Karanlık Hisar'ın taht odasının tam ortasında, görkemli ve ince ince işlenmiş devasa bir taht duruyordu. Kadim çağlardan beri Karanlık Olanlar'ın üzerinde oturduğu paha biçilmez bir hazineydi bu. Ancak şu an Karanlık Regent Calsi’im, tahtın hemen önündeki taş zeminde bağdaş kurmuş oturuyordu.
Hemen yanında hazır ol vaziyetinde bekleyen sadık hizmetkarı Tia, Regent'e doğru bir adım yaklaştı. "Bir fincan çay arzu eder misiniz, Calsi’im?"
"A, selam Tia!" diye karşılık verdi Calsi’im. "Beni düşündüğün için sağ ol ama korkarım bir sonraki konuğumuz neredeyse varmak üzere!" Handiyle nazikçe bir işaret yaparak kızı savuşturdu.
"Anlıyorum," dedi Tia. "O halde daha sonra..." Edepli bir şekilde eğilerek reverans yaptı ve geriye çekildi.
Tam o sırada taht odasının ağır kapıları gıcırtıyla açıldı. "İstediğiniz gibi onu getirdim, Lord Calsi’im." Konuşan, zindan muhafızı olarak görev yapan panda adam Rayne'di. Grubun en önünde o duruyordu, arka tarafta ise örümcek iblis Iuki bekliyordu. İkisinin arasında ise mahkumları olan şeytan Zanzibar yürümekteydi.
Rayne ve Iuki, Calsi’im'in huzurunda durup Zanzibar'a öne çıkmasını işaret ettiler. Mızraklarının sivri uçlarını adama doğrultmuş, arkasından tehditkar bir baskı kuruyorlardı. En ufak bir yanlış hareketinde onu oracıkta şişleyecekleri aşikardı. Eski bir isyancı ordusunun lideriyle karşı karşıya olunduğu düşünülürse bu son derece doğal bir tedbirdi. Ancak Calsi’im ikisine de durmalarını emreden bir el hareketi yaptı.
"Ah! Bay Zanzibar'ı getirdiğiniz için teşekkürler çocuklar! Mızraklarınıza hiç gerek yok."
"Ha? B-Ama Lord Calsi’im!" diye itiraz etti Rayne. "Bu adam isyancıların lideri! Kendini Karanlık Ordu'nun düşmanı ilan etti!"
"Kesinlikle," diyerek onu destekledi Iuki. "Onun gibi birinin ne yapacağı hiç belli olmaz..."
İkisi de son derece tetikte görünüyordu. Calsi’im ise sadece neşeyle gülümsedi. "Hadi ama, hiç lüzumu yok! Sırtına dürtükleyen o sivri şeylerle Bay Zanzibar'la ağız tadıyla sohbet edemeyiz ki!"
"Şey... Sanırım haklısınız..." diye pes etti Rayne.
"Madem arzunuz bu yönde, efendim..." dedi Iuki. İstemeye istemeye mızraklarını indirip geri çekildiler.
Calsi’im memnuniyetle başını salladı. "Harika. Şimdi dikkatimiz dağılmadan şöyle ağız tadıyla bir konuşabiliriz."
"Hmm," diye hırladı Zanzibar. "Anlaşılan hazinelerimi ele geçirdiniz. Beni buraya çağırma sebebiniz bu mu?"
Çok değil, kısa süre önce Calsi’im, Karanlık Ordu'nun yaşadığı nakit sıkıntısını görüşmek üzere Zanzibar'ı ziyaret etmişti. Daha düne kadar düşman olmalarına rağmen, ordunun içinde bulunduğu tehlike konusunda son derece dürüst davranmış ve Zanzibar'dan yardım istemişti. Zanzibar ise yetenekli olduğu sürece teslim olmuş bir düşmanı bile kullanmaktan çekinmeyen bu Regent'ın tutumundan etkilenmiş, hazinelerini sakladığı malikanelerin yerini sööylemişti. Calsi’im'e, Karanlık Hisar'ın kasasını doğrultması için bu hazineleri kullanmasını önermişti.
Calsi’im omuzlarını düşürerek, "Şey, aslında başımız biraz belada gibi..." dedi.
"Bela mı? Ne demek istiyorsunuz?"
"Sizinle konuştuktan hemen sonra Tia ve kargamla birlikte yola çıktık. Verdiğiniz haritadaki bütün malikaneleri tek tek gezdik! Binalar aynen söylediğiniz yerdeydi ama hazine odalarının hepsi bomboştu. İçi tamamen boşaltılmıştı!"
"Ne?!" Zanzibar'ın gözleri yuvalarından fırladı. Bütün bedenini şiddetli bir titreme sardı. "N-Nasıl olur? Bir gıdım hazine bile mi kalmamış?"
"Maalesef..." dedi Calsi’im. "Emin olmak için her bir malikaneyi üçer kez kontrol ettim..."
"Bize söylediğiniz gizli odalara da baktık ama cidden hiçbir şey yoktu," diye onayladı Tia derin bir iç çekerek.
"Korkarım endişeleriniz gerçek oldu Bay Zanzibar," diye bitirdi Calsi’im. "Biri sizden önce davranıp hazinelerinizi çoktan yağmalamış!"
"Olamaz! Bu imkansız! Ben yokken birilerinin malikaneleri soyabileceğini tahmin ediyordum ama bu kadar çabuk olması imkansız! Kimse o kadar kısa sürede gizli hazinemi bulamaz! Gah..." Zanzibar sancı içinde kafasını tuttu, taht odasının tavanına doğru bakakaldı. Neden?! O malikanelerden kimseye tek bir kelime dahi bahsetmemiştim! O hazineler böyle acil durumlar için biriktirdiğim şahsi birikimimdi! Birkaçının bulunmasını anlardım ama hepsi mi?! Bu kesinlikle imkansız!
Aniden Zanzibar'ın gözleri ardına kadar açıldı. "Hayır... Bir dakika. Hazineyi parça parça kullandığım olmuştu. Hani Karanlık Olan bizi çölde kovalarken... Ordumu güvenli bir saklanma yerine götürmeleri için bazı tanıdıklara ödeme yapmam gerekmişti..." Zanzibar'ın omuzları sarsılıyordu. O anı dün gibi hatırlıyordu.
"Anlıyorum..." diye iç çekti Calsi’im. "Anlaşılan o anlaşma hiç de iyi gitmemiş! Ne büyük yazık... O parayla Karanlık Olan dönene kadar Karanlık Hisar'ı çekip çeviririz diye umut ediyordum..."
Tia bir kez daha ustasının yanına sokuldu. "Elimden pek bir şey gelmez, biliyorum," dedi. "Ama ben hep yanınızdayım Calsi’im. Bu zorluğun da üstesinden birlikte geleceğiz."
"Teşekkür ederim Tia..." dedi Calsi’im. "Buldum! Belki de Bay Zanzibar ve benim için güzel birer çay delemelisin!"
"Hemen! Bir saniye!" Meşhur çayını demleme teklifini duyan Tia'nın yüzü aydınlandı. Koşarak odadan çıktı.
"Hmm..." Calsi’im derin bir ah çekti. "Küçük Tia için de elimden gelenin en iyisini yapmalıyım! Ama ne Karanlık Olan'dan bir haber var ne de Leydi Phufun'dan."
◇Bu sırada, Osahka Kasabası'nda◇
Karanlık Olan Yuigarde'ın hizmetkarı, dişi iblis Phufun, tam da o anlarda kayıp ustasını bulmak için dünyayı karış karış gezmekteydi. O günkü yolculuğu onu Osahka Kasabası'na getirmişti.
Osahka Kasabası, Klyrode Büyü Krallığı sınırları içerisinde kalıyordu; bu yüzden Phufun işini yaparken dikkat çekmemek için kendisini bir yarı insan olarak gizlemişti. Şu anda tam pençelerinin arasında bir adam tutuyordu. Phufun narin, ince yapılı bir kadındı; tuttuğu adamsa onun neredeyse üç katı büyüklükteydi. Buna rağmen adamı boğazından yakalamış, inanılmaz bir güçle havaya kaldırmıştı. Ortadaki güç gösterisi dehşet vericiydi.
"Master Yuigarde'a benzeyen bir adamın şu sizin Osahka Kasabası Yemek Yarışması'na katıldığını duydum..." dedi. "Ve siz küstahlar ona havuç yedirmeye kalkıştınız öyle mi?! Cevap ver!"
"B-B-Bekleyin!" diye bocaladı adam. Phufun kendisini boğazından tutup havada sallarken çaresizce kekeliyordu. "B-B-Ben sadece yarışmadaki görevlilerden biriyim! Yarışmacılara verilen yemeklerle hiçbir alakam yok! H-H-Hem malzemeler Büyü Krallığı'nın emri gereği panolara asılır ki yarışmacıların yiyemediği bir şey varsa... Ghh..." Yüzü gittikçe moraran adam sonunda konuşma yetisini kaybetti, nefes alabilmek için çırpınmaya başladı. Fakat Phufun'un gazabı dinecek gibi değildi. Adamın boğazını daha da sıktı.
"Master Yuigarde havuçtan nefret eder!" dedi. "Görseler bile o yüce, gururlu, haşmetli ustam sefil bir kedi gibi mızmızlanmaya başlar! Siz budalaların onu bu halde görmesine asla izin vermeyeceğim! Beni ancak ölümünüz tatmin eder." Adamı tek eliyle havada tutmaya devam ederken, diğer eliyle sahte gözlüklerini burnunun kemerine doğru itti.
Etrafını saran bir grup adam vardı ama Phufun'un saçtığı o ölümcül aura karşısında dehşete düşmüşler, tek bir adım bile atamıyorlardı.
Ancak tam o sırada bir kadın sesi çınladı. "Hey sen! Biri olay mı çıkarıyor?!" Bir kadın kalabalığın önne fırladı. Doğu tarzı bir kimono giymiş, omuzlarını çekici bir şekilde açıkta bırakarak tenini gözler önüne seren alımlı bir kadındı bu. "Benim bölgemde kargaşa çıkarmak ne büyük cesaret," diye hırladı. "Ben İpekpost Kumaş Konsorsiyumu'nun kurdu Fetabetcz! Bu işi biz hallederiz." Uzun saplı piposuyla Phufun'a doğru işaret etti.
"Emredersiniz!" Fetabetcz'in sözleriyle birlikte bir grup erkek ve kadın sahneye atıldı. Üzerlerinde çeşit çeşit Doğu tarzı giysiler vardı. İpekpost Kumaş Konsorsiyumu'nun diğer çalışanları olmalıydılar.
İpekpost'un başkatibi Lil-Lil, kimonosunun yenlerine sakladığı büyü silahlarını çekip doğrulttu. "Alın bakalım!" diye neşeyle cıvıldadı. "Bunu da alın, bunu da! Leydi Fetabetcz'i rahatsız etmene izin vermeyeceğim! Yağma yok!" Büyü mermilerini peş peşe yağdırırken Phufun'a dil çıkardı.
"Durun!" diye bağırdı Phufun. "Ne yapıyorsun sen küçük kız?! Bu insanı hala elimde tuttuğumu görmüyor musun?! Onu yaralamak mı istiyorsun?!" Gerçekten de Phufun, Lil-Lil'in saldırılarına bloklama yapmak için adamı kendisine siper etti. Mermiler sırayla adamın bedenine saplandı.
"Gwaaaahhhhh..." diye feryat etti adam ve bilincini kaybetti.
Lil-Lil, sağ elindeki silahın hâlâ dumanı tüten namlusunu Phufun'a doğrulttu. "Ayy! Ne kadar korkunç! Zavallı Bay Gorrick! Onu daha fazla incitmene izin vermeyeceğim!"
"Bir dakika!" dedi Phufun tekrar. "Onu inciten sensin küçük kız! O-Oh!" Aniden geriye sıçradı, tam zamanında eğilerek üzerlerine yağmur gibi yağan fırlatma silahlarından kurtuldu. "Sanki bir okla mızrağın birleşimi gibi..." Kıl payı kaçındığı silahları incelerken gözlüklerini düzeltti, alnından terler süzülüyordu. "Bu yoksa Doğu ninjalarının kullandığı kunai mi? Söylemekten nefret ediyorum ama bu kadarıyla tek başıma baş edebileceğimden emin değilim. En iyisi geri çekilmek..."
"Phun!" diye haykırdı Phufun, bütün büyü gücünü bakışlarına odaklayarak etrafa katıksız bir kötülük yaydı. Düşmanları oldukları yerde kalakaldı. Derin bir iç çekti. "Öyleyse," dedi. "Bana müsaade." Kanatlı bir yarı insan kılığında olan Phufun, kanatlarını çırparak gökyüzüne doğru havalandı.
"Siz budalalar ne yapıyorsunuz?!" diye gürledi Fetabetcz, Lil-Lil ve ekibinin yanına koşarak. "El elinizdeydi! Gitmesine nasıl izin verirsiniz?"
"Hee hee hee..." Lil-Lil kıkırdayarak Fetabetcz'e sımsıkı sarıldı. "Leydi Fetabetcz, sizi çok seviyorum..."
Diğerleri de hemen arkasındaydı. "Leydi Fetabetcz!"
"Size bayılıyorum!"
"Bana da sarılın! Lütfen!"
Liderlerinin ilgisini çekebilmek için adeta birbirlerini ezerek ona doğru koştular. Yakından bakılınca, gözlerinin kalp şeklini aldığı görülebiliyordu.
Phufun biraz önce succubus yeteneklerinden birini, Aşk Akit’ini devreye sokmuştu. Bu gizemli göz yeteneği, kurbanlarının arzuları üzerindeki kontrolü geçici olarak kaybetmesine neden oluyordu. Lil-Lil ve diğer şinobiler Fetabetcz’e zaten çok düşkündü. Phufun’ın yeteneği ise bu sevgiyi çığrından çıkarmış, kontrolsüz bir kasırgaya dönüştürmüştü. Bir kısmı çareyi birbirlerinin kucağına atılmakta bulsa da ekibin yarıdan fazlası Fetabetcz’in etrafını sarmış, ondan birazcık ilgi görebilmek için birbirini eziyordu.
“N-Ne yapıyorsunuz siz?!” diye bağırdı Fetabetcz. Aşktan gözü dönmüş bu kalabalığı gücü yettiğince kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Fakat nafileydi. “Bana karşı böyle hissetmenize sevindim ama a-gün ortasındayız! Ah! Lil-Lil! Nereye dokunuyorsun sen? Hey! Göğsümü kim elledi?! A-Ahhh...!”
“Aah, şükürler olsun...”
Phufun bulutların üzerinde süzülürken rahat bir nefes aldı.
“Nihayet olaysız atlatabildim. Ama görünüşe göre Osahka kasabası tamamen o Fetabetcz denen kadının eline geçmiş. Sıradan insanların ve yarı insanların bir iblisi alt edebilmesi... Sanırım aşağılık yaşam formları hakkındaki fikirlerimi yeniden gözden geçirmem gerekecek.”
Phufun zihninde geçmişe gitti. Efendisi Yuigarde, tahtı küçük kardeşi Gholl’den henüz yeni gasp etmiş ve Klyrode Kalesi’ne saldırmak için ordusunu toplamıştı. “Benim gücümle,” diye böbürlenmişti, “bu iş çocuk oyuncağı olacak!” Yuigarde, Gholl’ün temkinli tavırları yüzünden uzun süredir içten içe öfkeyle dolup taşıyordu. Klyrode Kalesi’ne hâlâ saldırmamış olmalarına çıldırıyordu. İblis Lordu olarak yaptığı ilk icraatın bu olması son derece doğaldı.
Yuigarde’ın savaşa sürüklediği iblislerin çoğu da onunla aynı fikirdeydi. İnsanlar, onların muazzam gücü karşısında bir saman balyası gibi devrilecekti. Phufun da öyle düşünüyordu. Ancak günün sonunda işgal tam bir felaketle sonuçlandı. İblis Ordusu hiçbir planı olmadan, gözü kapalı öne atılmıştı. Büyü Krallığı ordusunun tuzaklarına ve pusularına birer birer yem olmaktan kaçamadılar. Sonunda, kale surlarının gölgesini bile göremeden geri çekilmek zorunda kalmışlardı.
O zaman Efendi Yuigarde’ı durdurabilseydim, diye geçirdi içinden Phufun, İblis Ordusu asla zayıf düşmezdi. Zanzibar’ın isyanı da hiç yaşanmazdı...
Dişlerini sıktı, burnunun kemerine oturan sahte gözlüklerini yukarı itti. “Efendi Yuigarde...” dedi kendi kendine. “Sizi bulacağım ve İblis Kalesi’ne geri götüreceğim. Birlikte İblis Ordusu’nu küllerinden yeniden doğuracağız!”
Karakterine yakışır bir kararlılıkla başını salladı. Kanatlarını çırparak gökyüzünde süzülüşünü hızlandırdı.
“Efendi Yuigarde’ı biraz olsun tanıyorsam, buradan kuzeye gitmiştir. Bu sefer eminim! Tek umudum, kendisine bir kadın bulmamış olması. İstediği kadar sert vurabileceği, güçlü ve dayanıklı bir kadın...”
Phufun’ın yüzü birden al ala büründü. Sadece bunu düşünmek bile vücudunu ürpertti. “Ah, Efendimin yumruğunun o tatlı acısı...” diye inledi. “Sadece düşünmek bile iç çamaşırımı...”
Evet, Phufun, Yuigarde’tan yediği dayakları en yüce haz olarak görecek kadar mazoşistti.
“Fakat şimdi sırası değil! Kaybedecek tek bir saniyem bile yok! Başka bir parazit pençelerini ona geçirmeden önce Efendi Yuigarde’ı bulmalıyım!”
Boğazını temizleyip gözlüklerini düzelttikten sonra güçlü kanatlarını çırptı ve kuzeye doğru gözden kayboldu.
◇Hilnanse Şehri◇
Kahraman Altın Saç ve partisi, Osahka’nın kuzeyindeki Hilnanse şehrinin çarşı bölgesinin hemen dışında bir handa kalıyordu. Ekibin en yeni üyesi Dawkson, Kahraman Altın Saç’ın takipçilerinden Valentine’ın dudaklarına yapışmış durumdaydı. Gizlice yürütülen bu kimliğin arkasında aslında İblis Lordu Yuigarde vardı. Adını değiştirmiş, bir yarı insan kılığına bürünmüştü.
Dawkson bağdaş kurmuş oturuyordu. Ellerini Dawkson’ın omuzlarına dolayan Valentine ise tutkuyla ona karşılık veriyordu. “Mmm...” diye mırıldandı genç kadın. Dudakları ayrıldığında aralarında uzayan tükürük ipliği, belirsiz bir büyü ışığıyla hafifçe parıldadı.
Dudaklarını şehvetle birbirine bastırmaya birkaç dakika daha devam ettiler. Sonunda Valentine sesli bir öpücükle kendini geri çekti. “Harika!” diye cıvıldadı. “Büyün her zamanki gibi leziz, Dawkson.”
Dawkson ağzının kenarından süzülen salyayı sildi. “H-Hey!” dedi, utancını gizlemek için gözlerini kaçırarak. “Lafı bile olmaz! İstediğin kadar büyü alabilirsin!”
“Hee hee hee!” Valentine hafifçe kıkırdayarak Dawkson’ın yanağına muzip bir öpücük kondurdu. “Kahvaltı için teşekkürler Dawkson! Büyü rezervlerim yüzde yüz yirmiye ulaştı!”
Valentine, Klyrode’dan tamamen farklı bir alemden, İblis Alemi’nden geliyordu. Ev adresiyle bağlarını koparıp bu dünyada Kahraman Altın Saç’ın bir takipçisi olarak yaşamaya karar vermişti ama Klyrode dünyasındaki ortam büyüsünün yoğunluğu İblis Alemi’ne kıyasla çok düşüktü. Kendi bedeninin ihtiyaç duyduğu devasa büyü gücünü koruyabilmek için Valentine’ın sürekli yeni güç kaynakları bulması gerekiyordu.
Önünde birkaç seçenek vardı: Ya büyü kullanma yeteneği olan varlıkların enerjisini emecek ya da onları canlı canlı yutacaktı. Sıradan yiyecekleri büyü enerjisine dönüştürüp kendini o şekilde besleyebilirdi. Ya da büyülü bir eşyayı tüketip gücünü emebilirdi.
Şimdiye kadar büyü ihtiyacını çoğunlukla yiyeceklerden karşılamıştı. Ancak normal yiyeceklerdeki büyü gücü o kadar azdı ki, hayatta kalabilmek için her gün dağlar kadar yemek yemesi gerekiyordu. Bu durum, grubun haznedarı olan Tsuya’yı neredeyse heder etmişti.
“Çaaalışıyoruz, çaaalışıyoruz ama cüzdanımız heeeep boş kalıyor...” diye sızlanmıştı Tsuya, gözlerinde yaşlarla. Sonunda, gruptaki en yüksek büyü gücüne sahip olan Dawkson’ın büyüsünün bir kısmını Valentine ile paylaşmasına karar vermişlerdi.
“A-Ama Valentine!” diye kekeledi Dawkson. “Sana büyü aktarmak için ö-öpüşmemize gerek yok ki? El ele tutuşarak da yapabileceğimizi biliyorsun, değil mi?” Öpücüğün etkisinden hâlâ kurtulamayan Dawkson bir parmağıyla yanağını kaşıdı, diğer elini de ne demek istediğini göstermek ister gibi öne uzattı. Avucunun içinde soluk bir ışık, kendi büyü gücü parıldıyordu.
Fakat Valentine sadece güldü. “Peki ya görgü kuralları?” dedi. “Bana o değerli büyünü veriyorsun! Şükranlarımı sunmak için onu minnetle kabul etmem gerekmez mi? Öylece elden teslim almaktan çok daha şık duruyor. Yoksa... birinin bizi görmesinden mi korkuyorsun?” İşveli bir tebessümle parmağını dudaklarına götürdü.
Dawkson’ın yüzü kıpkırmızı oldu. “D-Dalgamı geçiyorsun benimle!” diye çıkıştı. “İşleri sadece zorlaştırıyorsun! Öyle biri falan yok!”
Lakin ağzından bu sözler dökülürken, zihninde ansızın Phufun’ın yüzü belirdi. “H-Ha?” diye mırıldandı kendi kendine, utançla yüzünü kapattı. “N-Neden durup dururken Phufun’ı düşündüm ki şimdi? Yani... benim için çok iyi işler çıkardığı doğru ama... ama öyle bir şey değil ki...”
“Aman Dawkson,” dedi Kahraman Altın Saç, gülerek elini Dawkson’ın omzuna koydu. “Hemen heyecanlanma! Valentine sadece kendine has bir şekilde teşekkür ediyor. Erkek adama düşen, bu jesti olgunlukla karşılamaktır!”
“A-Ama Sarışın...” diye itiraz etti Dawkson, kaşlarını çatıp yanağını daha da hırsla kaşıyarak.
“Hem bunu bir kenara bırakırsak,” dedi Kahraman Altın Saç, sıcak bir tebessümle. “Sayende Valentine her gün devasa ziyafetler çekmek zorunda kalmıyor! Ben de sana teşekkür etmeliyim!”
“Ö-Öyle mi?” Dawkson’ın yüzüne gururlu bir tebessüm yayıldı. “Senden bunu duymak güzel, Sarışın...”
Tsuya, Kahraman Altın Saç’ın yanına sokulup kulağına fısıldadı. “Ş-Şey,” dedi, “Kahraman Aıııltın Saç... Dawkson’ı bu kadar çoook övmese miydin acaba...”
“Ne demek istiyorsun Tsuya?” Kahraman Altın Saç kafasını yana eğdi, anlam verememişti. “Sadece içimden geçenleri söylüyorum. Bir sorun mu var?”
“Yooocu...” dedi Tsuya. “Hiçççbir sorun yok...” Ama yüzü ağlamak üzereymiş gibi büzülmüştü.
O ikisi fısıldaşırken Dawkson sırıtıyordu. “Gah ha ha!” diye kahkaha attı. “Senden övgü almak karnımı acıktırıyor Sarışın! Hadi gidip bir şeyler yiyelim!” Kolunu Kahraman Altın Saç’ın omzuna attığı gibi onu restoranların olduğu tarafa doğru sürükledi.
Bir süre sonra Dawkson, kalabalık yemek salonunda oturmuş, aç bir kurt gibi pirinç kasesini midesine indiriyordu. Etraftaki müşteriler onun bu iştahı karşısında fısıldaşmaya başlamıştı bile.
“Şu adama bak... Boyuna posuna göre bile çok yiyor!”
“Kahvaltıda bu kadar yiyebilen insanların olduğuna inanmak gerçekten güç!”
“Onu böylesine iştahla yerken görmek benim de karnımı acıktırdı...”
Dawkson kasesini bitirip havaya kaldırdı. “Mükemmeldi!” diye gürledi. “Yaşamak işte bu... Sabah akşam böyle güzel yemekler yemek! Hey! Bana bir kase daha getirin!”
Mekan çalışanı, Dawkson’ın boş kasesini alırken yüzünde mutlu bir tebessümle tepeleme dolu yeni bir kase uzattı. “Yemeklerimizin tadını çıkardığınızı görmek ne büyük şeref, efendim!”
Kahraman Altın Saç ve Tsuya, az ötedeki masalarından bu manzarayı izliyordu. “Gördüüün mü?” dedi Tsuya. “Dawkson ne zaman Vaaalentine’a büyü enerjisi verse arkasından dünyaları yiyor... Keşke iştahını daha da açacak şeyler söylemeseydin...”
“Haklıymışsın...” dedi Kahraman Altın Saç, Dawkson’ın kaseyi adeta yutuşunu izlerken alnından bir damla ter süzüldü. “İşin bu raddeye geldiğinden haberim yoktu... Sanırım bugün kahvaltıdan sonra gidip biraz canavar avlasam iyi olacak...”
“Çoooook makbule geçerdi...” dedi Tsuya, ciddiyetle başını sallayarak.
Kahraman Altın Saç ve Tsuya’nın önünde ise sadece küçük bir porsiyon pirinç ve birer kase çorba duruyordu.
◇Hilnanse Şehri Dışındaki Orman◇
Kahvaltıdan sonra Kahraman Altın Saç ve partisi, hanın hemen arkasında uzanan ormana doğru yola koyuldu.
“Kahraman Aıııltın Saç!” diye bağırdı Tsuya. Ormanın bir köşesinde toprağa kazılmış devasa, yuvarlak bir çukuru işaret ederken yüzü gülüyordu. “Görünüşe göre tuzaklardan birine bir şey düşmüş!”
“Gerçekten de öyle!” Kahraman Altın Saç başıyla onaylayıp Tsuya’yı takip etti. “Bir canavar yakalamış olmalıyız!”
İkisi çukurdan içeri baktıklarında, boynu kırılmış devasa bir canavarın hareketsiz yattığını gördüler. Kahraman Altın Saç bu çukur tuzağını dün gece kazmıştı ve görünen o ki emekleri boşa gitmemişti.
"Maceracılar Loncası bu kadar büyük bir av için harika para ödeyecektir!" dedi Altın Saç kendinden emin bir edayla. "Sıra sende, Valentine!"
"Bana bırak!" Valentine kollarını öne uzattı, parmak uçlarından devasa bir ağ dizisi yayıldı. İplikler çukurun derinliklerine süzüldü. Çok geçmeden canavar bir örümcek kozası gibi sımsıkı sarılıp sarmalandı ve kuyudan yukarı çekildi.
"Şimdi de senin sıran, Dawkson!" diye talimat verdi Kahraman Altın Saç.
"Tamamdır! O iş bende!" Dawkson devasa yaratığı, zaten omuzlarında taşıdığı beş büyü canavarının üzerine yükledi. Günün altıncı avı, yığının en tepesine muntazam bir şekilde kuruldu. Taşıdığı korkunç ağırlığın altında eziliyor gibi bir hali yoktu. "Bugün nasibimiz bolmuş ha, Sarışın?" diyerek kahkahayı bastı.
"Hem de nasıl!" Kahraman Altın Saç da küreğini omzuna dayayıp onun neşesine katıldı. "Sadece tuzaklardan gelenler bile bu kadarsa, bugünkü avı erken bitirebiliriz demektir!"
◇Anayolda◇
Bakire Kraliçe’nin arabası sarsılarak anayolda ilerliyordu. Kraliçe, krallık genelinde çıktığı denetim turunun tam ortasındaydı. Şövalye Kaptanı MacTaulo ve bizzat Muhafız Kaptanı Boralis önderliğindeki seçkin kraliçe muhafızları arabaya eşlik ediyordu.
"Söyle bana Boralis," dedi Kraliçe. "Şu suçlu Kahraman Altın Saç’ın nerede olduğuna dair bir haber var mı?"
"Haşmetlim..." diye söze başladı Boralis. "Aranıyor posterlerini krallıktaki her şehre, köye, hatta en ücra mezralara kadar ulaştırdık. Krallığın her köşesindeki muhafızlarımız teyakkuzda fakat ne yazık ki henüz elimizde somut bir bilgi yok..."
"Anlıyorum..." Kraliçe pencereden dışarı baktı. "En azından saray mabedinden çaldığı o hazineyi, Dozer Kürek’i geri almak isterim. O, felaketlerin ardından ülkeyi yeniden inşa etmek için son derece kullanışlı, muazzam bir güç taşıyan efsanevi bir eşya..."
"Çok iyi anlıyorum," diyerek derin bir saygıyla eğildi Boralis. "Dozer Kürek, Büyülü Krallık’ın paha biçilemez bir hazinesidir ve sadece bu toprakların iyiliği için kullanılmalıdır. Onu o sahte kahramanın ellerinde görmek içimi sızlatıyor..."
Bakire Kraliçe bu sözleri onaylarcasına başını salladı. Gerçekten de Kahraman Altın Saç o kürekle ne yapıyordu acaba? Onu satmaya kalkışsa anında yakalanırdı ama şimdiye kadar böyle bir teşebbüsün haberi gelmemişti. Yoksa o kutsal eşyayı çukurlar kazıp büyü canavarlarını yakalamak gibi budalaca işler için mi kullanıyordu?
Zihnini kemiren bu kaygıyla gözlerini tekrar arabanın penceresinden dışarıya, kırsala çevirdi.
◇Hilnanse Şehri Dışındaki Orman◇
"İşte bu kadar!" Kahraman Altın Saç derin bir nefes alıp Dozer Kürek’i omzuna attı. Etrafı taptaze kazılmış sayısız çukur tuzakla doluydu.
Tsuya hayretle açılmış gözlerle karşısındaki manzaraya bakıyordu. "İnanılmaz..." dedi uzatarak. "O Dozer Kürek harika bir şeymiş! Bütün bu tuzakları bir anda kazmış olabileceğine inanamıyorum!"
"Hakkın var," dedi Valentine. Onun gözlerindeki hayranlık da Tsuya’nınkinden aşağı kalır yanı değildi. "İblis Diyarı’nda bile böyle bir şeyi başarabilecek pek fazla büyü eşyası yoktur."
"Bana güvenin, bu aletin ne kadar muazzam olduğunu en iyi ben biliyorum!" dedi Kahraman Altın Saç gururla göğsünü kabartarak. "Ne de olsa benim sadık ortağım o!"
"Bu şey senin ortağın mı, Sarışın?" diye sordu Dawkson.
"Aynen öyle, Dawkson! Senin de kendine diğerlerinden daha çok yakıştırdığın silahların vardır, değil mi?"
"Ş-Şey, yani galiba..." dedi Dawkson kaşlarını kaşıyarak. "Ama günün sonunda her şey kaba güce bakmıyor mu?"
"Gerekli hürmeti gösterirsen, silahlar sana hiç beklemediğin bir güç verebilir," dedi Kahraman Altın Saç sırıtan bir yüz ifadesiyle.
"Öyle mi?" Dawkson’ın gözleri uzaklara daldı. "Demek öyle..."
Karanlık Olan olduğu zamanlarda Dawkson asla silah seçmezdi. "En güçlü silah benim kendi gücümdür!" der geçerdi. Elindeki ister bir ulu kılıç ister bir balta olsun, gözü kapalı savurur, öne atılırdı. Kırılırsa yenisiyle değiştirirdi. Pek mantığını kavrayamamıştı ama Sarışın diyorsa bir bildiği olmalıydı.
Sonrasında Kahraman Altın Saç çukur tuzaklarını çimlerle ve dökülmüş yapraklarla örttü. Valentine tuzakların varlığını büyüyle biraz daha gizledi ve ekip Hilnanse Şehri’ne doğru yola koyuldu.
◇Hilnanse Şehri—Maceracılar Loncası◇
"Ooo!" Tsuya’nın gözleri parıldadı. "Kahraman Altııın Saç! Büyü canavarları için bize verdikleri şu paraya bak!" Sevinç içinde ona doğru koştu.
"S-Seni budala!" Kahraman Altın Saç elini anında Tsuya’nın ağzına yapıştırdı. "Burası Maceracılar Loncası! Ya biri aranıyor posterimi gördüyse?!"
"Mhmf!" dedi Tsuya. "Mhrhrf!" (Ayy, doğru ya...)
Kahraman Altın Saç boğazını temizleyip tiyatral bir ses tonuna büründü. "E-Evet!" dedi yüksek sesle. "Gerçekten de muazzam bir meblağ! Ben, Altın Saçlı Yiğit adam, bu durumdan son derece memnun kaldım! Hakikaten!"
"Altın Saçlı Yiğit", Kahraman Altın Saç’ın peşindekileri atlatmak için o an uydurduğu sahte bir isimdi.
"Anladın mı?" diye fısıldadı Tsuya’nın kulağına. "Valentine büyüyle görünüşümü değiştirmiş olabilir ama ne zaman yakalanacağımız hiç belli olmaz! En azından etrafta bu kadar çok insan varken dikkatli ol!"
Eli hâlâ ağzında olan Tsuya başıyla onayladı. "Mhrf..." (Tamamdır...)
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.