Kazuki bizi sessizlik içinde izliyordu ama şimdi konuştu.
Ah, doğru. Burada sadece biz yoktuk.
Başımı salladım, gözyaşlarımı silip ona baktım. “Mizushino… Teşekkür ederim.”
“Şey, ben sadece Saku’nun benden istediğini yaptım. Gerçi, itiraf etmeliyim ki Kaito bu tür pis işlere çok daha uygun olurdu sanki…?”
Saku ona alaycı bir şekilde sırıttı.
“O fazla iyi bir çocuk. Ben, dayak yerken bile soğukkanlılığını koruyup çekime devam edecek birine ihtiyacım vardı.”
“İnsan sarrafısın, dostum.”
İkisi sırıttı ve memnuniyetle yumruk tokuşturdular.
Erkekler gerçekten de gezegendeki en budala varlıklar olabilirler.
“Bu arada, en sonda Yanashita’ya ne fısıldadın?”
Sorum üzerine Saku utangaçça başka yöne baktı. Ben de Kazuki’ye döndüm.
“Bilmem. Kötü adamların aklından neler geçtiğini hayal bile etmek istemiyorum.”
Saku’yu kötü adam yapan bendim.
Yanashita’yı zihinsel olarak çökertmek adına Saku’yu böyle davranmaya zorlayan bendim.
Bu çürütülemez gerçek, göğsümde ağır bir yük gibiydi.
***
“Pekala o zaman…” Saku elini omzuma koydu. “Nazikçe üzerimden iner misin? İlk seferimi dışarıda, tozlu toprakta yaşamak ben bile istemem.”
İşte o an ilk kez kucağında oturduğumu fark ettim. Utangaç bir kız gibi kıpkırmızı kesilip üzerinden atladım.
Saku dikkatlice ayağa kalktı, Mizushino da ona omzunu uzattı.
“Tamam, benim işim burada bitti, bu sefer gerçekten. Eve tek başına dönebilir misin?”
Ona söylemek istediğim bir sürü söz, ifade etmek istediğim bir yığın duygu vardı ama bunları sonra yapacak bolca zamanımız olacaktı.
Gülümsedim ve başımı salladım, ikisi birlikte uzaklaşırken arkalarından baktım.
Saku’dan ayrıldıktan sonra, hava kadar güzel hissederek nehir kenarındaki yoldan eve yürüdüm.
...Ah hayır. Aslında hâlâ biraz huzursuzdum. Düşününce, Saku’ya eve kadar ben yardım etmeliydim. Mizushino’nun ona omzunu uzatmasını biraz kıskandım. Hıh, tuhaf. Galiba o kız modundan çıkamamıştım. Sonrasındaki tüm o telaş içinde en önemli olayı unutmuştum.
Dünkü Yuzuki Nanase’nin çok, çok uzakta kaldığını hissettim.
Ama sanırım kendimin bu yeni halini daha çok seveceğim.
Bunu düşündükçe yanaklarımda kocaman bir gülümseme yayıldı, onları kontrol altında tutmak için epey çabaladım. Tam o an, arkamdan hafif ayak sesleri geldiğini duydum.
Dudaklarım kusursuz bir gülümsemeyle yayıldı.
Her ne kadar dayak yemiş olsa da, beni eve yalnız göndermeye gönlü elvermemişti.
Sonuna kadar, havalıların en havalısıydı. Ah, çok mutluydum.
Elini tuttu. “Yuzuki.”
Tatlı bir gülümseme takınıp arkamı döndüm, ve gördüğüm şey…
***
“Seni eve bırakacağım, Yuzuki.”
Orada duran kişiyi gördüm; sonra elini savurup son hız koşmaya başladım.
“…Bekle!”
Neden?
Neden, neden, neden?
Şimdi neden koşuyordum?
Saku, Yanashita sorununu halletmişti. Kalbim bulutların üzerinde süzülerek eve yürüyor olmalıydım.
Bu adam burada ne arıyordu ve neden beni kovalıyordu?
“Lütfen bekle, Yuzuki!”
Ses gittikçe yaklaşıyordu.
Koşmaya devam etsem de beni yakalayacaktı. Kendimi toparladım ve durdum, bir kez daha arkamı döndüm.
O da durdu, nefes nefese kalmış omuzları inip kalkıyordu. Sonra, yüzeysel, çapkın bir gülümsemeyle yaklaştı.
“Üzgünüm. Ansızın yaklaşınca seni korkutmuş olmalıyım. Yan Lisesi’ndeki çocuklarla yaşadığın o şeyler korkunç olmalı.”
Bunu nereden biliyor? diye düşündüm.
“Şey…” Ağzımı açtım ama sözümü kesti.
“Senin için çok zor olmalı. Sana kaba davrandılar mı? Eminim sana yardım edebilirim, Yuzuki.”
Bana hiç mantıklı gelmiyordu. Söylediği sözler. Bana uzanışı, sanki ben onun çok sevdiği kız arkadaşıymışım gibi. Gülümsemesi. Hiçbiri.
Sırtımdan soğuk terler aktığını hissettim ve kaçma yönündeki ilk içgüdümün doğru olduğunu anladım.
Bu kişi ne saçmalıyordu böyle?
“Şey…!”
“Saku Chitose de mi şimdi seni rahatsız ediyor? Sadece Yan Lisesi’ndeki çocuklar değil mi? Yanashita denen o adam senin o utanç verici fotoğrafını çektiğinden beri onun insafına kalmıştın, değil mi? Ne hissettiğini biliyorum. Çok zor olmalıydı. Ama şimdi her şey yolunda.”
“Dinle!!!”
Bana akıllı telefonunun ekranını göstermeye çalışıyordu ama onu görmezden gelip bağırmaya başladım.
“Sen de kimsin Allah aşkına?!”
Zaman bir anlığına durdu.
Orada duran adam, birkaç dakika önce birlikte olduğum Mizushino’nun ucuz bir kopyası gibiydi. Ama bu adamın dudağı gözle görülür şekilde seğiriyordu.
“Ben kim miyim…? Geçen kışı hatırlamıyor musun—okul kapısının önünde eşyalarımı toplamama yardım etmiştin.”
“Üzgünüm, onu hatırlamıyorum…”
“Benim! Tomoya Naruse! O zaman sana kendimi tanıtmıştım! Saku’nun son zamanlarda benimle arkadaş olduğunu duymuş olmalısın?”
“Saku hiçbir şey söylemedi—”
“Bana yalan söyleme! O zamandan beri sen—hayır, ondan bile önce… Aklımdasın, Yuzuki. İlk konuştuğumuzdan sonra bile, koridorlarda defalarca göz göze geldik! Hatta bir keresinde bana gülümsedin bile!”
Saçmalaması bana tek bir şeyden emin olmamı sağladı.
Benim takipçim… Hiç de Yanashita değilmiş.
Başından beri bir şeylerin yanlış olduğunu biliyordum. O adam beni işkence olarak kullanmak için fotoğrafımı çekmezdi. O tipte biri değildi.
Belki bir suç ortağını işe karıştırdığını düşünmüştüm ama bu da doğru değildi.
Bu adam—benim takipçimdi.
“…O fotoğrafları posta kutuma ve sıra çekmeceme koyan sen misin?”
“Onlar uyarıydı. Yan Lisesi’nde hedef alınıyorsun. Chitose seni aldatıyor.”
O kadar sinirlenmiştim ki korkmayı unuttum.
Bunun anlamı neydi Allah aşkına?
“Saku beni aldatıyor, öyle mi diyorsun?”
“Aynen! Seni sevmiyor, Yuzuki. Kendisi bana söyledi. Tek yapmam gereken arkadaş canlısı bir tavır takınmaktı, o da bana her şeyi anlattı. Sana sadece sahte bir gülümseme gösteriyor, Yuzuki. Gerçekte ise, beni fark etmen için bana kızlar hakkında her şeyi öğretiyor!”
Ah, tamam. Anlamaya başlıyordum.
Tüm bunları en başından beri görmüştü.
Bana hiçbir şey söylememesi biraz pislikçe bir hareketti ama sanırım mantığını anlayabiliyordum.
Herkesten sır olarak saklarken, bu adamı doğru yola sokmaya çalışıyordu.
Saku gerçekten de pek özgür bir hayat yaşamıyordu, diye düşündüm gülümseyerek.
Birine yardım etmek için ne kadar ileri gidecekti?
Yardım için ona gelen herkesi kurtarmaya mı çalışıyordu yoksa?
Hmm, şey, beni gerçekten kurtardı. Bu yüzden belki de konuşmaya hakkım yok.
…Teşekkür ederim, Saku.
Senin sayende artık hiç korkmuyorum. Komik ama gerçek.
“Hey.” Şimdi tamamen sakinleşmiş hissederek tekrar konuştum. “Saku sana her şeyi anlattı, değil mi?”
Karşımdaki adam küçümseyerek homurdandı. “Bir sürü işe yaramaz bilgi, evet. Mesela, seninle ilgili bir yanılsamaya çok sıkı tutunmamam gerektiği gibi. Hepsi aptalca şeylerdi; hatırlamakla uğraşmadım.”
“Peki o zaman, şunu biliyor musun…?”
Saku’yu düşünmek, yüzümde kocaman bir gülümseme belirmesine neden oldu.
“Biliyor musun, regl olduğumda kıpkırmızı regl kanı fışkırır ve normalden daha da huysuz olurum. Ah, arada bir patlayıcı ishal de olurum. Ah, ah, ve bazen, yakışıklı bir erkek gördüğümde, eve gidip saatlerce mastürbasyon yaparım. Bütün bunları benim hakkımda biliyor musun?”
Adamın yüzü, söylediklerime inanamıyormuş gibi çarpıldı.
“…Chitose… benzer şeyler söylemişti. Şüphesiz diğer erkekleri caydırmak için sana da bunları söylemeni öğretti, değil mi? Ama sorun değil. Bu kadar kolay budala yerine konmam.”
“Seninle Saku’nun tam olarak ne konuştuğunu bilmiyorum…” İçimi çektim. “Ama Saku’nun söylediklerinin hepsi doğruydu.”
“Hayır, değildi!”
Adam akıllı telefonunun ekranını tekrar yüzüme soktu.
“O, bunun gibi iğrenç fotoğraflar çeken türden biri!”
Ekranda Fuji Lisesi üniformasını giymiş bir kız vardı. Arkadan çekilmişti ve elleriyle dizleri üzerindeymiş gibi görünüyordu. Eteği belinden yukarı sıyrılmış, yepyeni külotları olduğu anlaşılan iç çamaşırını açığa çıkarmıştı. İnce, hafif kaslı uylukları kör edici bir beyazlıktaydı.
“Yanashita yüzünden yaşadığın travmayı biliyor ama o da aynısını yapacak türden biri! Asla kaçamayacağından emin olmak için—”
Biliyordum.
Yeterince kez deneyimlemiştim.
Ve tüm bu zaman boyunca bundan korkmuştum.
İdealizasyon, hayal kırıklığı. Seraplar ve gerçeklik.
Adam devam etti.
“Ama bu fotoğrafı ele geçirdim. Şimdi beni dinlemek için bir nedenin var, değil mi? Yanashita ve Chitose’den ayrılmak için bu senin şansın. Sana o serseri pislikten ya da adi bir heriften çok daha iyi davranırım.”
O, zırvalayan bir deliydi.
Beni de şantaj yaptığının farkında değil gibiydi.
“Sadece bil diye söylüyorum, o fotoğraf benim çıksa bile…” Durakladım, sonra kızarıp gülümsedim ve devam ettim. “Eğer Saku benden çekmemi isteseydi… Muhtemelen onu kırmazdım.”
Ne de olsa, duygularıma zaten bir isim vermiştim.
Eğer hayal kırıklığına uğrayacaksam, buyursun gelsin.
Eğer isteksiz rakibi dans pistine çekmek için bir külot fotoğrafı gerekiyorsa, öyle olsun.
“Bilmiyor muydun? Ben işte öyle bir kızım.”
“Ne…? Neden…? Öyle bir adam için mi? O kadar kendini beğenmiş davranan? Sadece yakışıklı olduğu için mi? Sen öyle bir kız değilsin, Yuzuki. Sen bir insanın ruhunun derinliklerini görürsün…”
“Doğru. Saku’nun yüzeyinin ötesine, içine bakıyorum. Buna kıyasla… Sen benim hangi tarafıma bakıyorsun, ha?”
Adam kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu ama onu görmezden gelip devam ettim.
“Yuzuki Nanase’ye yaklaşmak istiyorsan, önce gerçekten kim olduğumu görmelisin. Sinsi taktikler kullanma; gerçekten karşıma çık ve ördüğüm o duvarı yık!”
“…Kapa çeneni! Sadece kapa çeneni!” Uzandı ve kollarımı tuttu.
Şey, “karşıma çık” derken bunu kastetmemiştim.
Tüm bunlara gülümseme ve gözlerimi devirme yeteneğim henüz sarsılmamıştı.
Karşımda titreyen, yıkım saçmaktan alıkonulamayacak gibi duran bir gazap ateşi vardı.
Hepimizin bildiği o malum kişi gibi sakin kalmaya çalışıyor, doğru zamanlamayı kolluyordum.
Yüzde kırk. En azından yüzde kırk yeterliydi.
Hüp! Çok sert olmamaya çalışarak adamın kasıklarına tam isabet bir tekme attım. Yere yığıldı, az önceki titrek gazap gösterisi bir anlıkta yok oldu.
Yerde öyle perişan görünüyordu ki, bir an zihnimde Saku'nun benzer bir görüntüsü canlandı. Nedense içimi gıdıkladı ve gülmeden edemedim.
“Adın Tomoya Naruse'ydi, değil mi? Bunu unutmayacağım. Onun için hislerimi nihayet fark etmemi sağlayan kişi olarak, sonsuza dek hatırlayacağım.”
***
…Ve böylece, adalet kahramanımız Saku Chitose, olan biteni izledikten sonra yamaçtan yukarı çıktığında, Yuzuki hiç şaşırmadı.
Eh, tüm bu düzenlemeleri yaptıktan sonra, ipleri kimin elinde tuttuğunu görmek şimdi kolaydı, değil mi?
Yuzuki ile yerde büzülmüş Tomoya arasında gidip geldim.
Demek sonu böyle oldu, ha?
“Hesaplaşalım mı?”
Tomoya perişan bir sesle yanıt verdi. “Chitose… bana tuzak kurdun.”
“Hıh, ne o, acımasız bir şaka mı bu? Pekâlâ, bazı şeyleri atlamış olabilirim. Ama onu telefonumdan çalan sendin. Kenta'nın utanç verici fotoğraf albümünün öne çıkanlarından biriydi o.”
“Ne kadar zamandır… ne kadar zamandır benden şüpheleniyordun?”
“En başından beri. Sende hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Kenta'ya karşı o snob tavrın da sana hiç yardımcı olmadı.”
Yan Lisesi'nin Fuji Lisesi'nde bir köstebeği vardı; bu her zaman aşikârdı. Basketbol ayakkabısı hırsızlığı bile olmadan çok önce biliyordum bunu.
Yuzuki'nin kulüp odasından deodorantının çalınması. Suçlunun onun birinci sınıftan bir fotoğrafına sahip olması. Bunu bir dışarıdan biri yapamazdı. Yuzuki'nin kalem kutusunu ve yazı gereçlerini sınıftan aşırmaları da mümkün değildi.
Ayrıca, böyle ufak tefek şeyler Yan Lisesi'ndekilerin tarzı değildi. Yine de Horoz Budala ve ekibi, Yuzuki'nin yaptıklarına dair en başından beri içeriden bilgiye sahipmiş gibi konuşuyorlardı. Patronlarından… yani Yanashita'dan bir şeyler duymuş gibi konuşuyorlardı ama sadece Yuzuki hakkında değil, benim hakkımda da bir şeyler biliyorlardı. Bu pek mantıklı değildi.
Sonra Yuzuki'yle sahte romantizmimize başladığımız anda, bana yaklaşmaya çalışan kimdi? Tomoya.
Elbette şüphelenmem kaçınılmazdı.
Dürüst olmak gerekirse, bir süre Nazuna'nın suç ortağı olduğundan şüphelenmiştim. Şüphelerimi Tomoya'ya kaydırmamın nedenleri çoğunlukla bir içgüdüye dayanıyordu. Ancak belirleyici faktör, Yan Lisesi'ndekilerin festivalde bizi tehdit etmek için ortaya çıkmasıydı. Haru dışında randevumuz hakkında bilgi sahibi olan tek kişi Tomoya'ydı. İşte o zaman tüm şüphelerim doğrulandı.
Ancak son ana kadar emin olamadığım şey, kimin beyni, kimin hizmetkârı olduğuydu. Tomoya mı Yan Lisesi'ndekileri üzerimize salmıştı? Yoksa Yan Lisesi'ndekiler mi Tomoya'yı kendi isteklerini yerine getirmesi için manipüle ediyordu?
Ama emin olmak için zeki bir numara düşündüm.
***
“Kenta'nın eteği hakkında ne düşündün peki? Oldukça iyi bir poposu var, değil mi?”
“Ne… ne diyorsun?”
“O fotoğraf, Kenta'nın drag çekiminden. Efsanevi Yuuko Hiiragi'nin bizzat kendisi tarafından çekilmişti.”
Dün, Yuzuki gittikten sonra, bugünkü planı arkadaşlarımla en ince ayrıntısına kadar konuşmuştum.
Yuuko ve Yua elbette karşı çıktılar ama bunun başka birini korumak için olduğunu ve bu sefer önceden haber verme sözümü tuttuğumu hatırlatarak sonunda onları ikna edebildim.
Şimdi ikisinin de meraktan öleceğini biliyordum, bu yüzden Kazuki'den herkese haber vermesini rica ettim ki iyi olduğumu bilsinler.
Yan Lisesi'nin pisliğini tuzağa düşürme planı basitti ama şimdi Tomoya ile uğraşmak, işte o zordu.
Ne kadar ileri gideceğini görmek istedim, sadece iyi adam rolü yapmak için.
Bu yüzden Yuzuki'nin geçmişini ona anlatırken yalan söyledim. Yanashita'nın elinde şantaj fotoğrafları olduğu için onun dediklerini yapmak zorunda kaldıktan sonra bir tür cinsel travma yaşadığını söyledim. Kısacası, ona sahte bilgi verdim. Yuzuki'nin bende kaldığını Tomoya'ya itiraf ederken 'fotoğraf çekmekten' bahsetmeyi ihmal etmedim. Sonra tek yapmam gereken, ben banyoya giderken akıllı telefonumu masanın üzerinde kilitsiz bırakmaktı. Hemen üzerine atladı.
“Yuzuki'nin müstehcen fotoğraflarını görmeye hevesli miydin, yoksa sonra kullanmak üzere şantaj materyali mi istiyordun, hatta belki de ikisi birden miydi, emin değilim. Bu arada, izlendiğini hissettin mi? Chitose Takımı'ndan Yua Uchida, yan masada her şeyi gözlemliyordu.”
Tomoya'nın yüzü bembeyaz oldu.
Bu kuş beyinli budala, asla yakalanma ihtimali olmadığını düşünüyordu herhalde.
“Bunu zaten çözdün eminim ama sana Yuzuki'nin gerçek bir fotoğrafını verip de ağzının suyunu akıtmana izin vermem mümkün değildi. Bu yüzden Kenta'dan yardım istedim, çünkü o hep 'Yapabileceğim bir şey yok mu? Herhangi bir şey?' derdi. Sonra Yuuko'dan da yardım istedim, o da 'Kesinlikle!' dedi, böylece iç çamaşırı dükkânına gittik. Gerçekten de görülmeye değerdi, bilesin.”
Muhtemelen Kenta bir daha asla hiçbir şeye yardım etmeyi teklif etmez ama ne yapalım. Bu sefer bize büyük bir iyilik yaptı, bu yüzden gelecekte onu affederim.
“Yan Lisesi'ndekileri işe karıştırıp Yuzuki'nin üzerine salan sendin, değil mi?”
Ricam üzerine Nazuna, Yan Lisesi'ndeki arkadaşından içeriden bilgi edinmişti. Çok kolaydı. Meğer o arkadaş, Tomoya ile aynı ortaokula gitmiş.
Eğer buna zorlanmış olsaydı, kendi başlarına asla öğrenemeyecekleri bilgileri onlara sızdırmak için boynunu riske atması için hiçbir nedeni olmazdı.
“Fotoğraf meselesi… Üzgünüm bunun için. Orada kısa bir an aklımı kaybettim. Ama sapık ya da benzeri biri değilim.”
“Değil misin? O zaman Yuzuki'nin festivale yukata giydiğini nereden biliyordun?”
“Ben sadece… Nanase gibi bir kızın giyeceğini varsaymıştım.”
“Öyle mi? Peki bu neyin nesi?”
Telefonumun ekranını ona gösterdim. Ekranda, gözlerinin üzerine kadar çekilmiş bir şapka takan, elinde beyaz bir zarf tutan bir adamın görüntüsü vardı. Tartışmasız Tomoya'ydı.
Yuzuki ona göz ucuyla baktı, mırıldanarak. “Bu… bu benim ön bahçem mi?”
“Evet. Haru zekice bir bahane uydurdu ve babanı, araç kamerasını kontrol etmemize izin vermeye ikna ettik. Elbette ki öyle pahalı bir arabası olanın bir tane vardı. Araba park halindeyken de kayıt yapmaya devam eden türden mi diye merak ediyordum ve evet. Bingo.”
***
Şah mat, Tomoya.
Hiçbir zaman hareket etmeden önce çok düşünen biri olmadın, değil mi? Başlangıçta Yuzuki'yi gizlice tek başına takip ediyordun. Ama Horoz Budala'nın söylediklerinden, Yanashita ile Yuzuki arasında geçmişte bir tür bağlantı olduğunu biliyordun, değil mi? Tek yapman gereken, onu sürtük gibi gösteren ilginç dedikodular yaymaya başlamaktı.
Ben dedektif değilim ve adamın motivasyonunu bilemem ama bana öyle geliyor ki, yaşadığı hayal dünyasının bir köşesinde Yuzuki'yi köşeye sıkıştırmak için elinden geleni yapıyordu; böylece sonra gelip onu kurtarmaya çalışabilsin diye.
Sonuçta, başı dertte olan bir genç kıza ulaşmak daha kolaydır.
“Ama sonra Nazuna'dan şüphelenmeye başladığımı fark ettin, bu yüzden bunun arkasında o varmış gibi göstermeye çalıştın. Böylece sen klişe sapık rolünü oynarken, Yan Lisesi'ndekilerin kabadayı gibi davranmasına izin verdin ve bir yandan da Nazuna'yı tuzağa düşürmeye çalışıyordun. Çok fazla unsur ekledin, değil mi?”
Şüphesiz, Yuzuki'yi psikolojik olarak taciz etmek ve kendine bir fırsat yaratmak için sayısız pis numara yapardı. Düzensiz metodolojisi sadece bizi şaşırtmaya yaradı.
“Yapboz parçalarını bir araya getirmekte çok zorlandım, bilesin.”
Tomoya başını kaldırdı, hâlâ bahane uydurmaya çalışacakmış gibi görünüyordu.
“Demek beni tüm bu süre boyunca kandırıyordun.”
“O devasa bumerang suçlamasını bir anlıkta bir kenara bırakalım. Sana dürüstçe gerçek tavsiyeler verdim. Sana gerçekten ulaşabilirsem harika olacağını düşündüm. Eğer tüm bunları kendi başına durdursaydın, sırlarını mezara kadar götürmeye razıydım.”
İçimi çektim, gerçekten derin bir iç çektim.
Kimse böyle arkadaş gibi davrandığı birini tuzağa düşürmek istemez.
“Sana söylemiştim: Kolay kestirme yollara sapma. Ama beni görmezden geldin ve şimdi çok basit bir sonuca ulaştık. Yuzuki'nin acısını, sana anlattığım acıyı, görevini tamamlamana yardımcı olacak şanslı bir eşyadan başka bir şey olarak görmedin.”
“O zaman ne yapmam gerekiyordu ki?!”
“Sana ne yapman gerektiğini söyledim. Ona cesur olmanı ve onunla konuşmanı söyledim. Başlangıç çizgisine bile ulaşmayı başaramadın, değil mi?”
Yine de, işlenen günahların bu tahmin oyunu kimsenin ruhunu kurtaracak değildi.
Söylenecek başka bir şey yoksa, ilerlenecek bir yol da yoktu.
Tomoya, Kenta'nın olduğu türden bir insan olamazdı.
Kendi hikâyelerini başkalarına dayatmaya çalışan insanlar, o kişinin anlatısından dışlanarak sonsuza dek isimsiz bir NPC olarak kalırlar.
Ne kadar da hüzünlü, hüzünlü bir hikâye.
***
Tomoya şimdi dizlerinin üzerindeydi, yaşama isteğini kaybetmiş gibi başı yere eğikti.
“Dinle, Tomoya. Kendini karartılmış yatak odana kilitle, hıçkırarak ağla ve ağlak şiirler yaz. Sonra bundan sıkılınca, bir gitar al ve onları şarkılara dönüştür. Şahsen, güzel aşk şarkıları yerine biraz sönük punk rock duymayı tercih ederim. Böylece bir dahaki sefere, sevdiğin kişiye karşı samimi bir şekilde davranabileceksin.”
Ona bir zamanlar verdiğim tavsiyenin kısa bir tekrarından sonra, Yuzuki ve ben olay yerinden ayrıldık.
“Hıh! İkiniz için de gerçekten, gerçekten çok endişelendim!!!”
Yuuko yine aynı nakaratı söylüyordu. Şimdiye kadar kaç kez duymuştuk ki bunu? Ama Yuzuki ve ben, alaycı gülümsemelerle sabırla dinledik.
Kazuki'nin telefonla raporlarını bitirmesinin ardından, hep birlikte yakınlardaki bir aile restoranında buluşmaya karar verdiler. Yuzuki ile ben de oraya doğru yol aldık.
Yuuko bizi görür görmez koşarak sarıldı ve restoranın ortasında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yua, kirli ceketimi görünce dudaklarını büzdü. Haru yanıma gelip sırtımı sertçe sıvazladı. Tam bir curcuna yaşanıyordu.
Mümkün olan en kısa sürede o seksi ve suçlayıcı fotoğraflarını sildirmek için can atan Kenta bile gülümsüyordu. Günün planlarından haberi olmayan basketbol MVP'miz Kaito ise yarı içerlemişti. "Cidden mi, Saku?" diye yakındı, ama sesi pek de sert çıkmadı. Yani, dostum, planı açıklamayı bitirmeden yardıma atılırdın ve her şeyi mahvederdin.
Sınav dönemi bittiği için hepimiz üzerimizden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyorduk. O kadar uzun süre sohbet edip eğlendik ki, restoran çalışanları gelip tüm liselilerden ayrılmalarını rica etmek zorunda kaldı.
Yine de doymamıştık, bu yüzden biraz uzatma süresi keyfi yapmak için yakınlardaki parka yöneldik.
Yuzuki, Yuuko'ya "Tamam, tamam, her şey için üzgünüm," dedi. Ardından grubun geri kalanına dönerek onlara da teşekkür etti ve tüm bu durum için sanki yüzüncü kezmiş gibi özür diledi.
"Yuuko, hepinize, sizi endişelendirdiğim için gerçekten üzgünüm. Ama sayenizde durumu tatlıya bağlayabildik. Teşekkür ederim."
Yuzuki mutlu bir şekilde genişçe sırıttı, Yua da elini omzuna koydu.
"Çok iyi dayandın, Yuzuki. Gerçekten zor zamanlar olmalıydı ama gerçek bir şampiyon gibi göğüs gerdin, kesinlikle!"
"Göründüğümden daha güçlüyüm! O zavallı adamın anılarını çoktan sildim attım!"
Ah, bu ikisinin Fukui lehçesiyle konuşmasını duymak içimi ısıtıyor.
Haru, yumruğunu tokuşturmak için uzattı. "Ben mi kazandım, Umi?"
"Evet, sen kazandın, Nana."
Sonra yumruklarını tokuşturdular.
Kenta boğazını temizledi. "Şey, yani…"
Yuzuki, Kenta'nın konuşmasını engellemek ister gibi elini tuttu. Sonra sıkıca sıktı. "Yamazaki! Heh heh. Şey, nasıl desem ki…? Sen gerçekten…"
"Sorun değil; devam et! Gül! Biliyorum istiyorsun!"
"Ah-ha-ha-ha! Teşekkür ederim! Gerçekten, çok teşekkür ederim."
Kazuki onları izlerken genişçe sırıttı. "İstersen, o güzel Kenta fotoğraf çekimini ayarlarken çektiğimiz deneme karelerini gösterebilirim?"
Yuzuki, Kazuki'ye gözlerini kıstı. "Boş ver şimdi onu. Mizushino, o az önce çektiğin videoyu hemen şimdi sil."
"Ama bu önemli bir kanıt. Ne diye bağırmıştın ki zaten? 'Ben Saku Chitose'nin kız ar…'"
"…Eğer bir gün çocuk sahibi olmak istiyorsan, hemen şimdi susmalısın."
Nedense normalden çok daha küçük görünen Kaito'ya döndüm.
"Hadi ama, dostum, somurtmayı bırak. Zaten özür diledim."
"Ama… havalı hiçbir şey yapamayan tek kişi bendim."
Yuzuki gözlerini devirdi ve kıkırdadı. "Saku'nun basketbol ayakkabılarımı bulmasına yardım etmiştin, değil mi? Bu beni gerçekten mutlu etti. Teşekkür ederim, Kaito."
Boylu poslu çocuğun yüzü bunu duyunca aydınlandı. Dostum, ne kadar da belli ettin.
"Pekala o zaman…" Yuzuki telefonuna hızlıca bir bakış attı. "Sanırım ekibin dağılma vakti geldi. Hepimiz eve varana kadar gece yarısı olur."
"Ne…?" Yuuko şaşkınlıkla çığlık attı ama sonra hızla başını salladı. Yani, zaten akşam on bir buçuktu. Polis bizi bu kadar geç saatte parkta oyalanırken yakalasa, belki de gözaltına alırlardı.
"Hey, Saku. Beni eve bırakır mısın? Sahte erkek arkadaşım olarak son resmi görevin." Yuzuki arsızca sırıttı.
"Hallederim."
Kaito, Yuuko ve Haru'yu eve bırakacağını söyledi, Kazuki ve Kenta da Yua'yı bırakmayı kabul etti. Her şey karara bağlandıktan sonra parktan ayrıldık. Herkes kendi yoluna gitmek üzere dağıldıktan sonra, Yuuko'nun arkamdan "Saku!" diye seslendiğini duydum.
"Sana sonra LINE'dan mesaj atacağım, mutlaka bakmayı unutma!"
Genişçe sırıttı ve el salladı; işte o an, tüm bu durumun gerçekten sona erdiğini anladım.
Tüm bunlar başlayalı gerçekten iki hafta mı oldu?
Gülen bir yeni ay bizi ışıkla yıkarken, Yuzuki ile ben yavaşça eve yürüdük. İçimden, yeni ayrılmaya karar vermiş bir çiftin de böyle hissedip hissetmeyeceğini merak ettim.
Bu kadar geç saatte etrafta kimsecikler yoktu, yoldan tek bir araba bile geçmedi. Duyduğumuz tek şey tarlalardaki kurbağaların vıraklamasıydı.
Gece olmasına rağmen hava oldukça sıcaktı. Yakında depodan yazlık kıyafetlerimi çıkarmam gerekecekti. Yuzuki'nin de, sanki çok uzun süredir giymek zorunda kaldığı ağır bir ceketi çıkarmış gibi, şimdi çok daha hafif hissettiğini umuyordum.
Yuzuki'nin derin düşüncelere mi daldığını yoksa sadece uzaklara mı baktığını anlayamadım. Ama son zamanlarda görmeye o kadar alıştığım yüz hatları sakin ve dingindi. Hala çok yakındı, ama yakında erişimimin ötesine geçecekti. Tutunmak istedim. Ama bunun yerine kendimi gökyüzüne bakmaya zorladım.
…Bu duyguya bir isim vermek, kelimelerle tanımlamak… Bunu en, en son ana kadar ertelemeyi tercih ederdim.
Şimdi uzakta evini görebiliyordum.
Lüks Alman arabası garaj yolunda bekliyordu, Yuzuki'ye gece geç saatte bir erkekle dışarıda yürüdüğü için sitemkar bir şekilde bakıyordu. Sanki arabanın farları göz gibiydi, bir şekilde kalbimin içine bakıyordu. Önünde durdum. Sokak lambasının ampulü neredeyse bitmek üzereydi. Titreyip duruyor, hem Yuzuki'yi hem de beni aydınlatan güven verici bir spot ışığı yayıyordu.
"Pekala, ben artık gideyim." Bunu olabildiğince rahat söyledim, durumu onurlu tutmak istiyordum.
Yuzuki telefonunu çıkarıp hızlıca kontrol etti. Sonra ceketimin önünden tutup sıkıca tutundu.
"…Sadece biraz daha."
"Ne, yatmadan önce sana ninni falan mı söylememi istiyorsun?"
Espriyime karşılık vermedi.
Bir anlık sessizlik oldu, sonra ceketimin cebi birkaç kez titremeye başladı.
Telefonumu çıkardım ve tam Yuuko'nun adını okuduğumda…
Şap.
Sol yanağımda hafif, yumuşak, fırça gibi bir his hissettim.
Yaz yağmuru kadar gelip geçici bir öpücüktü.
"Eğer beni kurtardığın için gerçekten bir ödül vermek istiyorsan, bunu biraz daha sağa doğru tekrar deneyebilirsin."
"Doğum günün kutlu olsun, Saku."
"Hey, ama bu… adil değil."
O an ona baksaydım kendimi tutabileceğimi sanmıyordum, onun da bana bakmasını istemiyordum. Bu yüzden sırtımı döndüm.
"İyi geceler, Chitose."
"İyi geceler, Nanase."
On yedi yaşındaydım. Güneş etrafındaki on sekizinci yolculuğumun başlangıcı. Hayatımın önemli bir gününün eşiğinde duruyordum.
Bugün biri ileriye doğru bir adım attı. Bir başkası ise o adımı atamadı.
Ayak seslerinin arkamda uzaklaştığını duyabiliyordum.
Onlar gittikten sonra kalan sessizliği dinledim, uzaktaki aya bakarak.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.