Pazartesi sabahı tüm okul diken üstündeydi.
Etraftakilerin merak içinde fısıldaşmalarını duydukça sinirlerim bozuluyordu. Yine de bunu dışarıya yansıtmamaya çalıştım, çünkü Aki’nin kendini hiç bozmadığını görebiliyordum.
Tamamen odaklanmış, ifadesiz bir şekilde duruyordu. Herkes onunla konuşmak istiyor ama kimse buna cesaret edemiyordu. Onun bu duruşu karşısında kendi kendime kuruntu yapıp gerildiğim için kendimi zavallı hissettim.
Derin derin birkaç nefes aldım. Nihayet öğle arası gelene kadar geçen zaman sanki bir sonsuzluk gibi geldi.
Saniyeleri sayan saatin tıkırtısı bile can sıkıcı bir ağırlıkta ilerliyordu. Belki de içten içe o öğle arasının hiç gelmemesini dilediğim için bana öyle geliyordu.
Zil çaldığında yerimden fırladım.
Öğretmen henüz çıkış vermemişti, sınıftakilerin bakışlarının üzerime dikildiğini hissedebiliyordum. Ancak ben hareketlenince herkes ders bitmiş gibi davranmaya başladı ve öğle yemeği için sıralarını birleştirmeye koyuldu.
Herkesin ağzında aynı kelime vardı: Spor salonu. Sınıftaki kargaşanın arasından arkaya doğru baktığımda Aki’nin zaten gitmiş olduğunu gördüm. Üstünü değiştirmesi ve hazırlanması gerektiği için herhalde hemen çıkmıştı.
Elimizden geleni yapmıştık. Bir şekilde her şeyin yoluna gireceğine emindim.
Yine de terliklerimin çıkardığı gürültüye aldırmadan aceleyle sınıftan fırladım. Koridorda, lavaboların orada duran bir alt dönem öğrencisi gördüm.
"Ricchan."
"Nao!"
Rahatlamış bir ifadeyle yanıma koştu. Birlikte spor salonuna doğru yöneldik. Omuzları en az benimkiler kadar gergindi. İki okul binası arasındaki üzeri kapalı dış yoldan yürürken ikimizin de ağzını bıçak açmıyordu.
Öğle aralarında erkeklerin basketbol oynamak için spor salonunda toplanması alışılagelmiş bir durumdu. Kızları da sık sık dışarıda badminton oynarken görürdüm.
Fakat bugün durum farklıydı. Spor salonu hıncahınç öğrenci doluydu. Sanki ders varmış gibi bir kalabalık vardı; tek fark sahanın her iki yanının da boş olması ve herkesin kenarlarda toplanmasıydı.
Üç sınıftan da öğrenciler oradaydı. Erkeklerin sayısı kızlardan fazlaydı ama kızların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktu. Anlaşılan Sanada dikkatleri üzerine çekmeyi fazlasıyla başarmıştı.
Herkes maçın başlamasını bekliyordu. Kalabalığın büyüklüğü, ortamdaki beklenti dolu heyecanı daha da artırıyordu.
Üç dakika geçti ve sonunda salonun iki ucundan günün kahramanları belirdi. Bir alkış tufanı kopmasını bekliyordum ama kalabalık derin bir sessizlik içindeydi. Birinin yutkunduğunu duydum, benden mi yoksa Ricchan’dan mı geldi emin olamadım.
Yutkunur
Her iki oyuncu da sahaya giriş kapısına en yakın noktada durup belli bir mesafeden karşı karşıya geldi. Aki, Hayase’den birkaç santim daha uzundu ancak sakat ayağını kollayarak durduğu için üst sınıftaki çocuk daha yapılı görünüyordu.
İkisi de hâlâ üniforma pantolonları ve gömlekleriyle duruyordu. Sadece ayak bileklerini incitmemek için okul terliklerini çıkarıp basketbol ayakkabılarını giymişlerdi. Önceden anlaştıkları gibi kıyafetlerinin geri kalanına dokunmamışlardı.
Bu alt tarafı öğle arasında yapılan ufak bir maçtı. Vakit geçirmekten sadece bir tık ötesiydi. Aki, takım formalarını giymenin ya da bir hakem ayarlamanın rakibini sadece daha temkinli yapacağını söyleyerek bunda ısrar etmişti.
"Hayase, bugün bana katıldığın için teşekkürler."
Aki, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan son derece kibar bir şekilde eğilerek selam verdi.
Hayase ise omuzlarını esnetip küstahça kaşlarını ve alt dudağını kaldırdı.
"Ayağın seni zorlamıyor ya?" diye sordu.
Kalabalığın arasında bir fısıltı dalgası yayıldı. Kimse onun sakatlık konusunu açmasını beklemiyordu.
Aki diz çöküp ayakkabısının bağcıklarını yeniden bağladı. Bu laf sokmadan hiç etkilenmiş gibi durmuyordu. En azından bana öyle geldi.
"Günlük hayatta bana bir zorluk çıkarmıyor," dedi.
"Bunu duyduğuma sevindim." Kıkırdaması tüylerimi ürpertti. "Edebiyat Kulübü'ne katıldığını duydum," diye mırıldandı Hayase, doğrudan bana bakarak. Kalabalığın arasından beni seçmeyi başarmıştı.
Aki onu duymamazlıktan geldi.
"Kurallar belli. Eğer ben kazanırsam, ayağımı sakatladığın için özür dileyeceksin."
Hayase suçsuzmuş gibi davranmaya çalışmadı. Ne de olsa ortada kanıt yoktu. Sanada zaten takımı bırakmıştı, bu yüzden geri kalanının bir önemi yoktu. Hayase buna emindi ama bu maçı kesinlikle kazanacağından daha da emindi.
"Peki ya ben kazanırsam?" diye sordu.
"Eğer diğer ayağımı da sakatlamak istiyorsan..." dedi Aki, çenesiyle işaret ederek.
Hayase'nin gözlerinde sadistçe bir parıltı gördüm.
Maç bire bir olacaktı. Zaman sınırı yoktu. İlk sayıyı atan kazanacaktı.
Aki, Sanada’nın sakat bileği yüzünden bu kadar basit kurallar seçmişti. Shuuya Sanada maçı uzatacak durumda değildi.
"İlk savunma bende," dedi.
Hayase alaycı bir şekilde ıslık çaldı. "Hadi canım? Emin misin?"
Tek bir sayı maçı bitirecekti, bu yüzden Aki ona büyük bir avantaj veriyordu. Hayase de boş bir oyuncu değildi; Sanada takıma katılmadan önce takımın as oyuncusuydu.
"Bir avantaja ihtiyacın olur diye düşündüm," dedi Aki.
Hayase cevap vermedi ama yanakları gerildi.
Takımdan biri sahaya topu fırlattı, Hayase topu yakaladı. Ortama alışmak için ritmik bir şekilde topu sürmeye başladı.
"İşaret verecek misin?" diye sordu.
"İstediğin zaman başla."
Gıcırtılar ve zemine vuran top sesleri spor salonunda yankılandı.
Hiçbir düdük çalmadı.
Düzinelerce dikkatli gözün önünde, maç sessizce başladı.
Hayase tek elle top sürerek Aki’ye doğru yaklaştı.
Vücudunu öne eğdi, top kolunun altında adeta hızla gidip geliyordu. Şimdi çok daha hızlı top sürüyordu. Aki birkaç kez topu çalmak için hamle yaptı ama top sanki mıknatıslanmış gibi her seferinde Hayase'nin avucuna geri dönüyordu.
Ben bile top kontrolünün ne kadar güçlü olduğunu anlayabiliyordum. Aki bu şekilde sürülen bir topu gerçekten çalabilir miydi? Sadece izlemek bile nefesimi kesiyordu.
Top, Hayase’nin bacaklarının arasından hızla geçti. Hareketi ancak takip edebilmiştim ki solundan öne doğru fırladı.
Aki, sağ ayağı sakat olduğu için bir anlık gecikmeyle tepki verebildi. Yüzünü ekşitti. Hayase bu boşluğu hemen değerlendirdi.
Göğsü kabardı, sırtı dikleşti. Topu iki eliyle kavrayıp pozisyonunu aldı. Aki, kaybettiği süreyi telafi etmek için blok yapmak üzere uzandı.
Ancak top Hayase’nin elinden hiç çıkmadı. Bu bir aldatmacaydı. Aki'yi geçmek için şut atar gibi yapmıştı. Topu önüne doğru uzatırken dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi.
Önünün tamamen boş olduğundan emin olmalıydı. Belki de herkes buna inanmıştı. Hayase şutunu atmaya kararlı görünüyordu ve hepimiz o topun potadan geçeceğini düşündük.
Salonda sert bir ses yankılandı.
Top duvara sertçe çarpıp sekerken bazı kızlar çığlık atıp yana kaçıştı.
Aki, Hayase'nin aldatmacasını fark etmiş ve bilerek kanmış gibi davranmıştı. Top elden çıktığı anda arkadan uzanıp topu tokatlayarak uzaklaştırmıştı.
"Sıra bende," dedi Aki.
Kalabalık uğuldamaya başladı.
Oyun gittikçe heyecanlanıyordu. Hayase, bariz bir hayal kırıklığıyla dişlerinin arasından küfretti.
Aki’yi hafife almıştı. Eğer ciddileşmezse kaybedecekti.
İlk hücumu Hayase’ye vermek tamamen bir stratejiydi. Aki’nin bu maçı olabildiğince kısa tutması gerekiyordu ve bu amaçla, Hayase’nin en savunmasız olduğu anı yakalayıp yaptığı blokla bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeliydi.
Bunu daha fazla uzatamazdı.
"Ayağın gayet iyi görünüyor," diye tükürürcesine konuştu Hayase.
"Öyle görünmesine sevindim."
Biri topu Aki’ye fırlattı.
Topu bir kez yere vurdu. Top neredeyse yerde delik açacaktı. Sert çarpışmanın etkisiyle salon adeta sarsıldı.
"Hesaplaşma vakti, Hayase."
Sesi her an ileri fırlayacakmış gibi sabırsız geliyordu.
Hayase biraz geriye çekildi. Gözlerini Aki'nin her hareketine dikmiş, ona göre pozisyon almaya hazırlanıyordu.
Ancak Aki ne öne ne de yana tek bir adım attı.
Bunun yerine top havaya dikildi.
Saha çizgisinden tek elle şutunu çekmişti.
İçimden çığlık atıyordum. Gir o potaya!
Hayase bunun geleceğini hiç tahmin etmemişti ve top başının üzerinden süzüldü. Kusursuz bir kavis çizerek, Hayase’nin tüm o temkinli duruşuyla alay edercesine üçlük çizgisine doğru ilerledi.
Çembere sürtünmedi bile; doğrudan fileden süzülüp geçti.
Ardından yere düştü, spor salonunun zemininde birkaç kez sekip durdu.
Hayase şaşkınlık içinde kalakalmışken Aki omuz silkti.
"Deneme sürecindeyken bana kendin söylemiştin; bire bir maçlar tamamen oyunculuktan ibarettir diye."
Hemen şut çekeceği gerçeğini gizlemek için özellikle hesaplaşma lafını ortaya atmıştı. Eğer numara işe yararsa ve rakibi geri çekilirse, Aki'nin hareket etmesine bile gerek kalmayacaktı.
Sessizlik
Salonda bir anlık derin bir sessizlik oldu. Ardından kalabalık adeta çılgına döndü.
Bu coşku herkese bulaşmıştı. Sakatlanan as oyuncunun kusursuz intikamı herkesi ayağa kaldırmıştı.
"Sanırım ben kazandım," dedi Aki, gömleğinin önünü kaldırıp yanaklarındaki teri silerken. "Şimdi o özrü alabilir miyim?"
Sesi, kalabalığın uğultusunun üzerinden bile rahatça duyuluyordu.
"...Kazaydı," diye bir ses geldi, sinek vızıltısı gibi. "Ama yine de kusura bakma."
En azından biraz samimi görünmeye çalışamaz mıydı?
Dişlerimi sıktım ama Aki sadece başını sallamakla yetindi.
"O zaman burada işimiz bitti. Buraları ben toparlarım."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.