"Tamam Shuu. Ben burada olacağım."
"Tamamdır. Kapanış saatinde gelip seni alırım. Sakın bensiz bir yere gitme, anlaştık mı?"
"Bu kütüphaneye sık sık gelme şansım olmuyor, inan bana vaktimi öyle boşa harcamam," diye karşılık verdi Urano. Gözlüklerini burnunun üzerine doğru ittikten sonra kendi etrafında dönüp kütüphaneye doğru adeta seke seke gitti.
Saçının iki yanına örgüler yapılmıştı. Tabii ki kendi yapmamıştı; annesi bu gezide güzel görünmesi konusunda ısrar etmiş, saçları bitene kadar da evden çıkmasına izin vermemişti. Nedenini pek anlamıyorum aslında. Urano’nun kitaplardan başka bir şeyi umursayacağı yoktu ya, neyse.
İster saçını yapın ister ona yeni kıyafetler alın, Urano gezilerde her zaman aynı şeyi yapardı. En yakın kütüphaneye gider, daha önce okumadığı kitapları arayıp bulur ve ben onu almaya gelene kadar okurdu. Ya da ben onunla kitapçı kitapçı gezer, hem rehberlik hem de hamallık yapardım. Bir seçeneğin bu, diğerinin şu olduğunu bilecek kadar uzun zamandır arkadaştık. Ve ben aslında bu gezinin tadını çıkarmak istiyordum, bu yüzden bütün günü kitapçılarda harcamaya niyetim yoktu. Urano’yu bir kütüphaneye fırlatıp günün geri kalanında kafama göre takılmak beni çok daha mutlu ediyordu.
"Bu kütüphane cumartesileri 18:30’da, hafta sonları ve tatillerde ise 17:00’de kapanıyor." Telefonumun alarmını kurup oradan uzaklaştım.
Kütüphaneden dışarı çıktığımda etrafa göz gezdirdim ve ileride, sonunda devasa gümüş bir kürenin yükseldiği geniş bir park gördüm. Burası, üzerine dünya haritası şeklinde kıtaların çizildiği bir planetaryumun çatısıydı.
"...On yıl olmuş, ha?" Urano ve ben buraya on yıl önce de gelmiştik. Daha doğrusu, onun evinde ne kadar vakit geçirirsem geçireyim Urano’nun annesi hiçbir hediyeyi kabul etmiyordu; bu yüzden annem, eğitici bir okul gezisi süsü vererek bu geziyi organize etmişti. Gizli bir hediye gibiydi.
Artık evde tek başıma kalabilecek yaştaydım ama her ikisine de saygımdan gezilere katılmaya devam ediyordum. "Urano yanındayken annesinin dinlenmesine imkan yok zaten."
Her neyse, kütüphane kapanana kadar ne yapacağımı bulma vakti gelmişti. Geçen on yıl içinde makul ölçüde eskimiş olan planetaryuma doğru ilerlerken bunları düşünüyordum. Üzerinde "Şehir Parkı" yazılı taş bir işaretin yanından geçtim; bir yandan yürürken bir yandan da sıcak güneşin altında oynayan çocukları ve gölette kuşları besleyen aileleri izledim.
"Bu sefer daha dikkatli olmalıyım..." On yıl önceki hatamı hatırlayarak yumruğumu sıktım.
On yıl önce ilkokuldaydım ve yılda iki kez yapılan bu gezilerden birine gideceğimiz için acayip heyecanlıydım; hem yoğun çalışan annemle vakit geçirebileceğim hem de yeni yerler göreceğim anlamına geliyordu bu.
Güz gezimizdi. İstasyona varıp eşyalarımızı bırakabileceğimiz bir otele yerleştiğimizde, macera için peçeteler, şekerler ve her türlü ıvır zıvırı sırt çantama doldurmuştum. Ama annem kağıt kürek işlerinden dolayı uykusuz kalmıştı ve "Saat üçü geçtiğine göre, akşam yemeğine kadar biraz kestireyim," deyip yatağa hazırlandı. Bu da doğrudan yan odaya gitmem demekti.
"Ben oynamaya geldim, Urano!" Heyecanla odaya daldığımda Urano’nun annesini bir sandalyeye yığılmış, bitkin bir halde buldum. Urano ise onun karşısında oturmuş kitap okuyordu.
"Shuu, annem sızıp kaldı; çok yorgun. Bırak biraz uyusun. Yarın oynarız." Pek itiraz edecek yer bırakmamıştı. Omuzlarımı düşürüp odama geri döndüm.
"Anne, Urano’nun annesi de dinleniyor..."
"Mmm, peki. Bunu alabilirsin Shuu." Annem uykulu uykulu esneyerek çantasından bir harita çıkardı. Haritayı masaya yayıp kırmızı kalemle işaretledi. "Buradaki yaya platformu çok büyük ve her yere bağlanıyor. Otelin ikinci katındaki resepsiyon çıkışından gidersen buraya varırsın. Bu bölgede araba yok, o yüzden istediğin kadar keşif yapabilirsin. Varış noktan burası, planetaryum. Bu haritayı kullan ve oraya ulaşıp ulaşamayacağını gör. Eğer varırsan, kanıt olarak bir giriş bileti getir. Bol şans tatlım."
"Teşekkürler anne. Deneyeceğim!" Elimde harita, pusula ve nakit parayla kendimi bir kahraman gibi hissediyordum. Bilmediğim bir bölgedeydim ve tek başıma ta planetaryuma kadar gidecektim.
"Shuu, Urano’nun annesine nereye gittiğini haber ver!"
"Anlaşıldı! İyi uykular." Tekrar yan odaya yöneldim. Urano’nun annesine planetaryuma ulaşmak için bir maceraya atılacağımı söylediğimde, Urano’yu da yanıma almamı istedi. Pek istemiyordum aslında. Yavaştı ve ayak bağı olurdu...
"Benim için sorun değil ama Urano muhtemelen burada okumaya devam etmek ister," dedim. Tecrübelerime dayanarak Urano’nun okumayı seçeceğinden emindim ama o, haritaya biraz baktıktan sonra hazırlanmaya başladı.
"Tamam, gidelim Shuu."
Yanımda alışılmadık derecede maceracı bir Urano ile annemin talimatlarını izleyip ikinci kattaki resepsiyonun yanındaki otomatik kapıdan çıktım. Tren istasyonundan doğrudan otele girdiğimiz için burayı ilk kez görüyordum; yaya platformu gerçekten devasaydı. Bin bir yöne ayrılıyordu ve benim işim doğru yolu bulmaktı.
Önümde yayılı duran haritayla sırıttım. Fakat ilk engelim, korkunç bir düşman kılığında hemen belirdi.
"Shuu, şu karşıdaki mağazaya gidelim. İçinde kesin bir kitapçı vardır," dedi Urano, otelin tam aksi yönündeki bir binayı işaret ederek. Ama oraya gidersek ben hiç eğlenemezdim. Bu... Bu lanet Süper Canavar Kitapkurdu!
"Olamaz! Hayır! Ben bugün planetaryuma gidiyorum."
"Yeni bir kitapçı, planetaryumdan kesinlikle çok daha eğlenceli olur!"
"Benim için değil!"
Urano burnunun altından mutsuz mutsuz mırıldandı ve çantasından bir kitap çıkarmaya yeltendi ama ben onu durdurmak için elini yakalayıp şehir parkına doğru yürüdüm. Planetaryum parkın en ucundaydı. Bu Süper Canavar Kitapkurdu'nun yoluma çıkmasına izin vermeyecektim!
Yaya platformu boyunca yürüdük, ana caddeyi geçtikten sonra yol aşağı doğru eğimlendi ve her iki yanında koca ağaçların sıralandığı bir patikaya bağlandı. Patikaya girdiğimizde caddedeki araba sesleri kesildi; yerini oyun oynayan çocukların çığlıklarına ve rüzgarda hışırdayan yaprakların sesine bıraktı.
"Shuu! Bir kütüphane! Burada bir kütüphane var!"
"B-bekle bir dakika Urano. Planetaryuma gidi..." Her zamanki gibi onu durdurmak üzereydim ki bir an bir şeyi fark ettim. Eğer kütüphaneye girmesine izin verirsem, oradan kendi rızasıyla hayatta çıkmazdı. Düşününce, Urano aslında macerama ayak bağı oluyordu. Eğer onu kapanış saatinde gelip alırsam, o istediği gibi kitap okuyabilirdi, ben de istediğim gibi keşif yapabilirdim. Mükemmeldi.
"Tamam Urano. Ben dönene kadar sakın buradan ayrılma."
"Tamam. Kitap okuyup seni beklerim." Urano kocaman bir gülümsemeyle el sallayıp kütüphaneye doğru fırladı.
Süper Canavar Kitapkurdu’nu alt etmiş bir halde haritamı açtım; en başta planladığım gibi macerama başlayacak olmanın heyecanıyla kalbim küt küt atıyordu. Urano’nun girdiği kütüphaneye sırtımı döndüm ve parkın daha derinlerinde görebildiğim o büyük gümüş küreye doğru koştum.
"Aah, çok eğlenceliydi."
O kürenin içinde sadece bir planetaryum yoktu. Oynayabileceğim tonla etkileşimli bilim sergisi vardı, bu yüzden gösteriyi izlemek yerine onlarla vakit geçirdim. Oradaki çocuklarla arkadaş oldum ve mıknatıslarla en çok kumu kimin taşıyabileceği konusunda yarıştık. Bir göktaşının ağırlığı karşısında beraber şaşkına döndük, pedal çevirerek en çok elektriği kimin üreteceği konusunda kapıştık. Kapanış saati olan 17:30’a kadar oynamaya devam ettim.
Dışarı çıktığımda hava zaten epey kararmıştı; sonbaharda güneş erken batıyordu ve sıcaklığın aniden düştüğünü hissettim. Öğlen hava sıcaktı ama şimdi üzerimdeki ceket bile üşümemi engellemeye yetmiyordu. Sokak lambalarının aydınlattığı patikada, sallanan ağaçların üzerime düşen gölgeleri arasında kütüphaneye doğru koştum.
"...Ha?" Kütüphanenin girişi aydınlatılmıştı ama kapılar tamamen kapalıydı. Pencereler beyaz perdelerle örtülmüştü ve içeriden görebildiğim kadarıyla her yer kapkaraydı. Kimse yoktu. Kütüphanenin etrafında dolandım, Urano’nun kitap okuyup beni bekliyor olabileceği aydınlık bir yer aradım. Ama onu bulamadım.
"Şimdiye kadar çoktan otele dönmüş olmalı." Otel, caddenin hemen karşısındaydı ve oraya gidebilecek kadar yakındı. Bilmediğin bir yerde birini beklemektense otele dönmek zaten daha mantıklıydı.
Otele doğru koştum.
"Urano mu? Hayır, henüz dönmedi." Odasına gidip annesinden bu sözleri duyduğum an, yüzümdeki kanın çekildiğini hissettim.
"Shuu, hani onunla beraber olacaktın?" Annem bana dik dik baktı; ben de Urano’yu kütüphanede bırakıp planetaryuma yalnız gittiğimi itiraf etmek zorunda kaldım.
"Çünkü yani, ben planetaryuma gitmek istiyordum ama dışarı çıktığımız saniyeden beri Urano sürekli kitapçılara veya kütüphaneye gidelim deyip durdu. Bencillik ediyordu."
Urano’nun annesi sanki bir şeyi fark etmiş gibi başını kaldırdı. Ben de fark etmiştim. "...Kitapçı mı?!" Urano o mağazanın içindeki kitapçıya gitmekle ilgileniyordu. İşin içine kitap girdiğinde her zaman harekete geçerdi. Kütüphane kapandıktan sonra kesinlikle kitapçıya gitmeye karar vermişti.
"Gidip onu arayacağım!"
"Dur bakalım Shuu. Ben de seninle geliyorum." Annemle birlikte mağazaya koştuk, haritayı kontrol ettik ve beşinci kattaki kitapçıya yöneldik. Büyük bir dükkandı ama şehirdeki pek çok yerden sadece biriydi. Her köşesini köşe bucak aramak çok uzun sürmedi.
"Burada yok."
"...Belki başka bir kitapçı vardır?"
Annem, bir kitapçı çalışanına yakında başka kitapçılar olup olmadığını sordu. Haritayı açarak, "Bir kitapçıda bekleyen bir arkadaşım var ama hangisi olduğunu kestiremiyorum," dedi. Çalışan ona yaya platformundan biraz uzakta iki kitapçı daha olduğunu söyledi.
"Hadi Shuu, gidelim."
"...Anne, Urano’nun o ikisinden birinde olduğunu sanmıyorum."
"Neden olmasın?"
"Urano buraya gelmeyi sadece, devasa bir alışveriş merkezinin içinde kesin kütüphane vardır diye istedi. O küçük kitapçılardan haberi bile yoktur. Hem hiç bilmediği bir yerde sağa sola adres sorup oraya kadar yürüyecek kadar girişken biri de değil."
Urano, gördüğü her kitapçıya bir aptal gibi bodoslama dalardı ama yabancısı olduğu bir yerde el yordamıyla dolanıp millete kitapçı tarifi sormazdı.
"Öyle mi? Ama siz üçüncü sınıftayken, yaz tatilinde kitapçı turuna çıkmamış mıydınız? Urano ile birlikte kilometrelerce ötedeki bir kitapçıya kadar bisiklet sürüp herkesi şaşırtmıştınız, hatırlasana?"
"Onu yaptık, çünkü yola çıkmadan önce harita ve telefon rehberi yardımıyla bütün kitapçıları tek tek işaretlemişti. Buraya geleceğimizi bize bugüne kadar söylemedin, o yüzden bu durum farklı. Kütüphanenin önünde beni beklerken kaçırılmış olma ihtimali çok daha yüksek."
"Anlıyorum... O zaman otele dönüp polisi aramalıyız sanırım."
"Hı hı..."
Kütüphanenin önünde beklerken paketlenip götürülmüş olması işten bile değildi. "Minibüse bin bak, içeride kitap var," diyen herhangi bir fidyeciye saniyesinde kanardı zaten.
Kütüphanenin kaçta kapandığına en başta baksaydım bunların hiçbiri olmayacaktı!
Urano'nun annesi kaşlarını çatarak içini çekti. "Orada da yokmuş demek? Polisi arıyorum." Önce yerel belediyeyle iletişime geçip bir kız çocuğunun kütüphanede kilitli kalmış olabileceğini söyledi ancak görevliler içeride kimsenin kalmadığının teyit edildiğini belirttiler.
"Yine de gidip bir baksak iyi olur. Urano’nun bu konuda sabıkası var." Urano, kitap okumak için dünyanın en tuhaf yerlerine tünemeyi huy edindiğinden, memleketteyken bir kez daha kapandığını fark etmeden kütüphanede kilitli kalmıştı. O günden beri kütüphanede "şüpheli şahıs" muamelesi görüyor, görevliler kapanış vaktinde içeride kalmadığından emin olmak için kırk dereden su getiriyorlardı.
Urano'nun annesi titreyen elleriyle polisi aradı. Urano'nun dönmediğini söyleyip aramaya kütüphaneden başlamalarını rica etti. "Kütüphane kapansa bile o okumaya devam eder ama oradan asla kendi başına çıkmaz. Eğer kütüphanede değilse, kesin kaçırılmıştır."
Kızının kütüphanelerde kilitli kalma geçmişinden bahsetti ve polisin ricası üzerine kütüphane bizim için derhal açıldı. Dışarıdan bakınca içerisinin zifiri karanlık olduğunu düşünmüştüm ama bir köşedeki büyük, sıra sıra dizilmiş pencereler dışarıdan epey ışık alıyor, perdeleri bir nebze aydınlatıyordu.
"Kızınızın kaçırılmış olma ihtimali bana da yüksek geliyor. Kapanıştan önce her yeri kontrol ettim. İçeride biri kalsa bile, bir ilkokul çocuğu yardım çağırmak için masadaki telefonu kullanmayı akıl eder, değil mi? Pencereden bağırabilir, perdeleri açıp yoldan geçenlerin dikkatini çekebilir..." Mesaiye kalmak zorunda kaldığı için mutsuz olan kütüphane görevlisi ışıkları yaktı.
Işıl ışıl yanan kütüphanede koşturup dışarıdan aydınlık görünen pencerelerin olduğu tarafa yöneldim. Tahmin ettiğim gibi, Urano pencere pervazına tünemiş, altındaki kısa kitaplığın üzerine yaydığı kitapları okuyordu.
"Urano!"
Sesimi duyunca kafasını kitaptan kaldırıp kapağını kapattı ve bana döndü. Biz polisi arayacak kadar perişan halde onu ararken, o son derece sakin ve istifini bozmamış görünüyordu.
"Geldin demek Shuu. Epey geciktin. Dışarısı zifiri karanlık olmuş."
"Kütüphanenin içi de zifiri karanlıktı! Bunu nasıl fark etmezsin be aptal?!" Refleksle bir çığlık attım.
Urano, yanaklarını şişirip dudak bükerek bana dik dik baktı. "Kaba olma. Karanlıklaştığını ve okumanın zorlaştığını ben de fark ettim."
"Bunu fark edip de buradan çıkmadığın için asıl aptal sensin! Seni gidi Süper Canavar Kitap Kurdu!"
Bu sefer, planetaryumdaki gösteriden sonra alışverişimi yapıp kütüphane kapanmadan yetişmeyi başarmıştım. Urano'nun en sevdiği yer, kitap raflarına en yakın sandalyeydi. Hangi kütüphaneye gidersek gidelim, mutlaka bir rafın dibine çökerdi; bu yüzden onu bulmak hiç de zor olmazdı.
On yıl önce incelemeye pek vakit bulamadığım kütüphaneye şöyle bir göz gezdirdim. Merdiven altındaki bölüme plastik bir zincir çekilmiş ve üzerine "girilmez" tabelası asılmıştı. On yıl önce Urano, batan güneşin ışığından kaçmak için merdiven altına sığınmıştı; muhtemelen o tabela tam da onun yüzünden oradaydı.
Bu düşünceler aklımdan geçerken Urano’yu hemencecik buldum. Her zamanki gibi kitap okuyordu. Üzerindeki yeni kıyafetlerine ve özenle yapılmış saçlarına rağmen, yaptığı şey hiç değişmemişti. Gözleri sayfalar üzerinde geziniyor, yüzündeki hafif tebessümle kelimeleri bir bir midesine indiriyordu.
"Urano, kapanış saati yaklaşıyor."
"A, Shuu. Bakıyorum bu sefer hava kararmadan gelebilmişsin." Urano gülümseyerek kitabını kapattı ve ayağa kalktı.
"...Bunu hatırlıyor musun?"
"Tabii ki. Annem bana çok kızmış ve hava karardıktan sonra okumaya devam edersem bir daha asla yeni kitap almayacağını söylemişti. O günden beri, okurken hava kararmaya başladığında bir şekilde kendime geliyorum." Urano içini çekti. Bu bana, o olaydan sonra kütüphane kapanırken artık boş boş bakmak yerine "Ben hâlâ buradayım!" diye seslenmeye başladığını hatırlattı.
"Vay be, Süper Canavar Kitap Kurdu bile azıcık büyümüş demek..." Geçen on yılda biraz olgunlaştığını düşünürken, onun kitapları toplaması gerekirken bir rafın önünde durup yeni bir kitaba daldığını gördüm.
"Zerre kadar büyümemişsin!"
"Ha? Ne diyorsun be?"
Urano’nun elinden kitabı kapıp rafa geri koydum. Ardından kolundan tuttuğum gibi, onun homurdanmaları eşliğinde kütüphaneden çıktık. Alışveriş merkezini işaret edip, "Hazır gelmişken bari oradaki kitapçıya gidelim," diye tutturdu ama ben onu ailelerimizin beklediği otele doğru sürüklemeye devam ettim.
Öylesine az yol katetmişti ki, bu durum ruhsal seviyede canımı yakıyordu. Urano, umarım bir gün kitapsız bir dünyaya düşer de gününü görürsün!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.