Karanlık geçmişime dair düşüncelerimi zihnimin ücra bir köşesine itip, onlar üzerine bir daha asla kafa yormayacağıma yemin edeli iki gün olmuştu. Babam sonunda dışarı çıkmama izin vermişti; tabii kapı eşiğinden fazla uzaklaşmamak şartıyla. Bu da Otto’yu tekrar görebileceğim anlamına geliyordu.
“Özür dilerim, Bay Otto. Benim için o kadar zahmete girip bir görüşme ayarladınız ama tam o sırada hastalandım...” Haklıydım. Ben ateşimle yatakta boğuşurken Otto’nun izin günü geçip gitmişti. Haliyle Lutz’u onunla tanıştırma fırsatını da kaçırmıştım.
“Yüzbaşıdan duydum, ateşin tam beş gün boyunca düşmemiş. Şimdi daha iyi hissediyor musun?”
“Hı hı, sayenizde.” Gülümsedim ama Otto sadece kaşlarını çatıp bana şüpheyle baktı.
“Gerçekten daha iyi misin? Pek öyle görünmüyorsun da.”
Görünmüyordum, doğru; ama bunun sebebi ateş değil, ne kadar uğraşırsam uğraşayım kağıt yapmayı beceremiyor oluşumdu. “Çözmekte zorlandığım bir sorunum var. Benim yerimde olsaydınız ne yapardınız, merak ediyorum.”
“Ha? Sorununu bana anlatmanda bir sakınca yok mu?” Otto gözlerini fal taşı gibi açıp bana doğru eğildi.
Hızla başımı salladım. Gezgin bir tüccar olarak kuşkusuz benim hayal bile edemeyeceğim şeyler yaşamıştı. Benim aklıma gelmeyen bir çözümü onun bulması gayet olasıydı. “Sakıncası yok. Hemen sahip olmak istediğim bir şey var ama onu tek başıma yapacak ne gücüm ne de kondisyonum var. Belki büyüdüğümde yapabilirim ama vücudum normal bir insan gibi gelişecek kadar sağlıklı kalır mı, bilmiyorum. Hatta çok fazla yaşayıp yaşamayacağım bile meçhul. Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız, Bay Otto?”
Anlatırken beni onaylayarak dinleyen Otto, kaşlarını kaldırıp hiç duraksamadan cevap verdi: “Kendin yapamıyorsan, yapabilecek birini kirala. Bütün derdin bu mu yani?”
“Ne?!” Gözlerimdeki perde inmişti resmen. İstediğim şeye ulaşmak için bir başkasını kiralamayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. İşte eski bir tüccardan beklenecek türden bir bakış açısı buydu. Başkalarının beni bir iş için kiralamasını hayal edebiliyordum ama birini kendim için çalıştırmak hiç aklıma gelmemişti.
“...Sanırım bu gerçekten harika bir fikir ama buna param yetmez.”
“Evet, bunun için biraz fazla küçüksün. Şöyle yapalım o zaman. Ben senin yerinde olsam, yetenekli birini bulur ve onu yapmak istediğim şeyi kendi isteğiyle yapması için yönlendirirdim. Bu pek kolay bir iş değil ama eğer bir şeyi karşılık beklemeden, gönüllü olarak yaparlarsa senin de sırtına yük binmemiş olur.”
İşte tam bir eski tüccar... Sıcak gülümsemesinin ardında harikulade karanlık fikirler yatıyordu. Zaten beni de çoktan istediği şeyi yapmam için yönlendirmeye başlamıştı bile. Matematik becerisi olan bir asistanın ücretini sadece yazı tahtası kalemleriyle ödemenin bütçesi için ne kadar karlı olduğunu söylediğini hatırlıyordum.
“...Bunu aklımda tutacağım.” İşi benim yerime yapacak birini bulmak, onunla bağ kurmak ve bunu kendi isteğiyle yapmasını sağlamak. Bu benim için epey zor olacaktı. Ama bunu sonra düşünürdüm.
Otto omzuma hafifçe vurdu ve yazı tahtasını uzattı. Sohbet saati bitmişti. Bu onun sessizce “Hadi, ders başlasın,” deme şekliydi.
“A, bu arada. Madem sağlığın yerine geldi, şu çocuğa söyle; yarın değil sonraki gün buluşabiliriz. Şeyde olsun... Merkez meydanda. Merkez meydanda üçüncü çan kulesi vakti nasıl sence?”
“Lutz’dan bahsediyorsunuz. Ben de tam bunu soracaktım. Teşekkür ederim.” Unutacağımı sanmıyordum ama yine de tahtaya merkez meydan, üçüncü çan notunu düştüm.
Başımı kaldırdığımda Otto’nun çenesini sıvazlayarak sırıttığını gördüm. Nedense o gülümsemeyle birlikte sırtımdan aşağı bir tehlike ürpertisi yayıldı. Gayri ihtiyari dikleştim ve ona baktım.
“Evet. Benimle tanıştırmak istediğin her çocuğun gerçekten ilginç biri çıkacağına bahse girerim. Eğlenceli bir buluşma olmasını dört gözle bekliyorum.”
Pekâlâ... Bunu herhalde “Sakın karşıma sıkıcı birini çıkarma, en kıymetli izin günümü buna harcıyorum ona göre,” demek olarak yorumlayabilirdim. Şey... Otto? Bu sadece gezgin tüccar olmanın nasıl bir şey olduğuna dair sıradan bir sohbet olmayacak mıydı? İçimdeki paniği bastırıp gülümseyerek başımı salladım ve gözlerimi tekrar tahtaya diktim.
Soğuk terler döküyordum. Eyvah. Randevu vakti kapıdaydı ama ben bu görüşmenin gerçekte ne anlama geldiğini henüz kavrayamamıştım. Lutz’u tanıştırmak için bu işi başlatan ben olduğuma göre, artık çok geçti. Yazı tahtasına bir şeyler karalarken, bir yandan da bu görüşmenin altında yatan gizli anlamları deli gibi kafamda toparlamaya çalışıyordum.
“Myne, eve gidiyoruz.”
Dönmek için biraz erkendi ama babam beni çağırmaya gelmişti. Eşyalarımı toplayıp odadan çıktım.
“Hey, baba. Bay Otto’ya Lutz’u onunla tanıştırmak istediğimi söyledim. Bu tür tanıştırmaların özel bir anlamı var mı?”
“Yaşına bakılırsa, sanırım çıraklık için iş arıyor? Ailesinin mesleğini devam ettireceğini sanıyordum, yoksa tüccar mı olmak istiyor?”
...İş aramak mı?! Hayır, hayır, hayır; o kadar ciddi bir şey değil bu! Yani, alt tarafı çocuğuz biz, yapmayın.
“Sadece Otto ona gezgin tüccar olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatsın diye buluşacağız.”
“Evet, bu durum kesinlikle Otto’nun ona bir çıraklık işi ayarlamasını umduğu şeklinde yorumlanacaktır. Gerçi senin herhangi bir arkadaşının o işlerde tutunması zor olur, Myne.”
“Neden ki?”
“Bir düşün. Birini çırak olarak almak, hayatının geri kalanında ona bakmak demektir. Kendi işini kurup ayrılsa bile, aralarında asla kopmayacak bir bağ kalır.”
İşler sandığımdan çok daha ciddiydi. Bu sadece havadan sudan konuşulacak bir buluşma değildi; Lutz, eski bir gezgin tüccar olan Otto’nun kendisini çırak olarak kabul edecek birine takdim etmesini istiyordu.
...Ah, yani yarınki görüşme bir nevi iş mülakatı gibi mi olacaktı?! Bu kadar ciddi bir şeye önayak olduğuma inanamıyordum!
Eve dönüp annemle babamın çıraklık hakkındaki detaylı açıklamaları sayesinde durumun ciddiyetini iyice kavradıktan bir gün sonra, ağzına kadar dolu bir sepetle ormana gittim. Yolda Lutz’dan, verdiği bambuların banhit odunuyla karıştırıldığı için başına gelenler yüzünden özür diledim ve randevunun yarın olduğunu söyledim.
Bambu olayını duyunca içini çekip, “Banhit mi? Onlar çok karıştırılır zaten,” dedi. Buluşma haberini alınca da “Teşekkürler, Myne,” diyerek epey mutlu göründü.
Ormana vardığımızda herkes toplayıcılık yapmak için dağıldı. Lutz’un elinden tutup nehir kenarına yöneldim. “Tamam Lutz. Burası harika bir yer. Hadi seni bir güzel temizleyelim.”
“Ne?!”
Otto, belki de tüccar kökeninden dolayı kişisel temizliğine epey özen gösteriyordu. Sebebi de ilk izlenimin ne kadar önemli olduğunu biliyor olmasıydı. Otto’nun o hesapçı yapısını bildiğimden, oraya hazırlıksız gitmek istemiyorduk. Eğer ilk görüşmede Lutz’un bu zahmete değmeyeceğine karar verirse, onu değil bir gezgin tüccarla, normal bir tüccarla bile tanıştırmazdı.
“Biriyle tanışırken bıraktığın ilk izlenim çok önemlidir. Hele de önceden hazırlanma fırsatın varken. Sırf dış görünüşün yüzünden seni küçümsemesini istemiyorum.”
“Yıkanmanın o kadar şeyi değiştireceğini sanmıyorum ama neyse.”
En iyisi Ralph’in vaftiz töreninde giydiği kıyafetleri ödünç almaktı ama onları verip vermeyeceğini bilmiyordum. Ne benim ne de Lutz’un özel kıyafetleri vardı, bu yüzden normal kıyafetlerimizle gitmemiz gerekecekti ama elimden geldiğince onu çekidüzen vermeye kararlıydım.
Böylece, dış görünüşün başkaları üzerindeki etkisini Lutz’a bir bir anlatırken, kendi yaptığım basit şampuanımla saçlarını yıkadım. Yanımda onu parlatana kadar temizlemek için bezler, bir tarak ve bir kova getirmişti. Kovaya nehir suyu ve şampuan koyup, saçlarını tıpkı Tuuli’ninkileri yıkadığım gibi defalarca yıkadım. Tabii sadece saçla yetinecek değildim. Tüm vücudunu yıkamaya niyetliydim.
“Hey Lutz. Bay Otto ile konuşmak istemeni, gezgin tüccar olmak istemen olarak görebilirim, değil mi? Gezgin tüccar çırağı olabilmek için sana bir referans mı olsun istiyorsun?” Müşterisiyle sohbet eden bir kuaför edasıyla saçlarını yıkarken konuştum.
“Eh? Evet.”
Saçlarını bezle kuruladıkça, altın sarısı saçları ışıldamaya başladı. O kadar güzel bir sarıydı ki, saçlarımızı takas etmek istedim. Parlaklığını artırmak için taradım ve biraz kıskançlık hissederek sorularıma devam ettim. “Peki, gezgin tüccar olduktan sonra ne yapmak istiyorsun? Sadece dünyayı mı gezmek istiyorsun?”
“Bunlar da nereden çıktı şimdi?”
“Bunları iyice düşünmen gerekiyor.”
“Neden?”
“Bay Otto senin hakkında hiçbir şey bilmiyor Lutz. Seni ömrün boyunca tanıyan annen baban ya da ailen gibi değil o. Seni birine tanıştırmasını istiyorsan, bu konuyu gerçekten enine boyuna düşünmelisin.”
Dün ailemden duyduğuma göre, bu şehrin çocukları çıraklığa neredeyse istisnasız olarak ebeveynlerinin ya da bir aile üyesinin referansıyla başlıyordu. Bu yüzden de genelde babalarının mesleğini devam ettiriyorlardı. Mesela bir boyacı olan annem, Tuuli’yi bir arkadaşının yanına yerleştirdiği için Tuuli terzi çırağı olmuştu.
Anlaşılan o ki, torpilin önüne geçmek için çocukların ebeveynleriyle aynı iş yerinde çalışması pek rastlanan bir durum değildi. Ama yine de çocuklar, hem ailelerinin içi rahat etsin diye hem de işi daha ciddiye alsınlar diye ebeveynlerinin mesleklerine yakın işlerde çalışıyorlardı. Lutz’un yaptığı gibi, ailenin kesinlikle reddettiği bir işi istediği için aile dışından birinin referansına başvurmak çok nadir görülen bir şeydi.
“Bay Otto bu seferlik nezaketinden dolayı seninle görüşüyor ama o kadar da müsamahakar biri değil. O eski bir tüccar ve beklediğin kadar hesapçı biri. Eğer bu iş üzerine yeterince kafa yormadıysan, seninle ikinci kez görüşerek vaktini boşa harcamayacaktır.”
Yarınki görüşme bir nevi iş mülakatı gibi geçecekti. Eğer üstüne başına çeki düzen vermezsen ve işe alınmak için geçerli bir sebep sunamazsan, karşı tarafın seni o pozisyon için değerlendirmeye almaması bile çok güçlü bir ihtimaldi.
“...Peki ya sen, Myne?”
“Efendim?”
“Sana bir tüccar olarak ne yapacağını sorsam, hemen bir cevap verebilir miydin?” Lutz, o an orada ikna edici bir yanıt bulamadığı için hırsından dudak bükerek yeşim taşı rengindeki gözlerini bana dikti. Hiç duraksamadan başımı sallayıp cevap verdim.
“Hı-hı. Kağıt satmak isterdim. Eğer bir tüccar çırağı olsaydım, birilerine kağıt yapmayı öğretir ve benim yerime üretmelerini sağlardım.”
Aslında tek derdim kitaplara kavuşmaktı. Mümkün olsa başkalarını hiç bulaştırmadan, elimdeki imkanlarla kendi kitabımı kendim yapardım. Fakat artık sınırlarıma dayanmıştım. Attığım her adım başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Geldiğim noktada artık tek istediğim, bilgimi birine devredip başından sonuna kadar tüm işi ona yaptırmaktı. Bilgi ücreti karşılığında mülkiyet haklarını devredersem, birilerinin bu işe gönüllü olacağından emindim.
“Kağıt mı? Kitap değil mi yani?”
“Kitap yapmak için kağıda ihtiyacım var. Hem buralarda benden başka kimse kitap istemiyor ki.”
Lutz bıkkın bir tavırla, “Eğer senden başka isteyen yoksa kimse satın da almaz, değil mi?” diye mırıldandı.
Gülümseyerek onayladım. “Doğru. Kitapların öyle kolayca satılacağını sanmıyorum. Ama bitkilerden yapılan kağıdın maliyeti parşömenden çok daha ucuz olacağı için gayet güzel satılacaktır. Eminim dışarıda bir yerde, bilgimin değerini görecek ve beni yanına alacak kar odaklı bir tüccar vardır.”
“...Vay canına. Sen bu işi gerçekten enine boyuna düşünmüşsün Myne. Ben de şansımı deneyeceğim.”
“Bence 'Otto’nun yardımcısının arkadaşı' olmak, çoğu insanın geri çevireceği kadar zayıf bir bağlantı. Ama niyetini açıkça belli eder ve onlara bir değer katabileceğini gösterirsen, bir tüccarın seni de kanatları altına alacağını düşünüyorum.”
Lutz gözlerini suyun yüzeyine dikip derin düşüncelere dalınca, onu dürtükleyerek temizlenmesi için acele ettirdim. Lutz... Düşünürken bir yandan da yıkanmazsan bu iş çok uzun sürecek.
Lutz, abisi Ralph’ten özel kıyafetini ödünç istemişti ama duyduğuma göre kirlenir korkusuyla reddedildi. Bu yüzden her zamanki kıyafetlerimizle merkezi meydana doğru yürüyorduk; yine de Lutz her zamankinden çok daha temiz görünüyordu.
“Hey, buluşma üçüncü çanda değil miydi? Çok erken geldik.”
“Olay da bu zaten. Onlardan sonra gidersek işimiz biter. Mutlaka ilk varan biz olmalıyız. Oturup konuştuğumuzda zaman su gibi akıp gider.”
Bu şehirde zaman, tapınak çanının yaklaşık iki üç saatte bir çalmasıyla takip edilirdi. Saatlerin olmadığı bir yerde geç kalmak pek de büyük bir mesele sayılmazdı ancak duygusal açıdan, zaten zayıf konumda olan taraf bizken oraya sonuncu varmak istemiyordum.
“Biliyor musun, dün gece annem saçlarımın haline bakıp ne olduğunu sordu. Yakasından kurtulana kadar canım çıktı.” Lutz, acınası bir ifadeyle artık parıl parıl parlayan saçlarını çekiştirdi. Karla’nın ne hissettiğini anlayabiliyordum; oğlumun saçlarının bir anda ipek gibi yumuşacık olduğunu görsem ben de meraklanırdım.
“Kızlar güzellik meselelerine gerçekten çok önem veriyor.”
“Ben de bunu senin yaptığını söyledim. 'Git bunları Myne’a sor' dedim.”
“Nee?!” Sesi gür, kişiliği baskın ve inatçı bir anne olan Karla tarafından sorguya çekilme düşüncesi bile başımı ağrıtmaya yetti. “Size kendi başınıza nasıl yapacağınızı öğretirim, o yüzden benimkini istemeyin. Zaten bende de çok az var.”
“...Ah, kusura bakma. Malzemeni benim için harcatmış oldum.”
“Sorun değil. Sana çok borçluyum Lutz.” Bana bu kadar yardım ettiği düşünülürse, ona biraz şampuan vermekten gocunmazdım. Ancak kaynaklar kısıtlıydı ve Tuuli bunu yapmak için çok uğraşmıştı; bu yüzden Karla’ya koklatmaya bile niyetim yoktu. Şu halimle zaten saçlarımı beş günde bir yıkayabiliyor, arada kalan günlerde sadece suyla idare etmek zorunda kalıyordum.
“Ama yine de...”
“Eğer bu seni o kadar rahatsız ediyorsa, benim için fazladan yapabilirsin. Çok güçsüz olduğum için yağı sıkıp çıkarmakta zorlanıyorum.”
“Ha, derdin o muydu?”
Bir süre daha havadan sudan konuştuktan sonra Otto nihayet merkezi meydana girdi. Girişte durup etrafına bakındı ve bizi görünce, bu kadar uzaktan bile fark edebileceğim kadar geniş bir gülümseme yayıldı yüzüne.
Aaah... Kesinlikle bizi test ediyordu. O tehlikeli gülüşünü gördüğümden beri temkinli davranıyordum ve görünen o ki doğru olanı yapmıştım. Çan çalmadan önce gelip gelmeyeceğimizi ölçtüğü kesindi.
Otto, etkilenmiş bir ifadeyle sırıttı ve diğer yöne el salladı. Bunun üzerine başka bir adam belirdi ve Otto ile birlikte bu tarafa doğru yürümeye başladılar. Sırtımdan aşağı soğuk terler boşaldığını hissettim. İçgüdüsel olarak yanımda duran Lutz’un eline yapıştım.
“Geliyorlar Lutz. Kibar olmayı unutma.”
“T-tamam.”
Kendi aralarındaki samimi sohbetten, diğer adamın Otto’nun tüccar arkadaşı olduğu anlaşılabiliyordu. Ve o arkadaş bizim tarafa baktığında, gözleri avını tartan bir yırtıcı gibi keskin bir şekilde parladı.
...Şey, ben görüşmenin sadece biz ve Otto arasında geçeceğini sanıyordum! Üçüncü birinden kimse bahsetmemişti! Kahretsin, mülakata girecek olan Lutz ama asıl heyecandan ölecek olan benim!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.