Myne Olmadan Bir Gün

"Hey, Lutz! Ben önden gidiyorum."

"Tamamdır. Hemen arkandan geliyorum Ralph!"

Ağabeyim Ralph'in çıkmak üzere olduğunu duyunca, aceleyle ekmek ve jambonumu paketleyip av malzemelerimle birlikte sepetime tıktım. Sonra sepeti sırtıma asıp evden dışarı fırladım.

Vaftiz edildiği ve gün aşırı çalıştığı için Ralph'in artık herkesle birlikte ormana gitme zorunluluğu yoktu. Ama artık canı ne zaman isterse gidebiliyordu, bu da genelde iş arkadaşlarıyla gittiği anlamına geliyordu. Onunla artık eskisi kadar sık ormana gidemiyorduk, bu yüzden merdivenlerden aşağı koşarken içimi hafif bir heyecan kapladı.

"Of, bugün hava epey ısınacak gibi." Ormana gitmek için bekleyen çocuk grubuna doğru ilerlerken, tenime vuran güneş ışığının sıcaklığıyla mevsimin değiştiğini hissedebiliyordun.

Buluşma yerinde Fey ve Tuuli'yi de gördüm. Vaftiz edilmiş olmalarına rağmen bugün küçük çocuklarla ormana gidiyorlardı. Üçünü birden burada görmek beni eskilere götürdü.

"Ralph, Lutz! Günaydın." Tuuli bizi görünce bu tarafa dönüp el salladı.

"Günaydın Tuuli. Myne nasıl? Üç tam gün oldu, artık ateşi düşmüştür herhalde?" Myne, odun kesmek ve şu mokkan denen şeyleri yapmakla kendini o kadar hırpalamıştı ki, günlerce yataklara düşmüştü.

"Hayır, hiç de öyle değil. Depo odasında bayılalı üç gün oldu ama ateşi hâlâ çok yüksek. Gerçekten endişeleniyorum." Tuuli kaşlarını çatarak yere baktı ve başını salladı. Bir iki gün yatakta kalmak Myne için normaldi ama üç gün süren yüksek ateş pek hayra alamet değildi. Tuuli endişeden hasta gibi görünüyordu.

"Bir şeyi kalmaz, bak gör. Myne henüz bir kitap yapmadı, öyle kolay kolay ölmez o." Myne zayıf ve hastalıklıydı ama hayallerinin peşinden her zaman var gücüyle koşardı. Kitaplardan bahsettiğinde ne dediğini hiçbir zaman tam anlayamazdım. Anlattıkları bir türlü kafama yatmazdı. Ama onları yapmak için elinden gelen her şeyi yaptığını biliyordum. O ufacık, çelimsiz bedeniyle istediğini elde etmek için bu kadar çabalamasını izlemek kadar beni hırslandıran bir şey yoktu.

...Ayrıca, beni eski bir gezgin tüccarla tanıştıracağına dair söz vermişti. Gezgin tüccarlar sürekli şehirler arasında mekik dokudukları için beni çırak olarak yanına alacak birini bulmakta zorlanıyordum. Myne'ın kapıdaki hocasının eskiden gezgin tüccar olduğunu duymuştum, bu yüzden Myne'dan beni onunla tanıştırmasını istedim. Onun gibi birinin muhtemelen hâlâ faal olan tüccarlarla bağlantıları vardı. Belki beni birine önerirdi de ben de yanlarına çırak girerdim.

Myne beni tanıştıracağına söz verdiğinde, "Benim de sana bazen faydam dokunuyor değil mi Lutz?" deyip gururla gülmüştü.

"Myne ile bir sözümüz var, o yüzden kesinlikle iyileşecek."

"Haklısın Lutz. Myne iyi olacak. Kesinlikle." Tuuli'nin yüzü biraz olsun aydınlandı.

"Yola çıkıyoruz!" Ralph'in duyurusuyla yaklaşık on çocuktan oluşan grup ormana doğru yürümeye başladı.

"Myne olmayınca çok daha hızlı yürüyoruz, değil mi?"

"Ahaha. Myne gerçekten çok yavaş yürüyor. Ama olsun, sen her zaman ona yardım ediyorsun ya."

Çocuk grubu şehir surlarını geçince, sorumluluk duygusu yüksek bir abla olan Tuuli her zaman herkesle ilgilenmek zorunda kalıyordu. Bütün vaktini sadece Myne'ı kollayarak geçiremiyordu.

"Ralph, ben Fey ile grubun önüne geçiyorum. Arka tarafa Lutz'la beraber göz kulak olur musunuz?"

"Tamamdır! Bu arada... Lutz, bunca zahmete girmene şaşırıyorum doğrusu," diye mırıldandı Ralph, Tuuli uzaklaştıktan sonra bıkkın bir tavırla.

Ona ters bir bakış attım. "Ne zahmetinden bahsediyorsun?"

"Myne'la ilgilenmekten. Sadece izlerken bile ne kadar büyük bir baş belası olduğunu anlayabiliyorum."

Ralph mahallede başkalarına yardım eden iyi biri olarak bilinirdi ama bu şekilde sadece Tuuli'ye hava atmak için halka açık yerlerde davranırdı. Tuuli yanımızda değilken bana tamamen farklı davranıyordu.

"Tuuli ile aynı yaşta olduğum için şanslıyım."

Sesi oldukça içten geliyordu ama ben sadece omuz silktim. Myne ile biraz da kendi çıkarım için ilgileniyordum, bu yüzden mesele değildi. Bunu benden başka kimse bilmiyor gibiydi ama Myne her türlü tuhaf hikâyeyi biliyordu ve yazı yazmayı biliyordu. Hatta beni bir gezgin tüccarla bile tanıştırabilirdi.

"Myne'ın da kendine göre iyi yanları var," dedim neredeyse refleksle. Ralph merakla gözlerini bana dikti.

"Ne gibi mesela?"

Aklıma gelen ilk şey gezgin tüccar meselesiydi ama bundan bahsetmek istemedim. Ralph ve diğer ağabeylerim gezgin tüccar olmak istediğimi söylediğimde her zaman bana güler ve aptal derlerdi. Gizlice tüccar olup bütün ailemi şaşırtmak istiyordum.

"Myne yemeğini benimle paylaşıyor ve bana güzel tarifler öğretiyor, o yüzden yani."

"Tek derdin yemek, değil mi?" Ralph güldü ama Myne'ı bu kadar ciddiyetle kollamamın en büyük nedeni gerçekten de yemekti. Onunla vakit geçirmek benim için daha fazla yemek demekti. Ve eğer ona yardım edersem, gerçekten lezzetli şeyler yiyebilirdim.

"Neden bıyık altından gülüyorsun? O yemekleri sen de yiyorsun."

"Tabii ki, çünkü tadı güzel ve yapımına yardım ediyorum. Neden yemeyeyim?" Ağabeylerim genelde yemeğimi çalardı, bu yüzden toplayıcılık yaparken fındık ve meyve yiyerek karnımı doyururdum. En kötüsü kıştı, çünkü toplayıcılığa çıkamıyordum. Toplayıcılık yoksa meyve de yoktu ve tipi bizi içeri kilitlediği için yiyecek diğer mevsimlere göre çok daha kıttı.

Myne'ın kışın karnımı doyurmak için bir gün uydurduğu parue keklerinin yapımı basitti; normalde kuşlara bıraktığımız parue artıklarını kullanıyorduk. Hiç zorlanmadan onlardan tonlarca yapabilirdiniz ve o kadar güzellerdi ki hâlâ inanamıyordum.

...Ve hepsinden güzeli, herkesin kendi tabağında kendi parue kekleri olduğu için, ağabeylerimin onları benden çalması konusunda endişelenmeme gerek kalmıyordu!

O gün, Myne'ın parue topladığımız her güneşli günde bize lezzetli tarifler öğretmeye başladığı gün oldu. Myne'ın talimatlarını izlersem bol bol lezzetli yemek yiyecektim. Bunu anladığım an, ona yardım edeceğime ve sahip olmadığı güç olacağıma söz verdim. Karşılığında ise bol bol yemek yiyecektim. Lezzetli yemekler için ne kadar gerekiyorsa o kadar çok çalışacaktım.

"Tamam, beşinci çan çaldığında burada buluşuyoruz. Anlaştık mı?"

"Anlaştııık!"

Ormana vardığımızda bir buluşma yeri belirledik ve sonra çocukların toplayıcılık yapmaları için dağılmalarına izin verdik. Ralph ve Fey bugün burada oldukları için ben ava çıkacaktım.

"Şimdi tam shumil mevsimi olmalı. Buralarda bir sürü koşturuyorlardır eminim." Ralph elinde bir ağla dişlerini göstererek gülümsedi.

Shumiller bizim gibi çocukların bile avlayabileceği küçük canavarlardı. Boyları diz kapağıma kadar gelirdi; etleri, derileri, kemikleri ve yağları işe yarardı. Etleri, avlayabileceğimiz diğer şeylere kıyasla özellikle yumuşak ve lezzetliydi. Shumiller bir yaz meyvesi olan rutreb yemeye bayıldıkları için, yaz boyunca sayıları arttıkça etleri daha da güzelleşirdi.

Shumil avlarken gruplara ayrılmak gerekirdi. Biri avı kovalayacak, diğeri elinde ağla pusuda bekleyecekti.

"Lutz ve ben kovalayacağız. Tuuli ve Ralph, siz ağı hazır tutun," dedi Fey -ki adının canavarlarla bir ilgisi yoktu- ve bizimle shumilleri yakalamak için bir plan yapmaya başladı. Ormanın derinliklerinde küçük bir tepe vardı ve shumiller avcılardan kaçmak için yüksek yerlere koşma eğiliminde olduklarından, en iyisi onları yukarıya, önceden hazırlanmış bir ağa doğru kovalamaktı.

Ralph ve Tuuli ağla birlikte kararlaştırılan yere çıktıktan sonra, Fey ve ben taşları toplayıp birbirimize yakın bir şekilde shumil aramaya başladık. Eğer bir rutreb yaması bulabilirsek, yakınlarda shumil bulmayı da bekleyebilirdik. Shumil avlamak, rutreblerden bize düşen payı yemelerini engellemek için de önemliydi.

"İşte orada bir tane! Hohwhoa! Hohwhoa hohwhoa!" Bir shumilin ağzı sular içindeki kıpkırmızı rutrebleri hızla mideye indirdiğini fark ettik ve hemen büyük hayvanların seslerini taklit etmeye başladık. Shumil irkildi ve çalılıkların arasına daldı.

"Phiiiiih!"

"Phih phiiiih!" Yakınlarda yemek yiyen diğer shumiller de arkadaşlarının çığlıklarını duyunca kaçmaya başladılar. Hayatta kalma şanslarını artırmak için hepsi birden etrafa yayılarak küçük tepeye doğru koştular.

"Hohwhoaaaa!" Fey'in sesi farklı bir açıdan yankılandı. Onun olduğu yöne koşan shumil alelacele yön değiştirdi. Ben de koştum, shumilleri bir arada tutmak için bağırarak mümkün olduğunca çoğunun ilerideki Ralph ve Tuuli'nin ağına girmesini sağladım. Sonunda altı shumil sıkı bir grup halinde dosdoğru ağın içine daldı. Tek bir tanesinin bile kaçmasına izin vermeden hepsini yakaladık.

"İşte bu!"

"Tamamdır, hadi nehre gidelim!"

Bıçaklarımızı ağın içine sokup shumillerin boğazlarını keserek pençelerini çıkardıktan sonra, onları ağdan çıkardık ve arka ayaklarından tutarak nehir yatağına kadar sürükledik. Bir shumilin ön ayaklarındaki pençeler zehirliydi, bu yüzden güvenlik için onları önceden kesip atardık.

Sadece eve taşıyabileceğin kadar hayvan avlarsın. Ralph ve Fey ikişer tane taşıyabiliyordu ama bu benim için hâlâ çok zordu, bu yüzden sadece bir tane taşıyacağımı tahmin ediyordum. Tuuli için de aynısı geçerliydi. Nehre sürüklenirken bile henüz tam ölmemiş olan o shumiller debelenip çabalıyor, ön bacaklarıyla saldırmaya çalışıyorlardı. Benimki kaçamasın diye tutuşumu sıkılaştırdım.

Nehre vardığımızda onları kesmeye başladık. Benim shumilimde bir nabız hissettim ve rahatlayarak içimi çektim. Eğer ölseydi, kan kokusu ete daha çok sinerdi. Etini ne kadar çabuk kanatırsam o kadar iyiydi.

"Dikkatli olun," diye uyardı Ralph. Bıçaklarımızı hazırlarken herkes başını salladı. Shumiller sihirli yaratıklardı. Eğer onları dikkatli bir şekilde kesmezsek, bıçaklarımız vücutlarının içindeki feytaşı denen sert taşa çarpardı ve çarptığı an shumil eriyip yok olurdu.

Bıçaklarımızın saplarıyla shumillerin kafalarına vurup onları bayılttıktan sonra alt karınlarına bıçakları saplayıp yukarı doğru çektik.

"Kyaaa! Mahvettim!" Tuuli, önündeki shumil'in koyu ve kıvamlı bir sıvıya dönüşmesini acınası bir ifadeyle izledi. Ardından o karanlık sıvının içinden feytaşını çıkarıp nehirde yıkadı; omuzları kederle çökmüştü.

"Tuuli, benimkilerden birini alabilirsin. Şunu parçala da eve götür," dedi Ralph, yanına aldığı shumillerden birini işaret ederek.

"Gerçekten mi? Teşekkürler Ralph. O zaman bu feytaşını sen alabilirsin." Tuuli, bu kez işi batırmamaya kararlı bir şekilde bıçağını narince ete daldırdı.

Fey, alaycı bir gülümsemeyle araya girdi. "Bu shumil biraz Myne'a benziyor, değil mi? İkisi de mavi falan ya, ondan."

"Hayır, benzemiyor! Sus artık, dikkatimi dağıtıyorsun!" Tuuli, Fey’in sataşmalarına direnerek hayvanı sağ salim parçalamayı bitirdi; shumil'in organlarını çıkarıp üzerindeki kanı yıkadı.

"Bir düşünün. Hem Myne hem de shumiller acayip zayıf, değil mi? Ama sinirlendiklerinde gözleri gökkuşağı gibi parlıyor. Aradaki fark ne?" Shumiller normalde sadece kaçardı ama ebeveynleri, yavrularını öldürdüğünüzü görürse gözleri gökkuşağı gibi parlar ve üzerinize çullanırlardı. Fey, Myne’ın sinirlendiği anların tıpkı buna benzediğini söylüyordu. Myne gerçekten öfkelendiğinde gözlerinin kısıldığı ve atmosferinin tamamen değiştiği bir gerçekti. O anlarda normalde altın sarısı olan gözleri, sanki üzerini bir yağ tabakası kaplamış gibi renk değiştirmeye başlardı.

"Onu sinirlendirmek senin suçundu Fey. Kızın onca emek verip yaptığı o kil tabletleri ezip geçtin." Gitmeye hazırlanırken Fey’e sert bir bakış attım. Ben kendi shumil'imi çoktan parçalamıştım ama o henüz ikincisine yeni başlıyordu.

"Bu kadar öfkeleneceğini düşünmemiştim... Kahretsin! Yine mahvettim." Myne’ın öfkesini düşünmek, belli ki kesim yaparken Fey’in odaklanmasını bozmuştu. Önündeki shumil kalıntısının siyah bir su birikintisine dönüşmesini izlerken dilini damağına şaklattı; sonra iç çekerek kanı temizlemek için feytaşını çıkardı.

"Hey Lutz, Fey ile erkenden eve dönün de şunları kristal dükkanına satın. Tuuli ile benim küçük çocuklara göz kulak olmak için burada kalmamız gerekiyor."

"Anlaşıldı." Ralph'ın bana fırlattığı feytaşını yakaladım ve Fey ile birlikte yola koyuldum. Feytaşlarını alan dükkan kapanmadan önce şehre varmamız gerekiyordu.

Kanı iyice süzülen shumillerimizi uygun dallara bağlayıp sırtımıza vurduk. Diğerlerinden önce ayrılıp şehre ulaştık. Ardından ara sokaklara dalarak batı kapısının yanındaki kristal dükkanına doğru koşturduk. Kapıya varmamıza ramak kala beşinci çan çaldı; bu, aceleci dükkanların çoktan toparlanmaya başladığı anlamına geliyordu. Kristal dükkanının yanındaki de onlardan biriydi ve bu durum bizi korkuttu ama şansımız yaver gitti, bizim gideceğimiz yer hâlâ açıktı. Birlikte içeri daldık.

"Usta, bunları satmaya geldik." Kristal dükkanı feytaşlarını alıyordu, biz de serçe parmağı büyüklüğündeki taşlarımızı tezgaha bıraktık. Dükkan sahibi kristallerden birini parmaklarının ucuyla tutup incelemek için ışığa tuttu.

"Boyutuna bakılırsa... Bunlar shumillerden gelme herhalde?"

"Hı-hı. Parçalarken işi batırdık da."

"Hahaha, kötü olmuş. Alın bakalım, her biri için bir orta bakır sikke."

"Teşekkürler usta." Kendi işimize yaramayacak o küçük feytaşlarını birer orta bakıra sattıktan sonra Fey ile dükkandan fırladık. Fey, elindeki sikkeyi havaya fırlatıp tutarken çıkan o güzel çınlama sesini dinledi.

"Hadi Lutz, gel doğu tarafında biraz takılalım."

"Bu para Ralph'ın, benim değil. Cebimde bir kuruş yok."

"Birazını paylaşmaktan zarar gelmez, hadi ama." Şehrin doğu yakası tüccarlar, hanlar ve yemek yerleriyle doluydu. Meyhanelerin açılması ve tüccarların potansiyel müşterilere seslenmesiyle birlikte, doğu tarafı yakında fena halde kalabalıklaşacaktı.

O tarafa doğru ilerledik ve Fey vakit kaybetmeden orta bakırıyla iki tane ranshel aldı; yemesi kolay, lezzetli bir meyveydi bu. Birini "Sakın düşürme!" diyerek bana fırlattı. Fey’in binbir zahmetle verdiği meyveyi ziyan etmeye hiç niyetim yoktu, havada zıplayıp kaptım.

Ranshelleri iştahla mideye indirerek eve doğru yürümeye başladık. Az sonra altıncı çan çaldı; bu, kapıların kapanacağının işaretiydi. Her yerdeki dükkanlar ve atölyeler kepenk indiriyordu. Bir an içinde, yürüdüğümüz cadde tıpkı bizim gibi evine dönen insanlarla dolup taştı.

Kalabalıktan kaçmak ve eve kestirmeden gitmek için bir ara sokağa saptık. Güneş batmaya başlamıştı ve sokağın gözlerimin önünde karardığını görebiliyordum.

"Lutz... Biliyorsun, Myne ile çok vakit geçiriyorsun. Sence de o korkutucu değil mi?" Karanlığın içinde Fey’in sesi, her zamankinden biraz daha kısık çıkmıştı. Şaşkınlıkla ona döndüğümde, yüzünde o alışıldık muzip sırıtışın olmadığını gördüm. Gerçekten korkmuş gibiydi.

"Myne o gökkuşağı gözleriyle bana dik dik baktığında sanki... sanki nefes alamıyormuşum gibi hissettim. Canım yandı. Bunu düşünmek bile beni ürpertiyor. Myne sadece tuhaf değil, aynı zamanda korkutucu."

Başımı hafifçe yana eğip Myne’ın korkutucu tarafı üzerine iyice düşündüm. "Biraz korkutucu sayılır çünkü kafası bizimkinden farklı çalışıyor. Eğer elinde bir sopayla üzerimize gelse onu kolayca alt ederdik. Ama Myne asla böyle bir şey yapmaz. Onu korkutucu yapan şey, sana ne yapacağını asla kestiremiyor olman. Ama sorun değil. Onu sinirlendirmemen yeterli. Zaten sadece kitap mevzularına sinirleniyor, o kadar."

Fey’in rahatlamayla derin bir iç çektiğini duydum. "Pekala. Ben ondan uzak durmaya çalışacağım. Neyin onu sinirlendirip neyin sinirlendirmeyeceğini çözemiyorum." Başını iki yana salladı. "Bunu başka kimseye soramazdım, anlamazlardı. Ne yapacağımı bildiğim iyi oldu," diye mırıldanarak bitirdiği ranshel'in çekirdeğini fırlatıp attı.

Tuhaf ve korkutucu, ha? Emin değilim. Ben de elimdeki meyve çöpünü attım ve kararmaya başlayan mavi gökyüzüne baktım. Gökyüzü Myne’ın saçlarının rengine bürünürken, tıpkı gözlerinin rengine benzeyen ay yükseliyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.