Benzer İki Ruh

Doğru, saçlarımı özellikle bizi birbirimizden ayırt edebilsin diye o şekilde toplamıştım. Ama şimdiye kadar bunu ondan başka kimse çözememişti.

Birebir gerçek Sunao gibi görünüyordum ama o değildim. Ve sahte olduğumu kimsenin anlamasına izin vermemem gerekiyordu.

Formamın üzerinden göğsümü sıktım, kalbimin deli gibi çarptığını hissettim. Gözlerimin önünde benekler uçuşuyordu. Boğazım düğümlendi. Sanki boğuluyormuşum gibi canım yanıyordu.

Başka bir yere gitmek istiyorum. Burası dışında herhangi bir yere.

Trendeyken her yere gidebileceğimi düşünmüştüm.

Ama neresiydi bu her yer?

Bahçede amaçsızca dolandım. Etraf kırmızı, beyaz ve pembe kozmos çiçekleriyle doluydu.

Eve mi? Ama orası Sunao’ya aitti. Tıpkı annesinin kucağı ve babasının avuçları gibi.

Üzerimdeki üniforma, herkesin çok güzel dediği o parlak saçlar, gözlerimin, burnumun ve dudaklarımın şekli.

Hiçbiri benim değildi.

Ben Sunao Aikawa değildim ve gidecek hiçbir yerim yoktu.

Aikawa!

Biri beni omuzlarımdan tutup hızla kendine doğru çevirdi.

Dirseğimdeki eklemden küt diye bir ses geldi. Belki de bu sesi duymuştu, elini hemen geri çekti. Damarları belirginleşmiş o kolu takip ederek gözlerimi Sanada’nın yüzüne diktim.

Yüzü buruş buruş olmuştu, nefes nefese kalmıştı.

Sesindeki o kararsızlığı hissetmiştim. Bu yüzden kaçmamıştım ya zaten. Emin değildi ama yine de arkamdan gelmişti.

Canını mı yaktım? diye sordu.

Yok, iyiyim.

Hiç acımamıştı. Aslında o, benden çok daha fazla acı çekiyor gibi görünüyordu.

Belki de bacağını yine incitmişti. Hepsi benim yüzümden.

Ağlayacak gibi duruyorsun, dedi.

Elimi yanağıma götürdüm. Kuruydu. Gözlerim de pırıl pırıldı, tek bir damla bile yoktu. Ben sadece insan taklidi yapan bir kopyaydım; ağlamaya hakkım yoktu.

Ağlamıyorum.

Saçını yarım toplamışsın, değil mi? Ses tonu sanki beni suçlar gibiydi. O zaman neden kaçtın?

Kaçmadım.

Beni savunmaya geçmeye zorluyordu.

Sanada tam bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra dudaklarını büzüp elini ensesine götürdü.

Üzgünüm. Seni köşeye sıkıştırmak istememiştim. Gözlerinin hemen yakındaki bir banka kaydığını gördüm. Oturalım mı?

Mavi boyası dökülmüş banka doğru ilerleyip oturdu.

Lafın nereye varacağını bildiğimden, tedirgin adımlarla yanına gidip iliştim. Aslında aramızda o kadar çok boşluk bırakmıştım ki dışarıdan bakan biri muhtemelen birlikte oturduğumuzu bile anlamazdı.

Ben oturunca ihtiyar bankın arka ayakları gıcırdadı, sanki bana çok ağırmışım gibi sitem ediyordu. Pislik şey.

Ama bu gıcırtı, ilk tanıştığımız andan beri bu çocukta beni huzursuz eden o şeyi sonunda net bir şekilde anlamamı sağladı.

Sanada her zaman çok sessizdi.

Sınıfın köşesinde oturur, çıtını çıkarmaz, kimseyle sürtüşmez, sadece nefes alıp verirdi.

Kapıyı açarken, sandalyesini çekerken, bu banka otururken... Dünya hep sakin ve dingin kalıyordu. Onun etrafında hiçbir şeyin rengi değişmiyordu.

Hayvanat bahçesine gittiğimiz gün elimi tuttuğu gibi, her şeye büyük bir incelikle dokunuyordu. Yanında otururken içim ona karşı sevgiyle dolup taştı.

Güneşli bankın üzerinden sert bir rüzgâr esti.

Ben de aynıyım, dedi.

Rüzgârda sallanan kozmos çiçeklerine bakarken kaskatı kesilmişti. Yüzü sanki ince bir buz tabakasıyla kaplıydı; dokunsam kırılacaktı.

Elimi uzatmaya cesaret edemedim. Gitmeliydim, hiçbir şey görmemiş gibi davranmalıydım. Yoksa ikimize de huzur yoktu. Ne bana ne de ona.

Bunu biliyordum ama kıpırdayamadım. Çok yalnız görünüyordu.

Zaten bir şeylerin ters gittiğini baştan beri sezmiştim.

Shuuya Sanada basketbol takımındaydı. Bu da zıplayan toplar, gıcırdayan spor ayakkabılar, pas istemeler, birbirine çarpan yumruklar, tribünlerin kükremesi demekti; yani sessizlikten olabildiğince uzak bir dünya.

Karşımdaki çocuk ise geçmişteki başarılarından uzaklaşmak ve eski benliğiyle bağlarını koparmak için can atıyor gibiydi.

Yaralanan kişinin kendisi olmadığını söylemişti.

Sınavlara çalışmasına gerek olmadığını söylemişti.

Nihondaira Hayvanat Bahçesi’ne gidip gitmediğini sorduğumda, "Öyle de denebilir," demişti.

Karşımdaki çocuğun Shuuya Sanada olması imkânsızdı.

"Çoktan ölmüş olmalıydım, peki neden bu kadar uzun süre yaşadım?"

Bunu neden söylesin ki?

Tam soracaktım ki Natsume Soseki’nin Gönül romanındaki K’nin intihar mektubundan alıntı yaptığını fark ettim.

K neden öldü? diye devam etti.

Pek çok yazar, akademisyen ve okuyucu bu konu üzerine kafa yormuş, kendi fikirlerini ve teorilerini ortaya koymuştu.

Hatta sınıfta bile bu soru sorulmuştu. K neden intihar etti? Hadi hep birlikte düşünelim.

Kalbi kırılmıştı. Arkadaşının ihaneti yüzünden insanlığa olan inancını kaybetmişti. Yolunu kaybetmişti. Yalnız ve dışlanmış hissediyordu.

Tüm bu argümanları savunabilir, arkasını doldurabilirdiniz.

Ama gerçek nedeni kimse bilmiyordu. Ne öğretmen, ne anlatıcı, belki de ne de K’nin kendisi.

Çoktan ölmüş olmalıydım, peki neden bu kadar uzun süre yaşadım?

Sunao’nun canını yakmayı bir kez bile istememiştim.

Ama muhtemelen, yine de ben...

Hayvanat bahçesi, dedim. Kaskatı kesilmiş profili bana döndü. Yarın hayvanat bahçesine gidebileceksek, ölmek istemiyorum.

Sunao’nun canı yansa bile, bundan vazgeçmeye niyetim yoktu.

Kırmızı pandaları gerçekten çok seviyorsun, dedi.

Yüzünde hafif, alaycı bir gülümseme belirdi; yanaklarımın yandığını hissettim.

Gerçekten benimle aynı mısın?

Kendi kuyumu kazdığımı biliyordum. Ama öğrenmek zorundaydım. Karşımdaki çocuk hakkında bir şeyler bilmek istiyordum.

Uzun bir sessizlik oldu. Nabzımın kulaklarımda attığını duyabiliyordum.

Sonunda hafifçe gülümsedi. Evet. Ben de Shuuya Sanada değilim.

Bana "Aikawa" dememişti.

Ve ben de muhtemelen bu çocuğa bir daha asla "Sanada" demeyecektim.

Şey.

Bunca zamandır sakladığım o sır, kimsenin öğrenmesine asla izin vermemem gereken o gerçek... Artık hiçbirinin önemi kalmamıştı. Olacaklara razıydım.

Dişlerimi göstererek gülümsedim. Ben de Sunao Aikawa değilim zaten.

Kelimeler ağzımdan dökülüverdi ve canım hiç acımadı. Hatta bir rahatlama hissettim. Gerisini anlatmak daha da kolay oldu.

Ben Sunao’nun kopyasıyım.

Kopya mı?

Bu onun için yeni bir kelimeydi, duyduğunu kendi kendine tekrarladı.

Tam olarak hangi terimi kullanmam gerektiğinden emin değildim. İkiz ya da hayalet falan değildik, bu beden dışı bir deneyim de değildi. Biz yaratılmıştık.

Biz öyle diyoruz. Sunao bana İkinci adını verdi.

Shuuya da bana İki Numara diyor.

Elimi göğsüme koyup ona baktım.

Sana öyle mi seslenmeliyim?

Lütfen deme. Yüzünü buruşturdu, ona sonuna kadar hak verdim.

Aynen. Ben de bana İkinci demeni istemiyorum.

Aikawa berbat bir isim seçmiş.

Sanada da farksızmış hani! İki Numara mı? Gerçekten mi? Kendini ne sanıyor bu çocuk? Bir Numara mı?

Öfkemin bu kadar kolay dışarı taşması beni korkuttu, elimi hemen boğazıma götürdüm.

Bu isimden hep nefret etmiştim. Sunao bu ismi bana verdiğinde onun o tombul yanaklarına bir tane patlatmak istemiştim. Sanki dâhice bir fikir bulmuş gibi kasım kasım kasılmıştı. Çok uzun süre sessizce acı çekmiş, beni ayrı bir birey olarak görmeyi reddetmesine içten içe içerlemiştim.

İlkokuldayken bunun üzerine çok düşündüm, dedim. Nasıl bir ismim olsun isterdim diye.

İlkokulda mı?

Şaşkın görünüyordu, bu da beni meraklandırdı.

Sanada ilk kopyasını ne zaman yaptı ki?

Bu yılın haziran ayında. Hastaneden çıktıktan sonra okula döneceği ilk günün sabahı. Ya sen?

Sunao birinci sınıftayken. Ricchan ile kavga etmişti.

İkimiz de kopyaydık ama görünüşe göre ben ondan çok daha uzun süredir buralardaydım.

Hironaka ve Aikawa o zamandan beri tanışıyor yani.

Çocuk kulübünde tanışmışlardı.

Hımm.

Etkilenmiş gibi bir ses çıkardı ama nedenini anlayamadım.

Sunao beni ilk yarattığında bana Nao derdi. Ama bir süre sonra bunu kullanmama izin vermedi.

Tadı kaçar diye mi?

Espriye kıkırdadım.

Ama asıl noktadan çok da uzak sayılmazdı. İsminin başındaki hece aslında insanın sade, işlenmemiş doğasına atıfta bulunuyordu ve o, elinde sadece bunun kalmasını istememişti.

Sadece sonundaki heceyi alsam da olurdu!

O zaman geriye kum kalırdı. Külkedisi gibi bir şey olurdu herhalde.

Sonuç olarak Sunao benimle hiçbir şeyini paylaşmamaya karar vermişti. Bu yüzden adımı İkinci koymuştu.

İkinci. Sırada bekleyen sonraki kişi. Sadece öndeki kişi orada olduğu için var olabilen bir gölge.

Bence sana Nao diyeceğim. Hironaka zaten öyle sesleniyor, dürüst olmak gerekirse onu biraz kıskanmıştım.

Onayımı almak ister gibi bana baktı. Sunao’nun değil, tamamen bana ait olan dudaklarımı büzüp, Olur, dedim.

Kendi ismimin ne olabileceği üzerine çok düşünmüştüm ama hiçbir şey tam oturmamıştı. Yine de Nao diye çağrılmak hiç de fena hissettirmemişti.

Peki ben sana ne diyeyim? diye sordum.

...Aki.

Aki mi?

Gözlerindeki yumuşak ifadeyle başını salladı.

Shuuya’nın ismindeki ilk karakterin diğer okunuşuydu bu.

Aki. Aki Sanada. Onun adı buydu.

Her şey yerine oturmuş gibiydi. Mükemmel bir uyum.

O günden sonra biz artık Nao ve Aki’ydik.

Yani hazirandan beri Sanada’nın yerine sen mi geçiyorsun, Aki? diye sordum, durumu netleştirmek isteyerek.

Aki başını salladı.

Sanada’nın kırık ayak bileğinden daha fazla yarası vardı. Tam üç hafta boyunca hastanede yatmış ve okuldan uzak kalmıştı.

Geri döndüğünde ise gelen Sanada değildi. En başından beri Aki’ydi. Yürüyüşü tamamen değişmişti; ağırlığını sol tarafına veriyor ve sağ ayağının yere basma süresini en aza indiriyordu.

Shuuya sakatlandığından beri evden çıkmadı.

Rehabilitasyona bile mi gitmedi?

Doktor, biraz fizik tedaviyle günlük hayatına dönebileceğini söylemiş. Ama taburcu olduğundan beri hastaneye hiç gitmedi. Parçalı kırıktı, basketbol oynamayı düşünmesi için bile en az altı ay geçmesi gerektiğini söylemişler.

Sanada’nın bu spora ne kadar bağlı olduğunu düşünürsek, bu süre ona bir sonsuzluk gibi gelmiş olmalıydı. Sadece tahmin edebiliyordum.

Takım, liseler arası ön elemelere as oyuncuları olmadan katılmak zorunda kalacaktı. En kritik noktada kaybedeceklerdi. Yaz bitecek ve son sınıf öğrencileri takımdan ayrılacaktı.

Göz ucuyla Aki’ye baktım. Gökyüzüne dik dik bakıyordu.

Shuuya’dan nefret edebilseydim kendimi daha iyi hissederdim ama yapamıyorum.

Onu anlıyordum. Belki de dünyada bunu anlayabilecek tek kişi bendim. İkimiz de kopyaydık.

Sunao’yu kötü adam ilan edebilseydim her şeyin daha kolay olacağını ben de çok kez düşünmüştüm. Onun da sevmediğim yanları vardı. Ama içten içe, ondan nefret etmeyi hiçbir zaman gerçekten becerememiştim.

O olmasaydı ben de var olamazdım. Hayatta deneyimlediğim her şeyi onun sayesinde yaşadım. Sadece onun boşluğunu dolduruyor olsam bile, bu uğurda harcadığım zaman benim için her şeyden değerliydi.

Şuaya için çok üzülüyorum. Bacağını o hale getirdiler, artık basketbol oynayamayacak. Okula gelecek gücü bile kendinde bulamıyor, sanki içi tamamen boşalmış gibi.

Boğazım düğümlendi. Yüzümdeki tüm kanın çekildiğini hissettim.

Yanlış duymamıştım. Aki açıkça söylemişti: Bacağını o hale getirdiler.

Sanada basketbolu gerçekten çok seviyordu, dedim. Elimden malumu ilam etmekten başka bir şey gelmemesinin verdiği çaresizlikle kıvranıyordum.

En iyi yaptığı şey buydu. Başarılı olduğunda herkes onu övgülere boğardı. Bu yüzden sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan çalışırdı. Bence sporun kendisinden ziyade bir takımın parçası olmayı seviyordu. Aki başını öne eğdi. Bu yüzden muhtemelen benim de fazla vaktim kalmadı.

Efendim?

Kafam karışmıştı ama tek bir kelime bile etmedi. Konuşmamız orada noktalandı.

Bu yüzden muhtemelen benim de fazla vaktim kalmadı.

Bu anı sonradan çok pişmanlıkla anacaktım. Keşke ne demek istediğini sormuş olsaydım.

Bu sırrı paylaştıktan sonra hayatımız değişti. O kadar belirsiz bir değişimdi ki, gözlerinizi iki saniyeliğine kapatsanız kaçırırdınız.

Sunao beni çağırdı, ben de tekerleklerin vınlamasını dinleyerek bisikletle okula gittim.

Sınıfta saçımı yarım toplamayı iyice öğrenmiştim.

Sabah derslerine giriyor, öğle yemeğimi yiyor ve öğleden sonra hafifçe kestiriyordum. Okul bittikten sonra da birlikte kulübe gidiyorduk.

Kütüphaneden iki kitap seçiyor, sonra sayfaları hışırdatarak çeviriyor ve aralarında sıkışıp kalmış tozu içimize çekiyorduk.

Ricchan’ın yazdıklarını okuyup ona fikirlerimizi söylüyorduk. Aki’nin keskin gözlemleri kızı çok etkilemişti. Sonunda resmi olarak başkan yardımcısı seçildi.

Sıcaklar hafifleyip ağaç dallarındaki son ağustos böceği kabukları da kaybolduğunda, o olay gerçekleşti.

Açık, güneşli bir günde, ders aralarında koridorda yürürken birinin bana seslendiğini duydum.

Aikawa.

Arkamı döndüğümde yanımda duran son sınıf bir çocuk gördüm. Model gibi pürüzsüz hatları, uzun ve düzgün fiziği vardı. Kahverengi saçları jöle kokuyordu ve özenle dağıtılmıştı. Uzun kaküllerinin altından kısık gözleriyle bana dik dik bakıyordu.

Hayase, dedim.

Bu çocuk Kou Hayase’ydi. Sunao onun yüzünü hatırlıyordu, basketbol takımındaydı. Okuldaki fısıltılara göre Sanada’nın bacağını sakatlayan kişi oydu.

Okulda herkes, takım arkadaşından hoşlanmadığı için onu oyun dışı bıraktığını fısıldıyordu. Bu dedikoduların yayılma sebebi de yanındaki arkadaşlarının sağda solda bununla böbürlenmesiydi.

Hayase ve diğer iki çocuk Sanada’yı tenha bir yere çağırıp kıstırmış, karnını yumruklayıp dizlerini ve bacaklarını tekmelemişti. Hem de öyle bir iki kere değil. Kendilerince burnu havada bir alt sınıfı yola getiriyorlardı.

Üstelik çocuk onları liseler arası turnuvaya taşımak üzereyken yapmışlardı bunu.

Sanada’nın finallerde mücadele edememesinin tek sebebi bu çocuktu. Oysa takımın yıldız oyuncusu olacaktı.

Görüşmeyeli uzun zaman oldu, dedi Hayase, sanki çok yakınmışız gibi. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı, sesindeki ve tavırlarındaki özgüven tavan yapmıştı.

Bana doğru yaklaştığında sessizce bir adım geri çekildim ve kucağımdaki ders kitaplarını önüme siper ederek aramıza görünmez bir bariyer çektim.

Elini bana doğru uzatacak gibi oldu ama sonra sanki en başından beri niyeti buymuş gibi elini beline koydu. Gururunu korumak için böyle ufak tefek numaralara sıkça başvururdu.

Evet, öyle oldu, dedim.

Yaz tatili bittiğinden beri Sunao spor salonuna uğramayı tamamen bırakmıştı. Ya sınıfta boş boş oturuyor, diğer sınıflardaki arkadaşlarıyla laflıyor ya da doğrudan eve gidip televizyonu açıyordu.

Yaz sonunda geriye kalan içi boş ağustos böceği kabuklarından farksızdı.

Bizim menajerimiz olabilirdin, diye söylendi.

Bunu bana ikinci kez söylüyordu. Sadece kelimeler biraz değişmişti, geçen sefer geçmiş zaman eki kullanmamıştı.

Bana göre çok fazla iş, dedim. Sunao’nun ona söylediği bahanenin aynısıydı.

Okula ilk kaydolduğunda, bir arkadaşı onu basketbol takımı menajerliği için deneme idmanına çağırmıştı. Üst sınıflar onlara yapılacak işleri göstermişti; içecek hazırlamak, basketbol toplarının terini silmek, yığınla çamaşır asıp kurutmak, günlük rapor tutmak, skorları yazmak... Daha şimdiden yoruldun mu? Yeni başlıyoruz! Sırada...

Sunao sadece bir gün dayanıp bırakmıştı. Eve dönerken de bisikletini telefon direğine çarpmıştı. Ön sepetteki göçük hala duruyordu. Ertesi gün o kadar yorgundu ki, yerine geçmem için beni bile çağırmamış, evde yatmıştı mışıl mışıl.

Yine mi aynı bahane?

Hayase’nin sesi sertleşti. Tam olarak kaşlarını çatmadı ama huzursuzca kıpırdandı.

Bir şey demeden gözlerimi kaçırdım. Bu adamı neredeyse hiç tanımıyordum ve yanında nasıl davranacağımı bilmiyordum.

Ders zilinin çalması beni Hayase’den kurtardı, ben de derin bir nefes alıp sınıfa kaçtım.

Günün sonunda kısa bir sınıf toplantısı yapıldı ama öğretmenin söyledikleri bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. İkinci yılımız olduğu için geleceğimiz hakkında çok konuşuluyordu ama benim aklım başka yerlerdeydi.

Sunao yaz tatili boyunca şehirdeki birkaç üniversite kampüsünü gezmişti. Ayrıca yükseköğrenime geçiş yapmak isteyenler için açılan tüm takviye derslerine de katılmıştı.

Öğretmen onunla ve ailesiyle görüşmüş, bu notlarla istediği üniversiteye rahatça girebileceğini söylemişti. Ancak derse katılımı her zaman ideal düzeyde olmadığı için sınav dönemleri dışında da dikkatini dağıtmamasını ve salmamasını tembihlemişti.

Annesi görüşme boyunca ciddiyetle başını sallamıştı ama Sunao’nun bunu ne kadar umursadığını bilmiyordum. Onun anıları sadece kuru bilgilerden ibaretti ve duygularını içermiyordu.

Nao, demin o yakışıklı çocuk seninle neden uğraşıyordu öyle?

Boğazım düğümlendi. Yakalanmıştım!

Ricchan kulüp odasına girdiğimde bana boşuna tuhaf dik dik bakmamıştı.

Genişçe sırıtmasında hiçbir art niyet yoktu. Okuldaki dedikodularla pek ilgilenmezdi. Zaten öyle şeyleri kafaya takacak biri de değildi. Muhtemelen o yakışıklı çocuğun Sanada’yı sakatlayan kişi olduğundan bile habersizdi.

Aki’nin kitabının sayfalarını çevirmeyi bıraktığını hemen fark ettim. Gözlerini üzerimde hissedebiliyordum.

Şu kahverengi saçlı, fiyakalı olanı diyorum, dedi Ricchan.

Ricchan.

Daha fazla konuşmasını istemiyordum. Belki de telaşlı halim beni ele vermişti.

Hayase’den mi bahsediyorsun? dedi Aki.

Dudaklarımı sıktım. Özür dilemek içimden gelmiyordu.

Sanada’ya yaptığı şey korkunçtu. Affedilemezdi.

Ama aynı zamanda bir şeyi çok iyi biliyordum. Sunao’nun Ricchan ile kavgası beni nasıl var ettiyse, Sanada’nın bacağının sakatlanması da Aki’nin var olma sebebiydi.

Bu yüzden Hayase’nin yanında nasıl davranacağımı kestiremiyordum. İçimdeki bu çatışma bende suçluluk duygusu uyandırıyordu.

Kulüpten sonra Aki beni kenara çekti. Genellikle sohbeti başlatan taraf ben olurdum.

Başkan, kusura bakma, iki dakika konuşabilir miyiz? dedi.

Boğazımdan tuhaf bir ses çıktı. Çantamı tam elime almıştım, yukarı mı kaldırsam yoksa geri mi koysam bilemedim.

Ricchan masanın üzerinden siyah beyaz bir broşür kaydırdı.

Hanımlar beyler, aranızdaki bu derin sohbete küçük bir ek yapabilir miyim?

Efendim?

Bunu sadece yerel halk bilir. Çok iyi saklanmış bir sır!

Ne demek istediğini soramadan elini sallayıp odadan çıktı.

İlk başta ne Aki ne de ben konuştuk.

Etrafımızı saran oda, batan güneşin ışıklarıyla kıpkırmızı olmuştu. Sanki bir çocuk eline kırmızı boya kalemini alıp her yeri karalamış gibi yapay bir kızıllık vardı. Gölgelerimiz odanın zeminine uzandı. Kitaplığın ve başını yavaşça iki yana sallayan vantilatörün gölgesi de bizimkilere karıştı.

Sonunda Aki sessizliği bozdu.

Gitmek ister misin? diye sordu.

Ricchan bize yakınlardaki bir tapınak festivalinin broşürünü bırakmıştı.

Bahsedilen tapınak okula pek uzak değildi.

Bisikletimi elimde sürükleyerek Aki ile birlikte oraya doğru yürüdüm.

Bu festival normalde yaz sonunda yapılırdı ama tayfun yüzünden eylül ayına ertelenmişti.

Bisikleti otopark olarak kullanılan çakıllı yola bıraktım. Ardından kısa taş merdivenleri tırmandık ve tapınak bahçesinde sıra sıra dizilmiş tezgahları gördük.

Vay canına.

Yok yoktu. Karlı şerbet, elma ve üzüm şekerleri, takoyaki, yakisoba, sosisliler, pamuk şeker, dilimlenmiş soğuk ananaslar, balon yakalama ve süs balığı yakalama tezgahları...

Kalabalık tezgahların arasında dalgalanıyordu. Büyükler de çocuklar da hallerinden memnun, günün tadını çıkarıyordu.

Güneş derin bir kızıllığa büründüğünde tezgahlar, kalabalık ve hatta yerdeki çakıl taşları bile fenerlerin ışığıyla turuncuya boyandı. Sanki bu dünyaya ait olmayan, apayrı bir diyar gibi çok güzel görünüyordu.

Hoparlörlerden hiç durmadan festival müzikleri yükseliyordu. Bu ses kalabalığın uğultusuna karışıp kulaklarımda eridi. Mahallenin çocukları neşeyle gülüşüyor, şuruplu fırçalarla süsledikleri pirinç patlaklarını birbirlerine gösteriyorlardı. Yanaklarımın da onlarınkiyle aynı renge boyandığından emindim.

Bu benim katıldığım ilk festival.

Benim de.

Heyecanlı fısıltıma aynı derecede coşkulu bir yanıt aldım. Bu beni iyice keyiflendirdi.

İçimden gelen tatlı bir dürtüyle taş yolun üzerinde hızlı adımlarla yürümeye başladım ama çok geçmeden durdum. Aki arkamdan gelmemişti.

Ne oldu? diye sordum arkama dönerek.

Yanağını kaşıdı. Keşke üzerinde bir yukata görebilseydim.

Kimin diye soracak gibi oldum ama sonra sustum. Sormama gerek yoktu.

Etrafımızda kollarına büzgülü çantalar takmış, rengarenk yukatalar içinde bir sürü kız vardı. Onları görmek, benim o kıyafetin içinde nasıl görüneceğimi merak etmesine yol açmıştı. Yüzümün alev alev yandığını hissettim.

İkimizin üzerinde de hala o sıkıcı okul üniforması vardı. Ben de onunla aynı şeyi düşünüyordum.

Ben de seni öyle görmek isterdim.

Kızlar yukatanın içinde ne kadar zarif görünüyorsa, erkekler de bir o kadar havalı duruyordu. Aki’nin zaten sakin ve taze bir havası vardı, geleneksel kıyafetlerin ona çok yakışacağından emindim.

Çenesini kaşıyarak bilmiş bir tavır takındı.

O zaman biz de öyleymiş gibi hayal ederiz.

O ne demek şimdi? diye kıkırdadım.

Bazen böyle tuhaf şeyleri o kadar ciddi bir yüz ifadesiyle söylerdi ki şaşırırdım. Ama onunla konuşmayı özel kılan da buydu zaten. O ince dudakları her aralandığında ne söyleyeceğini büyük bir merakla beklerdim. Tek bir kelimesini bile kaçırmamak için can kulağıyla dinlerdim.

Eğlence olsun diye eteğimi hafifçe kaldırıp başımı yana eğdim.

Peki, üzerimdeki yukatanın deseni nasıl o zaman?

Bir an düşündü.

Çiçekli bence. Mavi ya da açık mavi. Pembe veya beyaz da çok güzel dururdu.

Tamamdır. Bence sana da düz lacivert ya da koyu yeşil bir renk çok yakışırdı.

Aki gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. İlk başta şaşırdığını sandım ama sonra anladım; zihninde yarattığımız o hayalî yukataları kuşanmış, görüntümüzü hafızasına kazıyordu.

Çiçek desenli kollarımı neşeyle salladım.

“Eee, yukatalarımızı da giydiğimize göre,” dedim, “ne yiyoruz?”

Her şeye uzaktan öylece bakmanın hiçbir eğlencesi yoktu. Artık şenliğe dahil olma vakti gelmişti.

Aki başıyla onayladı ve kalabalığın arasına daldık.

“Canının çektiği bir şey var mı?” diye sordu.

“Biraz susadım, o yüzden karlı şerbetle başlayalım!”

“Sözleştik.”

Siyah kumaş üzerine açmış ortancalarla, beyaz zambaklarla ya da kiraz çiçekleriyle süslenmiş bir yukata giyebilirdim. Saçımı japonbalığı veya kelebek şeklinde bir tokayla süsler, belime gökkuşağının her renginden bir kuşağı sıkıca bağlar ve geta sandaletinin o alışılmadık bağcığına sürtünmekten ayak parmaklarımın arası kızarana kadar yürürdüm.

Yeter ki yanımda Aki olsun, her türlü yukatayı giymeye razıydım.

“Çilekli mi, kavunlu mu, limonlu mu, portakallı mı yoksa Mavi Hawaii mi?” diye kendi kendime mırıldandım.

Şerbet tezgahının önündeki kısa kuyrukta beklerken, sanki çok zor bir sınav sorusuyla cebelleşiyormuş gibi kaşlarımı çattım. Aki ise kendinden son derece emin görünüyordu.

“Karar verdin mi?” diye sordum.

“Evet.”

“Ne alırsınız küçük hanım?”

Sıra çoktan bana gelmişti. Hızlıca düşünerek kinchaku torbamdan bin yenlik bir banknot çıkardım.

Karlı şerbet üç yüz yendi, üzerine yoğunlaştırılmış süt ekletmek de yüz yen. Ama ekstralar üzerine tartışacak vaktimiz yoktu...

“Şey, bir kavunlu lütfen.”

“Limonlu mu?”

“K-kavunlu.”

“Limonlu, değil mi?”

“Kavunlu!”

Bu diyalog birkaç kez tekrarlandıktan sonra, eski usul makinenin buzları gıcırdatarak öğütmeye başladığını duydum.

Üzerine parlak yeşil şurup dökülmüş, üzeri dağ gibi buzla kaplı bardağı alıp tezgahın arkasındaki Aki’nin yanına geçtim.

Alçak taş duvarın üzerindeki tozları silkeleyip yan yana oturduk. Burası loş olduğu için etrafta bizi rahatsız edecek pervaneler yoktu. Diğer tezgahlardan gelen nefis kokular burnuma çalınıyor, iştahımı kabartıyordu. Bir sonrakinde kesinlikle yakisoba yiyecektim.

Kaşık pipetle buzu biraz eşeledim. Çıkan o çıtırtı sesi çok tatmin ediciydi. Ağzıma bir kaşık attım, şurubun tatlılığı saniyeler içinde dilime yayıldı.

“Çok soğuk!”

Aynı anda aynı şeyi söyleyip birbirimize baktık ve gülmeye başladık.

Anlamak için kelimelere ihtiyacımız yoktu. İkimiz de sadece festivale ilk kez gelmiyorduk; daha önce hiç böyle şuruplu karlı şerbet de yememiştik.

“Seninki ne aromalı?” diye sordum.

Limon yerine kavunlu şurubu kapabilmek için o kadar uğraşmıştım ki onun ne sipariş ettiğini kaçırmıştım. Karanlıkta rengini seçmek de imkansızdı.

“Tahmin et,” diyerek bardağından bir kaşık buz aldı ve bana doğru uzattı.

Ağzımı kocaman açtım.

Soğukluk dilimin ucunu uyuşturdu. Buz eriyip gitti ama şurubun ne aromalı olduğunu bir türlü çıkaramadım.

“Anlayabildin mi?”

“Hiçbir fikrim yok.”

Aki dilini dışarı çıkardı. Dilinin doğal pembeliği yapay bir renge boyanmıştı.

“Dilin masmavi olmuş! Mavi Hawaii!”

“Bildin.”

Dişlerini göstererek muzipçe gülümsedi. Şurubunun adı okyanusun ötesindeki bir adadan geliyordu. Ne olduğunu öğrendikten sonra, tadı tam olarak tanımlayamasam da zihnimde bir yere oturtabilmiştim.

Kaşığıyla bardağındaki buzu tekrar eşeledi ve kendi ağzına götürdü. Bakamadım. Elimdeki bardak sıcaktan terliyor, ben de onu sıkıca tutmuş uzaklara bakıyordum.

İçim için için yanıyordu, sıcağımdan buzu eriteceğim diye korkmaya başladım. Ya fark ederse? Kendime bir bahane bulmaya çalıştım ama başaramadım. Festival müziğinin kalbimin güm güm atışını bastırmasını ummaktan başka çarem yoktu.

Benim bu sessizliğimin farkında olmayan Aki, “Az önce dilime ashitabera dedin. Bunun aslında bir şive olduğunu biliyor muydun?” diye sordu.

“Öyle mi? Bir dakika, isshitabero da mı şive?”

Babamın ashitabero, annemin ise ashitabera dediğini duymuştum. Ben ashitabera derdim ama Sunao tam tersini, ashitabero kelimesini kullanırdı.

“Sanırım öyle.”

Mavi Hawaii’sinden bana bir lokma daha ikram etti ve bu sefer... tadı sanki biraz daha sulu geldi.

Onunkini tek taraflı yiyip kendi şerbetimden vermemek haksızlık gibi hissettirdi, ben de cesaretimi topladım. Böyle küçük bir şey için bile vücudumdaki tüm cesaret kırıntılarını seferber etmem gerekmişti.

“Benimkinden ister misin?” diye sordum.

“Olur.”

Utancımı gizlemek için kaşığa o kadar çok kavunlu buz doldurdum ki neredeyse dökülecekti. Ama Aki ağzını kocaman açıp tek seferde yalayıp yuttu.

Buzu çiğnerken çıkan o çıtırtılar burnundan dışarı taşıyor gibiydi.

“Zaten hep kavunlunun tadına bakmak istemiştim,” dedi, sanki kartlarını açık ediyormuş gibi.

Bana şerbetini ikram etmesi aslında bir hileydi. Şu an elma şekeri gibi kıpkırmızı olduğuma emindim.

“Doğrudan isteyebilirdin!” diye trip attım.

Aki’nin o hayalî yukatasının kolunu çekiştirdim, kumaşı kırıştıracak kadar sıkı kavramıştım. Karanlıkta bile yüzünün pancar gibi kızardığını görebiliyordum. Kaşlarını büküp gülerek özür diledi. Kesinlikle o da utanmıştı.

Bardaklarımızı bitirip çöpe attık.

Ellerim boşa çıkınca, Aki usulca elimi tuttu. Hangimizin elinin daha sıcak olduğunu kestiremiyordum.

“Kaybolmanı istemiyorum,” dedi.

“...Peki.”

Etrafta kaybolunacak kadar büyük bir kalabalık yoktu aslında ama ciddi bir yüz ifadesi takınıp başımı salladım.

Korkmuş bir çocuk gibi parmaklarımı oynattım. Aki ne yapmak istediğimi hemen anladı ve parmaklarımız araya hiç mesafe girmeyecek şekilde birbirine kenetlenene kadar elini hareket ettirdi.

Kalbimin deli gibi çarptığını hissedebiliyordum. Sanki birazdan bir havai fişek gibi göğsümde patlayacaktı.

El ele, tezgahların arasında dolandık; aynı yerlerden defalarca geçtik. Izgaraların sıcaklığı yüzümüze vuruyor, pamuk şeker makinesinin o tatlı kokusu burnumuzu gıdıklıyordu. Birbirimize bakıp gülümsedik.

Daha sonra, içinde lahana ve sostan başka hiçbir şey olmayan yakisobadan yedik ve üzerinde çok kötü çizilmiş bir kırmızı panda resmi olan pirinç krakerini paylaştık. Neden her şey bu kadar lezzetli geliyordu?

Nefis, yuvarlak takoyakileri mideye indirdik ve adeta ikiz gibi görünen iki elma şekerini sırayla ısırdık. Neden bu kadar sevimliydiler? Yanağımı onlara sürtmek istiyordum. Her şeye hayran kalarak, soğuması için takoyakiye üfledim, sonra da elma şekerimin kenarındaki donmuş şurubu yaladım.

Hayalî saç tokamdan kurtulan japonbalığı şenlik alanında özgürce süzülüyor, kelebekler zarifçe kanat çırpıyordu. Yukatamdan dökülen çiçek yaprakları rüzgarla gökyüzünde dans ediyor, geceyi renklerle dolduruyordu.

Festival müziğinin davulları ve ıslıkları kulaklarımızda çınlıyordu.

Aki’yle birlikteyken her şey benim için bir ilk oluyordu.

Yorulup doyduğumuzda, tapınak kapısından geçip taş merdivenlerden aşağı inmeye başladık.

Müzik hâlâ aynı güçte yankılanıyordu ama sanki gece derinleşmiş, festivalin o sıcaklığı geride kalmıştı. Çalılıkların arasındaki böcek cıvıltılarını duyabiliyor, Aki’nin yanımda yürüyüşünü hissedebiliyordum.

Nasıl mevsimler sona eriyorsa, ben de bütün gün o kırmızı panda standının önünde duramazdım; bu hayalî yukataları da sonsuza dek üzerimizde taşıyamazdık.

İstemeye istemeye, zihnimde yeniden okul üniformama döndüm; o an aklıma bir şey geldi. Aki’nin benimle ne konuşmak istediğini hâlâ öğrenememiştim.

Sormak için döndüğümde onun gergin yüzüyle karşılaştım. Eyvah.

“Nao, bugün bizim son günümüz,” diye söze başladı.

Kalbimin atışı o kadar hızlandı ki canım acıdı. Başımı bile kaldıramıyordum.

“Ne... demek istiyorsun?” diyebildim sadece dudaklarımı oynatarak.

“Pazartesi günü hesaplaşma günü sanırım.”

Ne demek istediğini anlamadığımı fark etmiş olacak ki yanağını kaşıdı. Merdivenin basamağına yansıyan o bükülmüş gölgesinden başka bir şey göremiyordum.

Yaz ortası gibi sıcak, rüzgarsız bir geceydi.

“Şuuya’nın intikamını alma görevi bana verildi,” dedi. “O zamana kadar okula gitmem, hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp zaman kazanmam gerekiyordu. Görevlerim bunlardı.”

“İntikam mı?”

“Şuuya’nın bana, yani kendi kopyasına dayanan bir planı var.”

Kelimeler bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Duyuyordum ama hiçbir anlam veremiyordum.

Aki, sözünü kesmemi engellemek ister gibi açıklamalarını ardı ardına sıralamaya devam etti.

“Aslında çok basit. Hayase’yi dışarı çağırıp yenilenme fırsatı bile bulamayacağı kadar kötü benzeteceğim. Bunu benim yaptığımı söyleyecek ama o sırada Şuuya başka bir yerde, insanların gözü önünde olacak. Kusursuz bir sığınak.”

İntikam. Sığınak. Bunlar bir polisiye dizisinden fırlamış, tekinsiz kelimelerdi ve benim kavrayışımın tamamen dışındaydı.

Yavaşça başımı kaldırdım.

Ağlamak istiyordum. Aki’nin yüzünde ise her şeyi kabullenmiş bir tebessüm vardı.

Bana bakarken, sanki paylaştığımız tüm o mutlu anları ellerinin arasından bırakıp gidiyormuş gibi hissettim.

“Neden?” diye sordum.

“Dediğim gibi; intikam.”

Bu gerçek bir cevap değildi.

“Neden ona vurmak zorundasın? Gerçek Sanada değil de neden sen?”

Aki cevap vermedi. Neden versindi ki? Aslında onunla değil, burada bile olmayan Sanada ile konuşuyordum.

“Hayase’nin yaptığı şey korkunç. Bu bir gerçek. Ama karşılığını vermesi gereken kişi Sanada’nın kendisi olmalı. Neden Hayase’yi dövmek zorundasın? Neden bu yükü sen omuzluyorsun?”

Şiddete meyilli insanlar bunu anlamazdı.

Hepimizin silahları vardı. Yumruklarımız, bacaklarımız, sert kafalarımız... Özel aletlere gerek yoktu; hepimiz birbirimize zarar verecek donanımla doğmuştuk.

Etrafta insanları yumruklayıp tekmeleyenler, karşılarındakilerin de aynı silahlara sahip olduğunu ama sadece kullanmamayı seçtiklerini anlamıyor gibiydiler.

Kurbanın ne kadar acı çekeceğini bilirler, sırf bu yüzden o şiddete başvurmazlar.

Aki şiddet yanlısı biri değildi.

Sanada da muhtemelen öyle değildi. Bu yüzden her şeyi kendi kopyasının üzerine yıkmaya çalışıyordu.

“Kimseyi dövmek istemediğini biliyorum!”

Sesim giderek yükseliyordu ama Aki sessiz kaldı.

Ne onayladı ne de inkâr etti. Tüm bunları sadece Sanada için yapıyordu.

Boğazım düğümlendi. Uzuvlarım uyuştu. Kafamın içinde bir balyoz dövülüyormuş gibi bir ağrı saplandı.

Gözlerimin arkasında bir sıcaklık hissettim. Öyle yakıcı bir histi ki çığlık atmak istedim. Alnım ortadan ikiye ayrılacak, saçlarım dik dik olacaktı sanki. Gözlerimin kenarında fırtınalar koptu. Yanaklarımdan aşağı yaşlar süzüldü. Çenem titredi, damlalar etrafa saçıldı.

Hayır, dur. Yapamıyorum.

Ben sadece Sunao’nun bir kopyasıyım.

Festivalde kaybolmuş bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Aki de her an ağlayacak gibi duruyordu.

Tereddüt dolu eller bana doğru uzandı ve beni kolları arasına çekti.

Sanki etraftaki her şey silinmiş, uçurumun kenarında sadece ikimiz kalmıştık. Gözlerimiz kapalı, başlarımız yukarı dönük, sanki derin bir duaya durmuş gibiydik. Çenemden süzülen gözyaşları aşağı akıyordu.

Söylesene Tanrım.

Sana inanmıyorum.

Var olmadığını da çok iyi biliyorum.

Ama ne olur, bu çocuğun yumruklarını sıkmasına izin verme.

Onun ellerinin ne kadar güzel olduğunu görebiliyorsan eğer, kurtar onu bu acımasız kaderden.

Ellerin şiddet için değil, şefkat için yaratılmış, dedim.

O, kapıları hiç ses çıkarmadan, usulca açan bir çocuktu. Canımı yakmaktan korkarcasına elimi incitmeden, usulca tutan bir çocuk. O ellere tek bir acı hatıra bile kazımak istemiyordum.

Sadece Şuuya için varım ben, derken sesi acı dolu bir iniltiyi andırıyordu.

Hayır. Sen buraya sırf benimle tanışmak için geldin.

Nefesinin kesildiğini duydum.

Gözyaşlarım hâlâ akıyordu. Ayaklarımın dibindeki toprakta koyu lekeler oluşuyordu. Sanki hırçın sel suları beni içine çekip sürüklemek istiyordu ama kelimelerin dudaklarımdan dökülmesine engel olamıyordum.

Ne zaman olmuştu bu?

Ne ara benim için bu kadar değerli birine dönüşmüştü?

Benimle hayvanat bahçesine gitmek için varsın sen. Lunaparka, festivale, akvaryuma, sinemaya gitmek için.

Bu kadar çok planımız olduğunu bilmiyordum, dedi Aki, yüzünde hafif bir tebessümle.

Gelecek yıl havai fişekleri beraber izleyeceğiz.

Elini daha da sıkı tuttum.

Aslında nereye gittiğimizin hiçbir önemi yoktu.

Hiçbir yere gitmesek de olurdu. Eskiden depo olarak kullanılan küçük bir oda, koridorun kuytu bir köşesi, okulun arka bahçesindeki o bank, hatta yol kenarında bitiveren o adsız, küçük otların büyüdüğü herhangi bir kaldırım bile yeterdi bize.

Kızıl pandaları görmesek de olurdu. Yanımda olsun, yüzü gülsün, başka hiçbir şey istemiyordum.

Pekala, dedi.

Ne demek istediğini anlayamayarak başımı kaldırdım. Dudaklarım titriyordu.

Gerçekten kimseye vurmak istemiyorum, diyerek içimi rahatlattı Aki.

Hı-hım.

Öyleyse birini ikna etmen gerekecek.

Ben mi?

Burnumu çekerek sordum: Kimi ikna edeceğim?

Aki dişlerini göstererek güldü.

Sunao Aikawa'yı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.