Flio mahcup bir edayla elini kaldırdı. Balirossa'ya sorsam daha mı iyi olur acaba, diye geçirdi içinden. Tam o sırada dükkânın öbür ucunda kucağında kocaman ahşap bir kasayla koşturan Balirossa'ya ilişti gözü.
Balirossa, Ghozal'ın diğer eşiydi. Bir zamanlar Klyrode Kalesi'nin şövalyelerindendi ancak birliğin geri kalanıyla birlikte istifa etmiş, şimdi Flio'nun evinde yaşamaya başlamıştı.
Kasıyı bir vitrinin önüne bırakıp içindekileri sergilemek üzere dizmeye koyuldu. Fakat daha elindekileri yeni koymuştu ki o rafın yenilenmesini bekleyen müşteriler ürünleri kapışmaya başladı.
Balirossa da epey meşgul görünüyor, diye düşündü Flio. Bay Ghozal yardımcı olabilir mi ki acaba? Gözü kasa tezgahının yanındaki duvara yaslanmış duran Ghozal'a kaydı.
Ghozal bir zamanlar Gholl adıyla İblis Kral olarak hüküm sürmüştü. Ancak tahtı küçük kardeşi Yuigarde'a bırakmış, şimdi insan kılığında Flio'nun evinde bir sığıntı olarak yaşıyordu. Flio ile zamanla can ciğer dost olmuşlardı. Şimdiyse olduğu yerde dikilmiş, kasadaki manzarayı izliyordu. Çocuklar Uliminas'ın elinden Adalet Kurdu maskelerini neşeyle alıyordu. Kendi kendine bir şeyler mırıldanır gibiydi.
"Yani," dedi kendi kendine çenesini sıvazlayarak. "Adalet Kurdu maskesinin en çok satmasına şaşırmıyorum tabii... Ama Wyne'ın, Hiya'nın ve Damalynas'ın maskeleri de kapış kapış gidiyor. Rys'in o peluş oyuncakları bile satıldı. Nasıl olur da tek bir kişi bile benim Siyah Kurt maskemi almak istemez...?" Günün yarısı geçip gitmişti ama henüz tek bir Siyah Kurt maskesi bile satılmamıştı.
Flio acı bir tebessümle gülümsedi. Bay Ghozal da kendi derdine düşmüş anlaşılan, diye geçirdi içinden. Pekala, bu işi tek başıma halledeceğim. Müşteri kalabalığına doğru döneceği sırada arkasındaki duvarda bir büyü çemberi belirdi. İçinden iki kadın silueti adımladı.
"Yüce Efendim," dedi Hiya. "Haddimi aşmak istemem fakat yardıma ihtiyacınız varsa, sadık hizmetkarınız Hiya emrinize amadedir."
"Ben de yardım ederim!" diye atıldı Damalynas.
Hiya, aydınlık ve karanlığın kökenine hükmeden cin olarak bilinirdi. Büyü gücü tüm dünyayı yok edecek kadar devasaydı fakat Flio'ya yenildikten sonra onun hanesine katılmış, ona "Yüce Efendim" diye hitap etmeye başlamıştı. Damalynas ise Gece Yarısının Yüce Büyücüsü, karanlık sanatların ustasıydı. Ancak Hiya'ya yenilmiş, o günden sonra zamanını cinin zihin uzamında onunla eğitim yaparak geçirmeye başlamıştı.
"Oh!" dedi Flio rahat bir nefes alarak. "Çok teşekkürler, ikinize de."
"Teşekkür etmenize lüzum yok," diye karşılık verdi Hiya. "Size hizmet etmek, varlığımın yegane gayesidir."
"Lafı bile olmaz!" dedi Damalynas. "Elimden gelenin en azı bu."
İkisi birden müşteri kalabalığına doğru yöneldi. Hiya ve Damalynas iksirler veya büyülü eşyalar hakkındaki soruları yanıtlıyor, Flio ise silah ya da başka şeyler arayan müşterilerle ilgileniyordu. Üç kişinin çabasıyla işler epey hızlandı ancak bir müşteri ayrılır ayrılmaz yerini bir başkası alıyordu. Dükkân daha uzun süre dolup taşacak gibiydi. Hatta bir ara sıra dükkânın girişinden dışarı taşmış, sokağa kadar uzanmıştı.
◇Fli-o’-Rys Genel Mağazası - At Arabası Alanı◇
Fli-o’-Rys Genel Mağazası'nın arkasında, aynı anda on at arabasını alabilecek büyüklükte bir park alanı vardı. Macera giysileri içindeki birkaç kadın orada harıl harıl koşturuyordu. Kimileri arabalara mal yüklüyor, kimileri ise yeni gelen arabaların envanterini son kez kontrol ediyordu.
Kadınlardan biri özellikle meşgul görünüyordu. Bu, bir gölge iblisi olan Greanyl'di. Bir zamanlar İblis Ordusu'nun istihbarat teşkilatı olan Sessiz Dinleyiciler'in bir üyesiydi. Ancak Sessiz Dinleyiciler topluca saf değiştirmiş ve şimdi başında Greanyl'in bulunduğu Fli-o’-Rys Genel Mağazası'nın tedarik ekibi olarak hizmet veriyorlardı.
Greanyl boş bir arabanın önünde durdu. Elindeki kâğıtlar ile araba arasında göz gezdirdi. "Bu arabanın yükü nerede?" diye sordu.
Bu sözler üzerine depoda çalışan bir kadın hızla yanına koştu. "Hemen yüklüyorum!" dedi.
"Acele et," dedi Greanyl. "Birazdan daha fazla araba dönecek."
"Emredersiniz." Kadın saygıyla eğildi ve tüm hızıyla depoya geri koştu.
O gözden kaybolunca Greanyl arabalardan birinin sürücü koltuğuna geçti. "Klyrode Kalesi'ne teslimat yapmaya gidiyorum," dedi. "Geri kalanı size emanet."
"Anlaşıldı. Dikkatli olun." Etraftaki kadınlar Greanyl yola çıkarken saygıyla eğildiler.
Greanyl'in arabasını, sıradan bir attan çok daha iri, heybetli bir iblis atı çekiyordu. Greanyl dizginleri eline aldı ve gözlerini önlerindeki yola dikti. İblis atı konuşmak için başını geriye çevirdi. "Demek bugün tedarik ekibinin bizzat lideriyle çalışıyorum," dedi. "Benim için bir şereftir."
"O şeref bana ait," dedi Greanyl başını hafifçe eğerek. "İblis atlarının kaptanı Sir Dalc Horst ile çalışmak bir onurdur."
Dalc Horst bir zamanlar İblis Ordusu'nun Dört Cehennem Generali'nden biri olan Sleip'in doğrudan astı ve muhafız birliğinin kaptanıydı. O, Sleip ve muhafız birliğinin geri kalanı İblis Ordusu'ndan ayrılmış, şimdi Flio'nun evinin dışındaki ahırlarda yaşıyorlardı. Bugünlerde Fli-o’-Rys tedarik ekipleri için araba çekiyorlardı.
"Yalnız bu çok garip..." dedi Greanyl, merakla Dalc Horst'a bakarak. "Bugün astınız Alchechino ile çalışmam gerekiyordu diye hatırlıyorum..."
"Ah, kusura bakmayın... Ufak bir aksilik çıktı da. Endişelenmenizi gerektirecek bir şey yok. Biz işimize odaklanalım." Dalc Horst bir şeyden tedirgin olmuş gibi hızlı hızlı konuşmuştu.
Greanyl başını yana eğdi. "Anladım..." dedi. "Yani şikayet edecek değilim tabii ama..."
"H-Her neyse!" dedi Dalc Horst lafı bir an önce değiştirmek istercesine. "Dükkân bugünlerde epey yoğun, değil mi? Dört bir yandaki şehirlere teslimat yapıyoruz, dükkânın içi de her gün iğne atsan yere düşmeyecek kadar dolu..."
Greanyl başıyla onayladı. "Klyrode Kalesi için cepheye yaptığımız tedarik teslimatları çok başarılı geçtiği için böyle. Artık İblis Ordusu ile Klyrode Büyülü Krallığı barış antlaşması imzaladığına göre, Klyrode Kalesi bizi birinci sınıf ürünlere sahip, güvenilir bir müessese ilan etti. O zamandan beri müşteriler dükkâna akın ediyor, diyarın dört bir yanındaki şehirlerden ve kasabalardan büyük teslimat talepleri alıyoruz."
"Buna sevindim," diye belirtti Dalc Horst. "Biz iblis atlarına yapacak bolca iş çıkıyor."
"Katılıyorum..." dedi Greanyl. "Gidecek başka yerimiz yokken Sessiz Dinleyiciler'e kucak açtığı için Lord Flio'ya minnettarım. Bu iyiliğin karşılığını ödemek için çalışmaktan mutluluk duyuyorum." Dizginleri kavradı ve sıkıca tuttu.
Dalc Horst başını salladı. "Çok güzel söyledin," diyerek onayladı. "Bu arada Greanyl. Kaledeki işimiz bittiğinde kendimize biraz vakit ayırabilir miyiz acaba?"
"Çok uzun sürmeyecekse olur sanırım."
"O zaman birlikte akşam yemeği yemeye ne dersin?" dedi Dalc Horst. "Astlarım Klyrode Kalesi'nde harika yemekler sunan bir restorandan bahsetmişti..."
"Yemek mi?" Greanyl'in yüzü ifadesizleşti. "Almayayım. Kale kasabasındaki gözlemlerimi tamamlamam gerekiyor. Ama siz çekinmeden gidebilirsiniz."
"A-Anladım..." dedi Dalc Horst kendi kendine iç çekerek. "Peki..."
Greanyl ona merakla baktı. Belki de sadece ona öyle geliyordu ama Dalc Horst yolda tırıs giderken başı öne eğilmiş, omuzları çökmüş gibi duruyordu. Yine de üstelemeyip kâğıtlarını çıkardı ve bir sonraki görevlerini incelemeye başladı.
Çok geçmeden şehir kapılarından geçip Klyrode Kalesi'ne doğru uzanan ana yolda ilerlemeye devam ettiler.
◇Houghtow Şehri - Flio’nun Evi◇
O akşam Rys evin önünde dikiliyordu. Bahçedeki bir direkte kurumaya bıraktığı çamaşırları kontrol ediyordu. "Hmm..." dedi. "Mis gibi kurumuş. İçim rahatladı." Tatmin olmuş bir halde gülümsedi ve çamaşırları toplamaya başladı. Bu kadının bir zamanlar bir sonraki Cehennem Generali olmaya aday en güçlü isim olduğuna inanmak güçtü.
"Şimdi şunları içeri çabucak atayım da akşam yemeğine başlayayım. Kocacığım ve diğerleri dükkândaki işlerinden dönmek üzeredir. Garyl ile Elinàsze de okuldan gelir birazdan..." İçeriye çamaşırları taşırken adımlarını hızlandırdı.
Şu anda Flio'nun evinde Flio ve Rys, ikizleri Elinàsze ile Garyl ve bir noktada evlatlık kızları haline gelen Wyne yaşıyordu. Sonra Ghozal ve eşleri Uliminas ile Balirossa vardı. Resmen evli olmasalar da neredeyse öyle sayılan Sleip ile Byleri de buradaydı. Son olarak Klyrode şövalyelerinden Blossom ile Belano ve evin evcil hayvanı Sybe bulunuyordu. Çatı altında toplam on iki kişi ve bir evcil hayvan yaşıyordu. Rys hepsinin ev işlerinden sorumluydu.
Hiya ve Damalynas'ın yanı sıra Şeytan Diyarı'ndan gelen yeni yoldaşları cin Maglion'un Hiya'nın zihin uzamında kendilerine ait yaşam alanları vardı. Çamaşır ya da benzeri şeylere ihtiyaçları yoktu ama yemeklerde hanenin geri kalanına katılıyorlardı. Bu da Rys'in işini bir hayli zorlaştırıyordu.
"Şey, Leydi Rys!" Flio'nun evinin önündeki geniş otlakta çalışan Byleri, Rys'in çamaşırları topladığını görünce yüzünde kocaman bir tebessümle koşarak geldi. "Çamaşırlar için yardım ister misiniz?"
Byleri, Klyrode Kalesi'nden ayrılan ve şimdi Flio ile birlikte yaşayan şövalye birliğinin okçusuydu. At bakımı konusunda ustaydı. Sleip ile yaşadığı mutlu ilişkinin tadını çıkarmadığı zamanlarda vaktini at türü büyülü yaratıklarla ilgilenerek geçiriyordu.
Byleri koşabildiği kadar hızlı koştu; ancak aşırı kızsal koşma tarzı yüzünden pek de hızlı sayılmazdı. İblis atı tırıs kalkıp onun yanına geldi. Vücudunda alev benzeri desenler taşıyan, kırmızı işaretli, devasa siyah bir aygırdı.
"Binmek ister misin?"
"Ah, Lord Sleip! Şey, kesinlikle! Çok teşekkürler!"
Sleip—yani aygır—Byleri'yi yakasından tutup sırtına bıraktı. Sleip bir zamanlar Dört Cehennem Generali'nden biriydi ama diğer çoğu kişi gibi o da İblis Ordusu'ndan ayrılmıştı. Şimdi Flio'nun evinde yaşıyor, at türü büyülü yaratıklarla ilgileniyordu. Epey yaşlıydı ama bu durum Byleri için hiç sorun değildi. Birbirlerine sırılsıklam aşıktılar.
"Çok teşekkür ederim Lord Sleip!" diyen Byleri, kollarını dolayarak adamın kalın boynuna sarıldı ve yüzü kıpkırmızı oldu.
"Lafı bile olmaz," dedi Sleip. "Önemli bir şey değildi!" İlerlemiş yaşına rağmen sesi oldukça heyecanlı geliyordu.
Byleri, Sleip’in sırtında çamaşırların yanına göz açıp kapayıncaya kadar vardı ama...
"N-Nasıl yani?"
"Şey... Ha?"
İkisi de kalakaldı. Rys gitmişti, ortalıkta tek bir çamaşır bile görünmüyordu. Geride sadece çamaşır direği kalmıştı. Sleip ve Byleri’nin evin önüne gelmesi için geçen o kısacık sürede Rys çamaşır işini bitirip ortadan kaybolmuştu.
"Sanki her zamanki gibi ışık hızında çalışıyor..." dedi Sleip.
"Aynen ya! Sadece bir saniyeliğine kafamı çevirmiştim..." diye ekledi Byleri. İkisi de birbirine bakıp bıyık altından güldü.
Tam o sırada, psiko-ayı formundaki Sybe’ın çektiği bir araba yanaştı, Blossom da yanında yürüyordu. "Hmm?" dedi Blossom. "Sizin burada ne işiniz var?"
Sybe, vaktiyle yolu tesadüfen Flio ile kesişmiş vahşi bir psiko-ayıydı. Kazanma şansı olmadığını anladığı an teslim olmuştu. O günden beri Flio’nun evinde ailenin evcil hayvanı olarak yaşıyordu. Zamanının çoğunu Flio’nun büyüsüyle ona bahşettiği unicorn-tavşan formunda geçiriyordu.
Blossom ise Balirossa’nın eski şövalye birliğindeki ağır sıklet savaşçıydı. Balirossa’nın en yakın arkadaşıydı ve sırf onunla birlikte olabilmek için birlikten ayrılıp Flio’nun yanına yerleşmişti. Çiftçi bir aileden geldiği için tarım işlerinde tam bir uzmandı. Bu becerilerini Flio’nun evinin dışındaki devasa tarlayı işletmek için kullanıyordu.
"Aaa!" dedi Byleri. "Selam Blossom! Selam Sybe! Akşam yemeği için sebze mi getirdiniz?"
"Aynen öyle. Leydi Rys’in akşam yemeğini hazırlamaya başladığı saatler geldi. Tarladan yeni topladığımız taze sebzeleri getireyim dedim!"
"Ben de yardım edeyim! Leydi Rys’e yemek yapmada yardım etmek istiyorum!" diyerek Sleip’in sırtından aşağı kaydı. "Hop, tamamdır..."
Byleri’nin ayakları sağlam yere basar basmaz Sleip insan formuna büründü. "Ben de gidip otlaktaki işlerle ilgileneyim," diyerek ahırlara doğru yöneldi.
"Lord Sleip!" diye arkasından seslendi Byleri. "Bir şey unuttun!"
"Hmm? Unuttum mu?" Sleip arkasını dönüp koşarak geri geldi. Byleri gözlerini kapatmış, dudaklarını ileriye doğru uzatmış onu bekliyordu. "Ş-Şey! Demek... yani..." Bir öpücük... diye düşündü. Ama... Sleip göz ucuyla Blossom’ın durduğu tarafa baktı.
"Ben bakmıyorum ki!" diyen Blossom, elleriyle gözlerini kapattı. "Hadi öp kızı!"
"Gwowrf!" diyerek onu onayladı Sybe ve o da aynı şeyi yaptı.
"P-Pekala..." Sleip kaşlarını çattı ama tam karşısında duran, dudaklarını böyle sevimli bir şekilde uzatmış bir öpücük bekleyen Byleri’ye karşı koyamadı. Yavaşça yaklaştı ve dudaklarını onunkiyle buluşturup sessizce öptü.
Aniden tam yanlarında Wyne belirdi. "Oha!" dedi.
Wyne bir ejderhayıldı, yani ejderha soyunun en güçlü savaşçılarından biriydi. Açlıktan bayılmak üzereyken Flio ve Rys tarafından kurtarılmıştı. O zamandan beri ailenin bir parçası olmuş, Garyl ve Elinàsze’ye düşkün bir abla haline gelmişti.
"Ne—?! Wyne?!" Sleip telaşla öpücükten çekildi.
"Bölmesene kızım Wyne!" diye bağırdı Blossom. "En heyecanlı yeriydi!"
"Gwor! Gwor!" diye katıldı Sybe.
Aslında ikisi de parmaklarının arasından dik dik bakıyordu.
"Ne?!" Sleip küplere bindi. "Biliyordum! Bize bakıyordunuz!"
"Şey, hey," Wyne şaşkın gözlerle Sleip’e bakıyordu. "Slei-Slei, By-By ile ne yapıyordunuz öyle?"
"Iğğ! Wyne, sen böyle şeyler için daha çok küçüksün."
"Hadi amaaa!" diye itiraz etti Wyne, Sleip’ten ağzındaki baklayı çıkarmak için elinden geleni yaparak. "Söyle bana! Söyle! Bilmek istiyorum!"
"Ş-Şey!" diye araya girdi Byleri. "Ben gidip mutfakta Leydi Rys’e yardım edeyim!"
"B-Byleri!" dedi Sleip. "Beni burada tek başıma bırakma!"
"Görüşürüz! Otlakta kolay gelsin Lord Sleip!" Byleri yüzü al al olmuş bir halde kaçıp giderken Sleip arkasından kolunu çaresizce uzattı.
"Sanırım biz de sebzeleri mutfağa götürsek iyi olacak, ha?" dedi Blossom.
"Gowrf," dedi Sybe.
İkisi de Byleri’nin peşinden seğirtti.
"S-Siz de mi?! B-Bekleyin!" Sleip de peşlerinden gitmeye çalıştı ama eli demir gibi bir pençe tarafından yakalandı. Wyne ondan çok daha küçüktü ama dış görünüşüne rağmen bir ejderhayılın akıl almaz gücüne sahipti. Sleip sıkışıp kalmıştı.
"Hey, Slei-Slei! Ne yapıyordunuz? Söyle bana!"
"B-Ben... O şeydi..." diye geveledi. "Biliyorsun, sen bunun için henüz çok küçüksün."
"Kötüsün işte, kötü!" diye sızlandı Wyne. "Öğrenmek istiyorumm!"
Kızın yalvarmaları karşısında bunalan Sleip bocalamaya başladı. "Sen var ya..." dedi. "Lanet ejderhayıllar ve onların saçma sığmaz gücü... Bu senin ilgini çekecek bir şey değil!"
"Ha? Ne ki? Anlat işte!"
Sleip kem küm etmeye devam etti. Onu bu halde gören biri, zamanında Dört Cehennem Generali’nin en kıdemlisi olduğuna asla inanamazdı.
Daha sonra Rys ve Byleri, oturma odasının ortasındaki büyük masayı donatmak ve akşam yemeğini hazırlamakla meşguldü.
"Yaşasın!" diye tezahürat yaptı Wyne. "Yemek! Yemek! Annemin yemeklerine bayılıyorum!" Eve girdikten sonra bile Wyne, Sleip’in peşini bırakmamış, Byleri ile ne yaptığını anlatması için ısrar edip durmuştu. Ama masaya yemekler gelince dikkati tamamen dağılmıştı. Elinàsze üzerinde önlüğüyle tepeleme dolu bir tabağı masaya koyarken Sleip bıkkın bir ifadeyle kıza baktı.
Wyne yüzünü tabağa iyice yaklaştırdı ve yemeğin kokusunu içine çekebildiği kadar derin bir nefesle çekti. "Mmm! Mis gibi kokuyor! Yiyebilir miyim? Yiyebilir miyim?!" Gözleri parıldayarak Elinàsze’ye baktı. Genelde gizli tuttuğu ejderha kuyruğu ortaya çıkmış, heyecanlı bir köpek gibi sallanıyordu.
Elinàsze ablasına hafifçe gülümsedi. Flio ve Rys’in ikizlerinden büyük olanıydı. Annesi Rys bir iblis olduğu için inanılmaz bir hızla büyüyordu. "Biraz daha beklemen gerek Wyne abla," dedi. "Aptam ve diğerleri dükkandaki işlerini bitirip birazdan evde olurlar."
"Ayy..." Wyne suratını astı. "Babamlar ne zaman gelecek? Yemek yemek istiyorum..." Yüzünü tabağa yapıştırdı, ağzının kenarından bir damla salya aktı.
"Bayağı acıkmışsın bakıyorum Wyne," dedi Blossom, oturduğu yerden genç ejderhayıla sırıtarak.
Ama Wyne onu duymuyordu bile. Derin derin nefes alıp veriyor, gözlerini önündeki yemek tabağına dikiyordu. "Babamlar ne zaman gelecek?" diye tekrarladı. "Babamlar ne zaman gelecek?!"
Tam o sırada ikizlerin küçüğü olan Garyl oturma odasına daldı. O da ablası Elinàsze gibi hızla büyüyordu. "Oha!" dedi. "Harika görünüyor! Bir lokma alabilir miyim abla?" Yüzünü Wyne’ın tam yanına getirip akşam yemeğinin kokusunu içine çekti.
Elinàsze ellerini beline koyup dudaklarını büktü. Sonra parmağını erkek kardeşinin burnuna bastırıp uzun süre orada tuttu. "Garyl!" dedi. "Dışarıdan gelince ellerini yıkaman gerekiyordu! Babamla annem sana bunu kaç kere söyleyecek?!"
"Hay aksi! Unuttum!" Garyl sandalyesinden fırlayıp banyoya doğru koştu.
"Ne?!" Wyne da ayağa fırladı. "Ben de unuttum! Ellerimi yıkamam lazım!" Garyl’ın peşinden koştu.
"Wyne abla, sen yapma bari..." dedi Elinàsze, ikisi uzaklaşırken bıyık altından gülerek. "Gerçekten ama..."
"Ha ha ha!" Sleip neşeyle kahkaha attı. "Koca ejderhayıl Wyne bile Elinàsze’nin karşısında çaresiz kalıyor!"
"Aman grandpa Sleip," dedi Elinàsze tatlı bir gülümsemeyle. "Wyne bizim sevgili ablamız. Ejderhayıl olmasının bununla bir ilgisi yok."
"Hmm..." diye düşündü Sleip. "Haklısın tabii." Başını salladı. Safkan bir iblis olan Wyne’a bu kadar güveniyor olması... diye geçirdi içinden. Gerçekten çok iyi bir çocuk.
"Aynen," dedi Byleri. "Umarım bizim çocuklarımız da onun gibi terbiyeli olur, değil mi?"
"Evet, kesinlikle!" diye söze başladı Sleip, başını sallayarak. "Bir dakika... Byleri?! Sen ne zaman geldin?!" Fark etmediği bir anda Byleri yanındaki sandalyeye kurulmuştu.
Byleri gözlerini kırpıştırdı. "Şey, az önce?" dedi. "Bir sorun mu var?"
Sleip bilerek ve isteyerek boğazını temizledi. "Y-Yok canım!" dedi. "Her şey yolunda. Evet." Birinin varlığını hissetme konusunda bu kadar körelmiş olabilir miyim? diye düşündü. Yoksa Byleri algılarımdan sıyrılacak kadar yetenekli mi...? Sleip, göz ucuyla bakıldığını fark edince kızarıp neşeyle gülümseyen Byleri’ye baktı. Ahhh... Ama o gülüşünü görünce hiçbir şeyin önemi kalmıyor sanki. Garip... O da gülümsedi.
Çok geçmeden Rys son tabağı da masaya getirdi, tam o anda oturma odasının duvarında bir büyü çemberi belirdi. Altın sarısı bir ışıkla parıldadı ve bir kapı ortaya çıktı. Kapı açıldı, Flio ve yanındakiler göründü. Geçidin diğer tarafında, o gün için kapatılmış olan karanlık Fli-o’-Rys Mağazası görünüyordu.
Rys ve Elinàsze, Flio’yu görünce sevinçli gülücüklerle yanına koştu.
"Hoş geldin beyim!" dedi Rys.
"Baba! Hoş geldin!" dedi Elinàsze.
"Aaa! Babam geldi! Geldi!" dedi ellerini henüz yıkamış olan Wyne.
"Baba! Hoş geldin!" dedi Garyl. O ve Wyne da babalarının yanına koştu.
Flio, etrafını saran sevgili ailesi yüzünden kapının önünden kıpırdayamıyordu. "Beni böyle karşıladığınız için çok teşekkür ederim," dedi. "Ama biraz kenara çekilebilir misiniz? Yoksa diğerleri kapıdan geçemeyecek."
"Evet ya!" diye araya girdi hemen Flio’nun arkasındaki Uliminas. "Bizi buraya hapsettiniz miyav!"
Rys göz ucuyla Uliminas’a baktı. "Aaa! Çok özür dilerim. Bu taraftan beyim..." Flio’nun koluna girip onu her zamanki sandalyesine götürdü. Elinàsze adamın diğer koluna sarılmıştı, Wyne ise arkadan beline sarılmıştı. Garyl sanki onlara rehberlik ediyormuş gibi önden yürüyordu.
"Bir dakika durun!" dedi Flio. "Önce ellerimi yıkamam lazım." Banyoya doğru adım attı.
"Ben de seninle ellerimi yıkayayım beyim," diye gönüllü oldu Rys.
"Ben de ellerimi yıkayacağım baba," dedi Elinàsze.
"Ben de geleyim! Ben de!" diye yalvardı Wyne.
"O zaman ben de ellerimi bir daha yıkayayım!" diye ilan etti Garyl.
Böylece bütün aile hep birlikte banyonun yolunu tuttu.
"Aşktan gözleri kör olmuş bunların, hâlâ aynılar..." dedi Uliminas, gidenlerin arkasından bıyık altından gülerek.
"Evet, sanırım öyle..." diye karşılık verdi Balirossa, başıyla onaylayarak. "Bir gün ben de böyle bir ailem olsun isterim..."
İkisi de bakışlarını, akşam yemeğini beklerken kollarını kavuşturup sessizce oturan Ghozal'a çevirdi. Ghozal da göz ucuyla onlara bakıyordu.
"Ghozal..." diye sordu Uliminas. "Ellerini yıkadın mı bakayım?"
"Hı?" diye hırladı Ghozal. "Büyüyle hallederim, bir saniye bile sürmez." Kendi kendine bir şeyler fısıldadı ve elleri ışıldamaya başladı. Bir an sonra tertemiz olmuşlardı.
Uliminas ve Balirossa aynı anda derin bir iç çekti. "Ellerini yıkamak için büyü kullanmayacağına söz vermiştin..." dedi Uliminas. "Çocukların eğitimi için hani..."
"Ş-Şey?!" Ghozal neye uğradığını şaşırdı. "Doğru ya! Tamamen unutmuşum!" Hemen ayağa fırlayıp banyonun yolunu tuttu.
Eşleri, arkasından bakarken bir kez daha iç geçirdi. "Gelecekteki çocuklarımız için endişelenmeye başladım..." dedi Uliminas.
"Haklısın..." dedi Balirossa. "Görünüşe göre mantıklı davranma işi bize kalacak, Sir Uliminas..."
"Böyle bir kocayla işimiz çok zor olacak..."
"Korkarım aksi mümkün değil..."
Ghozal'ın eşleri birbirlerine bakıp hallerine acıyan bir gülümseme paylaştı.
◇Flio'nun Evinin Arkasındaki Baraka◇
Akşam yemeğinden sonra Flio, kısa süre önce büyüyle inşa ettiği iki katlı barakaya gitmek üzere evin arkasına geçti. İçeri adım attığında, Fli-o'-Rys Genel Mağazası'nda satılan eşyaları tek başına üreten biriyle karşılaştı. Akılalmaz bir hızla çalışıyor, dakikada birden fazla kılıç, kalkan ve çeşitli eşya üretiyordu. Hepsi üstün kalitedeydi ancak her bir eşyaya saatler harcamak yerine, biri biter bitmez hemen diğerine geçiyordu.
Normalde yetenekli birkaç demircinin tek bir tanesini yapması bile bir haftadan fazla sürerdi. Oysa bu odadaki kişi bunları dakikalar içinde üretmekle kalmıyor, üzerlerine tek tek iyileştirme, ateş veya başka efsunlar işliyordu. Arkasındaki ahşap sandıklar tamamlanmış şaheserlerle dolup taşmıştı.
"Bu gece de geç saatlere kadar çalıştığın için teşekkürler, Minilio," dedi Flio öne doğru ilerleyerek. Minilio çalışmayı bırakıp başını kaldırdı.
Minilio, Flio'nun kendi elleriyle yarattığı bir büyü bebeğiydi. Flio'nun gençliğine birebir benzediği için ona Minilio adını vermişti. Bazen büyü kullanarak gerçek Flio ile aynı boyuta geliyor ve Fli-o'-Rys Genel Mağazası'nda onun yerine müşterilerle ilgileniyordu.
Minilio derin bir saygıyla eğildi.
"Eline sağlık," diyerek elini Minilio'nun başı üzerine koydu Flio. "Bugünlük bu kadar yeter." Elinden süzülen ışık Minilio'yu kapladı. Flio, onun güç kaynağı olan büyü mücevherini kendi büyü gücüyle dolduruyordu. Minilio'ya bu kadar kısa sürede devasa miktarda üstün kaliteli silah ve eşya üretme yeteneğini veren işte bu büyüydü.
Minilio gülümsedi. Büyüyle dolmak ona huzur veriyor olmalıydı.
O sırada Rys barakaya adım attı. Odayı dolduran eşya dağını görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. "Aman Tanrım, Minilio!" dedi. "Bütün bunları gerçekten sadece bugün mü yaptın?"
Flio gülümseyerek başını salladı. "Ürün üretimini Minilio'ya devretmek hayatımı kurtardı," dedi. "Çok hızlı çalışıyor ve pek bir şey istemiyor."
"Büyü bebekleri bu kadar marifetliyse neden birkaç tane daha yapmıyorsun?" diye sordu Rys. "Yükünü daha da hafifletmez miydi kocacığım? Senin yeteneğin ve büyü gücünle eminim ki..."
"Doğru..." dedi Flio. "İstesem daha fazla büyü bebeği yapabilirim... Ama Minilio'nun tek kalmasına karar verdim."
"Öyle mi?" Rys şaşırmış görünüyordu.
"Minilio'yu ilk yaptığımda," dedi Flio, "canlı bir varlık yaratmanın insan yaratmaktan pek de farklı olmadığını düşündüm. Dükkandaki işlere yardım etmesi gibi şahsi bir sebeple ortalıkta dolaşan canlılar yaratmamalıyım..." Flio, Minilio'ya gülümsedi, Minilio da ona aynı şekilde karşılık verdi.
"Anlıyorum..." Rys ikisine baktı. Ghozal'ın söylediğine göre büyü bebekleri, büyü mücevherlerinin gücü tükenene kadar alet gibi kullanılır, sonra da atılırmış. Ama kocama göre onlar da bizim gibi canlı varlıklar...
Gücü tamamen dolan Minilio tekrar çalışmaya koyulmuştu ki Flio babacan bir gülümsemeyle onu durdurdu.
Ne kadar da merhametli bir adam benim kocacım...
◇O Gece — Flio ve Rys'in Odası◇
Her şeyin yolunda olduğundan emin olan Flio, Minilio'nun yaptığı eşyaları büyü kullanarak mağazanın deposuna gönderdi. Ardından Rys ve çocuklarla birlikte banyo yaptıktan sonra karısıyla baş başa kalmak üzere odasına çekildi.
Rys tuvalet masasının önünde oturmuş saçlarını tarıyordu. Aynadan Flio'ya baktı. "Fli-o'-Rys Genel Mağazası son zamanlarda bayağı iyi iş yapıyor, değil mi? Geçen gün Uliminas'ın sevinçten çığlık attığını duydum sanırım."
Flio yatağa oturup Rys'e rahat bir gülümseme sundu. "Öyle," dedi. "Klyrode Kalesi için hazırladığımız siparişlerin lafı kulaktan kulağa yayılmış sanki. Her şehirde devasa talepler geliyor, her geçen gün müşteri sayısı artıyor."
"İyi misin peki?" diye sordu Rys, yüzünde endişeli bir ifadeyle. "Belki dükkanda ben de yardım etmeliyim..."
"Yok, hiç gerek yok," dedi Flio. "Zaten evdeki işler başından aşkın."
"Hiç de bile! Hepsini göz açıp kapayıncaya kadar hallederim ben! Kocacığım benden ne isterse yaparım!" Kolunu büküp kasını göstererek sırıttı.
Öyle diyorsun ama... diye düşündü Flio. Bütün temizliği ve çamaşırı zaten sen yapıyorsun, üstüne Greanyl ve Sessiz Dinleyiciler için öğle yemeği hazırlıyorsun...
Rys, kendisini düşünceli bir şekilde izleyen Flio'nun yanına yürüdü. "Kocacığım?" diyerek yatağa, yanına oturdu. "Sana hizmet etmekten daha büyük bir keyif almadığımı biliyorsun, değil mi? Benden bir isteğin olursa lütfen çekinmeden söyle." Gülümsedi.
"Elbette," dedi Flio, onu kollarına alıp sarılırken. "İkimiz de elimizden gelenin en iyisini yapalım, Rys."
"Evet, kocacığım." Rys başını kaldırıp ona gülümsedi. "Şey, Uliminas ve Balirossa'nın konuşmasını duydum da... Mağazanın bir şubesini açmayı mı düşünüyorsunuz?"
"Üzerinde çalışıyoruz. Ama o kadar çok şehir şube açmamızı istiyor ki, bir sürü teferruat var. Nereye kuracağımıza karar vermemiz gerek, bir de personel meselesi var tabii... Yeni dükkan için eleman alabiliriz ama halihazırda bir yerde çalışmayan iyi bir tüccar bulmak çok zor..."
"O zaman diğer işletmelerden daha yüksek maaş teklif edip yetenekli çalışanları kendi tarafına çekmeye ne dersin?"
"Tüccarlar Loncası'nın bu konuda bir sürü katı kuralı var. O kadar kolay değil yani."
"Anladım..." dedi Rys. "İblis tüccarlar arasında yetenekli insanları büyük paralarla tavlamak çok yaygındır ama insanlarda işler farklı yürüyor demek..." Rys işaret parmağını dudaklarına bastırıp başını yana eğerek düşünmeye başladı.
"Hallederiz bir şekilde," dedi Flio. "Herkes mevcut dükkanda zaten canla başla çalışıyor. Tam anlamıyla hazır olmadan yeni bir şube açmak istemiyorum."
"Anlıyorum... Şüphesiz bunu da başarırsın." Rys yumuşakça gülümsedi ve ona sokuldu. "Mağaza hakkında konuşurken gözlerinin içi gülüyor kocacığım..."
Yanağını kocasının göğsüne yaslayan Rys, gözlerini hafifçe kapattı. Flio dudaklarını yavaşça onun dudaklarına yaklaştırdı. Tutku dolu bir gecenin eşiğinde, yatağa uzanırken birbirlerine sımsıkı sarılıp şefkatle öpüştüler. Flio işaret parmağıyla büyü fenerine doğru bir hareket yaptı ve fener sönerek odayı karanlığa gömdü.
◇ ◇ ◇
Gözlerini yeni güne açan Flio, aşk dolu geçen gecenin ardından kolunda uyuyakalan Rys'in çoktan kalkmış olduğunu fark etti. Pencerenin dışından Blossom'ın neşeli sesi yükseliyordu. "Günaydın, Leydi Rys!"
Çıplak uyumuş olan Flio, Rys'in katlayıp yatağın kenarına bıraktığı gecelikleri giyerek hemen pencereye koştu. Perdeyi açtığında Blossom'ı ve psiko-ayı formunda arabasını çeken Sybe'ı gördü. İkisi, ormandan henüz dönmüş gibi görünen Rys'i selamlamak için durmuştu.
Rys dişi kurt iblisi formundaydı ve sırtında muhtemelen avladığı büyük bir ganimet taşıyordu. "Görüyorum ki ikiniz yine sabahın köründe iş başındasınız," dedi Rys. "Bugünkü av çok verimli geçti, muhteşem bir kahvaltıya hazır olsanız iyi edersiniz!"
"Oley!" diye bağırdı Blossom. "Dört gözle bekliyorum! Et gibisi yok ya."
"Gwof!" diye onayladı Sybe ve ikisi çak yaptılar. Rys onları izlerken neşeyle kuyruğunu sallıyordu.
"Rys'in yardımı dokunuyor dokunmasına..." dedi Flio kendi kendine, ikinci katın penceresinden bakarken. "Ama kendini çok fazla zorluyor. Üstelik bundan sonra işler daha da yoğunlaşacak. Ev işlerine daha sık yardım etmeliyim..."
Flio büyü kullanarak günlük kıyafetlerine büründü ve birinci kata ışınlandı.
"Ooh! Günaydın kocacığım!" Mutfak kapısına varan Rys, kocasını karşısında görünce kurt başını eğerek selam verdi. Onu gördüğüne çok sevinmiş olmalıydı ki kuyruğu daha da hızlı sallanmaya başladı.
"Günaydın Rys," dedi Flio. "O büyü canavarı etini hemen hazırlamayı mı düşünüyorsun?"
"Öyle yapacaktım."
"O zaman sana yardım edeyim."
"Kocacığım?!" diye haykırdı Rys, bir anda insan formuna dönerek. "Hiç olur mu öyle şey! Senin o değerli bedenine iyi bakman gerek! Bugün dükkanda yine çok yoğun bir günün olacak! Ben hallederim."
Rys eti işlemek için gerekli aletleri almak üzere mutfağa koştu. "R-Rys!" dedi Flio, kıpkırmızı kesilerek. "Ne... Ne yapıyorsun...?"
"Ha? A-Aaah!!!" Rys'in kendisi de bir anda kan çanağına döndü ve elleriyle göğsünü kapatmaya çalıştı. Çıplak olduğunu tamamen unutmuştu.
Yarı insanlarla iblisler, canavar formlarındayken genelde kıyafet giymezlerdi. Ne yazık ki bu durum, insansı biçimlerine dönüştüklerinde çırılçıplak kalacakları anlamına geliyordu. Rys de bunu biliyordu elbette. Hatta arka kapının hemen yanındaki bir ağacın gölgesine yedek kıyafet bile bırakmıştı. Ancak Flio'yu gördüğüne o kadar sevinmişti ki bu detayı tamamen unutup gitmişti.
"Ç-Çok özür dilerim bey kocacığım! Yaptığım inanılmaz bir hayasızlıktı!"
Büyük bir telaşla ağaca doğru koşup giyinmeye başladı.
"Y-Yok, önemli değil..." dedi Flio, bakışlarını başka yöne çevirerek. "Ş-Şey... Ben özür dilerim."
İkisinin de yüzü al al olmuştu.
◇Karanlık Kale—Karanlık Vekil Calsi'im'in Odası◇
Karanlık Vekil'in odası, Karanlık Kale'nin ikinci katında, Cehennem Dörtlüsü'nün kullandığı odalarla aynı hizada yer alıyordu. Karanlık Hükümdar'ın dairesi aslında taht odasının hemen yanındaydı. Fakat Karanlık Hükümdar Yuigarde hâlâ kayıp olduğundan, idareyi eline alan iskelet Calsi'im, Cehennem Dörtlüsü üyesiyken kullandığı kendi odasında kalmayı tercih ediyordu.
"Hmm..."
Calsi'im, masasındaki belge dağının üzerinden bakıp başını iki yana sallayarak derin bir iç çekti.
"Calsi'im, bir sorun mu var?"
Calsi'im'in hizmetkarı olan büyü bebeği Tia yanına yaklaştı.
"Ah, Tia!" diye seslendi Calsi'im. "Sıkıntılı bir durum yok! Sadece eski isyancıları düşünüyordum..."
"Yanılmıyorsam Zanzibar'ın düşüşünden sonra sana sadakat yemini edip tekrar Karanlık Ordu'ya katılmışlardı. Bir pürüz mü çıktı?"
"Yani, öyle de denebilir..." Calsi'im, Tia'ya bir kağıt uzattı.
Tia kağıdı inceledi. "Karanlık Kale Gider Raporu..." diye okudu yüksek sesle. "Maliye bölümünün hazırladığı rapor olmalı bu... A-Aman tanrım! Bu da ne böyle?!"
Tia diyecek söz bulamıyordu. Gider raporuna göre, Karanlık Kale personeline ödenen miktar ciddi oranda artmış olsa da gelir tarafında en ufak bir artış yaşanmamıştı.
"Evet, ne yazık ki durum bu," dedi Calsi'im. "O eski isyancıların hepsini yeniden işe almak bize pahalıya patladı. Üstelik vasallarımız hâlâ pusuda, ne olacağını izliyor! Görünüşe göre birçoğu biat vergisini ödeyip ödememe konusunda henüz karar verebilmiş değil!"
"A-İnanılır gibi değil..." dedi Tia, omuzları öfkeyle titreyerek. "Karanlık Ordu'nun yardıma ihtiyacı varken onların kenara çekilip izlemesi zaten büyük bir küstahlıktı... İSYAN ordusu bastırıldığı halde bu fırsatçılığa devam etmeleri kabul edilemez!"
Karanlık Ordu, normal şartlarda kendisine bağlı iblis klanlarını korumak ve kendi topraklarında yaşamalarına izin vermek karşılığında biat vergisi toplardı. Karanlık Kale'nin tüm çarkları bu vergiler sayesinde dönerdi.
"Calsi'im!" dedi Tia öfkeyle. "Bu durum, seni Karanlık Vekil olarak ciddiye almadıklarının kanıtıdır! Bay Gak-karga'yı da alıp hemen biat vergilerini toplamaya gideceğim!"
Odanın ortasındaki bir ağaç tüneyen dev karga Bay Gak-karga, öfkeyle kanatlarını çırparak gür sesiyle gakladı.
"Durun, sakin olun," dedi Calsi'im. "İkiniz de yatışın biraz. Bu konuda elimizden pek bir şey gelmez! Karanlık Hükümdar Yuigarde yokken kendi başıma insanlarla barış yapmam tebamızın çoğunun hoşuna gitmedi zaten..."
"Yine de!" dedi Tia aniden ayağa fırlayarak. "Ettiğiniz yeminlere sadık kalıp yardımımıza gelselerdi böyle bir şeye gerek kalmazdı! Bu iblisler sadece kendi koltuklarını korumayı düşünüyor! Hatta sırf isyancı orduyu püskürtmemize yardım etmedikleri için bile onlardan tazminat talep edebiliriz! Henüz geç değil! Sen sadece emret Calsi'im, Bay Gak-karga ve ben—"
Calsi'im, Tia'nın önüne geçip kemikli elini omuzuna koydu. "Benim için endişelendiğin için çok teşekkür ederim Tia. Minnettarım."
"C-Calsi'im?"
"Fakat tebamızı azarlayıp para talep etsek bile Lord Yuigarde'ın ne zaman döneceğini bilmiyoruz. O, Leydi Yorminyt ve Lord Hugi-Mugi yanımızda yokken onları fazla kışkırtırsak yeni bir isyanın önüne geçemeyiz. Belki de Adalet Kurdu'ndan bir kez daha yardım istemeliyim..."
"Ah..." Tia ne diyeceğini bilemedi.
Çok doğru, diye düşündü içinden. Yeni bir isyan çıkarsa, Karanlık Vekil olarak bunun üstesinden gelmek Calsi'im'in sorumluluğu olacak... Ama Adalet Kurdu'ndan en son yardım istediğimizde, Klyrode Büyü Krallığı ile eşit şartlarda bir barış antlaşması imzalamamızı şart koşmuştu... Şimdi istediğini elde ettiğine göre, yardım etmek için önümüze ne gibi koşullar koyacak kimbilir...?
Tia yutkundu. "C-Calsi'im, ne yapmamız gerekiyor...?"
"Hmm... Bilmem ki..." Calsi'im çene kemiğini eline dayadı. "Çivi çiviyi söker derler. Belki de konuşmam gereken başka biri vardır..."
Yaşlı iskelet, bastonuna dayanarak tıkır tıkır odadan çıktı.
◇Karanlık Kale—Zindan◇
Karanlık Kale'nin altında bir zindan uzanıyordu. Pandaman Rayne ve örümcek iblis Iuki'nin nöbet tuttuğu köşedeki hücrede tek bir iblis tutuluyordu.
"Eee?"
Mahkum, kendisini ziyarete gelen Calsi'im'e bıkkın bir ifadeyle baktı. "Demek Karanlık Kale'nin mali sıkıntıları var," dedi. "Diğer iblis klanlarının biat vergisi ödememesine şaşırmadım açıkçası. Ama gelip bunu bana neden soruyorsun ki? Ben Adalet Kurdu ile birlikte yerle bir ettiğiniz isyanın lideri değil miyim?"
İblis Zanzibar, dudaklarının kenarını kıvırarak alaycı bir şekilde sırıttı.
"Aman efendim, tam üstüne bastınız!" dedi Calsi'im kafatasını kaşıyarak. "Utanç verici bir durum ama para kazanmak konusunda pek bir bilgim yok görüyorsunuz ki. Belki senin fikrini alabilirim diye düşündüm! Bu konularda oldukça uzman olduğun kulağıma gelmişti."
Zanzibar'ın alaycı gülümsemesi daha da hınzırca bir hal aldı. "Gerçekten garip birisin," dedi. "Hangi Karanlık Hükümdar olsa, eline düşmüş bir isyan liderinin kellesini o saniye uçururdu. Ama sen bu mali krizde bile bana hücremde günde üç öğün yemek veriyorsun. Şimdi de gelmiş benden tavsiye mi istiyorsun?"
"Çok haklısınız!" dedi Calsi'im. "Fakat iblisler arasında bile muazzam servetinle tanınan, işini bilen kurnaz bir tüccar olduğunu duydum. Belki o engin aklından birazcık ödünç verirsin diye düşündüm..."
"Hıh." Zanzibar derin bir iç çekti.
Demek işine yarayacak bir şey söyleyecekse eski bir isyan liderini bile dinleyecek... Adalet Kurdu'na gitmekte de hiç tereddüt etmemişti... Klyrode ile barış antlaşması imzalayarak güçlü bir müttefik kazandı. Yuigarde'a kıyasla kesinlikle daha geniş görüşlü. Muhakeme yeteneği de çok daha iyi...
"Pekala," dedi Zanzibar. Saçlarının arasına uzanıp gizlediği küçük bir parşömeni çıkardı. "Al bunu."
"Bu da ne?" Calsi'im parşömeni yavaşça açtı. Açtıkça parşömen kendi kendine büyüdü. Bu, Karanlık Kale ve çevresinin bir haritasıydı. Orasında burasında kırmızı X işaretleri vardı.
"Haritadaki işaretler servetimi sakladığım villaların yerleri," dedi Zanzibar. "Önce oradaki hazineleri topla. Karanlık Ordu'nun bundan sonra nasıl işleyeceğini baştan planlayana kadar bu para sizi idare eder."
"N-Ne?! Gerçekten mi Bay Zanzibar?!"
"Neden olmasın?" dedi Zanzibar. "O hazineyi er ya da geç birileri bulacak. Beni yenen adamın bulmasını tercih ederim." Yüzüne şeytani bir sırıtış oturdu.
"Anlıyorum, anlıyorum!" dedi Calsi'im. "Seni yenen kişinin ben olup olmadığından pek emin değilim ama... Çok teşekkürler! Bu parayı Karanlık Kale'deki herkesin iyiliği için kullanacağıma söz veriyorum!"
Calsi'im elini uzattı. Zanzibar da parmaklıkların arasından kolunu çıkarıp elini sıkıca sıktı.
◇Kylrode Kalesi—Konferans Salonu◇
Calsi'im ile Zanzibar el sıkışırken, Klyrode Kalesi'nin önemli şahsiyetleri bir toplantı için bir araya gelmişti. Masanın başında oturan Bakire Kraliçe, elindeki belgelere göz atarak salondakilere sesleniyordu.
"İşte bu yüzden," diye devam etti vakur sesiyle. "Karanlık Ordu ile barış antlaşmasını imzaladığımıza göre, krallığın pek sık görme fırsatı bulamadığım bölgelerini ziyaret etmek, oradaki şartları yerinde incelemek için en uygun zamandayız diye düşünüyorum. Tabii ki görevlerimin yoğunluğu nedeniyle bu ziyaretleri kısa tutmak zorundayım. Güvenlik için yanıma Şövalye Kaptanı MacTaulo'yu ve Kraliyet Muhafızları Kaptanı Boralis'i alacağım. Etrafta panik yaratmamak adına sadece seçkin askerlerden oluşan küçük bir muhafız birliğinin bize eşlik etmesi en doğrusu olacaktır."
"Emredersiniz Majesteleri!" Masanın uzağında oturan MacTaulo ve Boralis aynı anda ayağa kalkıp derin bir saygıyla eğildiler.
Bakire Kraliçe tatmin olmuş bir şekilde başını salladı. "Raporum bu kadar. Bana sormak istediğiniz bir soru var mı?"
"Lütfen bağışlayın Majesteleri..." Birkaç bakan birden elini kaldırdı. Kraliçe hepsine tek tek söz hakkı verdi; iletilen her kaygıya mantıklı, ikna edici yanıtlar sundu. Soruların büyük çoğunluğunun Karanlık Ordu ile yapılan barış antlaşmasıyla ilgili olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.
◇ ◇ ◇
Çok geçmeden toplantı sona erdi. Bakire Kraliçe, Üçüncü Prenses ile birlikte koridorda yürüyerek salondan ayrıldı.
"Son zamanlarda bütün toplantılar barış antlaşması etrafında dönüyor Kraliçe abla," dedi Üçüncü Prenses, hoşnutsuz bir tavırla dudaklarını bükerek. "Oysa sorabilecekleri her türlü soruya yanıt verebilmek için o kadar çok araştırma yapmıştım ki... Biraz hayal kırıklığına uğramadan edemiyorum!"
Sözlerinin doğruluğunu kanıtlamak ister gibi, kucağında devasa bir kağıt yığını taşıyordu.
Üçüncü Prenses, Bakire Kraliçe'nin kendisinden epey küçük kız kardeşiydi. Birçok soylu ve bakan çocuğunun gittiği ünlü bir akademiyi birincilikle bitirmişti. Mezun olduğu an ablasının yaveri olmuş, iç işlerin yürütülmesinde paha biçilmez bir güç haline gelmişti. Çok yetenekliydi; sarayda henüz kısa bir süredir görev yapıyor olmasına rağmen krallık meselelerine ondan daha hakim olan çok az kişi vardı.
Bakire Kraliçe hafifçe gülümsedi. "Çalışmalarını takdir ediyorum," dedi. "Bana gerçekten çok büyük yardımın dokundu."
"G-Gerçekten mi?!"
Çok sevdiği ablasından duyduğu bu övgü dolu sözler, Üçüncü Prenses'in yüzünde şapşal bir tebessüm açtırdı.
"Ama kraliçem, siz henüz birinci prensesken benim şu an yaptığımdan katbekat fazlasını kusursuz bir şekilde yürütürdünüz. S-Sizinle kıyaslayınca, hâlâ kırk fırın ekmek yemem gerek..."
Bakire Kraliçe, kardeşine sevecen bir tebessümle baktı.
"Kraliçe ablam," diye devam etti Üçüncü Prenses. "Bir şey sormama müsaade var mıdır?"
"Elbette, neydi?"
"Sadece kafama takıldı da... 'Sıradan insanların arasında olmak, ülkenin pek göremediğim köşelerini gezmek istiyorum' demiştiniz ama tam olarak nereyi kastettiniz? Bana herhangi bir belge veya net bir gezi programı da sunmadınız..."
Bakire Kraliçe'nin gözü seğirdi. Yüzü bir anda kaskatı kesildi.
"Ş-Şey," dedi kekeleyerek. "O-O konu mu? Planlarımı henüz netleştiremedim de. Sana bilgi veremeyişimin tek sebebi bu..."
Prenses derin bir nefes alarak rahatladı. "Anladım. Resmi olarak kararlaştırdığınızda beni de bilgilendirirsiniz umarım."
"E-Elbette! Ne demek!"
Bakire Kraliçe tuhaf bir telaş içindeydi.
Şimdi ben buna ne diyeceğim, diye düşündü, zihnini çılgınca zorlarken. Vaktimin çoğunu Houghtow Şehri'ni gözlemleyerek geçireceğimi söylersem kesin şüphelenir! Yine de Büyü Koleji'nin yeni alt kademe sınıflarını denetlemem şart, ayrıca bize sundukları tüm yardımlar için Fli-o'-Rys Genel Mağazası'na şahsen teşekkür etmeliyim. Yani Houghtow'a öncelik vermek için çok geçerli sebeplerim var! Kesinlikle Garyl'i yeniden görmek... Onunla iki kelime etmek... Ya da... Ya da öyle şeyler istediğimden değil yani!
"Ne oldu kraliçe ablam?"
"Vay!"
"Yüzünüz kıpkırmızı oldu! Ateşiniz falan olmasın?"
"B-Ben mi... Yok canım! Hiç de bile!"
Kraliçe aceleyle yüzünü ellerinin arkasına gizledi.
Ahhh! Garyl'i her düşündüğümde yüzüm alev alev yanıyor...
Ne yazık ki yüzünün eski rengine dönmesi bayağı zaman aldı. Bu süre zarfında yapabildiği tek şey, utanç içinde ellerinin arkasına saklanmak oldu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.