Daha başka ne diyebileceğimi bilemedim. Bir an bulup Kokoro hakkındaki düşüncelerini sormak istiyordum aslında ama şu an hiç de sırası gibi görünmüyordu.
Tren yavaşlamaya başladı, dışarıda hızla akıp giden manzara ağır çekime bindi. Zaten varacağımız yere gelmiştik.
Aşağıdaki güney kapı yönüne doğru merdivenlerden indik. Orada üzerinde ayı logosu olan bir otobüs durağı duruyordu. Amblemdeki ayı sanki bize el sallıyor gibiydi, bunu görünce içim kıpır kıpır oldu.
Sanada parmağıyla işaret ederek, "Otobüs orada," dedi.
Üzeri hayvan çıkartmalarıyla kaplı mavi bir otobüs, rüzgar gibi hızla bize doğru yaklaşıyordu. Şoföre el sallamamak için kendimi zor tuttum.
Otobüs durduğunda, bizden başka binen tek tük kişi çocuklu bir aile oldu. Hafta içi bir sabah için oldukça normal bir durumdu herhalde.
Çok geçmeden otobüsün hareket saati geldi ve anons yapıldı. Yola koyulduk, otobüs hiç bilmediğim sokaklarda ilerlemeye başladı.
İki kişilik bir koltuğa yan yana oturduk. Sanada sığışabilmek için iyice büzülmek zorunda kaldı, çok geçmeden dizleri dizlerime çarptı. Hiç oralı olmamaya çalışarak gözlerimi pencereye diktim.
"Burada hiç bilmediğim bir sürü dükkan varmış," dedim.
"McDonald's'ı da mı ilk defa duyuyorsun?"
"Onu kastetmedim herhalde!"
Kaküllerinin arasından parmağımı uzatıp alnına vurdum. Sanada gülmeye başladı.
Hafifçe sızlayan işaret parmağımı diğer avcumun içine saklayıp istifimi bozmamaya çalıştım. Kafası da amma sertti.
Otobüs durduğunda, kapıdan ilk fırlayan üç yaşlarında bir oğlan çocuğu oldu. Henüz adımları tam dengeli değildi, genç annesi de peşinden koşturdu.
Onları biraz geriden takip ederek bilet gişesine doğru yürüdük.
"Daha önce buraya gelmiş miydin, Sanada?" diye sordum.
Bir an sessizlik oldu.
"Gibi diyelim," diye mırıldandı.
Tuhaf bir cevaptı. Acaba buraya bir kızla gelmişti de söylemek mi istemiyordu? Ama az önce bana hayatında hiçbir kızla bir yere gitmediğini söylemişti, yalan söylediğini de sanmıyordum.
"Ya sen?" diye sordu.
"Şey... Pek sayılmaz, hayır."
Dürüst olmak gerekirse, Sunao gelmişti. Ama ben hiç gelmemiştim.
Küçük çocukla annesi gözden kaybolunca, gişe sırasındaki tek müşteriler biz kaldık.
Normal giriş biletleri lise öğrencileri ve yetişkinler için 620 yendi. Sanada içerideki görevliyle konuşup eliyle iki işareti yaptı. Üzerimizdeki üniforma onları pek şaşırtmışa benzemiyordu. Diğer liseler zaten yaz tatiline girmişti bile. Bizim okulda bile sabah sadece kapanış töreni yapılmıştı. Sonrasında karneleri dağıtıp öğrencileri öğleye doğru eve göndermişlerdi.
"İki bilet lütfen."
Çantamı telaşla karıştırırken Sanada bana doğru baktı.
"Ben öderim," dedi.
"Olmaz, bende daha 197.850 yen var!"
Tren bileti 400, içecek 150 yendi. Otobüs ücreti de sadece 350 tutmuştu. Cebimde hala dünya kadar para kalmıştı. Ödeyemeyeceğim neredeyse hiçbir şey yoktu, istersem bir ton yelpaze bile alabilirdim.
"Bunu böyle ulu orta haykırmasan iyi olur."
"Doğru. Sustum."
İkimiz de tepsiye kağıt ve demir paralarımızı bıraktık.
Karşılığında, üzerlerinde farklı hayvan fotoğrafları olan iki bilet aldık. Birinde kırmızı panda, diğerinde ise kar baykuşu resmi vardı.
"Hangisini istersin?" diye sordu.
"Kırmızı pandayı!"
Bu bileti kitap ayracı olarak kullanmalıydım. Ne zaman bir kitabın kapağını açsam, bugünkü gezi gözlerimin önünde canlanacaktı.
Gişedeki kız gülümseyerek, "İyi eğlenceler!" dedi. Bizi sevgili sandığına emindim. Ama açıkça sormadığı için aksini iddia edip durumu bozmadık.
Göz ucuyla Sanada'ya baktım ama o gayet sakin görünüyordu. Bu durum beni biraz bozdu açıkçası.
Ana kapıdan içeri adımımızı atar atmaz, üzerinde çalışan üniforması olan bir kadın belirdi.
"Tünaydın!" dedi.
Selamını aldık. Bugün de ne çok kadın bana gülümsemişti böyle.
"Nihondaira Hayvanat Bahçesi'ne hoş geldiniz. Hatıra fotoğrafı çektirmek ister misiniz?"
"O da ne?" diye sordum.
Son derece profesyonel bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Sizi arka plandaki manzaranın önünde kafanızda bir hayvan şapkasıyla çekiyoruz. Küçük boy olanı tamamen ücretsiz, büyük boy baskıları ise ufak bir ücret karşılığında alabilirsiniz."
Sanada'nın kaşlarını çattığını görünce durumu iyice bir tarttım.
"Kesinlikle çektirmeliyiz!" diye kestirip attım.
Eşyalarımızı emanet dolabına bırakırken hala pek gönüllü görünmüyordu ama benim ne kadar hevesli olduğumu gördüğü için sesini çıkarmadı. Onun bu hoşgörüsünden yüz bularak hemen kendime bir şapka seçmeye koyuldum.
"İnanılmaz, hepsi çok güzel duruyor!"
Kafamı bir o yana bir bu yana çevirip dururken, Sanada kısaca, "Sana en çok bu yakışır," dedi.
Karar verilmişti. Bana uzattığı kırmızı panda şapkasını kaptım, Sanada da kendisine bir kutup ayısı şapkası seçti.
Şapkayı kafama geçirdim. Belli ki epey kullanılmıştı, kulaklarıma gelen kısımlardaki tüyler biraz yıpranmıştı.
Kaderine razı olan Sanada da kutup ayısı şapkasını kafasına taktı. Onu kızdırmadan duramadım.
"Çok tatlı oldun!" dedim.
"Kes sesini."
Yüzünü ekşitti ama kafasındaki kutup ayısının yuvarlak, siyah gözlerinde en ufak bir vahşet belirtisi yoktu. Birbirimize bakıp kahkahayı bastık.
Arka planda çizgi film karakteri gibi çizilmiş kutup ayıları, kırmızı pandalar ve halka kuyruklu lemurlar vardı. İlk ikisi Nihondaira Hayvanat Bahçesi'nin gözbebekleri gibi duruyordu.
Arka planın önüne geçtik. Elinde büyük, siyah bir kamera olan bir kadın sürekli gülümseyerek bize el salladı. Bizi ikna eden görevli değil, kahverengi saçlı başka bir kadındı bu.
"Evet, şimdi kocaman gülümseyin! Harika! Ah, yakışıklı, biraz daha içten gülebilirsin!"
"Şey, tamam."
Sanada'nın sesi çok kasıntı çıkmıştı. Yüzüne bakmasam bile nasıl bir ifade takındığını tahmin edebiliyordum, bu da beni kıkırdattı.
"Biraz daha yakın durun!" diye seslendi kadın.
Birden gülüşüm yüzümde dondu. Sanada ile aramızdaki mesafeyi beceriksizce kapattık ama kadın hala, "Daha yakın! Daha yakın!" diye bağırıyordu.
Keşke daha güçlü bir deodarant sürseydim diye geçirdim içimden.
"Kırmızı, beyaz, siyah, sevimli mi sevimli, bilin bakalım bu kim?"
"Kırmızı panda!"
Bu cevabı bize önceden öğretmişlerdi; bir de ellerimizi pençe gibi yapıp yüzümüzün yanına koymamızı istemişlerdi.
Bu poz gerçekten utanç vericiydi. Sanada'nın mızıkçılık yapacağını düşünmüştüm ama şaşırtıcı bir şekilde kendini oyuna bıraktı. Hatta benden bile daha yüksek bir sesle, "Kırmızı panda!" diye haykırdı. Muhtemelen bir daha çekilmek zorunda kalırsak her şeyin daha kötü olacağını düşünüp tek seferde bu işi bitirmek istemişti.
Bize ücretsiz olan küçük fotoğrafları gösterdiler. Sadece basit bir fotoğraf değildi; sanki bir gazete kupürü gibi tasarlanmıştı ve üzerinde "Nadir Canavarlar Görüldü!" yazan bir manşet vardı. Bahsi geçen canavarlar Sanada ile bendim; haberin içeriğinde de her iki tür hakkında bir sürü bilgi yer alıyordu.
Çok güzeldi ama siyah beyaz olduğu için Sanada'nın yüzündeki ifadeyi tam olarak seçemiyordum. Bunun renklisini kesinlikle almalıydım.
Kadın, "Özel çerçeveli büyük boy baskılar bin yen efendim," dedi.
"Bir tane alıyorum!" dedim hemen.
Bugün param çoktu ve gözüme kestirdiğim her şeyi almaya kararlıydım.
Fotoğraf basılıp geldiğinde, tam tahmin ettiğim gibi Sanada'nın yüzünün kıpkırmızı olduğunu ve zoraki gülümsediğini gördüm. Ama benim yüzüm de beklediğimden çok daha fazla kızarmıştı. Olamaz!
Fotoğrafı utana sıkıla teslim aldım. Sanada ağzı açık bir şekilde beni izliyordu. Bu utanç verici portreyi satın almak bir yana, evde bir yere asmamın imkanı yoktu. Bu da demek oluyordu ki...
"Bunu kulüp odasına asalım."
"Şey," dedi Sanada, boğazına kılçık kaçmış gibi bir ses çıkararak. "Ciddi misin?"
"Olmaz mı?"
"Karşı olduğumdan değil de..." Çok şüpheci yaklaşıyordu. Bu hali beni yine kıkırdattı.
Girişin hemen ilerisinde, üzerinde büyük harflerle KIRMIZI PANDA EVİ yazan büyük bir bina vardı; son derece net bir isim. İçeride ve dışarıda sergileme alanları bulunuyordu. Merakla etrafıma bakındım ve çok geçmeden aradığımı buldum.
"Bak!" dedim. "Kırmızı panda! Gerçek bir kırmızı panda!"
Dışarıdaki alanda ağaçlar ve bir çardak vardı, bir kenarda da küçük bir kalabalık toplanmıştı. Herkes bir ağaç dalının üzerinde yürüyen o dünya tatlısı yaratığı izliyordu.
Maskeli yüzünü çevreleyen beyaz kulakları ve düğme gibi siyah gözleri vardı. Vücudu yuvarlak ve pofuduktu, kuyruğu ise uzun ve tüylüydü. Bir de keskin pençeleri vardı tabii!
"İnanılmaz!"
Çok tatlıydı. Hem de çok. Canlı bir oyuncak ayı gibiydi adeta!
Kırmızı panda, etrafında gürültü yapan çocuklara şöyle bir bakıp onları görmezden gelmeye karar verdi ve küçük patileriyle şeffaf bir borunun içine doğru tıpış tıpış yürüdü.
Boru içerideki sergi alanına çıkıyordu, kalabalık da gözlerinde kalplerle onun peşinden içeri daldı. Ben de tam arkalarından gidecektim ki...
"A, şurada bir tane daha var!" diye seslendi Sanada.
Anlaşılan birden fazlaydılar.
İkinci bir kırmızı panda çardağın altında, gölgede, gözleri kapalı bir şekilde sırtüstü yatıyordu.
"Uyurken bile çok tatlılar!"
Kırmızı pandalar ne yaparlarsa yapsınlar her halükarda sevimli görünüyor olmalıydılar. Yerken, uyurken, hatta tuvaletlerini yaparken bile...
Sanada fısıldayarak, "Küçük bir çocuk gibi," dedi.
"Değil mi? Çok tatlılar ama muhtemelen kocaman olmuşlardır artık."
Bana neden öyle bakmıştı ki şimdi?
"Fotoğraf çekmeyecek misin?" diye sordu.
"Hayır."
Yanımdaki telefon bana ait değildi. Sadece Sunao'nunkini ödünç almıştım.
Ailesi bu telefonu ona ortaokul son sınıftayken, bahar tatilinde almıştı. Ne kadar yalvarsam da dokunmama asla izin vermezdi.
Ama onun yerine okula gittiğim günlerden birinde, bir sınıf arkadaşım iletişim bilgilerimi isteyince ne yapacağımı bilememiştim. O olaydan sonra, istemeye istemeye telefonunu yanımda taşımama izin vermişti.
Sunao işaret parmağını ekrana dokundurduğunda kilit açılıyordu. Benim parmağımla da aynısı oluyordu.
"Gerek yok," dedim. "Bu görüntüyü hafızama kazıyacağım!"
"Kırmızı pandaları gerçekten çok seviyorsun."
Havadan sudan konuşmak bile çok eğlenceliydi. Hele önümüzde yuvarlanıp duran kırmızı pandalar varken çok daha keyifli oluyordu.
"Sonsuza dek burada kalmak istiyorum," dedim.
Kırmızı pandaların yanından bir an bile ayrılmak istemiyordum.
Sanada kapıda verdikleri haritaya baktı.
"Emin misin? Hemen yan tarafta penguenler var."
"Öyle mi?"
"Kutup ayıları da varmış."
"Kutup ayıları mı!" Hayvanat bahçesi tam bir cazibe merkeziydi. "Çıkarken kırmızı pandalara tekrar uğrayabiliriz, değil mi?"
"Tabii."
İçim kan ağlasa da oradan ayrılmaya karar verdim. Kırmızı pandaların bir yere kaçmadığını içten içe biliyordum nasılsa.
Sırasıyla penguenlere, sürüngen evine ve gececil hayvanlar bölümüne geçtik.
İçerisi dışarıdan göründüğünden çok daha büyüktü, gözden kaçırdığım bir şey olmasın diye ikide bir arkama dönüp bakıyordum. Sanada her seferinde bunu fark edip "Ne oldu?" diye soruyor, ben de "Hiç!" diye geçiştiriyordum. Sanada sert mizaçlıydı ama aslında çok düşünceli bir çocuktu.
Öğleyi biraz geçe yürümekten yorulduk ve üçgen çatılı bir dinlenme alanında mola verdik.
Burası da oldukça tenhaydı. İki masa ötede gülüşen çocuklar bana tanıdık geldi. Sevgi parkında kobay fareleriyle oynayan çocuklardı bunlar.
Sanada ile vaktimizi civcivlerin yanında geçirdik. Minik bedenleriyle adeta bir çığ gibi ellerimize tırmandılar. Sanada’yı o kadar çok sevdiler ki avuçlarına çıkabilmek için birbirlerini çiğneyerek kavga ettiler.
Görevli kadın, "Canları yanmasın şimdi," diyerek onları hafifçe dağıttı. Sonunda Sanada’nın avuçlarında muzaffer bir edayla dikilen sadece iki civciv kalmıştı.
"Onlara bir yatak yapsana," diye önerdi kadın.
Sanada ciddiyetle başını salladı. "Deneyeyim."
Ellerini usulca kase gibi birleştirdi. Civcivler onun vücut ısısını hisseder hissetmez mayışıp uykuya daldı. Avucunda öylece sızıp kalmışlardı, adeta birer sevimlilik abidesiydiler.
Sanada’nın dudakları yukarı kıvrıldı. "Çok sıcaklar."
O anı bir fotoğrafla ölümsüzleştiremediğim için hayıflandım ama bu manzarayı dünyada sadece benim gördüğümü bilmek içimi kıpır kıpır etti.
Hayatımda hiç yatakta uyumamıştım. Ama o civcivleri ne kadar kıskandığımı ona söylemedim.
Sanada, "Ne yiyeceksin?" diye sordu. Bilet makinesinin üzerinde kocaman bir menü asılıydı. "Kutup ayısı körisi buranın spesiyaliymiş. Bir de kapibaralı sığır yahnisi var. Yahni kasesinin ortasındaki pilav tepesi, kapibaranın kaplıcada keyif yapmasını andırıyor."
İmdat!
"Olamaz! Bunlar yenmeyecek kadar şirin! Ben düz soya soslu ramen alayım."
"O zaman ben kutup ayısı körisi yiyorum."
"Fikrimi değiştirdim!"
Kendime engel olamayarak kapibaralı sığır yahnisini sipariş ettim, Sanada da kutup ayısı körisini aldı.
Lezzetleri ortalama sayılsa da görünümleri harikuladeydi.
Yemekten sonra lavaboya gittim, dönüşte gözlerim Sanada’yı aradı. Onu bir bankta iki büklüm otururken buldum.
"Sanada." Hemen doğruluverdi ama sağ ayak bileğine masaj yaptığını görmüştüm. "Acıyor mu?"
Sesi dümdüz, zoraki çıkmıştı. "Yok, iyiyim."
"Özür dilerim, seni her yere peşimden sürükledim."
Yanına oturduğumda mahcup bir tavırla yanağını kaşıdı.
"Ben kendim gelmek istedim."
Böyle şeylere asla kızmazdı. Aksine, ne yapacağını bilemez bir hâle bürünürdü. İçimde bir huzursuzluk vardı, sanki başka bir şey söylemem gerekiyormuş gibi hissediyordum.
"Bir şey sorabilir miyim?" Sanada bakışlarını bana çevirdi ama konuşmadı. "Bunu sana o büyük çocukların yaptığı doğru mu?"
Gözleri fal taşı gibi açıldı. Belki de şimdiye kadar bu konuya hiç değinmediğim için şaşırmıştı.
"Yaralanan ben değildim," dedi.
Ne demekti bu şimdi?
Daha fazla üstelemeye cesaret edemedim. Yüreğim elvermedi.
Sanada gösterdiğim sessizlik karşısında yanlış bir çıkarımda bulunmuş olacak ki, "Görülecek daha çok yer var," dedi.
Başımı kaldırdığımda, sanki az önce hiçbir şey konuşmamışız gibi haritayı yine önüne açmıştı.
Flamingo kubbesi. Orangutan barınağı. Kutup ayılarını henüz görmemiştik bile. Sanada sırf benim isteğim gerçekleşsin diye acısına katlanıyordu. Neden bana bu kadar iyi davranıyordu?
"Bu kadar yeter," dedim. "Gidelim artık."
"Kızıl pandaları bir daha görmek istemiyor muydun?"
"Bunu hatırlıyor musun?"
"O kadar heyecanlanmıştık ki, nasıl unuturum?"
Tabii ki görmek istiyordum. Ama her şeyden önemlisi, benim yüzümden daha fazla acı çekmesini istemiyordum.
"Yok, gidelim."
"Kızıl pandaların yanında sonsuza dek kalmak istediğini söylemiştin."
İstiyordum.
İstiyordum ama bu tam olarak doğru değildi.
Yanında sonsuza dek kalmak istediğim asıl kişi...
Sözünü keserek, "Yine geliriz," dedim.
Şaşırmış mıydı? Yoksa sesimdeki titremeyi mi yakalamıştı?
Ağlamak istemiyordum. Ağlamayacaktım.
Kopyalar, kendilerine söylenmediği sürece ağlamazlar.
Gülümseyerek elimi uzattım. "Başka bir gün yine geliriz, olur mu?"
Gülüşümün ne kadar eğreti durduğuna emindim. Gözümün ucundan bir damla yaş süzülmek üzereydi; nefes aldığımda genzim sızladı. Kaşlarım istemsizce çatılıyordu.
"Beni buraya getirdiğin için teşekkür ederim. Hayatımda hiç bu kadar eğlenmemiştim."
İşte şimdi olmuştu. İçimdeki o huzursuzluk uçup gitti. Ona asıl söylemek istediğim şey buydu.
Okulu asmak tek başıma asla cesaret edemeyeceğim bir şeydi. Ben sadece Sunao’nun bir ikamesiydim.
Ama Sanada beni buralardan çok uzaklara götürmüştü. Sadece evimin yakınındaki istasyona değil; Shizuoka İstasyonu’na, oradan Higashi-Shizuoka’ya, sonra bir otobüse ve nihayetinde bu hayvanat bahçesine kadar taşımıştı.
Ve mesele sadece bu hayvanat bahçesi de değildi. Ben artık her yere gidebilirdim.
Bana bunu o öğretmişti ve ona teşekkür etmek istiyordum.
Sanada’nın beni anladığını hissettim. Önce bakışlarını kaçıracak gibi oldu ama sonra vazgeçti. Eli havaya kalktı, yanağının hizasında kararsızca durdu ve ardından...
Yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi.
"Ben teşekkür ederim," dedi.
Benim de yüzüm aydınlandı.
İlk defa onun elini tuttum. Hayal ettiğimden çok daha büyüktü. Kemikli, nasırlı ama sıcacıktı.
Sunao’nun benim anılarıma sahip olmaması ne büyük bir lütuftu. Bu şefkat dolu anı hiç kimseyle paylaşmak istemiyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.