sordum.
“Ha?”
Onun bu şaşkın ses tonunu Sanada’nınkinden çok daha korkutucu buluyordum. Her an yok olabilirdim. Bu her zaman bir endişeydi benim için ama yine de sormam gerekiyordu.
En azından eğlenmiş olsaydı… güzel vakit geçirip gülseydi, hatırlanmaya değer bir gün olsaydı… o zaman sorun olmazdı. Bu kadarı yeterdi.
Bu beyhude umudumun onun üzerinde hiçbir etkisi olmadığını biliyordum elbette.
“Ahım şahım bir şey değildi. Sadece çok sıcaktı.”
O zaman gitmeme izin vermeliydin.
Ona gerçekten kızgındım.
“Ne dedin?” diye sordu.
“Hiçbir şey.” Omuzlarım çöktü. “Sadece gitmek istemiştim.”
Fısıltım, suyun yüzeyinde bir dalgalanma bile yaratamayacak kadar küçük ve cılız bir su damlası gibiydi. Sunao’nun bunu duyduğunu sanmıyordum.
Okulda herkes geziden bahsediyordu ve ben buna dayanamıyordum. Telefonlarından fotoğraflar paylaşıyor, tekneden gördükleri martılardan bahsediyor, tuvalet molasında az kalsın arkada bırakılacak olan çocuk için gülüşüyor, dönüş yolunda otobüste izledikleri korku filmini hatırlıyorlardı.
Her bir ayrıntıyı kıskanıyordum. Gidememiştim bile.
Derin bir iç çektim. Ve tam o anda onu gördüm.
Kimseyle konuşmuyor, gözlerini elindeki kitaba dikmiş duruyordu. Ben kitap okurken yavaş yavaş öne doğru eğilirdim ama o sırtını dimdik tutuyordu.
Şimdiye kadar sınıfta Sanada ile neredeyse hiç konuşmamıştım. Vantilatör olayı için özür dilediğim gün dışında kulüp odasına da birlikte yürümemiştik.
Yutkundum, ardından arkamdaki bakışları umursamamaya çalışarak sınıfın en sağ köşesine doğru ilerledim.
“Günaydın,” dedim.
Saniyenin yelkovanı saat üzerinde iki adım attıktan sonra Sanada başını kaldırıp bana baktı.
Pek şaşırmış görünmüyordu. Sağlam başparmağı, sayfaların arasına geçici bir kitap ayracı gibi sıkışmıştı. Mori Ogai, Natsume Soseki’den daha ağır bir kitap gibi görünüyordu ve daha yavaş ilerliyordu.
“Günaydın.”
“Okul gezisi eğlenceliydi.”
Aslında öyle düşünmediğin şeyleri söylemek çok fazla enerji gerektiriyor. Eğer onaylarcasına başını sallasaydı yarama tuz basmış olacaktı. Bunu biliyordum. Aptallık edip onu kışkırtıyordum.
“Ben pek eğlenmedim.”
Duymak istediğim şey bu muydu? Bunu söylemesini mi umuyordum?
“Konuşma fırsatım olmadı,” diye devam etti.
“Kiminle?”
“Saçını yarım toplamış biriyle.”
Sanada bana bakıyordu.
Baktığını biliyordum ama başım öne eğikti ve yukarı kaldıramıyordum. Kalbimin atışını hissedebiliyordum. Deli gibi çarpmıyordu ama normalden daha hızlıydı. Sanada ile konuşmak bazen kalbimin tuhaf davranmasına neden oluyordu.
“Ama bugün yarım toplamışsın,” dedi.
“Evet.”
“Bir yere gitmek ister misin?” Şimdi başımı kaldırdım. Sanada kitabını kapatmıştı. “Kendi özel gezimize.”
Kelimelerin bir ışığı olsaydı, gözlerimin önünde yıldızların parladığını görebilirdim.
“Evet!”
Detayları hiç düşünmeden sadece başımı sallamaya başladım.
Sınıf öğretmeninin yoklama alması uzun sürmedi. Sınıf arkadaşlarımız gürültüyle sınıftan çıkıp okulun kapanış törenine katılmak üzere koridorda ilerlerken, ikimiz ayrılarak tuvalete süzüldük.
Yoklama almayacaklardı, bu yüzden kimsenin bizi aramaya gelmeyeceğini düşündük. Bu hissimiz doğru çıktı; koridordaki gürültü dindiğinde sınıfa dönüp eşyalarımızı topladık.
“Pek eşyan yokmuş,” dedi.
“Senin de öyle.”
Bugün ne öğle yemeğim ne de ders kitabım vardı. Sadece bir cüzdan, bir telefon ve bir makyaj çantam vardı. Sanada’nın devasa sırt çantası o kadar boştu ki sönmüş gibi duruyordu.
Biraz bekledik. Üç dakika, sonra beş. İlk dersin zili çaldığında, sınıfın arka kapısından dışarı göz atıp koridorların boş olduğundan emin olduk.
Bütün bina tuhaf bir şekilde sessizdi. Tüm öğrencilerin ve öğretmenlerin spor salonunda toplandığı düşünülürse bu son derece mantıklıydı.
Çığlık atasım geliyordu. Güneş ışığında süzülen toz zerreleri bile gözüme çok güzel görünüyordu. Hemen aralarından koşarak geçmek istiyordum.
Daha önce hiç okulu asmamış, tek bir gün bile dersi boş geçirmemiştim. Normalde şu an Sunao’nun yerine geçmeli, spor salonunun o sert zemininde bağdaş kurup oturuyor olmalıydım.
Her zaman onun kılığına girer, etrafımdaki herkesi kandırırdım. Ama bugün değil.
Bugün kendim olmuştum.
Sırtımda görünmez kanatlar vardı sanki, beni her yere uçurabilecek gibi hissediyordum.
Ancak dışarıda giyeceğimiz ayakkabıları denerken Sanada’nın sorduğu soru beni bir anda ayaklarımın yere basmasını sağladı.
Nereye gidiyoruz, dedi.
Mahalle parkında amaçsızca dolanacak yaşları çoktan geçmiştik. Öte yandan, şehirde ne yapmaya kalksak paraya patlardı. Bunu tamamen unutmuştum.
Üzerimde pek nakit yok, diye itiraf ettim, günah çıkaran bir suçlu gibi ezilip büzülerek.
Sunao’nun cüzdanında her zaman üç bin yen bulunurdu ama o parayı harcayamazdım. İzin almadan dokunmam doğru olmazdı.
Ben hallederim.
Sana ödetemem.
Annem bizi hep başkasından borç almamamız ya da kimseye borç vermememiz konusunda tembihlerdi. Birinin hesabını ödemesine izin vermek de doğru gelmiyordu.
Ne yapacağımı bilemeden bir an kararsız kaldım, sonra aklıma harika bir fikir geldi. Şu elli yenlik madeni para koleksiyonum! Biriken o paraları özgürlüğüne kavuşturmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.
Sen burada bekle. Eve gidip biraz para alayım.
Sanada okula Yaizu İstasyonu’ndan tren ve otobüsle geliyordu. Eğer kendi evime uğrayacaksam oraya yalnız gitmem gerekecekti.
Şimdi mi? Nerede oturuyorsun ki Aikawa?
Mochimune İstasyonu’nun yakınında. Sınırları zorlarsam bir saate kalmaz dönerim!
Aslında git gel en az yetmiş dakika sürüyordu, yani hesaba göre on dakika gecikecektim. Üstelik madeni paraları Sunao’ya çaktırmadan evden aşırmak da muhtemelen vakit alacaktı.
Yine de içimdeki o ilk heyecan dalgası sönüp gider ve Sanada’nın hevesi kaçar diye korktuğum için bunu pek önemsemedim. Bu düşünce beni ürkütüyordu.
Buharlı bir trenin penceresinden el sallasanız, yoldaki herhangi biri de gülümseyerek size el sallardı. Ama sonsuza kadar el sallamaya devam etmezlerdi. O an geçip gittiğinde ellerini indirir, kendi hayatlarına dönerlerdi.
Sanada da muhtemelen öyle yapacaktı.
O zaman ben de geleyim. Bir arkadaşın bisikletini ödünç alırım.
Ne dediğini idrak etmem birkaç saniye sürdü.
Anahtarını her zaman üzerinde bırakır zaten, diye ekledi.
Şey, peki... senin arkadaşın var mıydı?
Zihnim durumu toparlayana kadar laf ağzımdan çıkıvermişti. Pişmanlıkla yüzümü buruşturdum ama o sadece gözlerini kırpıştırdı. Dudaklarının bir kenarı yukarı kıvrıldı, bu halim onu eğlendirmiş gibi görünüyordu.
Çok değil ama var birkaç kişi.
Peki... bacağın buna dayanabilecek mi?
Bisiklet sürmek oldukça yorucu bir işti.
Sıkıntı yok, diyerek diğer sınıfın bisiklet park yerine doğru yöneldi.
Gözümün ucuyla onu takip ederken ben de Sunao’nun bisikletine doğru yürüdüm. Gövdesi gökyüzü mavisine boyanmıştı. Koltuk beni bu kadar çabuk geri gördüğüne şaşırmış gibiydi, ben de rahatlasın diye üzerine hafifçe vurdum.
Bisikleti yerinden çıkarıp arkama döndüğümde Sanada’nın yüzünü asmış olduğunu gördüm. Arkadaşının bisikletinin üzerine tünemiş, son derece rahatsız görünüyordu. Koltuğunda küçük bir yırtık vardı ve o kalıplı cüssesinin altında bisiklet ufacık kalmıştı.
Gidona boynuz takmış resmen.
Boynuz mu? Ne demek istediğini tam anlayamamıştım.
Gidonun açısını değiştirmiş, iblis boynuzu gibi yukarı baktırmış.
Dikkatli bakınca gidonun gerçekten de göğe doğru dikildiğini fark ettim; benim bindiğim bisikletle ya da etraftaki diğerleriyle alakası yoktu.
Bunu nasıl yapıyorlar ki?
Alyan anahtarıyla.
Alet edevat isimleri kafamda pek bir şey canlandırmıyordu ama Sanada bu duruma o kadar gıcık olmuş görünüyordu ki bir şeyler söylemem gerektiğini hissettim.
Boyun uzun olduğu için belki böyle sürmek senin için daha rahat olur.
Durumu daha da berbat ediyorsun.
Bana doğru yaklaşırken ayağını yere sürttü, sonra parmağıyla alnıma hafifçe vurdu. Acıtmamıştı ama şaşırmıştım. Bir erkeğe daha önce hiç bu kadar yakın olmamıştım.
Sunao olsa muhtemelen bunu hiç garipsemezdi. Ama onunla bu tarz yakınlıklara girmesini istemiyordum.
Bacak boyun kısa demek istemedim ki! diye sızlandım.
Sanada’nın hem bacakları hem de gövdesi uzundu. Bu yüzden normal insanlardan çok daha yukarıda kalıyordu ve o boynuz gibi dikilen gidon onun boyu için aslında çok daha rahat bir yükseklikte duruyordu.
Küçükken boyumun uzun olmasının her zaman harika bir şey olduğunu düşünürdüm, diyerek konuyu dağıtmaya çalıştım.
Sanada gidonun arasından bana doğru baktı. Çocukken uzun boylu muydun? diye sordu.
Şey... evet, sanırım öyleydim.
Ricchan’dan daha uzun olduğum için nasıl böbürlendiğimi hatırladım. Şimdi düşününce, pek de övünülecek bir şey değildi.
Sanada başını salladı, sonra beni tepeden tırnağa tekrar süzdü.
Ya şimdi...?
Hadi gidelim artık!
Konuyu değiştirme çabam sadece bıyık altından gülmesine neden oldu. Utanç verici bir anımı ortaya çıkarmak onu keyiflendirmişti.
Dikkatli sür, dedi.
Hıhı.
Öne geçip yolu gösterdim ve yakıcı güneşin altında pedal çevirmeye başladık.
Normalde sadece akşamüstleri gördüğüm yollar, gün ışığının altında gözüme bambaşka, çok özel görünüyordu. İçi boş okul çantam rüzgarın her esişinde arkamdan uçup gidecekmiş gibi hafif hissettiriyordu.
Gidonu sıkıca kavradım, göğsümün içi de altımızdaki asfalt kadar sıcaktı. Altı vitesli bisikleti en ağır vitese taksam bile o pedalları hiç yorulmadan çevirebilirdim.
Daha önce hiç okulu asmamıştım, diye itiraf ettim.
Sanada sırıttı. Ben de. Belki de kendi başımıza çıktığımız bu gizli okul gezisi hissi, yüz kaslarını normalden daha fazla harekete geçiriyordu.
Tepemizde kavrulan güneşin altında, oradan buradan konuşup durduk.
Nereye gitmek istersin? diye sordu.
Her yer olurdu. Her şeye var dım. Her yer kulağa eğlenceli geliyordu.
Ancak fark etmez veya her yer olur gibi cevaplar vermek, sanki umursamıyormuşum gibi bir izlenim yaratırdı. Annem babama bu yüzden çok kızardı. Akşama ne yiyelim? Fark etmez. Bu sorunun sonu hiçbir zaman iyi bitmezdi.
Ama liselilerin takıldığı yerlerin nasıl olduğunu pek bilmiyordum. Sunao arkadaşlarıyla bazen dışarı çıkardı ama gittikleri yerler genelde sinema, karaoke salonları, bowling salonu veya zincir restoranlardı.
Eminim hepsi çok eğlencelidir. Ama okul gezisi programını okuduğumdan beri aklımda tek bir yer vardı.
Hayvanat bahçesi! ...Ah, doğru ya. Söyler söylemez bunun kötü bir fikir olduğunu anladım. Sanada daha dün oradaydı. Yok, vazgeçtim! Şey...
Ben varım. Sesi kulaklarıma kadar ulaştı. Babamınkinden bile daha kalın olan bu ses tonu ilk başlarda beni ürkütüyordu. Hayvanat bahçesine gidelim.
Artık beni korkutmuyordu.
Şizuoka Köprüsü’nü geçtikten sonra Sanada beni Mochimune İstasyonu’nda bekleyeceğini söyledi. Belki de tam olarak nerede oturduğumu öğrenirse rahatsız olacağımı düşünmüştü. Benim için sorun değildi ama Sunao’nun bu duruma ne diyeceğinden emin olamadığım için sadece başımı sallamakla yetindim.
Yalnız kalınca, bisikleti pencereden görünmeyecek bir yere park ettim.
Gölgeye adım atar atmaz, üniformamın sırılsıklam ter içinde vücuduma yapıştığını fark ettim. Ayakta duracak halim kalmamıştı; alnımdan, böğrümden, sırtımdan ve göğsümden aşağı ter damlalarının süzüldüğünü hissedebiliyordum.
Normalde pek deodorant kullanmazdım ama bugün her yerime bolca sıktım. Gül kokusu etrafımda pembe bir bulut gibi yayıldı.
Saçımı başımı düzelttim, derin bir nefes alıp yutkundum ve anahtarı yavaşça kilide sokup çevirdim.
Kapıyı aralayıp içeriye göz attım. Evde hayat belirtisi yoktu. Antredeki tek ayakkabı, Sunao’nun yağmurlu günlerde giydiği botlardı.
Sunao kendini iyi hissetmediğinde genelde odasından çıkmaz, oraya kapanıp kalırdı. Sadece tuvalete gitmek veya yemek yemek için dışarı çıkardı. Yemeğini öğle vakti yerdi, kahvaltısı aynı zamanda öğle yemeği olurdu. Saat henüz dokuz on beşti, bu yüzden hâlâ uyuyor olmalıydı.
Oyalanacak vaktim olmadığını biliyordum ama susuzluğumu gidermek için mutfağa uğradım. Dışı buğulanmış bir bardağı suyla doldurup kafama diktim, kuruyan boğazımı ıslattım. Buz küplerinin bardağın kenarlarına çarparken çıkardığı ses bile içimi serinletmeye yetti.
Şimdi asıl zor kısma gelmiştik. Mutfaktan çıkıp merdivenleri emekleyerek tırmanmaya başladım. En sessiz ilerleme yolu buydu. Daha çok vakit alıyordu ama çok daha güvenliydi.
Kendi evimde böyle gizlice sürünmek beni biraz utandırsa da, buranın aslında benim evim olmadığını yüzüme tokat gibi çarpıyordu.
Kendimi hırsız gibi hissediyordum. Şimdi bunları düşünmemem gerektiğini telkin ettim kendime ama ellerimin titremesine engel olamadım.
Tuhaf bir hisle aşağı baktığımda, ayağımın bir örümcek ağına dolandığını gördüm. Hemen silkeleyip yoluma devam ettim.
Koridordaki dolapta hedefimi buldum: Üzerinde Disney logosu olan bir metal kutu ve katlanmış bir poşet. Kutuyu kaldırırken içindeki madeni paralar şıngırdadı, o an kalbim ağzıma geldi ama Sunao’nun odasının kapısı açılmadı.
Hem kutu hem de poşet beklediğimden çok daha ağırdı. İkisini de okul çantamın içine tıktım, merdivenlerden aşağı inerken çantayı göğsüme bastırdım. Belki de bir hırsızdan ziyade bir ninja gibiydim. Kendime bunu söylemek, kaslarımı geren o soğuk korku hissini biraz olsun yatıştırdı.
Yine de dış kapıdan kendimi dışarı atana kadar zar zor nefes alabildim.
Kendime geldikten sonra Mochimune İstasyonu’na doğru pedal çevirdim. Sanada’yı, dar ve uzun bisiklet parkının girişinde telefonuyla oynarken buldum.
Bir kiraz ağacının gölgesine yaslanmıştı. Onu beklettiğim için hemen özür dileyecektim ama beni gördüğünde yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
Gözleri bisikletimin ön sepetine takılmıştı.
O şey çok ağır görünüyor, dedi.
Öyle, diye itiraf ettim. Gerçekten ağırdı.
Fermuarı zorla da olsa kapatmayı başarmıştım ama çantam on dakika öncesine göre gözle görülür şekilde şişmişti.
Çantayı açtığımda, içindeki elli yenlik madeni para dağını görmek Sanada’yı daha da şaşırttı.
Bütün gün bu çantayı bir çuval pirinç gibi kucağımda taşımaya tamamen razıydım ama Sanada beni durdurdu ve istasyonun karşısını işaret etti.
Şurada bir kooperatif bankası var. Oraya uğrayalım, dedi. Bankaya neden ihtiyacımız olduğunu tam anlamamıştım ama yine de başımla onayladım. Parayı yatırmamız gerekecek. Senin için sorun olur mu?
Yine başımı salladım ama bu sefer kendi teklifinden pek emin değilmiş gibi duruyordu.
Ben bisikleti parka bırakırken Sanada çantamı kavradı.
Ben taşıyabilirim, dedim.
Yok, bırak ben alayım. Bunu buraya kadar nasıl getirebildiğine hayret ettim doğrusu.
Sesinde takdir dolu bir ton vardı. Sanada önden yürüdü, ben de onu takip ettim.
Daha önce hiç bankaya girmemiştim ve buranın kliması aşırı derecede çalışıyordu. Vücudumun sonunda terlemeyi kesmesi ilk üç saniye boyunca cennet gibi hissettirdi ama dördüncü saniyede kendimi bir derin dondurucuya kapatılmış gibi hissetmeye başladım.
Kapının hemen girişinde üç tane ATM duruyordu. Sanada onlara hiç bakmadan doğrudan gişeye yöneldi. Bankodaki görevli kadın bize merakla baktı; buraya pek liseli uğramıyor olmalıydı. Üniformasının üzerine hırka giymişti, içerisinin fazlasıyla soğuk olduğu her halinden belliydi.
Nakit para yatırmak istiyordum, dedi Sanada.
Ona bir form uzattılar. Sanada kalemi kağıdın üzerinde hızlıca gezdirip doldurduktan sonra, mavi bir banka hesap cüzdanıyla birlikte görevliye geri verdi. İçten içe hayrete düşmüştüm; hangi liseli yanında banka cüzdanı taşırdı ki? Zaten bu dünyada Aikawa Sunao adına kayıtlı tek bir hesap cüzdanı bile yoktu.
Görevli kadın, "Bozuk paralarınızı alayım," dedi.
Sanada, çantamı açmamı işaret eden bir hareketle bana baktı.
Dediğini yaptım ama tam o an önemli bir şeyi fark ettim. Kadına paslı bir Disney teneke kutusunu öylece uzatamazdım.
Kutuyu market poşetine boşaltmaya çalıştığım sırada kadın niyetimi hemen anladı. "Böyle de olur," dedi. Kesin kıpkırmızı olmuştum. Kadın gözünü bile kırpmadan poşeti ve kutuyu alıp arkadaki odaya geçti.
Çok geçmeden içeriden ne olduğunu anlayamadığım yüksek ve gürültülü bir şangırtı sesi geldi.
Neler oluyordu? Paraları bir şeye mi boşaltıyordu? Üstelik mekanik bir vınlama sesi de duyuluyordu.
Fısıldar "İçeride hayalet falan mı var?"
Sanada beni duyup bıyık altından güldü.
Az sonra kadın elinde boş teneke kutuyla geri döndü. "Bunu ne yapalım?"
Sunao'nun böyle bir kutunun varlığını bile çoktan unuttuğuna emindim.
"Şey, ben alayım," dedim.
Onun eşyalarını çöpe atmak bana yakışmazdı. Eve gidince kutuyu yine raftaki yerine koymalıydım.
Market poşetini orada bırakıp Sanada'ya döndüm.
"Parayı benim hesabıma yatırdılar, hadi gidip çekelim," dedi. Ona şaşkınlıkla bakınca yüzünü ekşitti. "Kusura bakma, doğrudan nakde çevirirsek komisyon alıyorlar. Böylesi daha hesaplı olur diye düşündüm."
Nakit para yatırmaktan neyi kastettiğini ve içeriden gelen o seslerin ne anlama geldiğini şimdi kavramıştım. Paraları önce Sanada'nın hesabına aktarmıştık, şimdi de kağıt para olarak çekecektik.
"Özür dilemene gerek yok," dedim. "Teşekkür ederim."
Taşırken ne kadar zorlandığımı görmüş ve bana yardım etmeye çalışmıştı.
Bir otomat gibi duran ATM'ye yöneldik. Sanada hesap cüzdanını açıp makineye yerleştirdi. Ekranda tam olarak 198.750 yen yazıyordu. İlkokul birinci sınıftan lise ikinci sınıfa kadar biriktirdiğim tüm para işte bu kadardı.
Bir öğrenci için hiç de azımsanmayacak bir miktardı. Sanada kağıt para destesinin bana uzattığında, fermuarını yarım bıraktığım çantamın iç cebine parayı alelacele sokuşturdum.
Sadece birkaç düzine banknot ve birkaç bozuk para. O kadar hafifti ki sanki tüy gibiydi. Bir an bankadaki kadının paradan araklayıp araklamadığını düşünmeden edemedim.
"Eksik falan yok," dedi Sanada.
Önce hayaletler, şimdi de zihin okuma mı?
Sanada durumu açıkladı: "Banka çalışanı olsaydım, her daim meteliksiz gezen öğrencilerin üç kuruşuna göz dikmezdim."
O sırada gişedeki kadının bize dik dik baktığını fark ettim.
"H-hadi gidelim," diye kekeledim. Sanada da kıkırdayarak peşimden çıkışa yöneldi.
"Sıradaki durak, Nihondaira Hayvanat Bahçesi."
"Efendim?"
"Higashi-Shizuoka İstasyonu'ndan doğrudan hayvanat bahçesine giden bir otobüs var."
Nihondaira Hayvanat Bahçesi kelimelerini fısıldar gibi kendi kendime birkaç kez sessizce tekrarladım.
Sunao anaokulundayken ailesiyle oraya gitmişti. Yanında küçük bir lunapark da vardı. Birkaç yıl önce yapılan büyük yenilemeyle birlikte çok daha popüler bir yer haline gelmişti.
Higashi-Shizuoka İstasyonu, bulunduğumuz yere trenle yaklaşık on dakika mesafedeki Shizuoka İstasyonu'ndan bir sonraki duraktı.
"Sence de uygun mu?" diye sordu.
Ağacın altında beklerken telefonundan oraya nasıl gidileceğini araştırmış olmalıydı. Hayvanat bahçesine gitme hayalimi gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyordu. Sadece bu düşünce bile içimde büyük bir sevinç rüzgarı estirmeye yetti.
"Elbette. Çok iyi olur."
Hem de harika olurdu. Harikadan da öte.
İstasyon turnikelerinin yanındaki makineden gidiş-dönüş bileti aldım. Sanada ise ulaşım kartını okuttu. Peronda beklerken, otomat makinesinden birer kutu içecek aldık. İkimiz de çay tercih etmiştik; ben karışık bitki çayı aldım, Sanada ise arpa çayı. Otomatın çıkardığı o ince bip sesi çok sevimliydi.
Tokaido Hattı'na bindik. Dışarıdaki kavurucu sıcak etkisini sürdürürken, turuncu çizgili gri vagonlar istasyona yanaştı.
Sanki ayaklarım yerden kesilmiş gibi kendimi vagonun içine attım.
İçerideki hafif klima esintisi bizi kendimize getirdi. Vagonda boş yer çoktu. Bizden başka beli bükülmüş yaşlı bir kadın, burnunu gazeteye gömmüş bir amca ve uyuklayan üniversiteli bir genç vardı. Yenilmez bir zırha bürünmüş gibi, boş koltuklardan birine yan yana oturduk.
Sözleşmişiz gibi aynı anda içeceklerimizin kapağını açtık. Sanada, adem elması aşağı yukarı hareket ederek çayının yarısını bir dikişte bitirdi. Susuzluğunu giderdikten sonra tekrar telefonuna gömüldü.
"Tren zamanında varırsa, beş dakika sonra otobüs kalkıyor. Ona yetişmemiz lazım."
"Vay canına. Bu işlerin uzmanı olmuşsun."
Sanada bir an donakaldı.
Belki de yanlış bir kelime seçmiştim. Kendimi nasıl daha doğru ifade edebilirdim ki?
"Yani... Sadece hayran kaldım, onu demek istedim."
Kelime dağarcığımın yetersizliğine lanet ettim. Bu halimle bir de edebiyat kulübü başkanı olacaktım.
Tren tıkır tıkır sesler çıkararak hafifçe sarsıldı. Karşımızdaki pencere oldukça geniş ve uzundu. Dışarıdaki manzara, bisikletimle gidebileceğimden çok daha hızlı akıp gidiyordu ama yine de evleri ve dükkan tabelalarını seçebiliyordum.
Rayların kenarında bebek arabası süren birini gördüm. Arabanın gölgeliği kapalı olduğu için bebeğin yüzünü göremedim.
"Ben daha önce... Bir kızla baş başa hiçbir yere gitmedim," dedi.
Gözlerimi pencereden çekip ona döndüm.
Elini tutunma demirine koymuş, yüzünü benden tarafa çevirmemeye çalışıyordu. Siyah saçlarının arasından görünen kulakları kıpkırmızı olmuştu. Ensesindeki ter damlalarına parmağımla dokunmak geldi içimden. Sanada yine mis gibi sabun kokuyordu. Biraz daha yaklaşsam, teninin sıcaklığını ve terinin kokusunu da alabilirdim.
"Benim de bir erkekle ilk gidişim," dedim.
Bu sözüm üzerine, yüzündeki kırmızılığı gizlemek ister gibi hafifçe içini çekti.
Okulu asmak, bisikletin gidonuna asılmak, bir bankanın kapısından içeri adım atmak, Higashi-Shizuoka İstasyonu'na bilet almak... Tüm bunlar hayatımda ilk kez oluyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.