Karanlık kıtanın mutlak hakimi, Gazap İblis Lordu Taraxon’un Avalon kıtasına karşı başlattığı büyük işgalin üzerinden tam üç yıl geçmişti.
Bu kısacık sürede dört krallık haritadan silinmiş, Avalon topraklarının yarısı iblis lordunun pençesine düşmüştü. İnsanlar artık bu yıkımı durduracak hiçbir güç kalmadığına inanıp umutsuzluğun karanlığına gömülmek üzereyken, bu dünyanın yaratıcısının onları tamamen terk etmediği anlaşıldı.
Kehanetler, Kahraman’ın gelişini müjdeledi. Derken, taşranın bağrında ansızın ortaya çıkan genç bir kız, neredeyse hiç savaş deneyimi olmayan köylülerden topladığı derme çatma bir birliğin başına geçti ve iblis lordunun öncü birliklerini bozguna uğratmayı başardı. Kahraman Ruti Ragnason, üzerinde taşıdığı ve herkesin ilk bakışta tereddütsüz kabul edeceği Kahraman Kutsaması'nın nişanesiyle başkentte boy gösterdi. Başkentin yeraltı dünyasına hükmeden hırsızlar çetesiyle uzlaşma sağlamaktan tutun, elflerin kadim zamanlarından kalan harabelerde saklı Kahraman kanıtını gün yüzüne çıkarmaya kadar uzanan akılalmaz başarıları, kralın da onun gerçekliğini kabul etmesini sağladı.
Böylece Kahraman, arkasına halkın coşku dolu tezahüratlarını ve kutsamalarını alarak dünyayı kurtaracağı o uzun yolculuğa ilk adımını attı.
Zoltan. Sınır boyundaki o ücra diyar.
Kahraman’ın doğup büyüdüğü topraklardan fersah fersah uzaktaki Zoltan, aslında iblis lordunun ordusuyla süren savaşın cephe hattındaydı. Gürül gürül akan nehirleriyle bereketli, güney okyanusundan kopup gelen fırtınaların insafına kalmış bir yerdi burası. Kuzeyi ve doğusu, Dünyanın Sonu Duvarı denilen o uçsuz bucaksız, henüz ayak basılmamış sıradağlarla çevriliydi. Her yanı kaplayan bataklıklar yüzünden ne ulaşım ne de haberleşme gelişebilmişti. Stratejik açıdan zerre kadar değeri olmayan, kendi kaderine terk edilmiş bir topraktı.
Nehirlerin taşıdığı alüvyonlar ve her taşkından sonra geride kalan verimli topraklar sayesinde, iyi drene edilmiş tarlalara sadece tohum serperek bile geçinmek mümkündü. Ancak tarıma gerçekten gönül verenlerin çoğu, ansızın patlayan ve her şeyi yerle bir eden fırtınalar yüzünden her şeyini kaybederdi. Bu yüzden buranın halkı, zamanla doğuştan gelen bir uyuşukluğa ve tembelliğe teslim olmuştu.
Merkezde çalışan memurlar, sürgün edilip bu uyuşuk Zoltan topraklarına gönderilme korkusuyla yaşardı. Çevre köyleri haraca bağlayan haydutlar bile buradan çalacak bir şey bulamayacaklarını bildiklerinden buraya uğramazdı. Bu sınır boyuna yolu düşenler ya adaletten kaçan kaçaklar, ya inzivaya çekilen münzeviler ya da tuhaf tiplerdi.
Ama benim şu anki halim için biçilmiş kaftandı burası.
"Üç kilo güzelavrat otu, iki kilo koku yaprağı, bir torba beyaz böğürtlen..."
Topladığım şifalı otları maceracı loncasının kabul masasındaki ahşap tezgaha bıraktım.
"Eline sağlık, Red... Toplam yüz otuz payril ediyor."
Veznedeki kız el çabukluğuyla hesabı yapıp gümüş payril paralarını avucuma bıraktı.
"Yine bekleriz."
Tezgahtan uzaklaştığımı gören diğer maceracılar sırıtarak laf attı.
"Hey, Red! Hâlâ ot toplamakla mı uğraşıyorsun? Şöyle araya bir goblin imhası sıkıştır da hayatına biraz heyecan gelsin, ne dersin?"
"Sağ ol, böylesi benim dişime göre."
"Hadi ama dostum, belindeki o bronz kılıç gerçekten çok rüküş duruyor. Yanında demir bir kılıç bile taşımayan maceracı bu mesleğin yüz karasıdır."
Sadece omuz silktim. Alay konusu olmaktan hoşlandığımdan değildi elbet ama geçmişte yaşadıklarımın yanında bu laflar devede kulak kalırdı.
Bu adamlar sadece çene çalıyordu, niyetleri kötü değildi. Onlar da Zoltan'ın o uyuşuk ruhuna teslim olmuş, sadece kolay görevleri kovalayan tiplerdi.
Böyle bir yerde neden maceracılık yaptığıma, neden kendimi şifalı ot toplamaya adadığıma gelirsek... Bu, ot uzmanı olmadan çok öncesine dayanan bir hikayeydi.
Geçmişte, gerçi üzerinden henüz bir yıl bile geçmedi ama Kahraman Ruti’nin partisinin bir üyesiydim.
O zamanlar adım Gideon Ragnason’du. Açık konuşmak gerekirse, Kahraman Ruti Ragnason benim öz kız kardeşimdi.
Bu dünyada insanlar doğduklarında bir Kutsama alırlar. Bu, Tanrı'nın insanlara yürüyecekleri yolu göstermek için bahşettiği bir lütuf olarak görülür. Kişiye o yolda yürüyebilmesi için uygun güçler verilir, zaten bu yüzden bunlara Kutsama denir. Alınan kutsamanın türüne göre çeşitli yetenekler de bu güce eşlik eder. Savaşçı veya büyücü ağacından kutsamaya sahip olanlar, kendi sınıflarının yeteneklerini kuşanabilirlerdi.
Benim kutsamam ise daha önce hiç görülmemiş olan Bilge Rehber’di. Bu kutsamanın bana bahşettiği güç, doğrudan artı otuz seviye ile başlamamı sağlamıştı. Yani doğduğumda otuz birinci seviyedeydim. Kraliyet muhafızı olan bir şövalyeyle denk bir seviyeyle gözlerimi açmıştım dünyaya. İlk başlarda bu durum büyük bir infiale yol açmıştı. Altı yaşımda canavar avlamaya başlamış, sekizimde şövalye birliğine kabul edilmiştim. Onyedime geldiğimde ise birliğin ikinci komutanlığına kadar yükselmiştim.
Kız kardeşimin Kahraman olduğu ortaya çıktığında, bizi insanlığın ikiz umudu ilan edip göklere çıkardılar. Ruti ve ben taşradaki çatışmalardan döndüğümüzde, kral nihayet Ruti’yi Kahraman olarak tanıdı. İblis lordunu yenmek üzere başkentten yola çıktığında, doğal olarak ben de onun partisine dahil edildim.
O sıralar kız kardeşimden bile daha güçlüydüm ve başkentin en iyi beş şövalyesinden biri olarak gösteriliyordum. Partiye katılmama kimse itiraz etmedi.
Partimizdeki bilge, Ares hariç.
Günün sonunda, Ares haklı çıkmıştı.
Benim kutsamam olan Bilge Rehber, sadece Kahraman’ın yolculuğunun başlangıcını korumak için tasarlanmış geçici bir güçten ibaretti. Diğerlerinin seviyeleri yükselip her biri birbirinden güçlü yeni yetenekler öğrendikçe, benim kutsamamın sınırları da bir bir gün yüzüne çıkmaya başladı.
Kahraman kutsaması olan biri kahraman yeteneklerini, bilge kutsaması olan bilge yeteneklerini, savaşçı kutsaması olan ise savaşçı yeteneklerini kullanabilirdi... Fakat benim kılavuzluğuma özel hiçbir yetenek yoktu.
Öğrenebileceğim tek şeyler, herkesin sıradan yollarla edinebileceği basit becerilerdi. Yola çıktığımızda gruptaki herkesten güçlüydüm. Ancak zaman geçtikçe bana yetiştiler ve nihayetinde beni fersah fersah geride bıraktılar. Yavaş yavaş grubun sırtındaki bir yüke dönüşmüştüm. Benim rolüm, yolculuğun başında toy olan Kahraman’a destek olup, görev yarılandığında sahneden çekilmesi gereken o geçici yoldaştan fazlası değildi.
"Sen bizim gerçek bir yoldaşımız değilsin."
İblis lordunun dört göksel kralından biri olan Toprak Desmond ile giriştiğimiz o amansız savaşın ardından, zaferi kutlamak için yerel derebeyinin lüks dairesine doğru ilerlerken Bilge Ares bana aynen böyle söylemişti.
"Ne demek istiyorsun?"
"Gerçek bir yoldaş, üzerine düşen rolü hakkıyla yerine getiren kişidir. Sırtını gözün arkada kalmadan yaslayabileceğin biridir."
"Benim öyle olmadığımı mı iddia ediyorsun?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.