Aradan bir ay geçmişti. Sachs hemen hemen her gün hastaneye uğramıştı.
"Çok boş vaktiniz var herhalde, Albayım."
Gösterdiği özen nihayet meyvesini vermiş gibiydi; şimdi kızın onunla hafif iğneleyici şakalar yapabildiği bir yakınlık kurmuşlardı. Belki de taşlaşmış kalbinin kapısını aralamıştı biraz.
İşin aslı, albayın öyle bol vakti falan yoktu.
O gün de vazife başındaydı. Brunhild’in vasiliği, bizzat filo komutanının resmi emriydi. Şimdi de tam olarak görevini yerine getiriyordu.
"Ziyaretine kimsenin gelmemesi seni yalnız hissettirmiyor mu? Neyse, nihayet taburcu günün geldi çattı. Seni almaya geldim."
Brunhild’den doku ve vücut sıvısı gibi numunelerin toplanmasını gerektiren tetkikler bir gün önce tamamen son bulmuştu. Alınan örnekler incelenmeye ve laboratuvar hayvanları üzerinde denenmeye devam edecekti elbette; fakat kızın artık hastanede tutulmasına lüzum kalmamıştı.
"Taburcu ediliyorsam, bugün resmen orduya katılacağım anlamına geliyor, değil mi?"
Brunhild yatağından kalkıp hazır ol duruşuna geçti.
Sachs, bu kadar resmi davranmana gerek yok, demek istese de kendini tuttu.
Boğazını temizleyip son derece vakur bir ifade takındı. "Önce tayin mektubundan başlayalım..." diyerek çantasından bir parşömen kâğıdı çıkardı. Kâğıt üretim teknolojisinin geliştiği bu modern çağda bile resmi evraklar için kaliteli parşömen kullanılıyordu. "...Daha ilk kapıdan adım atar atmaz subay olmak ha? Kendi teklifim olduğu için bunu söylemem pek doğru kaçmaz belki ama... Gerçekten onaylanacağını tahmin etmemiştim. Siegfried ailesinin nüfuzu beni şaşırtmaktan hiç geri kalmıyor."
Parşömeni Brunhild’e uzattı. Üzerinde yazanları görünce kız da şaşırmış gibiydi.
Çünkü belgede Brunhild’in orduya teğmen rütbesiyle atanacağı yazıyordu.
Subaylığın en alt kademesi olsa bile, bu kadar aniden rütbe alması çeşitli siyasi dengelerin tam da doğru noktalarda kesişmesinin bir sonucuydu.
Eden araştırma enstitüleri hâlâ Brunhild’e bir denek muamelesi yapılması gerektiğinde ısrar ediyordu. Üzerinde tekrar tekrar biyolojik deneyler yapacaklarını, en sonunda da bedenini kadavra niyetine parçalayacaklarını söyleyerek akıl almaz bir vicdansızlık sergiliyorlardı. Ne acıdır ki ilk başta Brunhild’in babası Sigebert bile buna razı gelmişti...
Diğer tarafta ise onun bir insan olarak kabul edilmesini arzulayan bir kesim vardı. Gümüş Ada fethinde onu kendi gözleriyle gören askerlerin çoğu bu cephede yer alıyordu. Sağ kolunu o acınası halde kaybedişine bizzat şahit olduktan sonra, onu hâlâ bir deney aracına dönüştürmeye çalışanlar gözlerine fazlasıyla taş kalpli görünmüştü. Sachs, kan ve doku örnekleri üzerinde testler yapılmasının fayda sağlayabileceğini kabul etse de sonrasında kızın ordu gözetimine alınarak askeriye adına değerlendirilmesini savunmuştu; böylece gelişimini de yakından izleyebilirlerdi. Brunhild’in olağanüstü zekâsı ve fiziki kabiliyetleri çeşitli testlerle kanıtlanmıştı zaten, onu kesip biçerek öldürmek korkunç bir israf olurdu.
İki taraf da üstünlük kurmak için mücadele ederken Sachs perde arkasında Sigebert’i kendi tarafına çekmiş, Siegfried ailesinin desteğini araştırmacıların üzerinden çekmesini sağlamıştı. Kıza subaylık gibi bir toplumsal statü kazandırarak varlığını resmileştirmek ve böylece onu insanlık dışı deneylerden korumak, en başından beri Sachs’ın planıydı.
Bir şekilde işler yaver gitmiş ve kız teğmen olmuştu.
Tabii sadece kâğıt üzerinde bir teğmendi.
Sachs ses tonunu sertleştirdi. "Kulağa hoş gelmeyebilir ama bu unvan tamamen göstermelik."
Teğmenlik rütbesi kendi rızası dışında verilmiş olsa bile, bunu ona mutlaka bildirmek zorundaydı.
Bu ülkede gerekli yeteneğe ve hırsa sahip olduğu halde teğmenliğe yükselemeyen yığınla asker vardı. Hatta genel durum bundan ibaretti. Sachs’ın kendi astları arasında bile bu durumda olan pek çok kişi bulunuyordu. Onların döktüğü teri düşününce, bu rütbenin süs niyetine verildiği gerçeğini kıza anlatması şarttı.
Seçkin bir aileden gelse ve sıra dışı bir geçmişi olsa dahi, bir anda subay ilan edilmesi diğer askerlerin gözünde resmen bir hakaretti.
"Brunhild. Bir subaydan daima makamına uygun bir vakar beklenir. Bunu sakın aklından çıkarma."
"Anlaşıldı," dedi Brunhild asker selamı vererek.
"Pekâlâ, öyleyse üstün olarak sana ilk görevini tevdi ediyorum. İki ay sonra, Typhon isimli çevre örgütüne hitaben bir konuşma yapacaksın."
"Konuşma mı? Askeriyedeysem eğer, benim işim savaşmak değil mi?"
"Keşke öyle olsaydı, işim çok daha kolaylaşırdı..." Sachs burnunun ucunu kaşıdı.
Bu da çeşitli siyasi dengelerin tam da o noktada düğümlenmesinin bir başka örneğiydi.
Teğmenlik rütbesi Brunhild’i insanlık dışı deneylerden koruyacaktı. Anlaşılan araştırma enstitülerinin şimdiki planı, madem öyle, biz de onu o makamdan aşağı çekeriz, demekten ibaretti. Kurdukları tezgâh, Brunhild’i Typhon denen çevre örgütünün kucağına atmaktı.
Typhon kendine çevre örgütü diyordu ancak gerçekte ejderhalara Tanrı’nın elçileri olarak tapan fanatik bir dini tarikattı.
Bu grubun inancı çağ dışı bir felsefeye dayanıyordu: Ölümden sonra, iyi amel işlemiş olanların ruhları Tanrı’nın elçileri olan ejderhalar tarafından Sonsuzluk Krallığı adı verilen cennete ulaştırılacaktır.
Typhon bir süredir Eden araştırma teşkilatlarıyla ve orduyla durmaksızın çatışıyordu. Duruşları gereği, Edenlerin ele geçirilmesine ve ejderhaların katledilmesine şiddetle karşı çıkıyorlardı.
Gazetelerdeki ejderha kızı manşetleri de cabasıydı.
Typhon’un bu meseleye burnunu sokmaması gibi bir ihtimal olamazdı. Çünkü onlar için ejderhalar Tanrı’nın elçileriydi; sıradan bir insanın kalkıp kendini onların kızı ilan etmesine asla müsaade etmezlerdi.
Hatta bu ejderha kızının orduya katılacağı haberi bile sızdırılmıştı. Bilginin nereden sızdığını anlamak için bir aptal olmak gerekmezdi fakat...
Araştırma teşkilatları, meseleyi Typhon’a açıklama sorumluluğunu ordunun üstlenmesini talep etmişti. Brunhild’in orduya neden katıldığını izah etmesini ve aynı zamanda bir ejderhanın kızı olmadığını itiraf etmesini istiyorlardı.
Brunhild’i teğmen yapmak durumu zaten yeterince karmaşıklaştırmıştı, bu yüzden ordunun bu talebi geri çevirecek gücü kalmamıştı.
Böylece Brunhild’in bir teğmen olarak ilk görevi, fanatik bir dini örgüte ejderha kızı olmadığını açıklamak olmuştu; boyunu aşan yarım yamalak bir askeri harekâttan bile çok daha çetin bir iş kalmıştı ihale olarak üstüne.
Araştırma kuruluşlarının kafasındaki senaryo basitti: Kız ya Typhon’un radikalliğinden duyduğu korku yüzünden ordudan istifa edecek ya da gereken konuşmayı layıkıyla yapamadığı öne sürülerek zorla görevden alınacaktı.
Fakat bütün bunları kıza anlatamazdı.
Typhon önündeki konuşma gününe kadar daha iki ay vardı. Bu süre boyunca kızın üzerinde sürekli bir baskı kurmak istemiyordu.
"Rahat ol. Sadece onlarla konuşman gerekecek. Kendini sıkma. Birlikte prova da yaparız."
"Anlaşıldı. Ben de Typhon adlı örgüt hakkında araştırma yapacağım."
"Hemen gardını alıp bu kadar cesur görünmeye çalışmana gerek yok, tamam mı?"
Hastanede yattığı günlerde ne kadar hevesli ve ciddi olduğunu hatırladı.
Kız var gücüyle çalışıp konuşmaya her şeyini koysa bile, karşı taraf laftan anlamayan fanatikler topluluğu çıkarsa... Böylesi bir netice onda tarif edilemez bir yıkım yaratırdı.
Yine de bu, atılması gereken ilk adımdı. Bir şekilde bu engeli aşmasını istiyordu.
Geçtiğimiz ay boyunca Brunhild, havadan sudan konuşurlarken ara sıra ona tebessüm etmişti. Başkalarının önünde de öyle gülebilmesini arzuluyordu.
Brunhild’in bir gün tıpkı normal bir insan gibi, içtenlikle gülümseyebileceği günlerin gelmesi, Sachs’ın tek samimi dileğiydi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.