Gelişen Yetenekler ve Gölün Kıyısı

"Demek öyle..." dedi Hiya arkadan yaklaşarak. "Tekniğiniz kusursuzdu Lady Elinàsze, fakat korkarım böyle bir büyüyü gerçekleştirecek tecrübeden henüz yoksunsunuz."

"Tecrübem eksik, öyle mi?" diye düşündü Elinàsze. "Galiba babam kadar iyi olabilmek için katetmem gereken çok yol var..." Düşünceli bir şekilde başını öne eğdi. "Ama bu cin oluşturma büyüsünü yapabilseydim iş yerinde babama çok daha faydam dokunurdu... Sanırım doğru yapana kadar denemeye devam etmem gerekecek!" Yüzünü buruşturup taze bir kararlılıkla başını salladı, ardından tekrar büyü kitabına döndü. "Sen sadece bekle, kaşla göz arasında bu büyüyü yapabilir hale geleceğim! Tabii ki senin büyü kitabının yardımıyla Hiya!"

Hiya sadece gülümsedi.

Işığın ve karanlığın özüne hükmeden cin Hiya, tüm dünyayı yok edebilecek kadar devasa bir büyü gücüne sahip bir varlıktı. Ancak Flio’ya yenildikten sonra ona Yüce Olan diye hitap etmeye başlamış, diğerleriyle birlikte onun evinde yaşamayı seçmişti.

Lady Elinàsze’in yapmayı bu kadar çok istediği büyü, yapana hizmet edecek bir cin oluşturan türden bir büyüydü diye geçirdi içinden Hiya. Bu büyü cini gerçekten de o büyü kitabında yazılıydı fakat kitabın kendisi Krallık tarafından yasaklanmış, tamamen başka bir dünyaya ait bir büyü cildiydi. Klyrode dünyasında Yüce Olan’ın kendisi dışında bu büyüyü yapabilecek tek bir kişinin bile olmadığını tahmin ediyordu. Yine de... Hiya bulundukları odanın dışına göz attı.

Flio’nun evindeki tüm yatak odaları iki kısma ayrılmıştı; biri uyumak, diğeri ise her bir sakinin kişisel alanı olarak kullanması içindi. Ancak Hiya, Elinàsze’in uyuma alanına bakmıyordu. Bakışları, Elinàsze’in kendi büyüsüyle hemen bitişikte oluşturduğu, minyatür büyü bebeklerinden oluşan bir ordunun aralıksız çalışarak birbiri ardına büyü mücevherleri ürettiği alana kaymıştı.

Emininde bir cin olmamasına rağmen bu kadar çok sayıda büyü bebeği oluşturmak hiç de küçümsenecek bir büyü başarısı değil... diye düşündü Hiya bebeklerin çalışmasını izlerken.

"A!" dedi Elinàsze, Hiya’nın baktığı yeri fark edince neşeyle gülümsedi. "Bir yandan Büyü Bebeği Oluşturma büyümün alıştırmasını yaparken diğer yandan babamın dükkanında satmak için kötülük etkisini nötralize eden büyü mücevherleri üretmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm!"

Hmm... diye geçirdi içinden Hiya. Klyrode Büyülü Krallığı’nda daha önce bu türden bir büyü mücevheri hiç üretilmemişti. Yüce Olan’ın rehberliğinde bile ben tek bir ayda on taneden fazla üretememiştim. Ancak görünen o ki bu büyü bebekleri aynı miktarı tek bir saatte üretebiliyor. Bu hıza yetişmek benim için bile gerçekten zor olurdu. Sadece bu da değil, bir yandan bu bebek fabrikasını yönetirken diğer yandan başka büyüler araştırmaya vakit ayırıyor... Hiya bakışlarını Elinàsze’in kendisinden, havada süzülen okuduğu kitaba ve ardından alnında parıl parıl parıldayan mücevhere çevirdi. Yüce Olan’ın rahlesinden geçmekten büyük keyif aldım ama belki de onun muhterem kızıyla çalışmak da en az onun kadar keyifli olacaktır...

Hiya tam bu düşüncelere dalmışken zihninde başka birinin sesi yankılandı. "Neler oluyor Yüceliğiniz?!" dedi Damalynas, Hiya’nın zihninin derinliklerinden.

"Öyle mi?" diye karşılık verdi Hiya. "Kimleri görüyorum, Damalynas’mış. Bir şey mi istemiştin?"

"Ne demek bir şey mi istemiştin?!" diye çıkıştı Damalynas. "Zihin dünyanda cici bir kız gibi sabırla bekliyorum, sizse burada Lord Flio ve Lady Elinàsze ile eğlenceli antrenmanlar yapıyorsunuz!"

Gece Yarısının Büyük Büyücüsü olan Damalynas, karanlık büyü konusunda bir ustaydı. Ancak fiziki bedenini kaybedeli çok olmuştu. Hiya onu yenip antrenman partneri olarak kullanmak üzere kendi zihinsel dünyasına hapsettiğinden beri sadece zihinsel bir varlık olarak yaşamını sürdürüyordu.

Hiya kafasının içinden gelen bu sese alaycı bir gülümsamayla karşılık verdi. "Saçmalama," diyerek azarladı Damalynas’ı. "Yüce Olan ve Lady Elinàsze ile yaptığım antrenmanlar büyü alanında. Seninle yaptığımız antrenman ise bambaşka bir türde, öyle değil mi?"

"Y-Yani, biliyorum..." diye mırıldandı Damalynas. "Ama sadece... yani... anlıyorsun işte, değil mi?"

"Bunu kıskanmanı gerektirecek bir durum göremiyorum," dedi Hiya.

"Ş-Şey, ben kıskanmıyorum bir kere..." diye diretti Damalynas.

"Bu gece sana arzuladığın antrenmanı yaptıracağım," dedi Hiya. "O zamana kadar sabret."

"P-Peki, madem söz verdiniz..." diye yanıtladı Damalynas. biraz daha neşeli bir tonla ekledi: "Sabredeceğim Yüceliğiniz!"

Damalynas meselesinin çözüldüğünden emin olan Hiya başını salladı. Yüce Olan ve eşinin her gece sevişme ritüellerinde bedenlerini birbirine dolamalarına ilk tanık olduğumda bu davranışa bir anlam verememiştim diye düşündü, parmağını dudaklarına bastırarak. İlk başlarda zihnim sadece sorularla doluydu. Ancak Damalynas ile yaptığım antrenmanlar sayesinde bu eylemlerin arkasındaki duyguları en azından biraz olsun anlayabildiğimi hissediyorum...

Elinàsze çalışırken göz ucuyla Hiya’ya baktı. Hiya durup dururken arada bir böyle surat ifadeleri takınıyor... diye geçirdi içinden. Ne anlam vermem gerektiğini bilmiyorum. Bu haliyle biraz... yetişkin gibi görünüyor...

Elinàsze fiziksel olgunluğa erişmiş olabilirdi ancak bazı konular söz konusu olduğunda hâlâ büsbütün bir çocuk sayılırdı.

"Anlıyorum..." dedi Ellie. "Demek büyü mücevherlerini üreten kişi Miss Elinàsze..."

"Aynen öyle!" dedi Flio, mutlulukla gülümseyerek. Bu onun her zamanki rahat gülümsemesi değil, kızının kendi ayakları üzerinde durduğunu gören bir babanın derin gururuydu. "Elinàsze, Houghtow Büyü Koleji’nde çok çalıştı. Üstelik Hiya gibi inanılmaz bir büyücü ona bizzat koçluk yapıyorken büyü konusunda benden bile daha iyi bir konuma gelmesi an meselesi!"

"O kadarına pek emin değilim," dedi Ghozal bıyık altından gülerek. "Elinàsze çok gelişti, buna şüphe yok ama senden iyi olmak...?"

"Tıss!" Uliminas, adamın böğrüne tam güç bir dirsek atarak lafını kesti. "Sana ortamın havasını okumanı söyleyip duruyorum, seni koca kafa kedici!"

"I-Ih? Ha, şu meselelerden biri miydi? Benim hatam, benim hatam!" dedi Ghozal. Uliminas sızlayan dirseğini ovuştururken o başının arkasını kaşıyıp içtenlikle kahkaha attı. Uliminas var gücüyle vurmuştu ama Ghozal’ın bedeninde tık yoktu. Aksine, bu darbenden nasibini alan Uliminas’ın dirseği olmuş gibiydi. Çok geçmeden tüm grup bu absürt manzaraya hep birlikte gülmeye başladı.

"Peki o zaman," dedi Ellie ortalık sakinleşince kollarını sıvayarak. "Eve dönelim mi? Sanırım kahvaltı hazırlıklarına başlamam gerekiyor..."

"Ah, bir dakika Miss Ellie," dedi Flio, yüzünde yine o her zamanki rahat gülümsemesi belirmişti. "Bu sabah size göstermek istediğim bir yer daha var..."

"Ha? Başka bir yer mi demiştiniz?" diye sordu Ellie, merakla başını yana eğerek.

*** Houghtow Şehri—Flio’nun Evinin Yakınları ***

Flio’nun evinin ön kapısından çıkan yol takip edilip otlaklar ve çevredeki tarım arazileri geçildiğinde, Houghtow Şehrini koruyan surların kapılarına ulaşılırdı. Bu noktada yol ikiye ayrılıyordu. Sol taraf doğrudan Houghtow Şehri’ne çıkarken, sağdaki yol komşu şehre gidiyordu. Sağdaki yolun biraz ilerisinde, yakındaki ormanın iç kısımlarında oldukça büyük bir göl yer alıyordu.

"Pfff!" Wyne gölün sularını yararak su yüzeyine fırladı ve ağzındaki suyu püskürttü.

Ejderha soyundan gelen Wyne’ın tüm ejderha ırkı arasındaki en güçlü savaşçı olduğu söylenirdi. Flio ve Rys onu yol kenarında açlıktan bitap düşmüş halde bulup yanlarına almışlardı. O günden beri ailenin bir ferdi olarak yaşıyor, Elinàsze ve diğer çocuklara gözü gibi bakan ablalık yapıyordu.

"Ah ha ha!" Wyne arkasında su damlacıkları bırakarak gökyüzüne doğru süzülürken kahkahayı bastı. "Su o kadar iyi geliyor ki!" Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kollarını ve bacaklarını iki yana açtı, şapırtıyla tekrar suya çakıldı. Tabii ki üzerinde tek bir giysi bile yoktu.

"Wyne abla harika!" diye hayretle bağırdı Rylnàsze gölün kıyısından izlerken. "Tıpkı bir balık gibi!"

Rylnàsze, Flio ve Rys’in en küçük kızıydı. Evcilleştirme sanatına olan yeteneği sayesinde çevredeki tüm canavarların sevgilisi haline gelmişti. Bu yeteneği, okula kaydolmak için henüz çok küçük olmasına rağmen Houghtow Büyü Koleji’nin bünyesindeki canavarların bakımından sorumlu kadroda yer almasını sağlamıştı. Şu anda alt sınıfların üniforma standartlarına uygun lacivert bir mayo giyiyor, kafasına da çok sevdiği geniş kenarlı şapkasını takıyordu.

Rylnàsze’in arkasında Sybe, psiko-ayı formunda iki ayağının üzerinde durmuş, Wyne’ın sudaki maharetli sıçrayışlarını izliyordu. "Bvor rwof!" diyerek onayladı, pençelerini başının üzerinde çırparak.

Sybe aslında Flio’nun tesadüfen karşılaştığı yabanıl bir psiko-ayıydı. Ancak Flio gibi birini yenme umudunun olmadığını anında sezmiş, derhal teslim olarak ailenin evcil hayvanı haline gelmişti. Zamanının çoğunu, Flio’nun büyüyle ona verdiği ve göze çok daha az batan tek boynuzlu tavşan formunda geçiriyordu.

Sybe ve Rylnàsze’in ayaklarının dibinde Sybe’ın ailesinin geri kalanı neşeyle oynaşıyor, zıplayıp ön pençelerini çırpıyorlardı; eşi tek boynuzlu tavşan Shebe ile çocukları Sube, Sebe ve Sobe. Shebe, Sybe’a vurulup onunla yaşamak için eve gelen yabanıl bir tek boynuzlu tavşandı. Çocukları ise ebeveynlerinin özelliklerinin bir karışımıydı; Sube ve Sobe daha çok tek boynuzlu tavşana benziyorken Sebe daha çok psiko-ayıyı andırıyordu.

"Çüş yani," dedi yakındaki kulübenin önünden izleyen Garyl. "Wyne ablanın hareketlere bak, uçmuş bu!" Şovu en az Rylnàsze ve canavarlar kadar keyifle izliyor gibiydi.

İyi huyu ve neşeli gülümsemesiyle Houghtow Büyü Koleji’nin gözdesi haline gelen sevimli bir çocuk olan Garyl, Elinàsze’in ikiz kardeşiydi. Fiziksel kabiliyetleri akılalmaz derecede gelişmişti. Rylnàsze gibi o da okul mayosunu giymiş, çıplak göğsünün üzerine beyaz bir parka geçirmişti.

Arkasındaki barakayı aslında Flio inşa etmişti. Bu gölü çok sevince, ailesi dilediği zaman gelip suyun tadını çıkarabilsin diye büyü gücünü kullanarak kurmuştu burayı. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir depodan farksızdı ancak içi Flio’nun büyüsüyle genişletilmişti. Ana evin oturma odasından beş kat daha büyük, tek katlı bir binaya dönüştürülmüş, altı da depo olarak kullanılacak bir bodrumla donatılmıştı. Garyl binanın önünde durmuş, taştan yapılma iptidai bir fırında bir şeyler pişiriyordu.

Garyl’in arkasında birden hafif bir sis bulutu belirdi. İçinden, Doğu Yolu’ndan gelme kimono denen türde bir giysi giymiş, kafasına kapüşon çekmiş—ikisi de bembeyaz—bir kadın sanki yoktan var olmuş gibi çıkıverdi.

“Oho!” dedi kadın, sırıtıp omzunda taşıdığı naginatayı dinlendirirken. “Katı bir zemine basmadan, sırf sudan aldığı güçle böyle sıçramak her babayiğidin harcı değildir. Ustamın ablası gerçekten olağanüstü!” Bu kadın Ben’ne idi. Yükselen Güneş Diyarı’ndan gelen bir kılıç ustasıydı; bedenini çoktan kaybetmiş, varlığını sadece zihinsel bir form olarak sürdürüyordu. Garyl onu teke tek dövüşte yenen ilk kişi olmuştu. Onun gücü karşısında büyülenen Ben’ne, onun hizmetkarı olmaya ant içmişti. “Usta, yemek mi hazırlıyorsunuz?” diye sordu Garyl’e bakarak.

“Aynen öyle!” dedi Garyl. “Babamlar neredeyse burada olur. Hep birlikte kahvaltı ederiz diye düşündüm!”

“Anlaşıldı.” Ben’ne üzerindeki kimonoyu kavradığı gibi tek bir hareketle sıyırıp attı. Altında, kasıklarını örten fundoshi tarzı bir peştemal ve göğsüne sarılı bir bez parçasından başka bir şey yoktu. “O halde bendeniz Ben’ne, soframıza layık bir balık avlamaya gidiyorum!” dedi ve cevabı beklemeden göle doğru fırladı.

“H-Hey! Dur! Bayan B!” Garyl’in yüzü al kıpkırmızı kesilmişti, onu durdurmak için arkasından bağırdı. “O-O kılıkta koşturamazsın!”

Ben’ne, çırılçıplak yüzen Wyne’dan farksız bir halde suya daldı. Ancak tam o sırada nereden geldiği belirsiz bir rüzgar esip iki kadının etrafında dönmeye başladı. İkisi de şaşkınlıkla çığlık attı.

“Fwah?!”

“Aaaa...?”

Hem Wyne hem de Ben’ne neye uğradığını şaşırmıştı; bir anda kendilerini Rylnàsze’in giydiğine benzer bir okul mayosunun içinde buldular. Derken, göz açıp kapayıncaya kadar Tanya göl kıyısında Garyl’in hemen yanına süzüldü.

Tanya esasen Göksel Boyut’tan gönderilen, devasa büyü gücüne sahip Tanyalina adında bir melekti; Flio’yu gözlemlemekle görevlendirilmişti. Fakat Wyne ile havada talihsiz bir şekilde çarpışınca hafızasını kaybetmiş, o günden sonra malikanenin hizmetçisi olarak aileye katılmayı seçmişti.

Tanya doğrulup Wyne ve Ben’ne’ye döndü. “Genç hanımefendi Wyne, dışarıda üstsüz başsız gezmemeniz gerektiğini size daha kaç kere söyleyeceğim?” diyerek ejder insana çıkıştı. “Sana ne demeli Ben’ne! Efendinin hizmetkarı olarak toplum içinde böyle utanç verici bir kılıkla dolaşmanın genç efendi Garyl’e gölge düşüreceği hiç aklına gelmedi mi?” Her zamanki gibi sakin bir tonla konuşuyordu ama meleğin arkasından yükselen öfke aurası gizlenecek gibi değildi.

“Iı-ıh, olmaz!” dedi Wyne, üzerine tam oturan mayonun kumaşını çekiştirip çıkarmaya çalışırken. “Bu çok yapış yapış!”

Ancak üzerindeki giysiyi söküp atamadan, hemen arkasındaki sudan bir kabarcık püskürmesi fışkırdı. Wyne arkasını döndüğünde tam o anda derinliklerden yükselen devasa bir canavar gördü. Mavi pullu bir yılanın gövdesine sahipti, sırtı boyunca sıralanmış kanatlarını çırparak sudan dimdik havaya fırladı.

Barakanın penceresinden bakan Ghozal’in çocukları Folmina ve Ghoro, canavarın gölden çıkışını şaşkınlıkla izliyordu.

Ghozal’in Uliminas’tan olma kızı Folmina yarı zifiri kedi, diğer karısı Balirossa’dan olma oğlu Ghoro ise yarı insandı; fakat ikisi de Uliminas ve Balirossa’yı ayırmadan öz anneleri gibi görüyordu. Folmina, Garyl’e sırılsıklam aşıktı; az konuşan bir çocuk olan Ghoro ise ablası Folmina’ya çok düşkündü.

“Oha!” diye bağırdı Folmina kollarını sıvayarak. “Şunun boyuna bak! Hey, sence bununla dövüşebilir miyim?”

“Folmina ablam dövüşecekse ben de dövüşürüm...” dedi Ghoro, kollarını geniş daireler çizerek sallayıp ablasının yanına koştu.

İkisi de insan formundan çıkıp iblis biçimlerine büründü. Sırtlarından kanatlar fışkırdı ve gökyüzüne doğru havalandılar.

“Bekleyin!” diye bağırdı Rislei barakanın içinden arkalarından. “Folmina! Ghoro! Kendinizi öyle tehlikeye atmayın!” Rislei, likit at Sleip ile insan Byleri’nin kızıydı. Ciddi yapılı bir kızdı ve Flio’nun evindeki küçük çocuklar için bir nevi lider figürüydü.

Rislei kolunu pencereden dışarı uzatıp Folmina ve Ghoro’ya geri dönmeleri için el salladı. Ancak Folmina’nın canavarla dövüşme heyecanı ve Ghoro’nun sadece ablasını korumaya odaklanmış zihni yüzünden ikisi de kızın arkalarından bağırmasını duymadı bile.

Fakat barakadan başka bir kız daha koşarak çıktı. “Ben de yardım edeyim...” dedi kısık bir sesle, üzerindeki kimono tarzı kıyafeti sıyırıp atarken. Hızlı bir koşuyla ivme alıp havaya sıçradı.

“Ha?!” diye haykırdı Folmina. Kız havada yanından ok gibi geçmişti, uçuş hızından bile daha hızlı yükseliyordu. “Ne?! Kora?!”

Kora, Flio’nun çiftliğin dışına taşıdığı iblis köyünün oni lideri Ura’nın çocuğuydu. Annesi peri halkından olduğu için o da melez bir çocuktu. Dayanılmaz derecede utangaç bir kızdı ama Flio’nun evindeki diğer üyelere açılmak için elinden geleni yapıyordu.

Folmina, Kora’nın havada süzülüşünü izledi. O da tıpkı Ben’ne gibi giyinmişti; üzerinde sadece bir peştemal ve göğsünü saran bir bez vardı. Kora sağ yumruğunu sıktı ve yumruk bir anda eski boyutunun yaklaşık ten katına çıktı.

“Vavava?!” Folmina şaşkınlıkla bağırdı. “Kora’nın kolu kocaman oldu!”

Kora havada kendi etrafında dönerek devasa koluyla ivme kazandı ve ifadesiz bir suratla—bam!—yumruğunu canavarın tepesine indirdi. Canavar geriye doğru savrulup büyük bir gürültüyle göle çakıldı.

Ben’ne de koşarak geldi, naginatasını ustalığını sergileyen bir hareketle çevirdi. “Bakıyorum da marifetlisin, küçük hanım. Ancak benim de geri kalmaya niyetim yok!” Zihinsel bir varlık olduğu için Ben’ne, suyun yüzeyinde koşabilmek adına bedeninin kütlesini kontrol edebiliyordu. Naginatasını göle daldırdı ve yukarı doğru sert bir kesik atarak, az önce suya gömülen canavarı yeniden havaya fırlattı. Yaratık gölün ortasından kıyıya doğru çaresizce savruldu. Kora’nın darbesi ve Ben’ne’nin devam hamlesi arasında zaten bilincini kaybetmek üzere gibiydi.

“O-Olamaz, imkansız!” diye sızlandı Wyne. Saniyeler önce burnunun dibinde beliren canavarın gitgide uzaklaşmasını izliyordu. “O benimdi, benim!” Gövdesinde mavi pullar belirdi, ejder insan formuna büründü ve canavarın peşinden olabildiğince hızlı fırladı.

Ancak tam o anda barakanın yanında parıldayan bir büyü çemberi belirdi. Olduğu yerde dönüp kayboldu, yerinde sade, siyah bir kapı bıraktı. Kapı açıldı ve Ellie, halktan biri gibi giyinmiş halde, takma gözlükleriyle dışarı adım attı—tam da baygın canavarın düşeceği rotanın üzerine.

“Ha...?” Flio’nun Işınlanma büyüsü sayesinde Ura’nın dağının yakınındaki tarlalardan henüz gelmiş olan Ellie, üzerine doğru gelen devasa yaratığı görünce olduğu yerde kalakaldı. O öylece kımıldayamadan dururken Garyl, aralarına girip kolunu uzattı. Yaratığı tek eliyle havada yakaladı ve hareketini tamamen kesti. Canavar en az yirmi metre uzunluğundaydı ve Garyl’in ağırlığının katbekat üzerindeydi ama çocuk onu tek eliyle tutmakta hiç zorlanıyor gibi görünmüyordu.

“Hey, Bayan B?” diye başladı Garyl, yüzünde hafif bir alaycı gülümsemeyle yaratığı yavaşça yere bırakırken. “Bir dahakine bir canavarı kıyıya doğru fırlatırken nereye nişan aldığına dikkat eder misin lütfen? Evde çocuklar var, hem birilerinin geleceğini de biliyordun...”

“Ah...” dedi Ben’ne. “Büyük bir kusur işledim. Hayatımda hiç bu kadar utanmamıştım...” Yüzünde derin bir pişmanlık ifadesiyle ustasının yanına yürüdü. “Talimatlarınıza uymakta başarısız olduğum için, bu gece bedenimi dilediğiniz gibi cezalandırmanıza razıyım...” Göğsünün büyüklüğünü vurgulayan işveli bir pozla öne doğru eğildi.

“S-Sana kaç kere söyleyeceğim, böyle şeyler yapmana gerek yok!” dedi Garyl, başını diğer tarafa çevirerek. “Sen benim hizmetkarımsın, bir dahakine daha dikkatli olmaya çalışacağını söylemen yeterli...”

“Öyle mi?” diye sordu Ben’ne. “Oysa ustamın tutkusuna mazhar olabilseydim, size bir mirasçı bile verebilirdim...” Yüzünde hafif bir tebessümle elini dalgınca karnına götürdü.

Ben’ne Yükselen Güneş Diyarı’nda yaşarken, kendisinden daha güçlü birini bulma umuduyla savaşçılara teke tek dövüşte meydan okuyarak vakit geçirirdi. Nihayetinde Garyl onu yenmiş, o da onun hizmetkarı olmaya karar vermişti. O zamandan beri her yerde onu takip ediyor, zaman zaman kılıç antrenmanlarına katılıyordu ama son zamanlarda kendini Garyl’den bir çocuk sahibi olma arzusu içinde buluyordu.

“Sen zaten zihinsel bir varlık değil misin Bayan B?” diye sordu Garyl. “Böyle bir şey mümkün mü ki?”

“Ben de aynı şeyi merak etmiştim,” dedi Ben’ne. “Fakat Hiya-dono, niyeti güçlü olduğu sürece zihinsel bir varlık için bunun bir engel teşkil etmeyeceğini söyledi. En azından imkansız görünmüyor. Denemeden bilemeyiz...” Ben’ne mayosunun omuz askısına uzandı ama daha giysiyi sıyırmaya fırsat bulamadan Ellie araya girdi.

“Yapma, lütfen!” diye bağırdı Ellie, hızla Ben’ne’nin yanına koşarak. Az önce devasa yaratık yüzünden neye uğradığını şaşırmış durumdaydı fakat Ben’ne’nin Garyl’e kur yapmaya kalkıştığını görünce hemen kendini toparlayıp ikisinin arasına girdi. Sakinliğini korumak için elinden geleni yapıyordu ama yüzü kıpkırmızı kesilmiş, sesi de heyecandan incelmişti. “Garyl ile böyle... böyle şeyler yapmanız... hiç uygun değil bence!”

“Öyle mi?” dedi Ben’ne. Ellie’nin bu haline tebessüm ederken eliyle ağzını kapattı. “Sanırım efendimin ilk eşi siz olacaksınız.”

“İ-İlk eş mi?!” diye tekrarladı Ellie. Yüzündeki kızarıklık boynuna kadar yayılmıştı.

“Hiç endişelenmeyin,” diyerek onu rahatlatmaya çalıştı Ben’ne. “İlk eşlik makamında gözüm yok. Nasibimde varsa efendimden bir çocuk sahibi olmayı elbette çok isterim ama sizin ondan doğuracağınız çocukları büyütme görevini de seve seve üstlenirim. Umarım bir mahzuru yoktur?”

“Bu kadar saçmalık yeter.”

Aniden Tanya’nın tırpanının keskin ucu Ben’ne’nin boğazında belirdi. Özel bir görevdeki bir meleğin giydiği o geleneksel, yıpranmış pelerini kuşanan Tanya, tam Ben’ne’nin arkasında dikiliyordu. Yüzünün yarısı insan, diğer yarısı ise kuru kafa görünümünü almıştı. Elindeki tırpan da Göksel Boyut müritlerine özgü o meşhur İlahi Yargı Tırpanı’ndan başkası değildi.

“Usta Flio’nun soyundan gelen herkes bir gün bu hanenin yönetimini devralma potansiyeline sahiptir,” dedi ciddiyetle. “Böyle bir şahsiyetin yetişmesini senin gibi şehvet düşkünü, kas yığını bir kadına asla bırakmam. Onların terbiyesi benim gibi değersiz bir kulun vazifesidir ve bunu yerine getirmek için bedenimi de ruhumu da sonuna kadar adarım. Sana gelince, kas yığını şehvet düşkünü, ayağını denk alsan iyi edersin...”

“Bak sen?” Ben’ne, Tanya’nın sözleri karşısında gülümsedi. “Varlığını hissettirmeden arkama geçebilen pek çıkmaz. Tebrik ederim. Ancak bu, asla taviz vermeyeceğim bir mesele.”

Bedeni anında bir sis bulutuna dönüşüp gözden kayboldu ve 바로 Tanya’nın arkasında, naginatası saldırıya hazır halde yeniden belirdi. Meleğe doğru yukarıdan aşağıya sert bir darbe indirdi fakat bu hamlesi Tanya’nın İlahi Yargı Tırpanı ile savuşturuldu. Tanya hemen geriye çekilip Ben’ne’nin menzilinden çıktı.

“Saldırımı engelledin demek?”

“Böyle basit bir hamleyle beni alt edebileceğini sanmıyordun herhalde?” diye karşılık verdi Tanya, savunma pozisyonunu alarak.

“Yeter artık, kesin ikiniz de!”

Rys, elinin kenarıyla her iki dövüşçünün de kafasının arkasına birer tokat indirdi.

“Ş-Şey, tamam hanımefendi...” dedi Tanya.

“Peki hanımım...” dedi Ben’ne.

Rys, kollarını öfkeyle göğsünde birleştirmiş, iki dövüşçüye dik dik bakıyordu. “Tanya, Ben’ne, ikiniz de böyle şeyleri ne zaman ve nerede yapacağınıza dikkat edin artık! Bugün eve bir misafir geleceğini söylememiş miydim ben size? Bir de hanımefendinin önünde sergilediğiniz şu kepazeliğe bakın!”

Tanya ve Ben’ne, söyleyecek söz bulamayarak Rys’e bakakaldılar.

“Ç-Çok özür dilerim hanımefendi... Hiçbir bahanem yok...” dedi Tanya.

“B-Bütün kalbimle özür dilerim hanımım...” dedi Ben’ne.

İkisi de Rys’in açıkça belli olan hoşnutsuzluğu karşısında dize gelip başlarını öne eğdiler.

Şu kas yığını şehvet düşkününe o kadar odaklanmışım ki... diye düşündü Tanya. Hanımefendinin arkamdan yaklaştığını hiç fark edemedim...

Efendimin annesi de en az onun kadar inanılmaz... diye geçirdi içinden Ben’ne. Arkamdan yaklaşıp kafamın arkasına vurabildi ya, inanılır gibi değil...

Işınlanma Çemberi’nden henüz çıkmış olan Flio ise bu manzarayı görünce yüzünü buruşturdu. “Bariyer kurmayı gerektirecek bir durum olmasa da, yaratığın geldiğini vaktinde fark edip önlem aldığıma sevindim açıkçası...” dedi.

“Aynen öyle,” diyerek ona katıldı Garyl, yüzünde tıpatıp aynı ekşimeyle. “Ben de sadece Ellie’nin güvende olduğuna seviniyorum.”

Hangi birine şaşıracağımı bilemiyorum... diye düşündü Ellie, ikisi arasında göz gezdirirken. Garyl’in o büyüklükteki bir yaratığı tek eliyle durdurmasına mı, yoksa Lord Flio’nun daha harekete bile geçmeden bariyer çekmesine mi!

bir süre sonra, göl kıyısındaki kulübede nihayet sular durulmuştu. Hâlâ mayosuyla duran Rylnàsze, az önceki yılan benzeri canavarın başını şefkatle okşuyordu. “Gördün mü?” diyerek tatlı tatlı azarladı yaratığı. “Sudan öyle insanların üzerine fırlamaman gerekiyordu!”

Gerçekten korkunç bir tecrübe atlatmış olan yılan, acı acı gözyaşları dökerek başını Rylnàsze’ye doğru eğdi. Etraflarında ise psikoboyut ayısı formundaki Sybe ve ailesinin geri kalanı, kendilerince neşeyle söze karışıyordu.

Ellie, kulübenin dışındaki açık mutfakta bir sandalyeye oturmuş, bu sıra dışı manzarayı izliyordu. “A-Affedersiniz,” dedi. “Lord Flio? Tam olarak... neler oluyor burada?”

“Ha, o mu?” dedi Flio, Ellie’nin karşısına otururken her zamanki rahat gülümsemesini takınarak. “Rylnàsze doğuştan güçlü evcilleştirme yeteneklerine sahip sanırım. Şimdiye kadar sadece konuşarak dost olamadığı kadar vahşi bir canavarla karşılaşmadım.”

“A-Anlıyorum...” dedi Ellie hafifçe başını sallayarak. Klyrode Kalesi’nde de canavar eğiticileri var, diye düşündü, ama hiçbiri bu kadar devasa bir yaratıkla böyle sohbet edemezdi herhalde!

“Sıcak bir çay alır mıydınız kahvaltıdan önce?” diyerek masaya, Ellie’nin önüne dumanı üstünde bir fincan siyah çay bıraktı Charun.

Charun, çok eskiden Karanlık Ordu için çalışan bir büyücü tarafından yapılmış büyülü bir bebekti. İskelet Calsi’im onu harap bir halde bulup tamir ettirmiş, o günden beri de yanından hiç ayırmamıştı. Calsi’im, Flio’nun evine yerleştiğinde Charun da onunla birlikte gelmişti.

“Ç-Çok teşekkür ederim,” dedi Ellie, çayı nazikçe kabul edip bir yudum alarak. “Ah... Çayınız her zamanki gibi harika, Charun.”

“Çayımı beğenmenize pek bir sevindim Majesteleri,” dedi Charun, kusursuz bir zarafetle eğilerek.

“Oho ho!” diye kahkaha attı Calsi’im. Charun’un arkasından yaklaşırken kemikli bedenini bir bastona dayıyordu. “Benim sevgili Charun’umun çayı bir başkadır zaten!”

Calsi’im, İblis Kral’ın kayıplara karıştığı dönemde Karanlık Ordu’yu yöneterek Karanlık Vekil unvanıyla hizmet etmiş yaşlı bir iskeletti. Bir kez ölmüş ama Flio’nun çabaları sayesinde hayata dönmüştü. Şimdilerde ise Flio’nun evindeki diğerleriyle birlikte emekliliğin tadını çıkarıyordu.

“Ah, Calsi’im!” dedi Charun, ellerini yanaklarına koyup sevinçle kıvrılarak. “Bana ne kadar tatlı sözler söylersen söyle, fazladan çay kapamazsın, bilesin!” Ellie’nin övgülerine verdiği tepkiyle bu hali arasında dağlar kadar fark vardı. Calsi’im söz konusu olduğunda sevinci bambaşka bir hal alıyordu. Ne de olsa ikisi herkesin bildiği, birbirine son derece düşkün bir çiftti.

“Baba! Anne!” Calsi’im ve Charun’un kızları Rabbitz, arkadan koşturup geldi. Büyülü bir bebek ile bir iskeletin çocuğu olarak dünyada eşine az rastlanır bir varlıktı. Babasının tepesine tırmanmaya bayılır, yüzünden de kocaman gülümsemesi hiç eksik olmazdı.

Rabbitz, adını aldığı tavşanlar gibi havada süzülerek kollarını iki yana açtı. Bir koluyla Calsi’im’in, diğeriyle Charun’un başını yakalayıp ebeveynlerini sımsıkı kucakladı. Yüzünde kocaman bir sırıtışla ikisinin arasında sokuldu. “Baba! Anne! Sizi çok seviyorum!” Kurgu çocuk onları sımsıkı tutarken, ebeveynleri çaresizce çırpınmaktan başka bir şey yapamıyordu.

“A-Ah, ilahi Rabbitz!” diye itiraz etti Calsi’im. “Bizi bu kadar sevmen çok güzel ama lütfen...!”

“A-Amanım!” diye çığlık attı Charun. “Ç-Çayı dökeceğim şimdi!”

Calsi’im’in ailesi bu tatlı telayı sürdürürken, Flio ve Ellie sohbetlerine geri döndü. “Her neyse,” dedi Flio. “Ellie, sana bahsetmek istediğim konu canavarlarla ilgili durumumuzdu.”

“Canavarlar mı?” diye sordu Ellie, merakla başını yana eğerek. “Az önceki yaratıkla bir ilgisi var mı bunun?”

“Yok, onunla alakası yok,” dedi Flio ve Rylnàsze’yi yanına çağırdı. “Rylnàsze, canavarlara söyleyebilir misin, görebileceğimiz bir yere çıksınlar?”

“Ne demek! Hemen!” diye neşeyle yanıtladı Rylnàsze. Ardından derin bir nefes alıp yakındaki ormana doğru gür bir sesle seslendi. “Herkes dışarı çıksın! Selam verin bakayım!”

Derken, Ellie’nin şaşkın bakışları arasında, ağaçların duldasından ve gölün sularından birer birer sıyrılan sayısız canavar ortaya çıkmaya başladı. Hepsi de yüzünü Rylnàsze’ye dönmüş, bekliyordu.

“A-Aman Tanrım!” dedi Ellie, gördüğü manzara karşısında gözleri fal taşı gibi açılarak. Bölgedeki canavarların kalabalığını görünce endişeyle yutkundu. Flio ise her zamanki sakin gülümsemesini koruyordu.

“Anlayacağın, bu canavarlara biz göz kulak oluyoruz,” dedi Flio.

“Siz... bunlara bakıyor musunuz?” diye tekrarladı Ellie, şaşkınlığını hâlâ üzerinden atamamış bir halde.

“Doğrudur,” diye onayladı Flio. “Anlaşılan bu canavarların hepsi savaş sırasında Karanlık Ordu tarafından kullanılmış. Ancak barış antlaşmasıyla birlikte savaşacak bir şey kalmayınca kaderlerine terk edilmişler.”

“Nasıl yani?” dedi Ellie, kafa karışıklığıyla gözlerini kırpıştırarak. “A-Ama antlaşma şartlarına göre Karanlık Ordu ile Klyrode Ordusu, savaşta kullanılan canavarların sorumluluğunu ortaklaşa üstlenmeyi kabul etmişti...”

“Evet,” dedi Flio. “Ama Karanlık Ordu’dan gelen elçinin söylediğine göre, ordudaki bir grup soylu işleri biter bitmez canavarları sokağa atmış. Daha da kötüsü, bir nevi misilleme olsun diye hepsini Klyrode Krallığı sınırları içerisine salmışlar...”

Flio’nun anlattıkları karşısında Ellie’nin nutku tutulmuştu.

Birkaç Gün Önce / Klyrode Kalesi — Bakire Kraliçe’nin Odası

Kız kardeşler iblis paralı askerler meselesini görüşmeyi bitirdikten sonra, İkinci Prenses başka bir konuyu açtı. “Canımı sıkan bir mesele daha var,” dedi kaşlarını çatarak. “Şu canavarlar ile ilgili yaşadığımız sıkıntı...” Bu konu hakkında konuşmak onu huzursuz ediyor gibiydi.

“Canavar meselesi mi?” diye sordu Üçüncü Prenses. “Sınırlarımızda baş gösteren şu akınları mı kastediyorsun? Hani bir yerden özel savaş eğitimi almış gibi duran canavarları...?”

"Aynen öyle," diye karşılık verdi İkinci Prenses. "Tamamen benim kişisel tahminim ama savaş bittiğine göre, sırf ufak çaplı bir huzursuzluk çıkarmak ve bizi rahatsız etmek için artık ihtiyaç duymadıkları büyülü canavarları sınırlarımızın yakınına salıyor olmaları hiç de imkansız görünmüyor..."

"Onlar ne yapıyormuş?!" diye haykırdı Üçüncü Prenses. Öfkeden kollarını sallarken yüzü kıpkırmızı kesilmişti. "Ama bu yapılan, anlaşma şartlarının açıkça ihlal edilmesidir! Derhal İblis Hükümdarı Dawkson'a bir şikayet mektubu göndermeliyiz..."

"Sakin ol, Üçüncü Prenses!" Bakire Kraliçe, küçük kardeşini azarladı.

"A-Ama!" diye itiraz etti Üçüncü Prenses. "Sırf o anlaşmayı nihayete erdirmek için katlandığınız o sonu gelmez çilelere rağmen böyle davranıyorlar!"

Bakire Kraliçe'nin ifadesi sertleşti. "Yine de sakin olmak zorundasın."

Üçüncü Prenses, ablasının ne kadar ciddi göründüğünü fark edince çenesini kapattı ama huzursuzca kollarını sallamayı bırakmadı.

"Şüphelerimiz hakkında kesin kanıtlar elde etmeden İblis Hükümdarı Dawkson'a bir şikayet mektubu gönderemeyiz," diye devam etti Kraliçe. "Eğer büyülü canavar akınlarından sorumlu olan taraf, anlaşmayı kabul etmeyi reddeden iblis soylularıysa... Şey..."

İkinci Prenses kollarını kavuşturdu, onaylarcasına başını salladı. "Kesinlikle," dedi. "Aksini kanıtlayacak belge olmadan onları suçlarsak, Klyrode Büyü Krallığı'nın asılsız ithamlarda bulunduğunu öne sürerek tantana çıkarırlar. Bu da daha fazla iblisin kendi saflarına katılmasına yol açar..."

"A-Anladım..." Üçüncü Prenses, üçünün boğuştuğu durumun ne kadar çetrefilli olduğunu aniden kavradı. İtirazları boğazında düğümlendi.

"Bu durum bir yana," diyerek sözünü sürdürdü Bakire Kraliçe, "araştırmamızı yapalım ve bu meseleyle ilgili neler öğrenebileceğimize bir bakalım."

İkinci ve Üçüncü Prenses onaylayarak başlarını salladılar.

◇ ◇ ◇

Ellie, geçen gün odasında iki küçük kardeşiyle yaptığı konuşmayı hatırlayınca yüzü karardı. Lord Flio'nun tahmini doğruysa, durumla ilgilenmek için hızlı hareket etmeliyiz...

Ellie'nin zihninden geçenleri sezen Flio, her zamanki rahat gülümsemesiyle gülümsedi. "İşte böyle," dedi. "Bu yüzden, bu tarz büyülü canavarlarla karşılaşırsanız, ilgilenmemiz için onları Flio ve Rys Genel Mağazası'na yönlendirirseniz çok makbule geçer. Eğitilemeyecek kadar düşük seviyeli olan canavarların işini bitirip malzemelerini çıkarabiliriz. Bunları mağazada satabilir ya da Avcılar Loncasi ile Tüccarlar Birliği'ne devredebiliriz. Eğitilmeye uygun olanlara ise burada bakabiliriz."

"Siz... Onlara bakacak mısınız?" diye sordu Ellie şaşkınlıkla. Toplanan büyülü canavarlara tekrar baktığında, çoğunun gözlerini Rylnàsze'ye dikmiş olduğunu görünce hayrete düştü. Kalabalığı süzerken, bu bir yeleli kaplan, diye düşündü. Ve hemen arkasındaki de bir dev yaban domuzu! Bunlar Avcılar Loncası tarafından S-seviye olarak sınıflandırılmış tehlikeli büyülü canavarlar! Üstelik sadece onlar da değil...

Yine de bu ölümcül canavar sürüsü —Rylnàsze'nin az önce ilgilendiği devasa kanatlı yılan da dahil— son derece uysal görünüyordu. Rylnàsze'nin yanında sabırla beklemekten hallerinden memnun gibiydiler. Ona en yakın olan büyülü canavarlar, evcil köpek yavruları gibi kuyruklarını sallayarak sevgiyle sokuluyorlardı.

"Gölün etrafına epey ciddi bir büyü bariyeri kurdum, bu yüzden kaçmaları konusunda endişelenmenize gerek yok," dedi Flio, Bakire Kraliçe'ye. "Ayrıca kötü emellerle buraya sızıp büyülü canavar çalabilecek birini de hayal edemiyorum. Bu projeyi yürütmek için izninizi alabilir miyim?"

"E-Elbette!" dedi Ellie, yüzüne yayılan kocaman bir gülümsemeyle hevesle başını sallayarak. "Aslına bakarsanız, bana muazzam bir iyilik yapan taraf sizsiniz!"

"Bunu duyduğuma çok sevindim," dedi Flio, gülümsemesini hiç bozmadan. "O halde buradaki büyülü canavarlarla elimizden gelenin en iyisini yapmaya devam edeceğiz."

Bu noktada Garyl, babasının Ellie ile yaptığı konuşmanın kendisinin araya girmesine yetecek kadar yatıştığına karar verdi. Dostça bir selam vererek ikisinin yanına doğru yürüdü. "Selam baba! Selam Bayan Ellie!" dedi, elindeki sebzeli ve etli közleme şişini kaldırarak. "Ciddi işleri bitirdiyseniz, biraz kahvaltıya ne dersiniz? Şişler sıcacık ve yemeye hazır!"

"Yaşasın!" diye bağırdı Wyne, yüzmekte olduğu gölün sularından. "Et! Et!" diye tezahürat yaparak yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Garyl'ın yanına koştu. Ardından Folmina ve Ghoro, sonra da Kora ve diğerleri geldi.

"Siz de gidip bir şeyler yelisiniz, Bayan Ellie," dedi Flio.

"Ş-Şey! Yemek için çok teşekkür ederim!" dedi Ellie. Garyl'ın yanına doğru yürürken ciddiyetle gülümsedi. Ama tüm bu et kahvaltı için biraz ağır değil mi...?

Çok geçmeden gölün kıyısı kahkahalarla ve neşeli sohbetlerle dolup taştı.

◇ Bir süre sonra — Houghtow Şehri, Blossom Dönümleri ◇

"Haah!" diye içini çekti Blossom. Güneşin gökyüzündeki yüksek konumuna bakarak alnındaki teri sildi. "Saat o kadar oldu mu ya?"

Blossom eskiden Klyrode Kalesi'nde ağır bir şövalyeydi. Bölük lideri Balirossa'nın en yakın arkadaşı olarak, şövalyeliği bırakıp Flio'nun evinde kalmaya karar verdiğinde ona eşlik etmişti. Blossom'ın ailesi çiftçiydi ve kendisi de tarlada harikalar yaratıyordu. Kısa sürede Flio'nun mülkünün dışındaki araziyi kendi yönetimi altında devasa bir tarım arazisine dönüştürmüştü.

"Şey demek zorundayım..." diye belirtti Blossom. "Tarlada çalışmak her geçen gün daha da kolaylaşıyor sanki!"

Blossom'ın arkasındaki tarlada çalışan goblin Maunty, "Kesinlikle katılıyorum!" dedi. Sırtındaki küfeyi taze taze topladığı sebzelerle doldururken gülümsedi.

Maunty eskiden İblis Ordusu'nda bir goblin piyadesiydi ama son zamanlarda günlerini Blossom Dönümleri çiftlik işçilerinden biri olarak tarlada ter dökerek geçiriyordu. Çiftlik işlerine yardım eden karısını ve çocuklarını da yanında getirmişti.

"Çünkü Ura'nın köyündeki herkes bizimle çalışıyor, senin tüm ailenden bahsetmiyorum bile," dedi Blossom. "Bu araziyi işlemeye ilk başladığımızda sadece ben, Sybe, sen ve Hokh'hokton vardık..."

"Ha ha!" Maunty içtenlikle güldü. "Siz sadece kelimeyi söyleyin, karım ve ben aileyi her an genişletmeye hazırız, Leydi Blossom!"

Blossom, etraflarındaki sebze sıralarının arasından başını çıkaran onlarca goblin kafasına göz attı. Nasıl ya? diye düşündü suratını buruşturarak. En son baktığımda sadece otuz civarında olduklarından oldukça emindim. Ama etrafta koşturan en az altmış tanesi olmalı! Gerçekten böyle çoğalmayı bırakmalarını isterdim...

Görünüşe göre Maunty ve karısı her zamanki gibi meyve vermeye devam ediyordu.

"Peki, size faydalı olabildiğim sürece mutluyum, Leydi Blossom!" dedi oni Ura, yüzünde neşeli bir sırıtışla yanlarına doğru yürürken.

Ura, oni köyünün reisi ve Kora'nın babasıydı. Peri karısı vefat ettiğinden beri kızını tek başına büyütüyor, ayrıca aralarına katıldığı iblis topluluğuna göz kulak oluyordu. Güçlü bir görev duygusuna sahip tutkulu bir adamdı ve gücüyle son derece gurur duyuyordu. İblis Hükümdarı Gholl zamanında Cehennem Dörtlüsü için bir aday bile olmuştu. Ura şu anda insan formundaydı ama bir oni olduğu zamankinden pek de küçük sayılmazdı. Sırtındaki küfe kıyasla komik derecede küçük görünüyordu.

"İyi iş çıkardın Ura," dedi Blossom gülümseyerek. "Köyündeki diğerleriyle birlikte bu çiftlik için yaptığınız tüm işleri gerçekten takdir ediyorum, biliyor musun? Çok büyük yardımı oluyor." Arkalarında tarlada çalışan diğer iblisler biraz daha genişçe sırıttı. "Gerçekten!" dedi Blossom, sırıtarak tarladaki herkese el salladı. "Hepinize çok teşekkür ederim!"

Tam o sırada Kora koşarak yanlarına geldi ve kollarını Ura'nın bacağına sıkıca sardı. "Oh, Kora!" dedi Ura, gölde yüzmekten hâlâ ıslak olan kızının saçlarını karıştırırken sırıtarak. "Göl nasıldı? Eğlendin mi?" Kora, giderek darmadağın olan saçlarına aldırış etmeden ona doğru ışıldadı.

"Diğerleriyle birlikte göl kenarında kahvaltı yaptın. Değil mi Kora?" diye sordu Blossom, Ura'nın kızının üzerine titremesini izlerken gülümseyerek. "Bu durumda burada kahvaltıya ihtiyacın yok sanırım..."

Ancak Blossom'ın söyleyebileceği tek şey buydu. Kora babasından ayrılıp bu kez Blossom'a sarıldı, başını kaldırıp ona baktı ve umutsuzca başını salladı. "Hayır!" dedi. "Yiyeceğim... Kahvaltı."

"Ama ızgara şiş yemediniz mi?" diye sordu Blossom. "Canın istemedi mi?"

"Cık cık, çünkü..." Kora başını salladı. "...Kahvaltının yeri ayrı bir midedir."

"Ah ha ha!" Blossom, Kora'nın başını sertçe okşayarak güldü. "Anladım, anladım! O zaman ben gidip senin ve herkes için kahvaltı hazırlayayım! Hepsini bitirsen iyi edersin Kora!"

Ama bu komik... diye düşündü Blossom. Benimle ne zaman konuşsa, Kora'nın sesi o kadar kısılıyor ki duyamıyorum bile. Acaba bana nasıl sesleniyor? Belki de bu günlerden birinde ona sormalıyım...

Kora, pembeleşen yanaklarıyla başını okşayan Blossom'a mutlu bir gülümsemeyle baktı.

Bu arada Hokh'hokton, sahneyi kısa bir mesafeden izliyordu. Maunty gibi Hokh'hokton da eskiden İblis Ordusu'nda bir goblin askerdi ve şimdi günlerini çiftlikte çok çalışarak geçiriyordu. Son zamanlarda, Göksel Alem'den sürgün edilen bir tanrıça olan işe yaramaz tanrıça Telbyress, arzusu dışında onun evine yerleşmişti.

"Ne muazzam! Gerçekten muazzam!" dedi Hokh'hokton, izlerken mutlulukla başını sallayarak. "Ah, böyle bir manzara karşısında ben bile duygulanmadan edemiyorum!" Ancak bir süre sonra arkasına göz atarak içini çekti. "Ve bu arada, ben neyle uğraşmak zorundayım...?"

Hokh'hokton'un arkasında, geniş kenarlı saman şapkasını takmış Telbyress duruyordu. Telbyress, tanrısal görevlerini yapmaya hiç yanaşmadığı için tanrılığından azledilmişti ve Hokh'hokton’un yanına taşındığından beri de huyundan hiçbir şey kaybetmemişti. Sözde çiftlik işlerine yardım ediyordu fakat alkol sevdası ve genlerine işlemiş o tembelliği yüzünden, Hokh'hokton onu bir işe yaramaya teşvik etmek için azarlayıp nutuk çekmekten helak oluyordu.

Telbyress o sırada yeşil yapraklı sebzelerle dolu bir tarlanın yanında çömelmişti.

Hokh'hokton kendi işine dönerken içini çekti. "Gözlerime inanamıyorum, en azından bugün kendini işine veriyor gibi..."

Ancak bir saniye sonra, arkasındaki kadında bir gariplik olduğunu sezinledi. "Bir dakika ya..." diye mırıldandı, kafasını yana eğip merakla Telbyress’e doğru yürüdü. İlk bakışta tarlayı sessizce yabani otlardan arındırıyor gibi görünüyordu fakat Hokh'hokton izledikçe bir şeylerin ters gittiğini daha net anladı.

Telbyress’in şapkasını kaldırırken, "Telbyress," diye seslendi. "Sen neden hiç yol katedemiyorsun?"

Geniş kenarlı şapkanın altında, büyüyle yapılmış bir kil bebekten başka bir şey yoktu.

"Kahretsin, seni işe yaramaz tanrıça!" Hokh'hokton öfkeyle haykırarak kil bebeğin kafasına bir tekme savurdu. "Yine işten kaçmak için gözümün görmediği bir yere tüymüş!"

◇ O sırada — İblis Köyü Dağ Zirvesi ◇

"Ha?" Telbyress arkasına bakmak için boynunu uzattı. "Biri adımı mı söyledi?"

Bir süre orada dikilip etrafı dikkatle dinledi, ardından arkasında kimsenin olmadığına kanaat getirdi. "Hmm..." Başını salladı. "Sanırım bana öyle geldi..." İçinin rahatlamasıyla birlikte, kucağında kocaman bir çuvalla dağın zirvesine yakın bir mağaraya doğru gizlice süzüldü.

Islık çalarak mağaranın ağzından içeri girdi ve birilerinin birkaç ahşap fıçı istiflediği geniş bir alana ulaştı. Fıçıların etrafındaki ortamı steril tutmak için alana bir büyü bariyeri kurulmuştu.

"Kih kih kih!" Telbyress, kucağındaki çuvala yanağını sürterken yüzünde rehavet dolu bir gülümseme belirdi. "Sipiritüel imalathanem nasıl da güzel ilerliyor ama!" diye böbürlendi. "Nispeten bu dünyada alkol yapımı hakkında öğrendiğim her şeyi kullanarak burayı kurdum! Ehe kih kih kih!"

Kötü bir cadı gibi kıkırdayarak çuvalı mağaranın daha da derinlerine taşıdı. "İçmek için lezzetli içkiler satın almak güzel hoş," dedi kendi kendine. "Ama kendi içkimi kendim yapmak da hiç fena değilmiş! Normalde ağır işlerden nefret ederim ama mevzu böyle bir şey olunca hiç itirazım olmaz! Hatta bu meydan okumayı seve seve kabul ederim!"

Telbyress parmağını salladı ve havada sayfalar dolusu yazı belirdi. Yazıları okurken başını sallayarak gözleriyle takip etti. "Demek pirinç tanelerini sterilize edilmiş fıçılara koyuyorum, ardından mayayı ekliyorum..." Talimatları harfiyen uyguladı.

Mağaranın dışında, Hokh'hokton’un her yerde Telbyress’i arayan sesi yankılanıyordu fakat işe yaramaz tanrıça kendini işine öyle kaptırmıştı ki bunu tamamen gözden kaçırdı.

◇ Karanlık Hisar — Taht Odası ◇

Karanlık Olan Dawkson, her zamanki yerinde, tahtının önündeki zeminde oturuyordu.

Dawkson, şu anki hükümdar Karanlık Olan ve Ghozal’ın küçük kardeşiydi. Bir zamanlar Yuigarde adını kullanır, kendinden başka kimseye saygı duymayan bir müstebit olarak hüküm sürerdi; ancak o zamandan bu yana hem adını hem de tavrını değiştirerek bilge ve aydın bir hükümdar haline gelmişti.

Dawkson’ın yanında yardımcısı, sukkubus Phufun duruyordu. Phufun, Dawkson tahta geçmeden öncesinden beri ona hizmet etmekteydi. Çok okumuş ve son derece zeki biri izlenimi verse de aslında hataya çok meyilliydi ve iliklerine kadar mazoşistti.

"Lort Dawkson," dedi Phufun, sahte gözlüğünü burnunun kemerine doğru iterken. "Divanı yönetmek için tahtınıza oturmanızın vakti gelmedi mi artık? Klyrode Büyü Krallığı ile barış antlaşması imzaladığınızdan beri, nadir türlerin korunması politikası ve düşman iblis kabileleri arasındaki barış görüşmelerini ilerletme çabalarınız gibi birçok başarılı projeye imza attınız. Sayenizde iblis soyunun gücü, Karanlık Olan Gholl dönemindeki günlerine neredeyse kavuşmak üzere..."

Dawkson derin bir iç çekti. "O tahta oturmaya hâlâ layık değilim. Benim gibi bir Karanlık Olan için en mükemmel yer burası," diyerek oturduğu zemine hafifçe vurdu.

"Pekala," dedi Phufun sessizce iç çekerek. "Eğer Karanlık Olan Dawkson’ın buyruğu buysa, maruzatımı şimdilik geri çekiyorum."

"Kusura bakma," dedi Dawkson, mahcubiyetle yüzünü ekşitip başının arkasını kaşıyarak. "İyiliğimi düşündüğünü biliyorum..."

Phufun gözlüğünü tekrar düzelterek sessiz kaldı. Eskiden olsa Efendim, kararlarından birinde kusur bulduğum an küplere binerdi... diye düşündü. "Kes sesini! Her yaptığıma kulp takmayı bırak!" diye bağırır ve aperkatla beni tavana yapıştırırdı! Ne kadar değiştiğinin en büyük kanıtı bu sanırım... Yine de şahsen, o aperkatı yemek hiç de fena olmazdı... Düşüncesi bile nefesini hızlandırıp ağırlaştırmıştı, elinde olmadan yanakları kızardı. Phufun, Dawkson’ın yumruklarından biriyle havalara uçma fikriyle bile neşeyle dolacak kadar mazoşistti neticede.

"Hey," dedi Dawkson. "Bir sorun mu var?"

"Ne?!" Phufun, Karanlık Olan’ın sesiyle kendine geldi. "H-Hayır, hiçbir şey yok! Sadece... düşünüyordum," dedi, ağzının suyunu alelacele silip yüzüne sakin bir maske takarak. "B-Bu yaptığımdan dolayı son derece özür dilerim. Şimdi, günlük raporunuzun ilk maddesi, daha önce konuştuğumuz alt düzey iblisler meselesiyle ilgili..."

"Hani şu artık paralı askerlik işi kalmadığından sızlanıp duranları mı diyorsun?" diye sordu Dawkson.

"Kesinlikle," dedi Phufun. "Tehlikeli büyü canavarlarının yok edilmesi karşılığında ödüller vererek ve tüm topraklarınızdaki kamu işleri için cömert maaşlar bağlayarak durumlarını yönetmede çok lütufkar davrandınız, Efendim. Ancak buna rağmen, bazılarının insan krallıklarında paralı asker olarak işe alındığına dair raporlar aldık..."

"İnsan krallıklarında paralı asker ha...?" diye tekrarladı Dawkson. "Bu millet ne düşünüyor böyle? Kötücül mana meselesinden haberleri yok mu?"

"O hususla ilgili olarak," diye yanıtladı Phufun, "istihbaratımız gizemli bir örgütün onları perde arkasından topladığını gösteriyor. Ancak soruşturmamız hâlâ devam etmekte."

Dawkson derin bir iç çekti. "Anlamıyorum desem yalan olur. Ben Karanlık Olan olmadan önce, ağabeyimin iş yapış tarzıyla ilgili bir sürü sorun yaşardım. Emirlerini çiğneyip insan krallıklarıyla kavga etmeye giderdim..." Demek öyle... diye düşündü. Ağabeyim de o zamanlar böyle hissediyor olmalıydı... Ağabeyinin yüzü davetsizce zihninde canlanırken Dawkson elini alnına götürüp selam verir gibi bir jest yaptı.

Dawkson’ın ağabeyi, eski Karanlık Olan Gholl, elbette sapasağlam hayattaydı ve Ghozal adıyla Flio’nun evinde yaşamaktaydı.

"Her neyse, barış antlaşması falan varken öylece akışına bırakamayız herhalde," dedi Dawkson. "Senin şu soruşturma nasıl gidiyor?"

"İblis Dörtlüsü’nden Lort Zanzibar keşif harekatını yönetiyor, Efendim," diye bildirdi Phufun. "Fakat bir örgütün müdahalesiyle karşılaşmaya devam ediyoruz. Alt düzey iblisleri insan krallıklarına paralı asker olarak davet etme planının arkasındaki grupla aynı grup gibi görünüyor..."

"Hmm..." Dawkson durumu değerlendirdi. "Sanırım Zanzibar Karanlık Hisar’a dönünce detayları ondan alsak iyi olacak. Şimdilik bilgileri Klyrode’un Bakire Kraliçesi ile paylaşalım ki bu işte birlikte çalışabilelim, ne dersin?"

"Böyle bir bilgi paylaşımı bizi taktiksel olarak dezavantajlı duruma düşürebilecek olsa bile mi?" diye sordu Phufun.

"Elbette!" dedi Dawkson. "Savaşta olduğumuz zamanlar eskidendi, bu devirde barış antlaşmamız var, dost sayılırız! Ne öğrendiysek onlara da haber vermeyelim mi yani?"

"Anlaşıldı, Efendim," diye yanıtladı Phufun. "O halde kendileriyle derhal iletişime geçeceğim. Şimdi, ikinci maddemiz... Savaş bittiği için artık ihtiyaç duyulmayan büyü canavarlarının bazı iblisler tarafından doğaya salındığı görülüyor. Üstelik bazı soylular da büyü canavarlarını kasıtlı olarak Büyü Krallığı’nın sınırlarına salıyor gibi..."

"Önce paralı askerler, şimdi de büyü canavarları ha?" dedi Dawkson. "Biri bitmeden diğeri başlıyor gerçekten..." Karanlık Olan, durum değerlendirmesi yaparken yorgun bir iç çekti. Geçmişte, Yuigarde adını kullandığı zamanlarda, yeni Karanlık Olan konumunda karşılaşmak zorunda kaldığı sonu gelmez sorunlardan öyle bıkmıştı ki tahtını terk edip kaçmıştı. Ancak şimdi, Karanlık Olan Dawkson olarak, önündeki sorunları çözmek için bir yol bulmaya kararlıydı. Söylenmesine rağmen, dışarıdan bakıldığında derin düşüncelere dalmış sorumluluk sahibi bir lider gibi görünüyordu.

Phufun, efendisinin ciddi ifadesine hayran kalmayı bir kenara bırakıp öne çıktı ve sahte gözlüğünü burnunun kemerine doğru itti. "Efendim," dedi. "Haddimi aşmak istemem ama bu konuda benim de fikrimi dinlemek ister misiniz?"

"Ha?" diye sordu Dawkson. "Aklında bir plan mı var, Phufun?"

"Tekrar haddimi aşmak istemem," diye tekrarladı Phufun, parşömen kâğıdından bir tomar çıkarıp Dawkson’a uzatarak. "Belki şöyle bir şey deneyebiliriz..."

"Anlıyorum..." dedi Dawkson, Phufun’un parşömenini okumayı bitirdikten sonra. "Kulağa ilginç geliyor. Hemen başlayalım."

"Evet, Efendim. Emrettiğiniz gibi." Phufun itaatle başını salladı ve taht odasından ayrıldı. Efendim, Karanlık Olan Dawkson... diye düşündü. Meseleleri eskisine kıyasla çok daha derinlemesine düşünüyor. Sabırsızlığa kapılıp dilekçe verenleri toplantının ortasında dışarı atmıyor, aksine konuyu iyice anlayana kadar değerlendiriyor. Astlarının fikirlerini dinliyor ve aralarındaki iyi önerileri uyguluyor. Gerçekten de muazzam bir lider oldu...

Phufun’un yüzünde anlık tatmin dolu bir gülümseme belirdi, ardından hemen huzursuz bir kaş çatma ile yer değiştirdi. Ama diye düşündü içinden, eskiden işler istediği gibi gitmediğinde beni yumruklarıyla havada uçurduğu o zamanlar da pek bir muazzamdı...

Karanlıklar Efendisi'nin onu havalara uçuracak kadar güçlü vurduğu o anları hatırlayınca Phufun’un nefesi yine ağırlaştı. Aklına gelenlerle birlikte arzudan kızarmış yüzünden salyalar süzülmeye başladı.

Mazoşist doğasını ne kadar çabalarsa çabalasın asla gizleyemiyordu.

◇ Dünyanın Bir Yerinde, Bir Binada ◇

Dünyanın bir yerindeki bir şehirde, ana caddeden arka sokaklara çıkan loş bir ara sokak vardı. O sokak boyunca uzanan binalardan birinin ikinci katındaki odada, iri yarı bir adam lüks bir koltukta oturmuş, sinirle ayağını yere vuruyordu.

"Eee?" dedi adam, sağ elindeki purodan bir nefes çekerken. "Bizim iblis paralı asker planı nasıl gidiyor?"

Bunun üzerine odadaki gölgelerin arasından iki kadın belirdi. İkisi de bacak kısımlarında derin yırtmaçları olan birbirinin aynı çongsam elbiseler giymişti; biri altın, diğeri gümüş rengindeydi. "Gölge Kral..." dedi altın çongsamlı kadın göğsünün üzerinde kollarını kavuşturup iç çekerek. "Korkarım şartlar aleyhimize işliyor..."

"Ha?" diye sordu Gölge Kral. "Problem nedir, Kintsuno?"

Gölge Kral, Klyrode Bakire Kraliçesi'nin babasıydı ve bir zamanlar Büyü Krallığı'nın hüküm süren hükümdarıydı. Ancak kötülükleri açığa çıkınca diyardan sürülmüş, kendisini tahttayken kurduğu bir karaborsa örgütü olan Gölge Şirketi'ne adayarak kendisine Gölge Kral demeye başlamıştı. Hizmetkarları Altın Kintsuno ile Gümüş Gintsuno, aslen Karanlık Ordu'ya bağlı olan güçlü tilki iblisleriydi. İblis tilki kabilesi yok edildiğinde Gölge Şirketi ile güçlerini birleştirmişler, o zamandan beri de Gölge Kral için çalışıyorlardı.

Kintsuno elini alnına koydu ve Gölge Kral'ın sorusu karşısında derin bir iç çekti. "Karanlık Ordu ile insanlar arasındaki barış antlaşması yüzünden paralı asker olarak işlerini kaybeden alt düzey iblisleri, antlaşmadan hoşnutsuz olan insanlara hizmet etmeleri için topluyorduk" dedi. "Fakat..."

"Sana Karanlık Ordu ile yapılan savaştan çuvalla para kıran insanların listesini vermiştim, değil mi?" diye sordu Gölge Kral. "İçlerinden bazılarının bu barış antlaşmasından bıkmış olması gerekir. Onların sancağı altına birkaç iblis paralı asker toplamak ne kadar zor olabilir ki? Bu sayede kendi elimizi kirletmeden Klyrode Büyü Krallığı'nda karışıklık çıkarabiliriz..."

"Anlıyorum," dedi Kintsuno, bir kez daha iç çekerek. "Ama görünüşe göre malisyum sorunu hakkında yapabileceğimiz hiçbir şey yok..."

"Hiçbir şey mi?" Gölge Kral öfkelenmişti. "Piyasada o malisyumu etkisiz hale getiren büyü taşlarından var, değil mi? Yeraltı dünyasındaki bağlantılarımızı kullanarak onlardan bir sürü satın alın işte!"

"Şey, o konu hakkında..." dedi Kintsuno. "O büyü taşlarının üreticisi, Klyrode Büyü Krallığı'nın kendisiyle münhasır bir sözleşme imzalamış gibi görünüyor..."

"N-Ne dedin?!" Gölge Kral bu haberle dehşet içinde geriledi. "Yani... Büyü taşlarını satın almak isteyen herkesin adını Klyrode Büyü Krallığı'na kaydettirmesi mi gerekiyor? Ama Gölge Şirketi veya bağlı şirketlerimizle bağlantısı olan herkesi kesinlikle yasaklayacaklardır..."

"Bağlı şirketlerimiz ellerinden geldiğince Büyü Krallığı'nın dikkatini çekmek istemiyor," dedi Kintsuno. "Barış antlaşmasından beri işler böyle yürürken kimse risk almak istemez..."

"Hmm..." diye düşündü Gölge Kral. "O büyü taşlarını ele geçiremezsek, alt düzey iblisleri paralı asker olarak toplayamayız. Bir yerde çok fazla iblis toplarsak, arazi daha ne olduğunu anlamadan malisyumla zehirlenir! Bu gerçekleştiğinde de Klyrode Büyü Krallığı basit bir Arama büyüsüyle bizi hemen tespit eder..." Sinirle dilini şaklattı, ayağını eskisinden de hızlı yere vurmaya başladı.

"Sadece bu da değil, Karanlıklar Efendisi Dawkson, paralı askerlik işini kaybeden alt düzey iblislere kamu işlerinde çalışma imkanı sunuyor..." diye yakındı Kintsuno. "Elbette bazıları sessizce denileni yapmakla ilgilenmiyor ve ortalığı kasıp kavurma fırsatı bulamadıkça tatmin olmuyor ama barış antlaşmasının yakın zamanda iptal edileceğine dair hiçbir belirti olmadığından, giderek daha fazlası pes edip bu tür işleri kabul etti..."

"Pekala," dedi Gümüş Gintsuno, ablasının yanına adımlayarak konuşmaya katıldı. "Onları bir kez sancağımızın altına aldığımızda, istedikleri zaman ortalığı kasıp kavurabilecekler!"

"Çok doğru," dedi Gölge Kral. "Bunlar alt düzey iblisler. Şiddetten başka hiçbir şeye yetenekleri yok. O tayfanın kamu işlerinde ciddi ciddi çalıştığını asla göremezsin. İmkansız!" Purosunu derin bir nefesle çekip devam etti. "Ayrıca, iblis soylularının artık ihtiyaç duymadıkları sihirli canavarları ne yapacaklarını bilememesi meselesi ne oldu? Ya biz bunları ucuza kapatıp alt düzey iblislerle birlikte bir paket halinde insan krallıklarına satarsak?"

"Mükemmel!" diye havladı Kintsuno. "Harika bir plan!"

"Ama tüm o sihirli canavarları satın alacak parayı nereden bulacağız?" diye sordu Gintsuno.

Gölge Kral'ın bunca zamandır sinirle sallanan bacağı aniden durdu. "Şey..." dedi. "Bilirsiniz işte... Hazinedarımız Janderena ile bir konuşmamız gerekecek..."

"Aman, olamaz..." dedi Kintsuno. "O kasvetli kadınla mı?"

"Hiç katlanamıyorum ona," diye katıldı Gintsuno. "Ne zaman biraz ödenek istesem, o devasa abaküsüyle oynayıp duruyor, hiç para olmadığından yakınıyor..."

"Kız kardeşi Yanderena daha da beter..." dedi Kintsuno. "Sürekli kendi küçük dünyasında, kendi kendine şarkı söyleyip tuhaf tuhaf dans ediyor..."

"Gölge Kral, senin harçlığından biraz tırtıklamamızın bir yolu olmadığına emin misin?" diye sordu Gintsuno, yüzünde sevimli bir gülümsemeyle ellerini uzatarak.

Gölge Kral iki kız kardeş arasında göz gezdirdi ve sinirle dilini şaklattı. Kahretsin... diye düşündü. Ben de harçlığımı herkes gibi Janderena'dan alıyorum! Ve o kadınla konuşma konusunda ben de bu ikisinden daha iyi değilim...

◇ Houghtow Şehri — Flio’nun Evi ◇

O gece, Flio ve evdekiler her zamanki gibi birinci kattaki oturma odasında akşam yemeklerini bitiriyorlardı.

"Hadi çocuklar!" dedi Balirossa, Rys'e masayı toplamada yardım ettikten sonra Sybe'ın yuvasında oynayan çocuklara seslenerek. "Birlikte banyo yapmaya ne dersiniz?"

Balirossa aslen Klyrode Kalesi'nden bir şövalyeydi ancak Flio'nun evinde yaşamak için şövalyeliği bırakmıştı. Şimdi Flio ve Rys Genel Mağazası'nda çalışıyordu. Ghozal'ın iki karısından biri ve oğlu Ghoro'nun annesiydi.

"Evet, olur!" dedi Folmina, başını yuvadan çıkarıp kocaman bir gülümsemeyle koşarak geldi. "Geliyorum, Balirossa Anne!"

Folmina, Ghozal'ın Uliminas'tan olan kızıydı ama Balirossa'yı da annesi olarak görüyor ve onu çok seviyordu.

"Folmina ablam banyoya giriyorsa ben de girerim..." dedi Ghoro, arkasından paytak adımlarla yürürken.

"Sanırım ben de geleceğim," dedi Rislei, masadaki yerinde içtiği çay bardağını bitirip ayağa kalkarken.

"Hey, Rislei!" dedi Sleip, masanın karşı tarafındaki yerinden kızına sırıatarak. "Eskiden olduğu gibi babanla birlikte banyo yapmaya ne dersin?"

Sleip bir zamanlar Karanlık Ordu'nun Dört Cehennem Zebanisi'nden biriydi ancak Yuigarde'ın hükümdarlığı sırasında Karanlık Ordu'dan ayrılmıştı. Şimdi Flio'nun evinin dışındaki otlakta imam nikahlı karısı Byleri ile birlikte at türü sihirli canavarlara bakıyordu. Rislei çiftin sevgili kızıydı.

"S-Saçmalama!" diye kekeledi Rislei, yüzü kıpkırmızı kesilerek. "Neden babamla banyoya girecekmişim ki?! Ben kadınlar banyosuna gidiyorum bir kere! Baba, sen de uslu durup diğer erkeklerle banyo yap sanan iyi edersin!" Öfkeden omuzları inip kalkarak, ayaklarının onu götürebileceği en hızlı şekilde banyoya doğru fırtına gibi esti.

"Daha dün gibiydi, benimle sürekli banyoya girerdi..." Sleip onun gidişini izlerken iç çekti, yüzünde mahzun bir ifade belirdi. Bir zamanlar Cehennem Zebanisi Sleip olarak Klyrode Ordusu'nun kalbine korku salan birinin böyle acınası bir ifade takınacağını hayal etmek zordu.

"Ah, Sleip..." dedi Byleri, arkasından yaklaşıp sırtını ovuşturarak. "Şey, Rislei artık kocaman genç bir kız oldu, biliyorsun değil mi? Söylediklerine biraz dikkat etmelisin, yani..."

Byleri, Balirossa'nın şövalye bölüğünde bir okçuydu ve onunla birlikte şövalyeliği bırakıp Flio'nun evinde yaşamaya başlamıştı. Atlarla ilgilenmekte çok başarılıydı, bu yüzden at türü sihirli canavar sürüsünün sorumluluğunu üstlenmişti. İmam nikahlı kocası Sleip ve kızları Rislei yanında olduğu için her gününü yüzünde bir gülümsemeyle geçiriyordu.

"Hm..." dedi Sleip, Byleri'nin tesellisine rağmen hala perişan görünüyordu. "Peki. Anladım..."

Belano, az ilerideki kendi yerinden bu ikiliye baktı.

Belano aslen Balirossa'nın şövalye bölüğünde hizmet eden bir büyücüydü. Yalnızca savunma büyüleri yapabilen, minyon ve ürkek bir kadındı. Diğer eski şövalyeler gibi o da Flio'nun evinde yaşamaya başlamıştı ama aynı zamanda Houghtow Büyü Koleji'nde öğretmen olarak iş bulmuştu.

Herkes birbiriyle ne kadar iyi anlaşıyor... diye düşündü Belano fincanından yudum alırken. Fincan onun için biraz büyüktü, bu yüzden iki eliyle tutuyordu. Lord Flio ile Leydi Rys, Lord Sleip ile Byleri de öyle...

Belano düşüncelere dalmışken, Minilio ile Belalio sağına ve soluna oturdular.

Minilio, aslen Flio’nun bir deney sırasında yarattığı sihirli bir oyuncaktı. Dış görünüşü tamamen Flio’nun gençliğini andırdığı için ona Minilio adı verilmişti. Houghtow Büyü Koleji’nde asistanlığını yaparken Belano ile yakınlaşmış, zamanla evlenip Belalio adında bir çocuk sahibi olmuşlardı.

İnsan ile sihirli bir oyuncağın evladı olan Belalio, oldukça sıradışı bir varlıktı. Tıpkı babası Minilio gibi o da dışarıdan bakıldığında Flio’nun küçüklüğünü andırıyordu. Ancak cinsiyetsiz kıyafetler giymeyi tercih ediyor, kimliğini muğlak bırakıyordu.

Belano şaşkınlıkla irkildi. "Ş-Şey... Bir şey mi oldu?"

Minilio ile Belalio, iki yandan Belano’ya sımsıkı sarıldılar. Sanki "Bak, biz de gayet iyi anlaşıyoruz" der gibiydiler.

Bu ani gelişme karşısında neye uğradığını şaşıran Belano’nun yüzü kıpkırmızı kesildi, olduğu yerde kalakaldı. Minilio ile Belalio ise aldırış etmeden ona sarılmaya devam ettiler.

Sybe’ın kulübesine taze saman taşımakta olan Blossom, omuzunun üzerinden Belano’nun ailesine bakıp neşeyle gülümsedi. Ancak sesinde hafif bir sitem vardı. "Aman da aman, ne kadar da tatlı bir tablo!"

Belano cevap vermeye çalıştı fakat iki yanından kendisini sıkan kocası ve çocuğu yüzünden ağzını açıp kapatmaktan başka bir şey yapamadı.

Blossom samanları değiştirmeyi bitirip konuşmasını sürdürdü. "Peki madem, ben de gidip yapayalnız banyomu yapayım..." Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirip banyoya doğru yöneldi. Ancak bir saniye sonra bacağına bir şeyin sarılmasıyla duraksadı. "Ha?"

Aşağı baktığında kendisine sımsıkı sarılan Kora’yı gördü. Kora az önce Sybe’ın kulübesinde diğerleriyle oynuyordu ama Blossom banyoya niyetlendiği an fırlayıp kadının bacağına sarılmıştı.

Blossom, küçük kızın başını okşayarak gülümsedi. Bu kez gülüşü az öncekine kıyasla çok daha samimiydi. "Doğru ya! Senin ihtiyar Ura bugün yine diğer iblislerle dışarıdaydı değil mi Kora? O zaman benimle banyo yapmak ister misin?"

Kora hevesle başını sallayarak onayladı.

Çok geçmeden, salonda kalan yetişkinlerin çoğu çocuklarıyla birlikte banyonun yolunu tuttu. Flio her zamanki huzurlu tebessümüyle arkalarından bakarak oturdu.

Temizliği bitiren Rys, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Flio’ya doğru koştu. "Beklettiğim için özür dilerim beyim. Hayırlı bir haber mi kaçırdım? Bugün keyfiniz pek yerinde görünüyor."

"Şey, aslında..." Rys’in sözleriyle ne kadar çok gülümsediğini fark eden Flio, mahcup bir tavırla burnunun ucunu kaşıdı. "Sadece düşünüyordum da... Bu dünyaya geleli çok uzun zaman olmadı ama birlikte ne kadar da mutlu bir aile kurduk, değil mi? Buraya ilk çağrıldığım zamanları hatırlıyorum da ne yapacağımı bilemiyordum. Seninle karşılaşmasaydım asla bu kadar uzağa gelemezdim Rys..."

"Siz benim canımsınız beyim..." Rys, kocasının kollarına dolanıp yanağını büyük bir sevgiyle Flio’nun yanağına sürtmeye başladı. İblis kurdu kuyruğu arkasında belirdi ve neşeyle bir sağa bir sola sallanmaya başladı. İkisi, bedenleri birbirine kenetlenmiş halde bir süre daha tatlı tatlı sohbet ettiler.

Sybe’ın kulübesinde, uyuyan psiko- ayının karnında yatmakta olan Rylnàsze ise kızaran yüzünü iki eliyle ümitsizce gizlemeye çalışıyordu. Eyvahlar olsun, diye düşündü. Şimdi ben bu durumda ne yapacağım?!

Etrafında toplanan Sybe’ın tüm ailesi, Rylnàsze’nin bu telaşlı hareketini taklit ederek patileriyle yüzlerini kapatmış, onu izliyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.