Kahraman Ruti’nin, Dört Gök Hükümdarı’ndan ikincisi olan Rüzgâr Hükümdarı Gandor’u devirdiği ve onun hükmettiği gökyüzü sarayını ele geçirdiği haberi Zoltan’a kadar ulaşmıştı. Gandor, emrindeki sayısız ejderimsiyle dünyadaki en güçlü hava kuvvetine sahip olmakla övünürdü. Sadece onun ordusuyla baş edebilmek için bile düşman kuvvetlerinin en az beş katı asker gerektiği düşünülürdü. Gandor’un yenilgisiyle ağır bir darbe alan İblis Lordu’nun ordusu bile geri adım atmak zorunda kalacaktı.
“Ruti gerçekten elinden gelenin en iyisini yapıyor.”
Zoltan sınırında, İblis Lordu’nun ordusunun yarattığı tehdit hâlâ çok uzak bir dünyada yaşanıyormuş gibi hissettiriyordu. Zoltan halkı, kıtanın birleşik kuvvetlerinin kazandığı zaferleri coşkuyla kutluyordu fakat bu kutlamalar tehdidin azaldığı hissinden ziyade, festival havasında bir eğlenceden ibaretti.
Kapının çınlaması zihnimi çevreleyen düşüncelerden sıyrılmamı sağladı. Kapıdaki çandı bu.
“Hoş geldi… Ah, Gonz ve Tanta?”
“Aynen, takılmaya geldik. Bakıyorum da burası her zamanki gibi sinek avlıyor.”
“Başlama yine.”
Dışarıda yağmur vardı. Böyle havalarda marangozluk işlerine ara verilirdi. Gün içinde sıcaklık otuz altı dereceyi geçerken, yılın bu zamanlarında Zoltan’ın neredeyse tamamı oldukça gevşek bir ritme bürünürdü.
Maceracılar böyle bir sıcaklıkta, hele ki aniden sağanak bastırabilecekken pek çalışmak istemezdi. İlkbahar ve kış boyunca birikim yapıp yazın tatil yapan çoktu. Fakat yağmalayıp talan eden goblinler ve diğer yaratıklar tatil nedir bilmezdi. Yaz sıcağı insanlara saldıran canavarları dizginlemeye yetmediğinden, Albert gibi sorumluluk sahibi yüksek rütbeli maceracılar onları halletmek için koşturup duruyordu. Ben de dükkânım için malzeme toplamakla meşgul olduğumdan, son zamanlarda maceracı olarak pek iş yapmamıştım. Asıl acil sorunum, dükkâna hiç müşteri gelmemesi karşısında ne yapacağımdı.
“Açalı şunun şurasında yarım ay oldu ama yine de fena satış yapmadın, değil mi?”
“Dr. Newman’ın yönlendirmeleri sayesinde. Diğer kliniklere de şifalı otları toptan satıyorum ama…”
“‘Ama normal müşteriler gelmiyor,’ değil mi? Şey, yılın bu zamanı herkes evinde yatışta, bu yüzden aktara kadar yürüyecek enerjiyi bulamıyorlardır.”
“O kadar uğraşıp yaz nezlesi ilaçlarını stokladıktan sonra hem de…”
İlaçların bir son kullanma tarihi vardı. Birkaç ay sonra hazırladığım tüm karışımları ve topladığım bütün otları çöpe atmak zorunda kalacaktım. Eskiden Maceracılar Loncasi ilacın perakende satış fiyatının beşten birinden azını öderdi ama en azından hepsini satın alıp elimden çıkarırdı. Ona kıyasla şimdi burada oturmuş, çaresizce birilerinin gelmesini bekliyordum.
“Aman canım, zamanla daha çok müşterin olur,” dedi Gonz neşeyle kahkaha atarak ama hiç de şaka yapacak durumda değildim. “Lafı açılmışken, bir şey yedin mi Red?”
“Yok, henüz yemedim.”
“Tamam işte, hadi gidip bir şeyler yiyelim.”
“Yok ya, dışarıda yememeye çalışıyorum. Yemeğimi kendim yapıyorum burada.”
“Ha? Sen yemek pişirebiliyor musun Ağabey?” diye sordu Gonz’un yeğeni.
“Tabii ki. Yemek pişiremiyorsan maceracı olamazsın.”
Sonuçta yemek hayati önem taşıyordu. Acı ve çetin bir yolculukta, çoğu zaman tek güzel an yemek vakti olurdu. Kendi adıma, kötü yemek yemek bana o kadar acı veriyordu ki savaşa en ufak bir faydası olmayacağını bilsem de Yemek Pişirme becerisine birkaç puan yatırmıştım.
İlk başta Ares buna şiddetle karşı çıkmıştı ama Ruti ve diğerleri yemeklere yüksek not verince birkaç gün içinde Ares de söylenmeyi bıraktı. Hatta yüzsüzce ikinci tabağı istemeye bile başlamıştı. Diğer hemen her konuda arkadaşlarıma ayak bağı olsam da, onların bana güvendiği nadir anlardan biriydi yemek saatleri.
“Ooo, deme ya.”
“Aşçı kutsamasına sahip biriyle yarışamam elbette ama bir amatöre göre oldukça iyiyimdir. Denemek ister misiniz?”
“Harbi mi?!”
“Tabii, azıcık bekleyin.”
Dükkân aynı zamanda yeni evimdi. Kat planında dükkân önü ve depo alanının yanı sıra yatak odası, mutfak, banyo, oturma odası ve ilaç hazırlamak için bir çalışma alanı yer alıyordu. Arkada kendi şifalı otlarımı yetiştirmek için mütevazı bir bahçe de vardı.
Düşününce, aslında oldukça büyüktü. Kereste ve malzemeler için ödediğim miktar gerçekten tüm bunları karşılıyor muydu? Gonz benim için biraz aşırıya kaçmış olabilirdi.
Depodaki yiyecekleri sakladığım rafı açtım ve ne yapsam diye biraz düşündüm.
“Patates salatası, pastırmalı yumurta ve domates çorbası. Böyle bir şeyler nasıl?”
Yiyecekleri bir sepete koyup mutfağa geçtim.
“Buyrun bakalım, siparişleriniz geldi.” Yiyecekleri oturma odasındaki masaya bıraktım.
“Ooo, ne çıkacak bilemiyordum ama bayağı iyi görünüyor,” dedi Gonz.
“Aşçı değilim, o yüzden sadece basit ev yemekleri yapabiliyorum.”
Çıtayı biraz fazla yükseltmiş olabilirdim. Sadece bir amatöre göre fena sayılmaz demek istemiştim, yemek konusunda müthiş becerilerim olduğunu ima etmemiştim… Neyse, artık geri dönüşü yoktu.
“Pekala, bana afiyet olsun o zaman.”
İçmek için içinde biraz limon yüzen soğuk su vardı. Yemekten sonrası için de şifalı ot çayı hazırlamıştım. Limon da otlar da şifalı ot toplarken denk geldiğim şeylerdi, mesleğin tatlı getirilerinden biri işte.
Tanta pastırmalı yumurtayı, Gonz ise patates salatasını aldı. İkisi de kaşıkları kavrayıp birer lokma ısırdı.
“Nasıl olmuş?”
“…Bekle, harbi mi…?”
Gonz ve Tanta öylece kalakaldı.
“N-ne oldu? Tadını beğenmediniz mi?”
“Hayır… bu ciddi anlamda lezzetli.”
“Bu harika Ağabey! Annemin yemeklerinden bile güzel!”
İkisi de konuşmayı kesip sessizce tabaklarındaki yemeğe gömüldü. Biraz rahatlayıp çorbamdan bir kaşık aldım. Evet, kendim söyledim diye demiyorum ama cidden lezzetliydi. Yemeklerini bitirdiklerinde, ikisi de tatmin olmuş ifadelerle şifalı ot çaylarını yudumladı.
“İyi de nasıl bu kadar lezzetli olabildi? Yemeğin kendisinde öyle pek özel bir şey yoktu.”
“Hmm? Şey, belki de baharatı iyi ayarlandığı içindir?”
“Baharatı mı?”
Dağda, ilaç ve panzehir yapmak için kullanılan otlardan çok daha fazlası yetişiyordu. Eteklerinden zirvesinin yarı yoluna kadar, dağın sıcaklığı tropikal iklimden ılıman iklime geçiş yapıyordu. Zirveye yaklaştıkça ise kutup altı iklimi hakim oluyordu. Hardal, sarımsak, tarçın ve muskat gibi bilinen klasik baharatların hepsi tek bir dağda bolca yetişiyordu. Az bilinen bazı bitkiler bile oldukça boldu. Yani yemeği hazırlarken dağın sunduğu baharatları kullanırsan tadı güzel olurdu… herhalde.
“Vay be, yemek konusunda bu kadar çok şey bildiğin hiç aklıma gelmezdi.”
“Yoldayken sadece çok basit yemekler yapabiliyorsun, o yüzden teferruatlı yemekler ve özel malzemeler söz konusu olduğunda hiçbir şey bilmiyorum aslında.”
“Bu kadarı fazlasıyla yeter. Bu kadar güzel yemekle kendi restoranını bile açarsın.”
“Bana ne kadar iltifat edersen et, çaydan fazlasını alamazsın.”
“Çay da çok lezzetli ama.”
Çay için kullanılan otlar da dağdan topladığım otlardı. Tahminime göre geçmişte Zoltan’da yaşamış olan orman elfleri bunları ayıklayarak yetiştirmiş, zamanla da bu bitkiler dağda wild olarak yetişmeye başlamıştı. Bu kıtada, çok uzun bir zaman diliminde orman elfleri tarafından yaban türlerden ıslah edilmiş pek çok meyve, sebze ve evcil hayvan vardı.
Orman elflerinin ülkesi, çok uzun zaman önce İblis Lordu ile yapılan büyük savaşta yıkılmıştı. Soyları artık sadece insan hatlarıyla karışmış yarı elflerin damarlarında yaşıyordu. Gonz ve Tanta gibi yarı elfler, o orman elflerinin torunlarıydı.
Ancak orman elflerinin kendileri hayatta kalmamış olsa bile, inşa ettikleri doğa bilimleri bilgisi insanlara aktarılmıştı. Şifalı otlar ve tıp hakkında bildiklerimi bir orman elfi kitabından öğrenmiştim.
Dükkânın önünden bir çan sesi geldi.
“Müşteri mi? Hemen dönüyorum. Keyfinize bakın.”
“Tamamdır.”
Yağmurda dükkâna bir müşterinin gelmesi nadir bir durumdu. Hızla dükkânın önüne seğirttim.
“Hoş gel—”
Garip kıyafetli genç bir kadın içeri girmişti. Kapüşonlu, uzun siyah bir pelerin giyiyordu ve boynuna sarılı mavi bir bandana ile ağzını kapatmıştı. Kapüşonunun altından fırlayan dalgalı saçları altın sarısıydı. Belinde, grifon tüyü süslemeli iki büyük kavisli kılıcın, yani şotelın kabzaları görünüyordu.
Zoltan’daki her yerli bu kızı tanırdı. Gerçek gücü Albert’ı katkat aşsa da, o kasabadaki diğer B-rütbe maceracıydı. Her zaman tek başına çalışır, asla kimseyle takım kurmazdı ve buna rağmen tek başına B-rütbe bir partiye denk sayılırdı. Yetenekleriyle düzgün bir partiye katılsa rahatlıkla A-rütbeye ulaşırdı. Hatta belki daha da yükseğine. Adı Rizlet’ti ama buralardaki herkes ona Rit derdi. Görünüşe göre Zoltan’da Rizlet adını kullanmamayı seçmiş, özellikle takma bir isimle tanınmayı tercih etmişti.
Rit beni görünce kapüşonunu indirdi. Gök mavisi gözleri üzerime dikilmişti.
“…Demek gerçekten buradasın, Gideon.”
Yüzüm gerildi. Demek sonunda geldi.
Gerçek adı Loggervia’lı Rizlet’ti. Loggervia Dükalığı’nın ikinci prensesi. Kısa bir süre için eski partimin bir parçası, yoldaşlarımızdan biri olmuştu. Aynı zamanda Kahraman Rit namıyla da bilinirdi. Loggervia’daki Maceracılar Loncası’na kayıtlı olduğu isim buydu ve Zoltan’da kullandığı ad da buydu.
Gonz ve Tanta’nın gitmesini sağladım. Zoltan’ın en güçlü maceracısını gördüklerine şaşırmışlardı ve aramızdaki bağın ne olduğunu oldukça merak ediyorlardı ama bazı iyileştirici ilaçlar hakkında danışmaya geldiğini açıklayınca kabul ettiler.
Onlar gittikten sonra ikimiz oturma odasındaki masada karşı karşıya oturduk. Önümüzde duran tüten çay bardaklarına dokunulmamıştı bile.
“Şey, ben… Yani, burada bana Red derler.”
“Evet, öyle görünüşe göre. Bir süredir bu ismi kullanıyormuşsun.”
Loggervia’da ikinci prenses olmasına rağmen Rizlet, saraydan gizlice kaçar, Rit adıyla kolosseumda dövüşürdü. Hatta bir paralı asker olarak İblis Lordu’nun ordusuna karşı savaşlara bile katılmıştı. Yolculuğumuz sırasında tanışmıştık onunla. İlk karşılaştığımızda bize karşı oldukça düşmanca bir tavır takınmıştı. Sonrasında onu bulaştığı bir beladan kurtarmıştık. Ardından bir kuşatmadan kaçıp destek kuvvet çağırmak için birlikte maceraya atılmıştık. O zamanlar partimize katılıp katılmama konusunda epey kararsız gibiydi. En nihayetinde yollarımız ayrıldı. Savaşların ülkesinde açtığı yaraları sarmaya yardım etmek için geride kalmıştı.
O zamanlar biraz daha farklı şeyler söyleseydik Ruti’nin partisine katılacakmış gibi hissettirirdi hep.
“Aşırı dikkat çekmeye başlamıştım. Bazı çevreler babamın yerine, veliaht prens olan erkek kardeşimin değil de benim kraliçe olmam için seslerini yükseltmeye başladı. İş aile içi kavgaya dönüşmeden önce, ortalık yatışana kadar biraz takılmak için sınıra kaçtım ben de.”
Albert ile birlikte Zoltan’daki en yüksek zorluktaki görevlerin üstesinden geliyorlardı. Albert daha çok nüfuzlu kişilerin verdiği işleri öne çıkarıp zamanına değmeyeceğini düşündüklerini savuştururken, Rit en zor görevlerde inisiyatif alıyor, bu da onu halk arasında daha popüler kılıyordu.
Ama bu çok mantıklıydı. Zoltan’a gelme nedenleri düşünüldüğünde, maceracı olmak onun için sadece bir hobiydi. Daha ilgi çekici oldukları için zor görevleri üstleniyordu. Ailesi sayesinde parası boldu, yani maddi bir kaygısı yoktu…
“Bu arada, Red ismi… Rit. Red. Kulağa oldukça benzer geliyorlar.”
“Evet, o konu… Aslında pek bir isim bulamamıştım, ben de seninkinden esinlendim biraz.”
Rit’in kırmızı kıyafetlerine göz ucuyla baktım.
Bir maceracı olarak kullanacağım bir takma isim düşünürken, geçmişte üzerimde en güçlü izi bırakan maceracının, yani Rit’in görüntüsü geldi zihnime. Red ismini seçmemin nedenlerinden biri de buydu. Bu kısım utanç vericiydi tabii, bu yüzden yüksek sesle söylemeyecektim.
“…Hmm, demek beni referans aldın.”
“Seninkiyle bu kadar kolay karışabilecek bir isim seçtiğim için üzgünüm. Bu saatten sonra değiştiremem ama umarım beni bağışlayabilirsin.”
“…Buna çok sevindim!”
“Ha?”
Rit boynundaki bandanayı kaldırıp dişlerini göstererek gülerken ağzını kapattı. Ah evet, bak bu geldi aklıma; ilk tanıştığımızda bile ne zaman gülümsese ağzını kapatmak gibi garip bir alışkanlığı vardı. Bu durum bende her zaman üst sınıf bir aileden geldiği şüphesini uyandırırdı. Yine de bir prenses olduğunu asla tahmin edemezdim.
“Beni hatırladığın için.”
“Şey, yani evet. Kısa bir süreliğine de olsa yoldaştık! Seni hatırlamamamın imkanı yok.”
Üstelik askeri kanada mensup bir prenses gibi eşi benzeri görülmemiş bir şey elbette iz bırakırdı.
“Yoldaşlar… Demek bana hâlâ öyle diyorsun…” Rit bakışlarını biraz aşağı kaydırdı ve sessizliğe gömüldü.
Doğru ya. O zamanlar yollarımız ayrıldığında Rit, gerçek yoldaşlarım diyebileceğim ilk parti sizdiniz demişti. Birlikte yola çıktığı ilk grup, güçlü bir canavar olan makaselli bir iblisle karşılaştıklarında Rit’i arkalarında bırakıp kaçmıştı. O sırada biz de o yaratığın peşindeydik, Rit ile karşılaşıp yaratığı alt etmek için güçlerimizi birleştirmiştik. Bundan sonra Rit’in tavrının biraz yumuşayacağını düşünürdünüz… ama yumuşamadı. Hemen utanıveriyor, bunu gizlemek için bizimle gereksiz yere daha da çok takışıyordu.
Ruti bunu sinir bozucu buluyordu ama ben sevimli bir köpek yavrusu gibi bizimle sürekli didiştiğinde Rit ile konuşmaktan keyif alıyordum, bu yüzden ona sık sık eşlik ederdim.
“Eee, Gide— hayır, burada Red’sin değil mi…? Ne yapıyorsun burada?”
“O mesele…”
İşe yaramazın teki olduğum için partiden atıldığımı açıklamamayı yeğlerdim doğrusu… ama başka hiçbir açıklamayı kabul etmesine imkan yoktu. Ayrıca benim hakkımda kimseye bir şey söylemediğinden emin olmam gerekiyordu.
Yapacak bir şey yoktu sanırım.
“Biraz utanç verici ama…” Kararlılığımı toplayıp hikayeyi anlattım ona.
“Bu da ne böyle?!”
Sözlerimi bitirdikten sonra Rit nedense patlayıverdi. “O kadar süre birlikte savaştıktan sonra mı?! Bu çılgınlık!”
“Yine de Ares’in söylediklerinde mantıksız bir taraf yoktu. Bir engel teşkil ettiğim kesin bir gerçekti.”
“Bunun doğru olmasına imkan yok! Partinin sorunsuz bir şekilde ilerlemesini sağlamak için her zaman dikkat eden sensin!”
Bu doğruydu. Savaş gücümün yetersiz olduğunu kabul ettiğimden, savaş dışındaki alanlarda faydalı olabilmek için diğer çeşitli hususlara dikkat ederdim. Yemek pişirmek de bunun bir parçasıydı; partinin geri kalanının durumunu gözlemlemek, yeni kasabalar hakkında bilgi toplamak, ihtiyacımız olan tüketim malzemelerini temin etmek, finansmanı yönetmek, Kahraman ile görüşmek isteyen çeşitli nüfuzlu kişilerle müzakere etmek de…
“Gördün mü? Deli gibi çalışıyormuşsun!”
“Hepsini böyle sıralayınca, evet, sanırım öyleymiş.”
Rit hâlâ gerçeği kabul etmek istemiyor gibiydi. Hatta patlamaya hazır gibi görünüyordu.
“Bu kadar öfkelenmene gerek yok. Savaşın akışına ayak uyduramadığım için muhtemelen yolun bir yerinde yenilgiye uğrayacaktım zaten. Hatta bu gerçekleşmeden önce Zoltan’a çekilip eczanemi açmış olmam belki de daha iyi oldu.”
“Bekle, sen onlar için tüm bunları yaparken, gerçekten sensiz idare edebilecekler mi şimdi?”
“İyi olduklarına eminim. Görünüşe göre geçenlerde rüzgarın göksel kralını bile alt etmişler.”
En azından buraya kadar ulaşan haberler bu yöndeydi. Fakat cepheden bu kadar uzakta, raporlar pek çok kişinin ağzından geçiyor ve ulaştığında neredeyse sadece dedikodudan ibaret oluyordu. Gandor’u gerçekten alt etmiş olmaları neredeyse kesindi ama tüm detaylar muhtemelen abartılmıştı.
Biraz endişelenmediğimi söylersem yalan söylemiş olurdum ama…
“Endişelensem bile ayrıldıktan sonra yapabileceğim pek bir şey yok. Ruti her zaman benimle seyahat ediyordu, bu yüzden bir şekilde halledebileceğine eminim.”
Bunu söylerken amacımın biraz da kendimi ikna etmeye çalışmak olduğunu inkar edemezdim. Ama artık Ruti’nin partisinde değildim. Ağabeyi olarak değerli küçük kız kardeşim için yapabileceğim başka bir şey kalmamıştı.
“Bu konu bu kadar yeter. Biz ne dersek diyelim, Ares burada oturup bizi dinleyecek değil ya,” dedim Rit’i yatıştırmaya çalışarak.
“Öğğ… Sanırım öyle,” diye karşılık verdi, benim çoktan kabul kabullendiğim şeyi kabullenmeye henüz hazır olmadığı açıkça belliydi. Gözüm masaya koyduğum bardaklara kaydı.
“Çay soğumuş. Biraz daha yapayım.”
“Gerek yok. Benim için zahmet etmene gerek yok.”
“Her gün tekrar karşılaşmıyoruz sonuçta. Daha önceki gibi elime ne geçerse rastgele hazırladığım bir şey değil de adamakıllı bir çay içmeni istiyorum.”
Eskiden bir şeyler hazırladığımda, ya doğada kamp yapıyor ya da ön saflarda konuşlanmış oluyorduk. O zamanlar başarabileceğimi düşündüğüm tek şey, taşıdığımız erzaklardan veya yolda toplayabildiklerimizden ne çıkarsa onu bir araya getirmekti. Asla ideal koşullar altında yapılmış bir şey olmuyordu.
Şimdi işler farklıydı ama. Dağda yetişen bitkilerden dilediğimi seçebiliyordum. Pazarlarda satılanlar kadar iyi çay yaprakları bulabilir, büyüyle arıtılmış su yerine doğal temiz su kullanabilirdim. Arıtılmış şeylerin her zaman organik olmayan bir tadı olurdu.
Rit’in lafını keserek bardakları hızla aldım ve biraz daha çay yapmak için mutfağa yöneldim.
Ateşin üzerindeki su su kabının sıcaklığını, en nihayetinde buharlaşmaya başlayana kadar artırdım. Benim kişisel teorime göre kaynamaya başlamadan hemen önceki sıcaklık, elimdeki çay yaprakları için en uygun olanıydı. Kaptaki suyun sessizce dalgalanmasını beklerken, kaçırmamak için dikkatle izledim.
Aniden, ikimiz de henüz çocukken Ruti’ye sıcak süt hazırladığımı hatırladım. Şekerimiz yoktu ama ormandan topladığım biraz balı ekleyip ona içirmiştim. Ruti süt içmekten nefret ederdi ama ballı tadını tadınca şaşkına dönmüş, sonra bana bakıp yarısını tek yutkunurda içmişti. Sadece yarısının kaldığını fark edince, yudum yudum içmeye başladı. Hepsi bittiğinde mutlu bir şekilde içini çekmişti.
Kahraman kutsaması ile doğmuş olan Ruti, her zaman derin bir bakış açısına sahip gibi görünürdü ama normal bir çocuk gibi süt içerken ne kadar sevimli olduğunu hâlâ hatırlıyordum.
“İşte oldu.”
Kabı ateşten alıp çay yapraklarını ekledim. Havayı hoş bir koku kaplamaya başladı ve kendi kendime hafifçe başımı salladım.
“Çok lezzetli…”
Rit tatmin olmuş bir şekilde nefesini dışarı verdi. Ruti’nin küçüklüğünde yaptıklarından tamamen farklıydı ama yine de bana küçük bir gizli tatmin duygusu verdi.
“O zamanlar Kahraman’ın partisinin kamptayken bu kadar lezzetli yemekler yemesine şaşırmıştım ama doğru malzemelerle bu, saraydaki çaydan bile daha iyi olabilir.”
“Övgü için bile fazla bu. Yemek pişirme becerim sadece birinci seviye. Seviyemden kaynaklanan bir yetenek telafisi olduğuna eminim ama gerçek bir aşçıyı yenemem.”
“Yine de…” Rit bardağı dudaklarına götürdü ve bir yudum daha aldı. “…Belki de sadece benim için yaptığın için bu kadar lezzetlidir.” Kız son kısmı hafifçe fısıldadı, gülümseseyken yanakları biraz kızardı.
Rit ilk tanıştığımızda asla bu kadar dürüst olmamıştı.
Rit ile ilk karşılaşmam, onun memleketi olan Loggervia Düklüğü’nde, güney sınırına yakın Alomar adında bir kasabadaydı. Düklüğe gelmiştik çünkü orada İblis Lordu’nun ordusunun taarruzuyla başa çıkmakta zorlandıklarına dair raporlar almıştık. Loggervia stratejik açıdan önemli bir konumdaydı, bu da eğer düşerlerse komşu birkaç ülkenin de yıkılacağı anlamına geliyordu. Ne olursa olsun korunması gerekiyordu.
O zamanlar grupta Kahraman Ruti, Bilge Ares, Dövüş Sanatçısı Danan, Haçlı Theodora ve rehber olarak ben vardım. Beşimiz bir meyhanede oturmuş, kasabadan topladığımız bilgileri enine boyuna değerlendirerek yemeğimizi yiyorduk. Tam da Ares'in, İblis Lordu'nun ordusuna mensup bir ork casusunun görüldüğüne dair söylentilerden bahsettiği anlardı.
“Hey, güzelim, gel iki kadeh bir şey içelim.”
Kulağımıza kaba bir laf atma sesi geldi. Tezgâha doğru göz ucuyla baktığımda, siyah kapüşonlu bir pelerin giymiş bir kadın ile ona laf atan bükük belli bir adam gördüm. Adamın gözlerinde tehlikeli, pis bir sırıtış vardı. Yanakları avurtlarına çökmüş, teni ceset gibi sararmıştı. Belinde birkaç kat deriyle sarılmış kurşun bir cop asılıydı. Sap denilen bu silah, rakibi öldürmeden bayıltmak için tasarlanırdı. Genellikle köle avcıları tarafından kullanılırdı ki şövalyelik günlerimde bu tiplerin tepesine az binmemiştim. Bu tarz silahlar taşıyanlardan asla haz etmezdim, şövalyelik geçmişim de bu fikrimi hiç değiştirmemişti.
“Hey, duymazdan gelme sakın. Bana Dir derler. Güneşdiyarı'nda bayağı tanınan bir paralı askerimdir, bilirsin. Dir adını daha önce duymuşsundur herhalde, ha? Duymadın mı? Her neyse. Kafaları çekelim işte. Hadi ama.” Kapüşonun altından kadının yüzünü süzmeye çalıştı.
Ağzından bir ıslık kaçtı. “Ooo, bayağı da tatlıymışsın.”
Gittiğiniz her kasabada böyle adamlara rastlardınız. Ruti ile ben olaya müdahale etmek için tam ayağa kalkıyorduk ki...
“Ayyy, ahhh, oyyy!”
Pelerinli kadın, adamın elini omzundan tuttuğu gibi kavrayıp yukarı doğru büktü. Ardından doğrulurken magandayı yere serdi.
“N-ne yapıyorsun sen?!”
Kadın kapüşonunu geriye doğru indirdi. Sarı saçları hafifçe dalgalandı, berrak mavi gözleri sarsılmaz bir iradeyle parıldıyordu. Yere kapaklanmış adama tepeden bakarken dudaklarında küçük, mağrur bir tebessüm belirdi.
“S-seni gidi!”
Adam sağ eliyle büyü yapmak için bir işaret çizerek ayağa kalkmaya yeltendi.
“Ateş Topu mu?”
Patlayıcı bir alev yaratan bir ateş büyüsüydü bu. Öfke krizine girilmiş olsa bile bina içinde kullanılacak bir şey değildi. Durdurmak için hamle yaptım ama siyah pelerinli kız, adam büyüyü aktifleştiremeden kınından kavisli bir kılıç çıkardı. Grifon tüyleriyle süslenmiş bir şoteldi bu. Kılıcın sivri ucunu adamın boğazına dayadı.
“Laf atacak yanlış kişiyi seçtin.”
“Ü-üzgünüm! Affedersiniz!”
Gözü korkan adamın bir anda alkolün etkisi geçmiş gibi yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi, tir tir titreyerek oradan kaçtı.
Anlaşılan endişelenmemize gerek yoktu.
Rahatlayan Ruti ile ben yerlerimize dönmeye yeltendik ancak pelerinli kadın kararlı bakışlarını bize çevirdi.
“Yardımınıza ihtiyacım olduğunu mu sandınız?”
Zoraki bir tebessümle, “Boşuna tasalanmışız anlaşılan,” dedim. Ancak o, parmağını bana değil, doğrudan Ruti'ye doğrulttu.
“Aynen öyle! Burada Kahraman'a ihtiyacımız yok! Loggervia'daki İblis Lordu'nun ordusuyla kendi başımıza da baş edebiliriz!”
Kız bunu söylerken dişlerini göstererek gururla sırıttı. Rit ile, yani Rizlet ile ilk karşılaşmamız işte böyle olmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.