Bir Süpürge ve Çelik Parıltısı

"Eminim zor zamanlar geçiriyorsun ama sakın enseyi karartma."

"Teşekkür ederim, efendim."

Müşteri dükkândan çıkarken Al başını saygıyla öne eğdi. Çocuk, tezgâhın arkasına oturmuş Red’in dükkânına göz kulak oluyordu. Geçtiğimiz hafta boyunca hem Rit hem de Red vaktinin çoğunu dışarıda geçirmişti.

Normalde aralarında bir program yapıp en az birinin dükkânda kalmasına özen gösterirlerdi ama bugün ikisi de ortalıkta yoktu; dükkânı beklemek Al’a kalmıştı.

İlaçlar hakkında pek bilgisi yoktu. Bu yüzden Rit ve Red, hangi ilacın daha iyi geleceğine dair sorular karşısında Al’ın sadece müşterinin şikâyetlerini not alacağı bir sistem kurmuşlardı; Red daha sonra istenen ilacı bizzat teslim edecekti. Müşteri trafiği hiç kesilmese de Al’ın beklediğinden çok daha fazla kişi uğramış, o da herkesin istediği ilacı bulmakta biraz zorlanmıştı.

"Bir şişe beyaz böğürtlen macunu lütfen."

"H-hemen bakıyorum!"

Bazı müşteriler sergilenen raflardaki bir ilacı işaret edip doğrudan onu istiyordu; ancak bazıları da bir ilacın adını öylece söyleyiveriyordu. Raflarda etiketler vardı elbette ama Al doğru ismi ararken müşteriyi beklettiği için üzerinde büyük bir baskı hissediyordu.

"Hmm, ah, işte burada. Bir şişe beyaz böğürtlen macunu."

Sonunda ilacı bulmanın verdiği hafif bir rahatlama ve iç çekişle karışık, yüzünde bir gülümsemeyle karışımı müşteriye uzattı.

"İki payril tutuyor," dedi.

Büyücüye benzeyen adam, tezgâhın üzerine sekiz adet çeyrek payril bıraktı. "Muhafızlar sana bir şey yapmadı, değil mi?" diye sordu kısık bir sesle, adeta fısıldayarak.

"Efendim?"

Adam kısa boyluydu ve kıyafetleri leke içindeydi. Sırtında uzun, ince, bez bir torba asılıydı. Al’ın gözü bir yerden ısırıyordu; onu daha önce Southmarsh tarafında görüp görmediğini düşündü.

"Muhafızlar biz Southmarshlılardan nefret eder. Suçluyu yakalamak gibi bir niyetleri falan yok. Emin ol, seni tutuklayıp hepinize yalancı damgası vurarak her şeyi sümen altı etmeyi tercih ederler."

Al, muhafız yüzbaşısıyla yaptığı konuşmayı hatırladı. Ademi’nin babası özür dilemişti ama...

"Bir şey olursa her zaman Bay Bighawk’a güvenebilirsin. Düşmanlarına karşı acımasızdır ama bizim gibi Southmarsh halkını kollar. Ailen de onun yanında kalıyor, biliyorsun."

"...Babam burada kalmamı söyledi."

"Anlıyorum. Muhafızlar senin, benim ya da Bay Bighawk gibi dürüst insanların haddini bildirmek için her zaman fırsat kollar. Baban da uzak durmanın senin için daha güvenli olacağını düşünmüştür."

Müşteri tezgâha doğru eğilip Al’ın omzunu kavradı. Çocuk içgüdüsel olarak kaskatı kesildi.

"Ama baban fazla saf be evlat. Muhafızlar peşinde. Hatta bu dükkânı bile izliyorlar."

"Olamaz..."

"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? O lanet muhafızlar için bu işi temizlemenin en iyi yolu her şeyi senin üzerine yıkmaktır."

"..."

Adamın tutuşu sertleşti, Al’ın omzuna keskin bir ağrı saplandı.

"Hah, kusura bakma, üzgünüm. Seni korkutmak istemedim. Sadece senin için endişeleniyorum, o kadar." Kaba saba adam, dudakları hafifçe kıvrılarak kıkırdadı. Çocuğu teselli etmek ister gibi omzuna hafifçe vurdu ve geri çekildi.

"Her neyse, Bay Bighawk da senin için endişeleniyor. Eğer güvenliğinden şüphe edersen ya da sana istediklerini yapmalarına izin vermekten yorulursan, çekinmeden onun lüks dairesine gel. Yerini biliyorsun, değil mi?"

"Ben de Southmarsh’ta yaşıyorum, herhalde biliyorum," diye tersledi Al.

Bighawk’ın Southmarsh’taki döküntü kulübelerin ortasındaki görkemli malikanesi, adeta sırıtan bir yara gibi göze çarpıyordu. Southmarsh’ta yaşayıp da Bighawk’ın kim olduğunu bilmeyen tek bir kişi bile yoktu. Hırsızlar Loncası’nın iki numaralı ismi ve Southmarsh’ın patronuydu. Orada yaşayan herkes, gelirinin bir kısmını o adama veriyordu. Bunun karşılığında, muhafızların genellikle uğramadığı bu bölgenin asayişini o sağlıyordu. En azından Bighawk’ın yaptığı işin resmi kılıfı buydu. Gerçekte ise, aralarında Al’ın da bulunduğu pek çok kişi ondan şüpheleniyordu.

"Evin önündeki adamlara kim olduğunu söylemen yeterli. Seni içeri alırlar, istediğin kadar sıcak çorba da verirler."

Kapı açıldığında aniden bir çan sesi duyuldu. Gelen, Doktor Newman’ın kliniğindeki hemşireydi. Muhtemelen yeni ilaçlar almaya gelmişti.

"Neyse, işine engel olmayayım. Öyle kafa ütülediğim için kusura bakma. Yolunu gözleyeceğiz... Ah, az kalsın unutuyordum." Hırpani adam taşıdığı torbayı tezgâhın üzerine bıraktı. "Yakın zamanda kutsaman uyanmış, değil mi? Babandan duydum. Silah Ustası, ha? Böyle bir kutsamayla büyük işler başaracaksın. Biz Southmarshlılar için kutsamanın uyandığı gün, kaç yaşında olursan ol, reşit olduğun gündür. Çocukluğun tasasız hayatından mezun olduğun ve Tanrı’nın senin için seçtiği rolü yerine getirecek bir yetişkin olarak kabul edildiğin andır."

"Reşit olmak mı?" diye sordu Al.

"Bu, biz Southmarshlıların umudu olan senin gibi yükselen bir yıldız için küçük bir veda hediyesi. Sen bizden birisin, o yüzden gücünü evine yardım etmek için kullandığından emin ol. Bunu yaparsan, belki hepimiz bu sefil hayattan kurtulmayı başarabiliriz."

Al torbayı açıp içindekini çıkardı: Bir şotel. "B-bu...?!" Al, kınından sızan namlunun parıltısını görünce nefesi kesildi.

"Hakiki kızıl çelikten yapılma. Üstelik büyüyle güçlendirilmiş. Bıçak şehri Igosu’dan gelen gezgin bir tüccardan satın alındı," diye açıkladı adam.

"B-bu kadar pahalı bir hediyeyi kabul edemem!"

Hiç şüphesiz bu parça üç bin payrilin üzerinde bir değere sahipti. C-Rütbe bir maceracının ancak birkaç ciddi mücadeleden sonra alabileceği türden bir silahtı.

"Sorun değil, sorun değil. Bunu yeni silah ustamızın parlak geleceği için küçük bir destek olarak gör. Tanrı’nın kutsaması seninle olsun."

Adam genişçe sırıttı ve Al silahı geri vermeye fırsat bulamadan dükkândan çıktı. O gittikten sonra, Doktor Newman’ın hemşiresi biraz endişeli bir tavırla tezgâha yaklaştı.

"İyi misin? Tanıdığın biri miydi?" diye sordu.

"Görünüşe bakılırsa kasabanın aynı bölgesinde yaşıyoruz..." diye açıkladı Al.

Çok geçmeden Red sonunda geri döndü.

"Hoş geldin, Bay Red," diyerek selamladı Al.

"Of, teşekkürler," diye yanıtladı Red.

"Bayan Rit nerede?"

"Onun dönmesi biraz daha sürer."

Bunu duyunca Al’ın yüzü asıldı. Akşamları Rit’ten kılıç dersi almak, artık gününün en önemli anıydı.

"Rit bugün seninle antrenman yapamayacak herhalde... Pekala o zaman, onun yerine ben geçeceğim."

"Sizinle mi dövüşeceğiz?" Al bu teklif karşısında şaşırmıştı.

"Şotel kullanmıyorum, bu yüzden Rit gibi sana inceliklerini öğretemem ama farklı silahlar kullanan rakiplere karşı deneyim kazanman senin için iyi olur."

"E-evet, lütfen."

Teklifi kabul etse de Al, Red gibi biriyle antrenman yapmanın ne kadar faydalı olacağını merak ediyordu. Çocuğun normaldeki partneri kahraman Rit’ti. Red’in muhtemelen D-Rütbe seviyesinden biraz daha güçlü olduğunu biliyordu ama Rit kadar iyi olmasına imkân yoktu.

Üstelik şotel bile kullanmıyor.

Red’in belinde hâlâ o bronz kılıç asılıydı. Ekipman konusunda zerre standardı olan birinin asla kullanmayacağı kadar ucuz bir silahtı bu. Böyle bir kılıç beş payrilden fazla etmezdi. Al’a az önce verilen yüksek kaliteli şotelin yanına bile yaklaşamazdı. Red’le antrenmana hazırlanırken Al’ın zihnini hep bu düşünceler kurcalayıp durdu.

İkisi arka bahçeye geçtikten sonra Red, dükkânın duvarına yaslanmış duran bir süpürgeyi eline aldı.

"Tamamdır, hadi başlayalım," dedi Red.

Resmen elinde süpürge tutuyordu. Tahta kılıç bile bundan daha iyi olurdu.

"Ne oldu?" diye sordu Red, Al’ın şaşkın yüz ifadesini fark edince.

"Şey, o... yani... silah mı...?"

"Seninki belinde ya işte."

"Benimkinden bahsetmiyorum! Sizinkinden!"

Red genişçe sırıttı. "Bu iş için bir süpürge fazlasıyla yeterli."

Aniden Al’ın beynine kan sıçradığını hissetti. Neden bu kadar öfkelendiğini tam olarak anlayamıyordu ama bunun kutsamasıyla bir ilgisi olduğuna dair belli belirsiz bir his vardı içinde.

Al, şotel kuşanan bir silah ustasıydı. Kendi teçhizatının en iyisi olduğuna inanıyordu. Bir süpürgenin uygun bir rakip olabileceğini düşünen bir rakip, ona hakaret ediyordu.

Benimle dalga mı geçiyorsun?! Şoteli küçümsüyor musun?! Kutsaması, bu düşünceyi adeta zihnine kazıyordu. Al, başlama işaretini bile beklemeden ileri atıldı ve silahını çekti. Antrenman şoteli kör olsa da sert bir darbe birini sakatlamaya yeterdi. Ancak Al’ın aklından böyle bir şey geçmiyordu bile. Tek isteği, tüm gücüyle bıçağını savurmaktı.

"Ha?"

Al doğrudan Red’in üzerine atılmıştı ama ne olduğunu anlayana kadar kendini alacakaranlığın kızıl semalarına bakarken buldu. Bir noktada çocuk yere kapaklanmıştı. Al, ne olup bittiğini kavramaya çalışarak Red’e döndü. Bu beklenmedik sürpriz, zihnini kurcalayan kutsamanın sesini de kesmişti.

"Silah Ustası, korku ve kafa karışıklığıyla iyi başa çıkan bir kutsamadır ama öfkeye karşı zayıftır. Önce kendini kontrol etmeyi öğrenmelisin," diye açıkladı Red.

"Ha? Nasıl?"

"Tek yaptığım, düşünmeden balıklama daldığında sana çelme takmaktı."

Al böyle bir şeyin olduğunu görmemişti bile. Red olanları anlatsa da durumu kavramakta hâlâ zorlanıyordu.

"Bir süpürgenin gerçek bir silahın yerini tutmayacağı doğru ama şotelden daha uzun bir menzili var. Eğer böyle düşüncesizce saldırırsan, süpürgenin sana daha önce ulaşacağı çok açık."

Al hemen ayağa fırladı.

"Ooo," dedi Red, sanki eğleniyormuş gibi gülümseyerek.

Az önce Al’ın zihnini esir alan öfke artık yok olmuştu. Kalbinin derinliklerinde hâlâ o hissin kırıntıları vardı ama yarı elf çocuk artık çok daha sakin hissediyordu. Silahını Red’e doğrulturken yüzündeki gerginlik dağıldı.

"Hah şöyle. Çabuk öğreniyorsun," diyerek övdü Red.

Bu sefer Al dikkatli bir şekilde gardını aldığında, Red de süpürgesiyle düzgün bir dövüş duruşuna geçti.

"Dövüş Sanatı: Darbe Bıçağı!" diye haykırdı Al, kılıcını savururken. Çeliğin üzerinde biriken enerji silahı iyice sertleştirdi.

"Oho, şimdiden bir dövüş sanatı becerisi kaptın demek?" Red elindeki süpürgeyi öylesine sallayarak Al'in saldırısını rahatça savuşturdu.

"Tüh."

Al rakibiyle arasına yeterince mesafe koyduğunu sanıyordu ama Red, onun savrulan dövüş sanatı hamlesinin boşluğundan faydalanıp bir anda çocuğun dibinde bitti. Süpürge sapının ucu Al’in burnunun dibine dayanmıştı. Genç yarı elf bunun kaçıncı kez olduğunu saymayı çoktan bırakmıştı.

"Pes ediyorum," diyerek pes etti Al.

"Şimdilik daha fazla dövüş sanatı edinmeye çalışma. Göze hitap ediyorlar ama bunları ancak temel hareketleri iyice oturttuktan sonra kullanmalısın."

"Anlaşıldı usta..."

Ne yaparsa yapsın Red’in savunmasını aşamayan Al, çareyi edindiği özel bir beceriye sığınmakta bulmuştu ama o bile işe yaramamıştı.

"Pekala, bugünlük bu kadar yeter," diyerek noktayı koydu Red.

"Şey..."

"Hmm? Bir sorun mu var?"

"Bu kadar güçlü olmanıza rağmen neden hala D-rütbe bir maceracısınız?"

Rit kesinlikle parmakla gösterilecek bir ustaydı ama Al, Red’in de bu kadar güçlü olduğunu görünce şaşkına dönmüştü. Al henüz yolun başında, acemi bir çaylaktı belki ama hem Red hem de Rit ile bizzat dövüştükten sonra, Red’in Rit ile bile aşık atabilecek olağanüstü bir dövüşçü olduğunu sezebiliyordu.

"Aaa, o mu? Sanırım sırf güçlüyüm diye adımı duyurmaya çalışmanın bir manası olmadığını düşündüğüm için," diye yanıtladı Red, gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi.

"Nasıl yani?"

"Şu anki hayatımı seviyorum. Rit ile bu dükkanı işletmek, ara sıra senin gibi çocukların yolunu bulmasına yardım etmek, etrafımda ihtiyacı olan herkese el uzatmak... Böylesi bir yaşam bana keyif veriyor."

"A-ama birçok insan tarafından saygı görebilir, kutsamanın hakkını verip nesiller boyu adı anılacak büyük bir kahraman olabilirdiniz... Bu çok daha iyi bir hayat olmaz mıydı?!"

Red, Al’in bu sözlerinde komik bir şey varmış gibi dişlerini göstererek güldü.

"Kendi kutsaması yüzünden karalar bağlayan o çocuğa ne oldu peki? Bana keşke bir Savaşçı kutsamasıyla doğsaydım demiyor muydun? Bakıyorum da yeni durumuna çabuk alışmışsın."

"Ha? Şey... galiba öyle." Al, düşüncelerinin ne kadar çok değiştiğini fark edince şaşkınlıkla kalakaldı. Ne ara olduğunu bilmese de içten içe bir kahraman olmak istemeye başlamıştı.

"Sorun değil. Kahraman olmak da bir yaşam yolu tabii. Kılıçla yaşayıp kılıçla ölerek şan şöhret kazanmak yanlış bir tercih değil," dedi Red, sesindeki o hüzünlü tınıyı gizlemeyerek.

"..."

"Ama bana göre değildi. Hepsi bu."

"Aslında bugün birisi... Sanırım Bighawk ile bağlantısı olan biri bana bir kılıç verdi," diye aniden itiraf etti Al.

"Kılıç mı?" Red tek kaşını kaldırdı.

"Çok pahalı, birinci sınıf bir şotel. Böyle bir silahla Miss Rit gibi bir kahraman olabileceğimi düşünmeye başladım... Ama şimdi bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa sadece kutsamamın bana dayattığı bir düşünce mi, emin olamıyorum. Artık aradaki farkı ayırt edemiyorum..." Al’in sesi kederliydi.

"Zihnini okuyamam ama bilirsin... Eğer bir konuda tereddüt ediyorsan, bunu kılıcına sormayı dene," diye önerdi Red.

"Kılıcıma sormak mı?" Al’in kafası karışmıştı.

"Daha fazla düşman biçmek mi istiyorsun, yoksa sadece senin için değerli olan insanları korumak için mi dövüşmek istiyorsun? Silahına ne istediğini sor. Sadece bir fikir işte. Eskiden mızrak kullanmakta usta olan eski bir dostum bana bundan bahsetmişti."

"...Anlıyorum... Çok teşekkür ederim!"

"Lafı bile olmaz. Hadi bakalım, artık akşam yemeği vakti geldi."

"Evet, usta!"

Al başıyla güçlü bir şekilde onayladıktan sonra bakışlarını antrenman için kullandığı şotele çevirdi.

"Kılıç, kullanıcısının ruhunu yansıtan bir aynadır. Onu savurmak, kendi benliğinle konuşmaktır."

Zamanında, Haçlı Theodora hala mızrak eğitimi verirken, tapınak şövalyesi öğrencileri kutsamalarının dürtüleriyle ne zaman çıkmaza girse onlara bu dersi verirdi.

Tapınak şövalyelerinin çileci yaşam tarzının, çeşitli kutsamaların dürtüleriyle çelişmesi hiç de nadir bir durum değildi. Theodora normalde son derece mesafeli ve katı biriydi ama Vahşi Çocuk kutsamasına sahip bir kıza eğitim verirken çektiği zorlukları ne zaman anlatsa yüzünde hep sıcak bir gülümseme belirirdi. Yarandrala da ben de kadının bu yönünü gördüğümüzde şaşkına dönmüştük.

"Onu eğiteceğim diye akla karayı seçmiştim ama sonunda yanımda görmekten gurur duyduğum bir yoldaşım oldu."

Theodora’nın bunu söylerken yüzündeki o mutlu ifadeyi hala dün gibi hatırlıyordum.

"Hediye kılıç demek..." diye mırıldandım kendi kendime.

Bu meseleyi biraz kurcalamak iyi bir fikir gibi görünüyordu.

Rit eve döndüğünde, ben de elma şarabımdan yudumlayarak vakit öldürüyordum.

"Ben geldim," dedi, sesindeki bitkinlik her halinden okunuyordu.

"Hoş geldin. Bu saate kadar çalışmak zor olmalı," dedim.

"Evet, bittim resmen." Rit önce karşımdaki sandalyeye doğru sendeledi, ardından rotasını doğrudan bana çevirdi. Kucağıma yerleşip kollarını boynuma doladı.

"Oha, dikkat et," dedim gayri ihtiyari.

"Ah, işte şimdi kendime geldim," diye mırıldandı Rit keyifle.

"Sıcak banyoya girmiş gibi ses çıkarma," diye takıldım.

"Aslında sıcak bir banyo da hiç fena olmazdı. Eve bir banyo yaptıracağımı söylemiştim, tamamen unutmuşum," dedi Rit, sataşmamı duymazdan gelerek.

"Şu işleri bir netliğe kavuşturduktan sonra Gonz ile konuşuruz."

"Acaba ne kadar tutar?" Rit çenesini omzuma yaslayıp kendini tamamen bana bıraktı.

"Ha, bu arada, bakmanı istediğim bir şey var," dedim, az önce yaşanan olayı hatırlayarak.

"Ne oldu?"

"Bighawk ile bağlantısı olan biri Al’e bir şotel vermiş. Ben biraz inceledim ama ne olur ne olmaz diye bir de senin bakmanı istedim."

"Olur, en azından bir Algılama büyüsü yapacak kadar enerjim kalmıştır."

"Sağ ol. Masanın altındaki çantada."

Rit kucağımdan kalkmadan kollarından birini boynumdan çekti ve eğilip çantayı kavradı. Silahı dışarı çıkarıp üzerinde herhangi bir büyü olup olmadığını anlamak için Algılama büyüsünü yaptı.

"Küçük bir şotel. Kabzası abanoz ağacından, namlusu ise kızıl çelikten yapılmış. Kabza başı muhafazadan daha büyük. Bunu Igosu adalar krallığındaki bir demirci dövmüş. Hiç fena değil. C-rütbe bir maceracının gözdesi olacak türden pahalı bir parça," diye detaylandırdı Rit.

"Büyüsü hakkında ne diyeceksin?" diye sordum.

"Sadece temel bir güçlendirme var. Keskinliği ve dayanıklılığı artırılmış. Biraz para biriktirip üzerine yeni bir büyü etkisi eklenebilir ya da mevcut olan daha da güçlendirilebilir. C-rütbe birinin ilk büyülü silahı için bundan iyisi şamda kayısı. Ama asıl sorun..." Rit, gözleri şotelin kabzasına gömülü mücevhere kayınca duraksadı. "Evet, hiç şüphe yok. Bu kılıca Yer Tespiti büyüsü yapılmış."

Yer Tespiti, büyülenmiş nesnenin tam olarak nerede olduğunu gösteren bir büyüydü. Büyüyü yapan kişi hedefin nerede olduğunu doğrudan görebildiği gibi, bunu hedefin yönünü gösteren bir pusulaya da bağlayabilirdi. Hatta Yer Tespiti büyüsünü, hedefin hareketlerini gösteren bir haritayla eşleştirmek bile mümkündü.

"Evet, ben de öyle düşünmüştüm."

Rit de ben de şoteli farklı yöntemlerle incelemiştik ama vardığımız sonuç aynıydı.

"Yer Tespiti demek. İyi niyetli düşünecek olursak, Al'in başına bir şey gelirse hemen yardıma koşabilmek için yapıldığını varsayabiliriz," diye akıl yürüttüm.

"Buna gerçekten inanıyor musun?" diye sordu Rit.

"Tabii ki hayır. Bighawk o kadar iyi kalpli bir herif değil."

Bighawk’ın Hırsızlar Loncası içindeki mevcut konumuna nasıl geldiğine dair ortalıkta dolaşan sayısız söylenti vardı ve bunların hepsinin ucu açıkça şiddete çıkıyordu. Adamın yöntemleri yüzünden düşmanı hiç de az değildi. Bu yüzden Güneybataklık'taki kendi bölgesinden dışarı adımını pek atmazdı.

"Al’in yerini neden öğrenmek istesin ki..." diye mırıldandım.

Bighawk’ın peşinde olduğu şey neyse, bunu o kadar çok istiyordu ki karşılığında pahalı bir büyülü silahı gözden çıkarmayı bile kabul etmişti.

"Yorgun argın eve dönmüşken seni bu meselelerle sıktım, kusura bakma. Dışarıdayken bir şeyler yedin mi? Ben sandviç hazırlamıştım ama yemediysen güzel bir akşam yemeği yapabilirim," diye teklif ettim.

"Sadece sandviç yeterli," diye yanıtladı Rit.

"Emin misin? ...Farkındaysan zaten yedim demedin."

"Evet ama şimdilik sadece böyle kalmak istiyorum."

Rit’te bir gariplik vardı. Her zamanki halinin aksine, üzerinde garip bir yalnızlık hissi süzülüyordu.

"Ne oldu? Bir şey mi canını sıktı?" diye sordum.

"Daha ne kadar böyle birlikte kalabileceğiz?" Rit, soruma başka bir soruyla karşılık verdi.

"Ne kadar mı...?"

Bu, gerçekten bir şeylerin ters gittiği anlamına mı geliyordu? Rit’in yüzündeki huzursuzluk, daha önce onda hiç görmediğim kadar derindi.

"Bana kalırsa sonsuza kadar," dedim net bir sesle.

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten. Sana hiç yalan söyledim mi?"

"Söyledin ya!"

"Ha?"

"Harabelere gitmek için sol yolu seçmem gerektiğini söylemiştin! Ama harabeler sağ yoldaydı!"

Rit, Loggervia’da harabeleri aradığımız o eski günlerden bahsediyordu.

"Ş-şey, o... Dur bir dakika, kim elf hazinesini önce bulacak diye yarışmıyor muyduk? Rakibine doğru yolu tarif eden birini gördün mü hiç?!"

"Ama sonuçta yalan söyledin!"

Rit bana daha da sıkı sarılarak, "Yalancı, yalancı, sana kimse inanmaz!" diye tutturdu.

Yüzümde beliren çarpık bir gülümsemeyle ben de ona sarıldım.

"Tamam, tamam, kabul ediyorum. Bir çıkarım olduğunda bazen ufak tefek yalanlar söylemiş olabilirim."

"Biliyordum işte!"

"Ama ortada bir çıkarım yokken asla yalan söylemem."

"Ne demek istiyorsun?"

"Seninle sonsuza kadar birlikte olmak istiyorum. Dolayısıyla senden uzaklaşmak için yalan söylememi gerektirecek bir durum yok. Sonsuza kadar derken ciddiydim."

"...Bunu böyle yüzüme karşı söylerken hiç utanmıyor musun?"

"Yani, evet... Aslında bayağı utanıyorum."

Sakinleşen Rit, boynuma yumuşak bir öpücük kondurdu. Ardından, sanki biraz isteksizce de olsa nihayet kucağımdan kalktı.

"Eğer zahmet olmazsa, yaptığın yemeklerden yemek isterim," dedi.

"Hemen hazırlıyorum. Şipşak bir şeyler çıkarırım."

"...Her şey için teşekkürler. Ve, şey, ben de seninle sonsuza kadar birlikte olmak istiyorum."

"Anlaştık o zaman."

Ben mutfağa doğru yönelirken bile Rit’in üzerindeki o tedirgin hava tamamen dağılmamıştı.

Bundan iki saat önce, Rit akşam vaktinde Güneybataklık’taydı.

"Ahhh, acı biraz be abla!" diye inledi tekinsiz görünüşlü bir adam, Rit onun kolunu arkaya doğru büküp bastırırken.

Sadece zamanımı çaldın, başka bir işe yaradığın yok, diye söylendi Rit.

Adam acıyla kıvranırken tükürürcesine konuştu. Benim gibi Çatı Sürüngeni kutsaması olan birini şehrin göbeğinde enselemek de neyin nesi? Sen ne biçim bir canavarsın be kadın!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.