Karanlıkta Kesişen Yollar

"Soruları ben sorarım. Benden ne saklamaya çalışıyorsan hemen çıkarıp ver," diye üsteledi Rit.

"Kahretsin!" diye inledi adam. Kolundan çatırtı sesi yükselirken alnından soğuk ter boşanıyordu. Rit biraz daha baskı uygulayacak olsa kolu kırılacaktı.

"Şunu kafana sok, kolunu sadece kırmakla kalmam, koparırım. Bir yerlere kaçıp kırık kemiği iyileştirmene izin vermeye niyetim yok."

"N-ne?!" Şüpheli adam, Rit'in son derece ciddi olduğunu görebiliyordu. Tehdidinde en ufak bir mübalağa yoktu. Sakladığı eşyayı vermemekte direnirse, Rit onu gebertene kadar dövebilir ve üstünü aramak için cesedini soyabilirdi. Yakalandığı an bu savaşı zaten kaybetmişti.

"T-tamam, dur artık."

Adam, pelerinine gizlediği ilaç torbasını temkinli bir hareketle teslim etti.

"Fazlasıyla temkinliydin. Bu işi araştırmanın bu kadar günümü alacağını hiç düşünmemiştim. Zamanımı boşa harcadın," dedi Rit canı sıkkın bir tavırla.

"..."

"Ne o? Dilini mi yuttun?"

Adam cevap vermedi. Birden çenesi kasıldı, ağzından köpükler taşmaya başladı.

"Olamaz!" diye haykırdı Rit. Zoltan gibi bir yerde birinin vücuduna Kurbanlık Bomba yerleştirilmiş olabileceği aklının ucundan bile geçmezdi. Bu tarz eşyaların üretimi için İleri Simya gerekiyordu.

O salise adamın bedeni büyük bir gürültüyle patladı. Etraf unufak olurken her yana yeşil bir sıvı saçıldı. Rit güvenli bir mesafeye çekilmeye çalıştıysa da zamanında tepki veremedi. Yapış yapış sıvının bir kısmı kollarına ve bacaklarına bulaşmıştı.

"Yapışkan bomba!"

Bu patlayıcılarda ökse otu gibi yapışkan bir madde kullanılırdı. Yapışkan bomba üretebilmek için Simyacı kutsamasına sahip olanların kullanabildiği bir beceri gerekiyordu.

Rit’in uzuvlarına bulaşan bu yapışkan madde kolay kolay çıkacak gibi değildi. Daha da kötüsü, hareketlerini yavaşlatıyordu.

Boş bulundum!

Göğsünde kocaman bir delik açılan adam yere yığıldı.

Birileri geliyor!

Rit havayı yırtan bir ses duydu. Gölgelerin içinden, yüzlerini bezle örtmüş üç kişi belirdi. Patlama, aynı zamanda bu adamlara harekete geçmeleri ve havaya uçan adamı yakalayan kişiyi ortadan kaldırmaları için verilmiş bir işaretti.

Rit, şotellerini çekmek için can havliyle kollarını hareket ettirmeye çalıştı.

Kınlara da bulaşmış!

Ne yazık ki o tuhaf, yapışkan sıvı kılıçlarına da gelmiş ve onları kınlarına hapsetmişti. Rit ne kadar zorlarsa zorlasın, şoteller yerinden oynamıyordu.

"Kahretsin..."

Maskeli üç kişi Rit’in üzerine atıldı. Ruh büyüsü yapacak zamanı olmayan Rit, yana doğru yuvarlandı.

"Hiiiy?!"

Saldırganlardan sıyrılırken bacaklarından birini savurup adamlardan birine sert bir tekme geçirdi. Adam yerde yuvarlanıp sıradan görünüşlü bir evin duvarına çarptı.

"...Normal bir insan bu tekmemle ölürdü," diye mırıldandı Rit. Savurduğu adam hafifçe başını sallayarak tekrar ayağa kalkmıştı.

"Suikastçı kutsaması mı? ...Hayır, bu değil."

Hareketleri bir suikastçıyı andırıyordu ama yine de ters giden bir şeyler vardı.

Yalancı Peygamber sayesinde yeni kutsamalar mı kazandılar? Ama balta kullanmıyorlar.

Rit, sağ kolundaki yaraya baktı. Tekme attığı o salise, düşmanlardan biri silahıyla kolunu sıyırmıştı. Ciddi bir yara olmasa da bu üçünün Rit'e darbe indirebilecek kadar yetenekli olduğunu gösteriyordu.

Kılıçlarımı bir çekebilsem buradan tereyağından kıl çeker gibi sıyrılırım ama...

Rit bir anlığına da olsa ruh büyüsü yapacak boşluk bulabilse, üzerindeki yapışkandan kurtulacağını biliyordu. Ancak rakipleri ona bu zamanı tanıyacak gibi durmuyordu.

Maceracı olsalardı muhtemelen B-rütbe sınırında olurlardı. Albert'tan daha mı güçlüler?

Rit, silahlarının bu şekilde etkisiz hale gelmesine izin verdiği için kendine lanet okuyarak dişlerini sıktı.

Kılıç kullansalardı birininkini çalabilirdim ama...

Üç saldırganın elinde de pençeli eldivenler vardı; eldivenin üzerine monte edilmiş üç metal pençe. Bunları ellerinden çekip almak zaten zorken, Rit başarılı olsa bile bu tarz bir ekipmana hiç aşina değildi.

Rit aceleyle pelerinden bir fırlatma bıçağı çıkardı. Normalde menzilli bir silahtı ama şu an elindeki tek seçenek buydu. Maskeli adamlar avantajın kendilerinde olduğunu hissederek sırıttılar.

Birden, saldırganların tepesinde devasa bir gölge belirdi.

"Öğğ?!"

İnen ağır bir yumruk kafatasını parçaladı. Darbeyi alan adam tek vuruşta can verip yere yığıldı.

"Ben de bir kadına çullanan bir grup serseri gördüğümü sanmıştım," dedi savaşa yeni dahil olan kişi. Tehditkar bir tavırla kanlı yumruğunu havada tutan iri yarı bir adamdı bu. Rit şaşkınlıktan donakalmıştı; gözlerine inanabilmek için birkaç kez kırpıştırdı.

Bu imkansız! Onun burada ne işi var?! diye içinden çığlık attı Rit.

"Danan!" diye haykırdı sonunda.

"Selam, Rit. Seninle böyle bir yerde karşılaşacağımız hiç aklıma gelmezdi. Ama hasret gidermeyi bunları hallettikten sonraya bırakalım."

Kalan iki saldırgan, avlarının böyle güçlü bir müttefik kazanmasından hiç memnun görünmüyordu.

"...Sen de kimsin?!" diye bağırdı biri öfkeyle.

Ancak saldırganlar tek bir kelime daha edemeden Danan’ın yumrukları altında can verdi. Onlardan geriye et, kan ve kemik yığınından başka bir şey kalmamıştı.

"Ey su ruhu, bedenimi temizle."

Rit odaklanıp gerekli işaretleri yapınca, pulsuz bir balık şeklindeki su ruhu belirdi; üzerindeki yapışkanı, sağ kolundaki yarayı ve kan lekelerini temizledi. Rit’in bedeni artık temizdi ama zihni hala karmaşa içindeydi.

"Burada ne arıyorsun, Danan?" diye sordu Rit.

"Ben de sana aynı şeyi sorabilirdim ama neyse. Kahraman, Gideon’ı aramam için beni gönderdi."

Bu sözler Rit’in yüreğine bir sızı sapladı. Fiziksel bir yara değildi elbette ama Rit az önceki pençeli silahın açtığı yarayı bin kez tercih ederdi.

"Yani Gideon'ı geri mi götüreceksin?" diye sordu Rit çekinerek.

"Plan buydu, evet, ama..." Danan ensesini kaşıdı. "Buraya geleli bir hafta bile olmadı ama sanırım durumu az çok kavradım. İkinizin beraber olacağı hiç aklıma gelmezdi." Danan sırıttı ancak ifadesi hemen ciddileşti. "Geri dönüp onu bulamadığımı söyleyeceğim."

"Ne?" diye haykırdı Rit şaşkınlıkla.

"Gideon kendine yuva diyebileceği bir yer bulmuş, değil mi? En iyisi bu. Onu oradan çekip almayacağım."

"Gerçekten mi?!"

Danan’ın sert yüzünde bir tebessüm belirdi.

"Aslında burada olduğumu duymadan önce şehirden hemen ayrılmayı düşünüyordum ama... Görünen o ki sınır boylarında sizin de kendinize göre dertleriniz varmış, ha?" Danan cesetlerden birinin maskesini sıyırdı.

"Bu..." Rit gördüğü manzara karşısında nutku tutuldu. Ölen adamın kafasından boynuzlar fışkırıyordu. Birkaç dakika öncesine kadar tamamen insana benzeyen yaratığın kafası şimdi kel kalmış, kafatasından iki kıvrık sivri uç çıkmıştı.

"Bir gölge iblisi! Orta seviye bir suikastçı iblisinin Zoltan'da ne işi var?!" diye sordu Rit, şaşkınlıktan sağlıklı düşünemez haldeydi.

"Hiçbir fikrim yok ama gizemin burada bittiğini sanmıyorum," diye yanıtladı Danan.

"...!"

"Sana tehlikeli diye bu işe karışma demeyeceğim... Dürüst olmak gerekirse yardımına sevinirim. Seninle ve Gideon'la yeniden çalışmak güzel olurdu ama... Gideon'ın burada olduğumu bilmemesi muhtemelen daha iyi. Sorumluluk duygusu biraz fazla ağır basabiliyor."

"Evet..."

"Mümkünse bildiklerimizi birbirimizle paylaşalım. Güneybataklık'ta Kara Kedi adında bir yerde kalıyorum."

"Anlaştık."

Bundan sonra ikisi, Zoltan'da dönen tuhaf olaylar hakkında bildiklerini paylaştılar. Tahmin edildiği gibi, önceki Çatı Sürüngeni Hırsızlar Loncası'nın bir üyesiydi. Kocaşahin'in adamlarındandı.

"Demek arkasında Hırsızlar Loncası var? Biraz klişe bir durum," dedi Danan.

"Bu işler hep böyle yürür zaten, değil mi?" diye karşılık verdi Rit.

"Hmm." Danan çenesini sıvazlayarak derin düşüncelere daldı. Rit onu bir süre izledi ancak konuşacak başka bir ipucu kalmadığı için eve dönmeye karar verdi.

"O zaman ben artık kaçıyorum," dedi.

"Tamam, bir daha böyle hazırlıksız yakalanma," diye uyardı Danan.

"Aklımda tutarım."

Rit sessizce oradan ayrıldı. Gittiğini hisseden Danan, keyifli bir ses çıkardı.

"Gideon'ın burada olduğunu biliyordum ama Rit'le de karşılaşacağım hiç aklıma gelmezdi. Dünya gerçekten tuhaf ve eğlenceli şekillerde dönüyor."

Danan suretindeki yaratık, kalacağı yere doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.

"Sadece bir kolunu yiyebildim, bu yüzden anılar yarım yamalak. Gideon, Danan'ı çok iyi tanıyor; kimliğimi açığa çıkarabilir. Diğer iblislerin ne peşinde olduğunu birileri çözene kadar gölgelerde kalsam iyi olacak."

Yaratık, karanlık yolda yürürken Danan’ınkinden çok farklı, tekinsiz bir gülümsemeyle ilerliyordu.

Aynı anlarda, kıyıdaki bir köyde bir adam baygın yatıyordu.

"Ooo, uyanıyor!"

Danan’ın gözleri aniden açıldı. Karaya vurmuş ve kendini bir köyde bulmuştu. İçini kavuran korkunç bir açlık hissediyordu.

"Y-yemek," diye mırıldandı Danan halsizce.

"Bir an bekle. Önce biraz ılık su iç."

Birisi Danan'a sıcak suyla dolu çatlak bir bardak uzattı, o da suyu tek dikişte yuttu. Bir saniye sonra midesi kasıldı ve güçlü bir kusma hissiyle sarsıldı.

"İnanılmaz!"

"Vay canına, normalde kimse ilk yudumu midesinde tutamazdı."

Birkaç köylü, Danan'ın bardağı tek nefeste bitirmesini şaşkınlıkla izledi.

"Gerçekten güçlüymüşsün. Üstelik tam bir hafta boyunca hiç uyanmadan yattıktan sonra."

"Bir haftadır baygın mıyım?!" Danan sağ koluna baktı. Dirseğinden aşağısı kopmuştu. Dövüş sanatçısı, düştüğü bu durum karşısında hem gazap hem de utanç hissederek kıpkırmızı kesildi.

"O piç! Nasıl hayatta kaldı bilmiyorum ama onu bir daha görürsem kesinlikle geberteceğim!"

Danan, Şisandan’ın öldüğünü sanmıştı. Gideon’ın o yaratığın kafasını temiz bir vuruşla uçurduğunu kendi gözleriyle görmüştü.

Şisandan, Loggervia kraliyet muhafızlarının başı Gaius’un kılığına girmiş olan iblis lordu ordusunun generaliydi. Bu kılık sayesinde ülkeyi içeriden çökertmeye çalışmıştı. Danan, kendisine saldıran kişinin tam olarak o Asura canavarı olduğundan emindi.

“Harika. Madem sürekli dirilip duruyor, bu bana onu on kez daha öldürme ve hesabı kapatma şansı verir!” Danan, kalan tek yumruğunu havaya savurarak intikam planını ilan etti.

Etrafındaki köylüler şaşkın bakışlarla birbirlerine baktılar. Herkes bu deli, insanüstü güce sahip adamın kim olduğunu merak ediyordu.

“Depodan akşamdan kalma ilacını almaya gidiyorum, Red Abi.”

“Tamam, teşekkürler.”

Al, son zamanlarda eczanedeki işlere iyice alışmıştı. Artık dükkanı tek başına çekip çevirmekte hiç zorlanmayacak gibi görünüyordu. Bir çocuğun öğrenme ve uyum sağlama yeteneği gerçekten görülmeye değerdi.

“Ayrıca, lütfen onunla cilveleşmeyi bırakır mısınız artık, Rit Abla? Yakında gri denizyıldızı otunu hazırlaması gerekiyor,” diye üsteledi Al.

“Hadi amaaa, o kadar meşguldüm ki son zamanlarda onunla yeterince vakit geçiremedim,” diye sızlandı Rit, pek de rahat sayılmayacak dizlerime başını koyarak. Sonunda pes edip ayağa kalktı.

Rit çalışması gerektiği halde kaytarınca Al bunu şikayet etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Rit ise Al nihayet laf edene kadar bana sokulup duruyordu.

Rit bir yetişkindi ve bu davranışları biraz sorgulanabilirdi elbette. Doğrusu ona işinin başına dönmesini söyleyebilirdim ama bana sığınmasından keyif aldığım için sesimi çıkarmıyordum.

“Biliyor musun Al, dükkana bu kadar çok yardım ettiğin için artık sana bir maaş ödemeye başlasam iyi olacak,” dedim.

“Buna gerek yok. Zaten her gün leziz yemekler yiyebiliyorum. Bu bana yeter,” diye cevap verdi çocuk.

“Yine de…” diye ısrar ettim.

“O zaman,” diyerek araya girdi Rit. “Al için bir şotel satın almaya ne dersiniz?”

“Ne? B-ben bunu kabul edemem. Bu, burada çalışarak kazanacağım paradan çok daha fazlasına mal olmaz mı? Hem zaten bir şotelim var…” Telaşlanan Al, elinden geldiğince reddetmeye çalıştı.

Şoteller yaygın olmayan silahlardı, bu yüzden bir tane satın almak biraz pahalıya patlardı. Çelik bir uzun kılıç sadece otuz payril iken, aynı malzemeden yapılmış bir şotel iki katı fiyataydı. Üstelik bu fiyatlar, silahları seri üreten bir yerin sunduğu cömert fiyatlardı. Ünlü bir demirci tarafından yapılan bir kılıç çok daha pahalıya mal olurdu, efsunlu bir tane edinmek ise birkaç bin payrili bulurdu. Kılıç fiyatları genellikle diğer çoğu silahtan daha yüksek seyretme eğilimindeydi.

Daha temel bir düzeyde, çeliği dövmek kişinin en azından Başlangıç Düzeyi Metal İşleme yeteneğine sahip olmasını gerektiriyordu. Tüm namlunun işlenmesi gereken bir kılıç için, ilk beş seviyeden kazanılan tüm beceri puanlarını biriktirip ardından bunları Dövme becerisine yatırmak, gerekli yetenekleri elde etmenin en hızlı yoluydu. Bu nedenle, bunu yapabilecek insan sayısı doğal olarak oldukça sınırlıydı.

Buna karşılık, bronz bir kılıç dökmek için hiçbir beceri gerekmediğinden, malzemenin kendisi demirden daha pahalı olmasına rağmen yine de on payrilin altında satılırdı. Bronz, yapısı gereği çift elli kılıçlar veya uzun saplı silahlar yapmak için kullanılmazdı ama bronz bir kılıç, çiçeği burnunda bir maceracının en iyi dostuydu.

Bir payril, ortalama bir insanın bir günlük geçim masrafını karşılayabilirdi, bu yüzden altmış payrillik bir şotel iki ay boyunca geçinmeye yeterdi. Al, Güneybataklık’ın gecekondu bölgesinde yaşadığı için, bir şotel muhtemelen ailesinin dört ay boyunca geçinebileceği miktara daha yakındı. Al muhtemelen birkaç haftalık yarı zamanlı çalışma için bunun çok fazla olduğunu düşünüyordu.

“Ama elindeki kılıç tam olarak oturmuyor, değil mi?” dedi Rit.

“Ş-şey…” Al, cevap vermekte zorlanarak kekeledi. Rit tam on ikiden vurmuştu.

“Bu işler böyledir. Her şeye daha çok alıştığında elindeki silaha uyum sağlayabilirsin ama başlardayken kendi tarzına ve alışkanlıklarına uyan bir silah kullanmalısın,” diye açıkladım.

“Ben de ilk başladığımda kılıcımı özel olarak yaptırmıştım,” diye ekledi Rit, gözlerinde geçmişe özlem duyan bir ifadeyle. Belki de kılıç ustalığı çalışmaya ilk başladığı zamanları hatırlamıştı. Doğrusu ben de aynı şeyi yapıyordum. İlk bronz kılıcımı yaptırırken köyün döküm dükkanındaki ihtiyar adamla olan çekişmelerimizi hâlâ net bir şekilde hatırlayabiliyordum.

Yine de Al için düzgün bir çelik şotel alacaktık. Bir silah ustası asla bronz bir şoteli kabul etmezdi.

“Karar verilmiştir. Bu öğleden sonra gidiyoruz,” diye ilan ettim.

“Ne?! Bugün mü?!” diye sordu Al şaşkınlıkla.

“Demirci akşam kapandığı için acele etmeliyiz.”

“A-ama…”

“Ben de sizinle geliyorum. Daha doğrusu Red bizimle gelecek, çünkü şoteller hakkında ondan daha çok şey biliyorum.”

“Siz de mi, Rit Abla?”

Al’in yanına gidip kıvırcık saçlarını karıştırdım.

“Çocuklar alçakgönüllülük taslamaya çalışmamalı. Böyle zamanlarda tek yapman gereken içten bir ‘teşekkür ederim’ demektir.”

“…Peki, efendim. Çok teşekkür ederim, Red Abi, Rit Abla!” Al’in yanaklarında gamzeler belirdi ve masum bir gülümseme sundu.

İşçi sınıfı mahallesinin sınırında Drake’in Silahhanesi bulunuyordu. Burayı, kendini ejderha katili ilan eden Mogrim adında bir cüce işletiyordu.

“Hoş geldiniz!”

Tezgahın arkasında Mogrim’in karısı, bir insan olan Mink duruyordu. Kırklı yaşlarının sonlarında, tam bir cana yakın teyze gibi görünüyordu. Kendisinden daha kısa olan cüce kocasının yanında durduğunda biraz garip bir çift gibi duruyorlardı. Yine de kimse birbirlerine yakışmadıklarını söyleyemezdi.

Pek çok yarı-insanın yaşadığı Zoltan’da bile bir cüce ile insanın evliliği biraz sıra dışı bir durumdu.

“Ooo, Red gelmiş. Sonunda bronz kılıcından terfi etmeye hazır mısın?”

“Yok, aslında buradaki Al için bir kılıç bakıyorduk.”

“İlk kılıcı mı?”

“Aynen öyle. Eğer vakti varsa bu konuyu Mogrim’le bir konuşmak isterim.”

“O zaman bu heyecan verici bir şey! Gidip onu çağırayım, siz burada bekleyin.”

Mink, yan taraftaki atölyeye doğru koşarken, “Kocacığım! Hey, kocacığım!” diye bağırdı.

Al, kadının gidişini şaşkın bir ifadeyle izledi.

“Tanta ile sık sık takılıyorsun ama pek dükkan gezmiyorsun, değil mi?” diye sordum.

“Hayır, efendim,” diye yanıtladı Al.

“Buralardaki insanların çoğu böyledir. Hepsi birer tuhaf tiptir,” diye şaka yaptım.

“Sen kime tuhaf diyorsun bakayım?!” diye hırıltılı bir ses yükseldi. Cüce standartlarına göre bile kısa boylu bir adama aitti bu ses. Al’den daha uzun değildi ama omuzları geniş, göğsü bir fıçı gibiydi. Yüzünün alt yarısı, tam bir cüceye yaraşır gür bir sakalla kaplıydı.

“Ne, bunu daha önce fark etmedin mi, Ejderha Katili Bey?” diye takıldım.

“Hey! Bana hâlâ inanmadığını mı söylüyorsun?! O zaman çek bir sandalye evlat, sana o hikayeyi tekrar anlatayım! Enka Gölü’nün efendisi, lanetli sislerin imparatoru, sis ejderhası Fafnir’i nasıl katlettiğimin hikayesini!” Mogrim göğsünü kabarttı.

“Nefesini boşuna tüketme. Bir kere, Fafnir adında bir sis ejderhasını hayatımda hiç duymadım. Ayrıca Enka Gölü’nden sanki ejderhalarla dolu kayıp bir bölgeymiş gibi bahsediyorsun ama orası oldukça bilinen bir balık tutma yeridir,” diye karşılık verdim.

Mogrim’in hikayesi her anlatışında değişirdi. Muhtemelen bir gölde bir tür canavar yendiği gerçeği doğruydu. Yıllar boyunca eklediği diğer tüm şeyler ise sadece kulağa daha etkileyici gelmesi içindi.

“Sadede gel artık!”

“Gah?!”

Mogrim macerasını anlatmaya çalışırken, Mink onun kafasının arkasına bir tekme savurdu. Fiziksel yapı farkından dolayı Mogrim yüzüstü yere kapaklandı.

“Müşterinin vaktini saçma sapan hikayelerinle çalmayı bırak! Bu çocuk, Al, ilk kılıcı için burada! Ona tam üstüne göre bir şey yapsan iyi edersin!”

“Öf, acıdı be. Yahu, tekme atmana gerek yoktu.”

“Sızlanmayı kes de işinin başına dön!”

Mogrim, sakalına bulaşan tozu toprağı silkeleyerek ayağa kalktı.

“Eee, evlat! Şotel demek? Bu zor bir iş ama hiç endişelenme! Depoda bir sürü silah var, hangisinin dengesi senin için en iyisiyse onu bulmakla başlayabiliriz.”

“P-peki, efendim!” diye yanıtladı Al.

“Tamam, ben de sizinle geliyorum. Şoteller konusunda epey şey bilirim,” dedi Rit, bu durum Mogrim’in şaşırmasına neden oldu.

“Kılıcını yaptırırken kahraman Rit’in sana tavsiye vermesi büyük şans, evlat,” diye belirtti Mogrim.

“Kesinlikle katılıyorum!” diye cevap verdi Al hevesle.

Üçü arkaya doğru geçerken, ben de dükkandaki tezgahlara öylesine göz gezdirdim.

Mogrim, üst düzey bir zanaatkar kutsamasına sahipti: Rün Demircisi. Soylulara veya yüksek rütbeli maceracılara yönelik bir dükkan açmış olması garip kaçmazdı ama görünüşe göre kutsaması bu işe pek uygun değildi; silah ve zırhlara büyü basma konusunda biraz zorlanıyordu. Ancak standart demircilik işlerinde üzerine yoktu ve şehrin bu bölgesindeki en iyi demirci olarak kabul edilirdi. Yine de eski hikayelerine neredeyse kimse inanmazdı.

Kapının açılmasıyla pirinç çıngırak ses verdi.

“Sen misin, Red? İşten kaytarıp böyle bir yerde ne yapıyorsun?” diye sordu tanıdık bir ses.

“Hmm? Gonz, Storm ve Doktor Newman mı? Amma da tuhaf bir üçlü olmuşsunuz.”

Oldukça iyi tanıdığım bir grup insan demirci dükkanına girmişti. İlk olarak yarım elf marangoz Gonz, ardından yarım ork mobilya ustası Stormthunder ve son olarak insan doktor Newman vardı.

“Doktor Newman ile aslında birlikte gelmeyi planlıyorduk. Benim marangozluk aletleri siparişim vardı, doktor da bazı ameliyat neşterleri yaptırmak istiyordu,” diye açıkladı Gonz.

Doktor Newman onaylayarak kafasını salladı.

“Ben de mobilyaları yontmak için kullandığım bıçağımı ve rendemi tamire bırakmıştım. Yolda bu ikisiyle karşılaşınca onları almaya gidiyordum.”

Üçünün de kendine has bir havası vardı: Gonz yakışıklı yüzüyle, Storm korkutucu çehresiyle, Doktor Newman ise dökülmüş saçları ve yüzündeki babacan gülümsemeyle hemen fark ediliyordu. Yolda karşılaştıklarında ayaküstü iki lafın belini büküp gülüşmüş, sonra da demirci dükkanına birlikte uğramaya karar vermişlerdi.

“Sahi Red, bir süredir aynı evde yaşıyorsunuz. Şu senin kız arkadaşla ilgili anlatacağın yeni bir şeyler yok mu?” diye sordu Storm.

“Ben de merak ediyorum doğrusu. Ne dersin Red? İkinizin arasında işler nasıl gidiyor?” diyerek söze karıştı Doktor Newman da.

Üçü de pis pis sırıtarak gözlerini üzerime dikti.

“Pekala, madem hikaye dinlemek istiyorsunuz, sabaha kadar anlatırım, benden günah gider. Ama şimdiden uyarayım; bir kez Rit hakkında konuşmaya başlarsam, o binbir emekle tamir ettirdiğiniz aletler paslanıp çürüyene kadar susmam.”

Bu lafımın üzerine üçü birden kahkahayı patlattı. Storm sırtıma sertçe bir şaplak indirdi.

“Bak hele sen, keyfin yerinde desene,” dedi Stormthunder.

“Ah, keşke ben de bir yerlerde doğru dürüst birini bulabilsem,” diye hayıflandı Doktor Newman.

“Senin klinikteki kıza ne oldu peki?” diye sordu Gonz.

“Onun zaten bir erkek arkadaşı varmış. Hem de C-rütbe bir maceracı,” diye iç çekti Doktor Newman.

“Oha, harbi mi? Bir doktorun öyle biriyle rekabet etmesi zor iş,” diye yorum yaptım.

“Bunu söyleyen de sanki D-rütbe bir maceracı,” diye lafı gediğine koydu Stormthunder.

“Bana bir şey olmaz, benim Rit'im var,” diye gururla karşılık verdim.

Bu sözümü duyunca üçü de birbirine bakıp sırıttı. Salise geçmeden üç koldan kafama vurmaya başladılar. Canımı kurtarmak için Mink'in durduğu tezgahın arkasına doğru alelacele geri çekilme hareketi yaptım.

“Yine ne budalalıklar peşindesiniz?” dedi Mink.

Bu çocukça hallerimize akıl erdiremiyormuş gibi bakıyordu ama yine de yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

“Sahi Red, şu Bayan Rit'in aldığı tek kişilik yatak meselesi vardı ya…” diye söze girdi Stormthunder.

Ortalık biraz durulduktan sonra, dördümüz bir süre iş güç hakkında laflamaya başladık. Derken dışarıdan öfkeli bir çığlık yükseldi.

“Biri kavga mı çıkarıyor ne?” dedi Gonz meraklı gözlerle.

“Gidip bakalım,” diye karşılık verdi Storm.

İkisi hiç vakit kaybetmeden dükkandan dışarı fırladı. Geride kalan Doktor Newman ile ben ise öylece bakakaldık.

“Ne dersin Red? Yaralanan birkaç budalanın ilaç ve tedavi masraflarından üç beş kuruş kazanmak fena olmazdı. Sen ne düşünüyorsun?”

“Ha, bak bu iyi fikir. Gidip biraz harçlık çıkaralım.”

Kazanacağımız parayla ne alacağımızı konuşarak Doktor Newman ile birlikte dışarı çıktık. Fakat şaşırtıcı bir şekilde ortada bir kavga yoktu. Yanında iki küçük çocuk olan bir kadın, iki adamla hararetli bir tartışmaya tutuşmuştu.

Kadın buralarda, yakınlarda oturuyordu. Diğer iki adamı ise gözüm ısırmıyordu ama Güneybataklık tarafının insanına benziyorlardı. Çocuklar korkuyla annelerine sarılmıştı. Kadın ise o iki tekinsiz herife karşı kollarını açarak çocuklarına siper olmuş, dimdik duruyordu.

“Yetti artık be! Madem canınız o kadar çok istiyor, gidin kendiniz yapın!” diye çıkıştı kadın.

“Sen de o burnu havada muhafızlardan ve meclis züppelerinden bizim kadar nefret ediyorsun değil mi abla? Güneybataklık da burası da liman da hep eziliyor! Karşı koymak için birlik olmalıyız! Yoksa Zoltan asla değişmeyecek!” diye bağırdı adamlardan biri.

“Kesin artık sesinizi! Çocukları korkutuyorsunuz!” diye üsteledi anne.

Üzerine gelen bu iki arsız adama rağmen kadın geri adım atmıyor, lafını esirgemiyordu. Ne de olsa mahalle kadınıydı, dişliydi.

“Hey, Gonz, Storm, neler oluyor orada?” diye sordum.

“Tam emin değilim ama şu Güneybataklık herifleri, Meclis Caddesi'ndeki muhafaza karakolunun önünde protesto yapmak için adam toplamaya çalışıyor galiba,” diye açıkladı Gonz.

“Sahi, son birkaç gündür orada insanların toplandığını duyuyordum,” dedim.

“Eyleme katılanlara bedava yemek dağıtıyorlarmış. Bu yüzden limandan ve bizim bu buralardan bir sürü adam toplamışlar. Tabii Güneybataklık'tan katılanların sayısı da az buz değildir,” diye ekledi Gonz.

Büyüyen protestolardan haberdardım. Muhafızlar o kadar meşguldü ki Ademi olayı ya da uyuşturucu soruşturmaları için ayıracak adam bulamıyorlardı. Duyduğuma göre bu işleri maceracılara devretmeye çalışıyorlardı. Gel gelelim, çoğu maceracı yazdan kalma yarım yamalak işlerini bitirmekle meşguldü.

Şu an bu işi gerçekten soruşturmaya devam eden sadece Rit ve bendim.

“Yetti be!” Storm'un öfkeden burnunun delikleri kabarmış, bir hışımla ileri atılmıştı.

“Sana ne oluyor be?!” diye bağırdı adamlardan biri.

“Hem sen de kimsin?!” dedi diğeri.

“Ananız babanız size başkasına laf atmadan önce kendinizi tanıtmayı öğretmedi mi lan?! Ben Stormthunder! Bu mahallenin mobilyacısıyım!”

“Storm!” diye seslendi kadın rahatlayarak.

“Hadi sen yoluna git Maribelle. Bu budalalarla vakit kaybetmeye değmez,” dedi Storm kadına dönerek.

Kadın bir an kararsız kalsa da hemen başıyla onaylayıp oradan uzaklaşmaya başladı.

“Hop hop! Kimsin lan sen öyle damdan düşer gibi araya giriyorsun?!”

Öfkeden kuduran iki adam Storm'un üzerine yürüdü.

“Asıl siz kimsiniz de böyle ötüyorsunuz?!” Storm da sokak lisanını kullanmaktan geri durmadı; öne doğru bir adım atıp Güneybataklık'tan gelen herifin yakasına yapıştı. Herif bu hamleyle iyice zıvanadan çıktı, Storm'un suratına patlatmak için sağ yumruğunu geriye doğru savurdu.

“Ağır ol bakalım,” diyerek herifin havaya kalkan elini, Storm'un yüzüne inmeden hemen önce havada yakaladım.

“N-ne ayaksın lan sen?!” diye tükürürcesine bağırdı herif bana.

“Şimdi usulca geri çekilsen iyi edersiniz. Storm'a vurursan bu işin sonu sizin için hiç iyi bitmez,” dedim.

“N-ne diyorsun lan sen?!”

“Bir etrafına bak istersen.”

“Ha…!”

Gürültüyü duyan mahalleli çoktan etraflarında toplanmıştı.

“S-siktir…”

Herkes Güneybataklık'tan gelen bu iki herife öfkeyle dik dik bakıyordu. Mahallede Stormthunder'ı tanımayan yoktu. Herkesin evinde onun elinden çıkma en az bir parça eşya bulunurdu. Mahallenin göz bebeği olan bu zanaatkara kafa tutacak kadar budala olan birine karşı sessiz kalacak değillerdi.

“Ah, öh… Amma da korktuk be! Unutmayın oğlum, Bay Bighawk'a ters giden herkes gününü görür! Bugüne kadar ona karşı gelip de bedelini ödemeyen tek bir kişi bile olmadı!”

Serserilerden biri Bighawk'ın adını anınca kalabalığın arasında huzursuz bir kıpırdanma yaşandı. Hırsızlar loncasının iki numaralı adamı, sadece Güneybataklık'ta değil, buralarda da korkulan bir isimdi.

Bu isim sayesinde iki serseri biraz olsun cesaretlerini topladı. Storm ile benim aramda kalan adam, silkine sarsıla elimizden kurtulup kollarını iki yana açtı ve Bighawk'ın adını bağırarak haykırdı.

“Hepinizin yüzünü tek tek aklımıza kazıdık, kendinizi güvende sanmayın! Bay Bighawk istese şu köhne mahallenizi tek gecede haritadan siler! Şimdiden ayaklarını yalamaya başlasanız iyi edersiniz!”

“Öyle mi? Ne garip; ben ona birkaç kez ters gittim ama hala sapasağlam ayaktayım.”

Kalabalığın arasından, serserinin tehditlerinden zerre etkilenmemiş görünen genç bir kadın öne çıktı.

“Onun işlerine kaç kez çomak soktuğumu ben bile unuttum. Eminim bana karşı feci bir kin besliyordur. Hatta Zoltan'a ilk geldiğim zamanlarda, uykumun en tatlı yerinde onun bir sürü adamı bana saldırmıştı. Uykumu böldükleri için ceza olarak yirmi adamını oracıkta geberttim ve o günden beri de tık yok. Yani Bighawk'a kafa tuttum diye pişman olduğumu pek söyleyemem.”

“R-kahraman Rit mi?!” diye bağırdı adamlardan biri dehşetle.

Rit yüzünde tatlı bir tebessümle elini kavisli kılıçlarından birinin kabzasına koydu.

“Ayrıca Stormy'nin dükkanı benim en sevdiğim yerlerden biridir. Her gece başımı koyduğum yatağımı bile onun elleri yaptı. Eğer Stormy'nin tırnağına taş değecek olursa, keyfim feci şekilde kaçar.”

“Ee, aa… şey…” İki serseri bir anda kekelemeye başladı.

“Meraktan soruyorum; yirmi adam ile yirmi iki adam arasında çok bir fark var mıdır? Bana pek varmış gibi gelmiyor ama siz ne düşünüyorsunuz?” diye üsteledi Rit, gözlerini kısarak.

“Yalvarırız bizi bağışlayın!!!” İki adamın ağzından çıkan bu özür, adeta bir can havli çığlığı gibiydi. Arkalarına bile bakmadan topuklayıp kaçtılar.

“İşte bizim Bayan Rit!”

“Sağ ol, var ol!”

Dört bir yandan yükselen alkışlar ve tezahüratlarla birlikte Rit sanki bambaşka birine dönüşmüştü. Yüzünde son derece rahat ve neşeli bir ifadeyle kalabalığa el sallayarak karşılık verdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.