Takvime bakılırsa mevsim sonbahardı ama Zoltan’ın insanın içini kıyan kavurucu sıcağında bunu anlamak imkânsızdı.
Elimde süpürgeyle dükkânın önünü temizliyordum. Yaprakların dökülmemesinden de anlaşılacağı üzere ağaçların çoğu henüz renk değiştirmemişti. Yine de kış yaklaştıkça ortalığın daha da dolacağını biliyordum.
Süpürgeyi binanın kenarına dayadıktan sonra içeri girmeden önceki son işim, kemerime asılı bezi çıkarıp yeni yaptırdığımız tabelayı parlatmak oldu.
RED VE RIT’İN SİMYA DÜKKÂNI. Sabah güneşinde parıldayan her bir küçük harfe baktıkça içimi sıcacık bir huzur kaplıyordu.
“Benim içerideki işim bitti Red!” diye seslendi dükkânın derinliklerinden gelen bir ses.
Bu ses benimle birlikte yaşayan kızın, Rit’in sesiydi. İçerideki hazırlıkları ona emanet etmiştim, anlaşılan o da işini yeni bitirmişti.
Ağır adımlarla içeri girerken, “Dışarısı da hazır, kapıları açalım mı artık?” diye sordum.
“Evet!” dedi Rit, ellerini dolgun göğsünün üzerinde kenetleyerek. “Bugün de elimizden gelenin en iyisini yapalım!”
“Yapalım bakalım.” Yüzümdeki ciddiyeti koruyabilmek için kendimi zor tutuyordum. Rit o kadar sevimli görünüyordu ki neredeyse hayranlıktan çenem düşecekti.
Hissettiklerimi anlamış olacak ki yüzünü biraz büzüştürdü, ardından dudaklarına yayılan o geniş gülümsemeyi saklamak için telaşla bandana örtüsünü yukarı çekti.
Kahraman’ın partisinden kovulduktan sonra Zoltan’da geçirdiğim o sakin ve durgun günler işte böyleydi.
Bugün, mahalle doktoru Doktor Newman’a düzenli ilaç teslimatı yapacağım gündü. Dükkânı Rit’e emanet edip sırtımda ilaç kutusuyla yola koyuldum. Tepemdeki güneş acımasızca yakıyordu.
Varacağım yer, işçi mahallesinin bir ucundaydı. Duvarları muhtemelen eskiden beyaz olan ama şimdi griye dönmüş, pek de temiz denemeyecek bir binaydı burası. Doktor Newman satın almadan önce de klinik olarak kullanılan şirin, küçük bir yerdi. İçeride tek bir muayene odası, danışma bankosu, bekleme salonu ve bir de depo bulunuyordu.
Diğer revirlere kıyasla oldukça küçüktü. Doktor Newman’ın kendine ait düzgün bir çalışma odası bile yoktu. Evrakları depo ile muayene odası arasında mekik dokuyarak takip etmek zorunda kalıyordu. Mekânın küçüklüğünden olsa gerek, muayene ücretleri epey uygundu. Zaten bu düşük fiyatlar yüzünden kasabanın gariban kesimi sürekli buraya gelirdi.
“Ooo, Red! Geldiğin iyi oldu.” Doktor Newman, şakaklarına doğru açılan saç çizgisini saran bir havluyla, soğuk algınlığına yakalanmış bir çocuğu muayene ediyordu. “Bekleme salonunda biraz soluklan hele. Şundaki işim bitsin, yanına geleceğim.”
Danışmadaki genç kız, pek dikkatini vermeyerek neşeyle, “Lütfen oturun,” dedi.
Boş bir sandalyeye geçip etrafa göz gezdirdim. Yaşlı bir kadın oturduğu yerde kestiriyordu. Büyük ihtimalle içerideki çocuğun babaannesiydi.
Muayene sırasını bekleyenler vakit geçirsin diye koyulmuş, tahtadan yapılma bir ejderha yarışı oyunu duruyordu masada. Bayağı yıpranmış görünüşüne bakılırsa uzun yıllardır kullanılıyordu. Cam pahalı bir şey olduğu için bekleme salonunun tek penceresi üstü açık bir delikten ibaretti. Geceleri ahşap bir kepenkle kapatılırdı. Pencere boşluğunda asılı duran küçük tunç rüzgâr çanı, hafif bir esinti çıktıkça şıngır şıngır ötüyordu. Rüzgâr çanları aslında karanlık kıtadan gelme şeylerdi. İblis lordunun ordusuyla yapılan savaşlar sırasında buralara kadar taşınmışlardı ama insanların çoğu bu tatsız geçmişi pek önemsemeden kullanmaya devam ediyordu.
Çok geçmeden, yanakları al al olmuş çocuk bekleme salonuna döndü, Doktor Newman da hemen arkasından geldi.
“Şimdi sana biraz ilaç vereceğim ama biter de yine ihtiyacın olursa, şu taraftaki Red’in işlettiği simya dükkânına gidersin. Bu reçeteyi ona göstermen yeterli, sana doğru ilacı verir,” diyerek benim dükkânın tarifini yaptı doktor.
Bekleme salonundaki yaşlı kadın, “Aman da Red, demek sonunda kendi dükkânını açtın? Ne kadar güzel,” dedi.
“Teşekkür ederim teyze. Bir ihtiyacınız olursa siz de mutlaka uğrayın,” diye karşılık verdim.
“Ah, şu kalça ağrısına iyi gelecek bir şeyin varsa kapını çalmam gerekecek gibi.”
Çocukla babaannesi danışmaya birkaç tunç sikke bırakıp doktora teşekkür ettiler ve eve doğru yola koyuldular. Tezgahın üzerine göz attığımda alacakaranlık renginde sekiz küçük sikke saydım.
“Sekiz sıradan sikke epey ucuzmuş,” diye mırıldandım.
Doktor Newman, “Üstüne iki torba da sosis aldım ama,” diye cevap verdi.
Demek takas usulü... Doğru ya, o yaşlı kadın kasap dükkânı işletiyordu.
“Seni de beklettim kusura bakma. Getirdiklerine bir bakayım mı?” dedi Doktor Newman.
“Buyur, bak tabii.”
Yere bıraktığım ilaç kutusunu açıp sipariş fişini uzattım. Doktor Newman listedekileri okurken ben de her bir parçayı kutudan çıkarıp ona gösteriyordum.
“Tam sipariş ettiğim gibi. Aklıma gelmişken, eline hiç kan iğnesi geçti mi acaba?”
“Bu yıl daha fazlasını bulmak zor olacak.”
“Şansımız yok desene... Neyse, sağlık olsun.”
“Yazın bitmesine şurada bir ay kadar kaldı, hayırdır çok mu talep var?”
“Her zamankinden fazla değil ama el altında hiç kalmaması insanı endişelendiriyor. Gezgin tüccarların elinde pek kalmamış, bizim de stoğumuzun tükendiğini anlarlarsa fiyatları tavan yaptırırlar.”
Sohbetimiz bu seyirde devam ederken aniden dışarıdan bir bağırış duyuldu. Ardından gürültüyle yere yığılan birinin sesi ve kırılan tabak gürültüsü geldi.
“O neydi öyle?” diye sordum.
Ne olduğunu anlamak için ikimiz de dışarı fırladık. Sokaktakiler de birer birer kapılara dökülmüştü. Her kafadan bir ses çıkıyor, Herkes birbirine bakıyordu.
“Ses şu evden geldi,” dedim.
Doktor Newman başıyla onayladı. “Öyle görünüyor.”
Çığlığın yükseldiği eve doğru yaklaşırken elim gayriihtiyari belimdeki kılıcın kabzasına gitti.
Doktor, “Burası Jackson’ın evi. Yalnız yaşayan orta yaşlı bir adam. Klinikte birkaç kez görmüştüm, biraz fazla içmeye meyillidir,” diye açıkladı.
“Sarhoş olup yere mi yuvarlandı acaba?”
“İnşallah sadece öyle bir şeydir.”
Kapıyı çaldım. “Hey, Jackson! İyi misin içeride?” Düzgün bir cevap gelmedi ama kulağıma hafif bir inilti çalındı. “Kusura bakma, içeri giriyoruz!”
Ne yazık ki kapı kilitliydi. Hiç düşünmeden kılıcımı çektim, ucunu anahtar deliğine bastırıp kilidi kırdım.
“Ses yatak odasından geliyor,” diyerek koridorda koştum ve kapıyı açtım.
Orta yaşlı bir adam göğsünü tutmuş yerde yatıyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözleri kan çanağına dönmüştü.
“Jackson!” Doktor Newman adama doğru diz çöktü ve hemen yaşam belirtilerini kontrol etti. “Bu durum kötü. Red, koş ilaç kutunu getir!”
“Hemen!”
Kliniğe doğru doludizgin koştum, az önce çıkardığım bütün şifa malzemelerini alelacele kutuya tıkıştırıp olay yerine geri döndüm. Döndüğümde Doktor Newman bir bıçakla Jackson’ın kıyafetlerini kesiyor, bir yandan da nabzını kontrol ediyordu.
“Kalbınde bir sorun var.” Doktor Newman, adamın hava yolunun açık kaldığından emin olmak ve gerekirse suni teneffüs yapabilmek için Jackson’a pozisyon verdi. Ancak kesin nedeni bilmediği için tedaviye neredeyse başlayamıyordu.
“Bunu kullan.” Doktora gri denizyıldızı otundan yapılma bir toz uzattım. Bu, zehirlenmelere karşı kullanılan bir ilaçtı. Kanda dolaşan zehre yapışır ve onu etkisiz hale getirirdi. Böylece vücut oluşan bu yeni bileşeni dışarı atabilirdi.
Doktor Newman şaşkınlıkla, “Bu belirtileri biliyor musun?” diye sordu.
“En azından etkilerini hafifletecek kadar. İlk Yardım becerisinde ustalaştım,” diye açıkladı durumumu.
Sıradan bir beceri olan İlk Yardım, doktorların doğal olarak sahip olduğu İyileştirme becerilerinin kötü bir kopyasından ibaretti aslında. Fakat bu beceride ustalaşmak Anında Teşhis adında bir beceri kazandırırdı. Bu da Üstün İyileştirme becerisiyle neredeyse aynı etkiye sahipti. Sorunun kaynağını bilmeseniz bile belirtileri müdahale edecek bilgi zihninize akardı. Tabii ki Anında Teşhis tek başına tedavi etme yeteneği vermiyordu ama ağrıyı dindirmeye, kanamayı durdurmaya ve tehlikeli durumları geçici olarak stabilize etmeye yarıyordu. Hastaya tam teşekküllü bir tıp müdahalesi veya iyileştirme büyüsü yapılana kadar vakit kazanmak için birebirdi.
Doktor Newman bir an bocaladı ama çabuk toparlanıp verdiğim tozu başıyla onaylayarak aldı. O, Jackson’la ilgilenirken ben de etrafa bakınıp bu duruma neyin sebep olduğunu anlamaya çalıştım. Çok geçmeden gözüm yerde duran kare şeklinde bir kâğıt parçasına takıldı. Dokunduğumda üzerinde birtakım toz kalıntıları hissettim.
“Bir tür karışım mı?”
Bitki Uzmanı ya da Simyacı kutsamasına sahip olan biri parmağının ucuyla tadına bakıp ne olduğunu anlardı ama bende öyle yetenekler yoktu.
“Doktor Newman, yerde şöyle bir şey vardı,” diyerek kâğıdı ona gösterdim.
“Bu...! Red, bana yardım et, adamı kliniğe taşımamız lazım!”
“Taşımakta bir sakınca olmadığına eminsen hemen!”
Sedye olmadığı için kollarımızla bir çatpraz yapmak zorunda kaldık. Ben Jackson’ın üst bedenini kavradım, Doktor Newman da bacaklarını kaldırdı. Var gücümüzle, zavallı adamı kliniğe doğru taşımaya başladık.
Yolumuzu açmak için toplanan kalabalığa bağırdım: “Çekilin! Yol verin!”
Biraz geçtikten sonra Jackson sonunda midesindekileri çıkardı ve rahatlamış göründü. Hâlâ biraz acı çekiyor gibi dursa da en azından kendi kendine nefes alabiliyordu. Doktor Newman ciddi bir ifadeyle kusan adamın atıklarını topladığı torbayı muayene odasına taşıdı. Resepsiyondaki kız da hekime elinden geldiğince yardım ederken yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Hayati tehlikeyi tamamen atlatmış sayılmaz ama en zor kısmı geçtik," dedi Doktor Newman derin bir iç çekerek.
"Sebebi neymiş?" diye sordum.
"Son zamanlarda ortalıkta dolanan bir illet gibi görünüyor," diye belirsiz bir yanıt verdi hekim. Kafa karışıklığıyla başımı hafifçe eğdiğimde, yerlerden topladığım kâğıdı bana gösterdi. "Güçlü bir sakinleştirici. Hani şu yakın zamanda onaylanan ilaç vardı ya? Hani sonradan uyuşturucu olduğu ortaya çıkan... İşte tam olarak onunla karşı karşıyayız. Yetkililerin bunu denetim altına almaya çalıştığını duymuştum ama görünen o ki epey yayılmış."
Kendi anestezi ilacıma onay alabilmek için çektiğim tüm çileler bir an zihnimde canlandı.
"Yani yüksek dozdan komaya girmiş," diye çıkarımda bulundum.
"Zoltan'daki diğer hekimlerle birlikte belirtilerin ayrıntıları ve nasıl müdahale edeceğimiz üzerinde çalışıyoruz ama bu işte boz denizyıldızı otu kullanmak hiç aklıma gelmezdi. Bu küçük bilgiyi diğer kliniklerle de paylaşmamın bir mahzuru var mı?"
Jackson gibi vakalara yardım edebilecek daha fazla kişinin bulunması elbette kötü bir şey değildi ama fikrin benden çıktığının bilinmesinden çekiniyordum. Doktor Newman'a fikri kendi bulmuş gibi davranmasını söylemek de pek doğal durmayacaktı. Seçeneklerimi değerlendirirken, böyle bir başarının gizli kimliğimi açık etmeye yetmeyeceğine kanaat getirdim. Kutsamamın sadece Orta Seviye Hazırlık becerisine izin verdiğini ve teşhis koymak için İlkyardım dışında hiçbir şeyimin olmadığını söylersem kimse konuyu daha fazla üstelemezdi.
"Benim için sakıncası yok," diyerek hekimin sorusunu yanıtladım.
Jackson hâlâ baygındı fakat dükkânla ilgilenmem gerekiyordu, bu yüzden dönmeye karar verdim.
"Burada olman büyük şanstı Red." Doktor Newman minnetle başını eğdi. "Uyuşturucu kullananların bağımlılığı arttıkça böyle vakalarla daha sık karşılaşacağız gibi kötü bir his var içimde. Panzehirden biraz daha hazırlayabilirsen çok minnettar kalırım."
"Anlaşıldı. Ot bahçemde boz denizyıldızı otu yetişiyor, yani şimdilik elimizde bolca var. Azalmaya başlarsa haber vermeniz yeterli."
"İçimi rahatlattın."
Bir uyuşturucu... Böyle bir şeyi Zoltan'a kim getirmiş olabilirdi ki? Yine de bunu kendi başıma çözebileceğimi pek sanmıyordum.
"Geciktin!"
Dükkâna döner dönmez Rit'ten fırçayı yedim.
"Açlıktan öldüüüm!" diye sızlandı.
Şöyle bir düşününce öğleyi çoktan geçtiğimizi fark ettim.
"Kusura bakma, ufak bir olay çıktı," diye açıkladım.
"Olay mı? Kaytarış yapmıyordun yani?"
"Hani benim yeni ilaca onay almaya gittiğimizde lafı geçen uyuşturucu meselesi vardı ya? Doktor Newman'ın kliniğindeyken yakınlarda biri yüksek dozdan yere yığılmış. Adamın durumunun iyi olduğundan emin olmak için yardım ediyordum."
"Anladım. Şimdiden yüksek doza kadar varmış demek. Bayağı tehlikeli bir madde."
"Kesin bir şey söylemek zor. Sadece ilacın etkilerine karşı aşırı hassas biri de olabilir. Yine de Doktor Newman yakın gelecekte bu vakaların artabileceğini düşünüyor, bu yüzden biraz daha panzehir hazırlamamı rica etti," dedim ellerimi yıkayıp yemek yapmaya koyulurken. "Akşam olmadan pazara uğramam lazım, ben yokken dükkâna göz kulak ol."
"Tamamdır. Bir de öğle yemeğinde omlet istiyorum," diye karşılık verdi Rit.
"Önceden yaptığım domates sosundan biraz kalmış olmalı. Omlet yapmam çok sürmez."
"Yaşasın!"
Yolculuk ettiğim zamanlarda eşya kutumda her zaman yumurta bulundururdum. Hem besleyiciydiler hem de pişirmenin binbir türlü yolu vardı. Ana yemek, garnitür hatta sosun bir parçası bile olabiliyorlardı.
Elime bir yumurta alıp Rit'in omletini nasıl pişirsem daha iyi olur diye düşünmeye başladım. Omletin yumuşak mı yoksa biraz daha pişmiş mi sevildiği tamamen kişisel bir tercihti. Ben genelde dışı kızarmış ve çıtır olanları severdim. Bir de içine ne konacağı muamması vardı. Rit, pişirmeden önce harca kıyma, fındık ve yeşil soğan karıştırılmasını ister miydi acaba? Gerçi her türlü lezzetli olurdu ama ben genelde malzemeleri pişme esnasında eklerdim.
"Nasıl seviyor ki acaba?" diye mırıldandım. Yanında birinin yaşaması insana cidden yeni yeni dertler çıkarıyordu.
Acaba gidip sorsam mı, diye düşündüm.
Elimde yumurtayla seçenekleri tarttıktan sonra Rit'e sormadan öğle yemeğini hazırlamaya karar verdim. Bence en lezzetli olan yöntemi önce bir denemesini isteyecektim.
Omletin çıtır dış yüzeyine kırmızı domates sosunu gezdirip üzerine biraz fesleğen tozu serptim. Yanına da ikişer sosis, bitki çorbası ve biraz ekmek hazırladım.
Rit iştahla bir ısırık aldı. Yüzünde anında kocaman bir gülümseme belirdi ve tabağındakileri adeta silip sürmeye başladı. Öğle yemeği geciktiği için kurt gibi acıkmış olmalıydı. Kaşığı tabağıyla ağzı arasında mekik dokuyor, hiç de kibar sayılmayacak bir hırsla yiyordu. Farkında olmadan ben de gülümsedim. Kendi yemeğime dönerken, "Bayağı lezzetli olmuş galiba," dedim.
Garip bir şekilde, yemek mutfakta tadına baktığımdan çok daha lezzetli gelmişti. Belki de karşımda birinin onu böyle iştahla yemesindendi.
"Yarın biraz dağlara çıkacağım," dedim.
"Tıbbi otlar için mi? Depoda hâlâ iyi stok var," diye yanıtladı Rit.
"Boz denizyıldızı otu, uyuşturucu komasına girenleri tedavi eden ilaçta kullanılıyor. Depoda biraz var, bahçede de yetişiyor ama stoğumuzu biraz daha artırsak iyi olur diye düşündüm."
"Anladım. Gece dağda mı kalacaksın?"
"Bir gece kalırım, evet. Boz denizyıldızı otu kümeler halinde büyümez, devrilmiş ağaçların etrafında tek tük çıkar. Bu yüzden toplaması zaman alıyor."
"Tamamdır. Dükkân bende, için rahat olsun."
"Uyuşturucu panzehirine ihtiyacı olan biri gelirse üçüncü raftakini verirsin."
"Kaptım."
"Bir de... Döndükten sonra bir gün tatil yapalım." Bu öneriyi yapmama açık pencereden süzülen hafif serin sonbahar rüzgârı sebep olmuştu. "İkimiz nehirde yüzmeye gideriz, kıyıda barbekü yaparız, kafamızı dinleriz."
"Sadece ikimiz mi?!" diye bağırdı Rit.
"Evet, sadece ikimiz."
"Tamam o zaman, hemen işleri halledelim!"
Hava yüzülemeyecek kadar soğumadan rahatlayıp nehre girmek istiyordum. Zihnimin bir köşesinde, uyuşturucu olayının hemen ardından küçük de olsa bir tatile çıkmanın doğru bir fikir olup olmadığını sorguladım. Ancak bu düşünceyi çabucak kafamdan attım. Ben sadece bir eczacıydım. Dünyayı, hatta bir kasabayı kurtarmak için büyük işlere kalkışmak benim harcım değildi.
"İşi gücü unutup keyfimize bakalım," dedi Rit gülümseyerek.
Belki de ne düşündüğümü hissetmişti.
Dağlara çıkmayalı epey olmuştu ama her yer hâlâ yazın ortasındaki o yemyeşil örtüyle kaplıydı.
"Pes et de sonbahar geldiğini kabul et artık."
Ağaçların arasındaki çalı çırpıyı bronz kılıcımla yararken öten cırcır böceklerinin sesine başımı salladım. Şifalı ot toplamak istiyorsanız yollardan ve hayvan patikalarından uzaklaşmanız gerekirdi. Dağların o bakir, balta girmemiş kalbine dalmaktan başka çare yoktu. Zorlu bir işti; bacaklarınıza yapışabilecek zehirli yılanlara ve diğer küçük, tehlikeli yaratıklara karşı sürekli tetikte olmayı gerektiriyordu.
"Bir de böyle canavarlara dikkat etmek lazım tabii," diye fısıldadım kendi kendime.
Ayağımın dibindeki yosun çukuru köpürdü ve liken kaplı bir dokunaç bana doğru uzandı. Canavarın yavaş saldırısından sıyrılmak için hemen geriye sıçradım.
"Dev bir amip, ha?"
Bu yaratıklara alt kademe slime da denirdi. Amipler slime'lara benzeseler de teknik olarak farklı bir türdü. Yine de benzer görünümleri yüzünden çoğu maceracı tarafından slime muamelesi görürlerdi. Aralarındaki fark, dev amiplerin daha narin olması ve kılıç veya diğer fiziksel silahlarla kesilebilmesiydi. Onlara alt kademe slime denmesi aslında bir aşağılamaydı.
Yavaşça bana doğru sürünen o yapışkan şeyi hızlı bir şlakk darbesiyle biçtim. Ancak bu kadar düşük seviye canavarlar kutsamama bir katkı sağlamıyordu.
Dağlarda çok farklı türde canavar ve hayvan bulunurdu. Gördüğü an saldıranlar, pusuya yatıp sadece en uygun anı bekleyenler, hatta kaçıp birkaç dakika sonra destek kuvvetlerle geri dönenler bile vardı.
Zirvelerin en derin ormanlarında, antik elf çağının bir kalıntısı olması muhtemel bir kimera üreme alanı bulunuyordu. Dünyanın Sonu Duvarı'ndan sürüklenip gelmiş başıboş trollere ve gug denilen dev türlerine de rastlayabilirdiniz.
Çağlardır medeniyet elinin değmediği bu bakir yerler, toplanmayı bekleyen sayısız tıbbi ot ve yaban bitkisi barındırırdı. Ancak etrafta dolanan böylesine tehlikeli canavarlar yüzünden acemi maceracılar ölüm korkusuyla buralardan uzak durmak zorundaydı. Bu tür tehlikeli bölgeler hayatta kalma ve iz bulma yeteneklerinizi sınardı.
E-rütbe maceracıların sadece loncadan görev alabilmesinin sebebi de buydu; lonca böylece onların bu hayati teknikleri öğrendiğinden emin olmak isterdi. Maceracı olmak için bir sınav yapılmıyor olsa da ilk görevin bir nevi bu mesleğe kimin uygun olup olmadığını gören bir imtihan olduğu söylenebilirdi.
Yine de o kimeradan korkmamı gerektirecek hiçbir şey yoktu. Aslında oldukça saçma türde bir canavardı bu. Özünde biri keçi, diğeri ejderha kafası olan üç kafalı bir aslandı işte. Üç kafa da birbirinden bağımsız saldırabiliyordu ve hazırlıksız yakalananlar için özellikle ejderhanın nefesi oldukça zahmetli olabiliyordu. İnsan bu kadar ürkütücü bir şeyden uzak durulacağını düşünebilir ama kimeralar aslında bir sürü kişinin peşinden koştuğu yaratıklardı. Birçok maceracı onları ejderha avı için idman niyetine görürdü. Söylenene göre yaratığın keçi kısmı bayağı uysal olabiliyordu. Yakalanan genç bir kimera yaklaşık beş bin payril kadar yüksek bir fiyata alıcı bulabiliyordu.
Şansıma ben de tam kimeraların üreme alanına doğru ilerliyordum. Gri denizyıldızı otunu olabildiğince verimli toplamak istiyorsan en iyi yer orasıydı. Daha önceki gezilerimden birinde, ağaçların istila ettiği kadim elf yapılarına ait harabeler keşfetmiştim. Burası gri denizyıldızı otunun yetişmeyi sevdiği bolca karanlık ve nemli alan sunuyordu.
Eskiden bu bölgeye her geldiğimde kimeralar bana salandırırdı. Ancak birkaç kez kafa göz dayak yedikten sonra en sonunda beni kendi halime bırakmaya başladılar.
Son saldırılarında, sanki önceden planlamışlar gibi on tanesi birden bana pusu kurmuştu. Hazırlıksız yakalanmış ve bayağı zorlu bir dövüş atlatmak zorunda kalmıştım. O savaştan geriye vücudumda azımsanmayacak miktarda yara izi kalmıştı ama o günden beri beni gören her kimera arkasını dönüp uzaklaşıyordu. Benden o kadar çekinir hale gelmişlerdi ki biri yanıma yaklaşmaya kalksa diğeri onu kovalayıp uzaklaştırıyordu.
Böyle bir manzara şüphesiz çoğu insanı şaşkına çevirirdi ama benim için gayet sıradan bir durumdu. Ancak gözüme takılan şey, dağların bu kadar derininde bir başka insanın varlığı oldu.
Kısa boylu genç bir kadındı. Muhtemelen yeni bir maceracı diye düşündüm. Bölgenin tehlikesinden habersiz miydi yoksa yolunu mu kaybetmişti bilemiyordum ama yerel canavarların gazabına uğramadan hemen önce denk gelmiştim ona. Arkamı dönüp gitmek biraz vicdansızca olurdu, ben de yaklaşıp onu sinsice süzün canavarları tek hamlede püskürttüm.
"Şey, adınız nedir?!" diye sordu, ışıl ışıl gözlerle bana bakarak.
"..."
"Ah, bağışlayın, önce kendimi tanıtmam gerekirdi! Benim adım Alice!" Bu kız, ufak tefek cüssesiyle hiç uyuşmayan kocaman bir tırpan taşıyordu. Bir acemi için oldukça göze batan bir tarzdı. Üzerime düşeni yaptığıma kanaat getirip oradan tüyüm.
"Ne—?"
Şimşek hızımı devreye sokarak göz açıp kapayıncaya kadar o çaresiz genç kadının yanından uzaklaştım. Biri soracak olursa, kendisini kurtaranın bir dağ ruhu olduğunda ısrar etmeye dünden razıydım. Toy bir maceracı kızla münasebete girmek bana göre değildi. Ben sakin ve tasasız bir hayatın peşindeydim. Tecrübelerim, onunki gibi tuhaf ekipmanlar taşıyan maceracıların yanında ekstra tedbirli olunması gerektiğini öğretmişti bana.
İçimden bir ses bu Alice denen kişinin türlü zahmetli işe bulaşmış olduğunu söylüyordu. Aceleyle kaçışım, beni o işlerin içine çekmesine fırsat bırakmamış olmalıydı.
Tepemde bir karga sanki bu halime gülüyormuş gibi gakladı. Bir sürü kimerayı kovaladıktan sonra gencecik bir kızdan kaçtığımı görmek dışarıdan bakınca cidden tuhaf bir manzara olmalıydı.
Epey bir süre sonra…
"Uzak Doğu'da Tengu iblisi dedikleri şey tam olarak bu olmalı. Doğu'daki iblislerin hepsi kötü değildir. Hatta bazılarının dağda kaybolan insanlara yardım ettiği bile söylenir."
"Bay Tengu İblisi..."
Lafa misafir olurken, kasabadaki bir maceracının dağdaki bir Tengu iblisi hakkında tuhaf hikayeler anlattığını duydum.
Oldukça saf bir düşünceyle, bunun benimle hiçbir alakası olmadığını varsaydım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.