Yeşil Karın Altındaki Sır

Yoksa ikisi birden miydi? Zagan, Barbatos'ta bir şeylerin değişmeye başladığını düşünüyordu. Az önceki hallerine bakılırsa Chastille de ondan hiç şikâyetçi gibi durmuyordu. Bütün bunlar ne anlama geliyordu böyle? Merakına yenik düşmüyor değildi ama kendi aşk hayatını her şeyin önüne koyması gerektiğini biliyordu.

Tapınağa hâlâ bir hayli mesafesi olan bir yola yaklaştıklarında parti, üzeri yeşil karı andıran bir tabakayla kaplanmış bir bölgeye denk geldi.

Rengi tunç yeşilini andırıyordu. Tabii ki gerçek kar değildi; etrafa saçılmış, yeşil yosun kırıntılarına benzeyen kalıntılardı. Üzerine bastıkça arkalarında ayak izleri kalıyor, tortular suda süzülüyordu. Gerçekten de kardan başka bir şeye benzetmek zordu.

Deniz kızları yalnızca süzülerek yüzdüğü için bu tortu birikintileri hiç bozulmadan kalmıştı. Binaların yakınında hiç kalıntı olmasa da ayaklarının altı bunlarla doluydu.

Bu da ne... Kum mu? Hayır, canlı kalıntıları bunlar... Zagan yerden bir miktar alıp avucunda inceledi. Çürüme kokusu yoktu fakat bu düzensiz parçalar kum tanesinden ziyade ufalanmış kemikleri andırıyordu. Aynı zamanda aslında yeşil değil, beyaz olduklarını fark etti. Başını kaldırıp yukarı baktığında belli belirsiz bir güneş ışığının süzüldüğünü gördü. Derinliklere kadar ulaşabilen ışık hüzmeleri kısıtlı olduğundan, etraf çoğunlukla yeşil bir ışıkla kaplanıyordu. Bu da tortuları yeşil sanmalarına yol açan bir göz yanılmasıydı sadece.

Çevrelerindeki evler muhtemelen işlenmiş taşlardan inşa edilmişti ama artık üzerleri tortu, midye ve deniz yosunlarıyla kaplandığından tek tek taşları ayırt etmek imkânsızlaşmıştı. Önünde uzanan kubbe şeklindeki yüzlerce binanın açıklıklarından cılız bir ışık süzülüyordu. Sayısız parıltılı balık etrafta yüzüyormuş izlenimi veren, masalsı bir manzaraydı.

"Hmm... Beklenmedik derecede güzel, değil mi?" diye mırıldandı Zagan.

"Evet. Ben de öyle düşünüyorum," diye karşılık verdi Nephy. Keyfi yerinde görünüyordu, başıyla onayladı.

Özel bir yerde yürüyüşe çıkmak randevu sayılıyorsa, bu da bir randevu olabilirdi... Ancak etraflarında birkaç kişinin daha olması ortamın büyüsünü biraz bozuyordu. Yine de Nephy mutlu olduğu sürece Zagan'ın keyfine diyecek yoktu. Manzaranın tadını çıkardıkları sırada aniden Barbatos'un sesini duydu.

"Hey, Zagan."

Sesi suda yankılanmıyordu. Zihninin içinde çınlıyor gibiydi. Zagan bir an için gözlerini kıstı, ardından durumun ne olduğunu anlayıp cevap verdi.

"Zihinsel iletişim mi? Bunu ne zaman öğrendin Barbatos?"

Bu, insanların düşünce yoluyla haberleşmesini sağlayan bir büyüydü. Yine de göründüğü kadar basit bir iş değildi. Kusurlu da olsa bir başkasının zihnine müdahale etmek demekti. Güç farkı çok fazlaysa veya büyücü bu alanda uzmanlaşmamışsa büyü gerçekleşmezdi bile. Nitekim Zagan bile bu büyüyü kullanamıyordu.

Ancak Barbatos bu iki şartı da taşımamasına rağmen Zagan ile zihinsel iletişim kurmayı bir şekilde başarmıştı. Sadece yarım yıl önce böyle bir şey imkânsızdı; demek ki kendince güçleniyordu.

Benimle bu yolla konuştuğuna göre diğerlerinin duymasını istemediği bir şeyler var... Zagan onun niyetini anlayıp sessizce cevabını bekledi.

"Uzatma da dinle. Teyit etmek istediğim bir şey var. Bifrons hakkında." Barbatos bu mesajı sinirli bir ses tonuyla iletti. Şaşırtıcı bir şekilde, sırf Nephteros'u düşünerek bu yola başvurmuş gibiydi. Zagan, o iblis lorduna bir ahit zorlaması büyü yaptığı için Bifrons artık Nephteros'un karşısına çıkamıyordu. Bifrons da bir iblis lordu olduğundan eninde sonunda bu bağı kırması mümkündü belki ama henüz böyle bir belirti yoktu.

"Bifrons'a ne olmuş?"

"...Sonunda söylediğin şeyde ciddi miydin?"

Zagan kaşlarını çattı. O sırada çok garip bir şey söylediğini hatırlamıyordu ama Barbatos farklı düşünüyor gibiydi.

"Bifrons'un Nephteros'a âşık olması meselesinden bahsediyorum. Öyle bir canavar insani duygular besleyebilir mi?"

Zagan'ın Bifrons ile olan kapışmasının sonuna tanıklık eden tek kişi Barbatos'tu. Bu konudaki şüpheleri de tümüyle haksız sayılmazdı. Bifrons, Nephteros'a âşık değilse, Zagan'ın o iblis lorduna verdiği ceza hiçbir anlam ifade etmezdi. Yine de Zagan hiç duraksamadan, sanki önemsiz bir şeyden bahsediyormuş gibi cevap verdi.

"O sözler basit bir zehirdi. İnsanlara bir şeyi işaret ederseniz, etraflarında onu daha çok görmeye başlarlar."

"Ha? Yani hepsi bir blöf müydü? Aptal mısın ulan sen?" Barbatos tam kızgın bir tonla Zagan'ı azarlamaya başlamıştı ki sözü kesildi.

"Hayır. Bifrons, Nephteros'a âşık. Ancak bu gerçeğin farkında olmasaydı, cezanın bir anlamı kalmazdı. Sözlerimin zehir olduğunu söylerken bunu kastediyordum."

"Bana hiç de öyle gelmiyor ama..." Barbatos bunun tamamen değersiz bir şey olduğunu savundu. Bu durum Zagan'ın canını sıktı.

"Nephteros'a Bifrons'u öldürebilecek bir büyü bahşetmiştim. Yine de ayaküstü hazırladığım bir şeydi; iblis lordu istese onu kolayca etkisiz hale getirebilirdi."

Bifrons'un kafasını uçurmak için Cennetin Ölçeği büyüsünün basit bir halini kullanmıştı ama bu onu öldürmeye yetmezdi. Yine de Bifrons'un canının yanmadığı anlamına gelmiyordu.

"Buna rağmen Bifrons sesini çıkarmadı ve saldırıyı sineye çekti. Nephteros'un imkânsız gördüğü bir şeyi başarmasına sevindiğini görünce Bifrons mutlu oldu, bu yüzden de izin verdi."

"Sırf bu yüzden mi Bifrons'un âşık olduğunu düşünüyorsun? Biraz zorlama değil mi?"

"Haklı olabilirsin. Ama bu kadar emin olmamın sebebi, Nephteros gerçeği öğrendikten sonra bile Bifrons'un onu asla doğrudan öldürmeye çalışmamış olması."

"Evet yani... Âşık olduğun birini öldürmek bayağı hastalıklı bir şey..." diye mırıldandı Barbatos. Buna gerçekten inanması, özünde iyi bir insan olabileceğini gösteriyordu belki de.

"Bifrons istediği an Nephteros'un hayatına son verebilirdi ama bunu bir kez olsun denemedi. Daha doğrusu yapamadı. Tahminimce Bifrons onu köşeye sıkıştırdıktan sonra geri dönmeye zorlayacaktı. Ama ne yazık ki kız benim topraklarıma kadar kaçtı."

Bifrons'un o zamanlar kendi davranışlarının ne kadar farkında olduğu belirsizdi ama o iblis lordu bile Zagan'ı karşısına almaya değmeyeceğini anlamış olmalıydı.

"Kendi bölgesinde yenemeyeceği biriyle dövüşmeye kalkışacak kadar aptal biri var mıdır? Bifrons gemide kaybettikten sonra topraklarımda bana meydan okumaya cüret etti, çünkü başka çaresi kalmamıştı."

Zagan'ın Nephteros'u kurtarmaya çalışacağını biliyordu. Öyle bir şey olursa Nephteros'u bir daha asla geri alamazdı. Bu yüzden zafere ulaşmak için çaresizce çırpınmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.

"Bifrons'un zamanı yoktu, hamlesi kalmamıştı, kazanma şansı sıfırdı ve onu geri alabilmek için kendi düştüğü acınası duruma bile aldırış etmedi. Kimse sıradan bir araç için bu kadar ileri gitmez. Bifrons'un derinlerde bir yerde onu hayatındaki en değerli şey olarak gördüğüne eminim."

Zagan'ın, Bifrons'un Nephteros'a âşık olduğundan bu kadar emin olmasının sebebi buydu. Ve Bifrons bunun farkında bile olmadığı için, iblis lorduna zarar vermek adına o zehirli sözleri sarf etmişti.

"Deli herifin teki de birine âşık olabiliyormuş demek..." Barbatos buna inanmaktan korkuyor gibiydi.

"O kadar da garip değil, öyle değil mi? Yalnız yaşadığın süre uzadıkça kendisini daha da yalnız hissediyor insan. Bifrons hep yalnızdı, bu yüzden birinin varlığının verdiği huzuru ilk kez tattıktan sonra âşık olması son derece doğaldı."

Yine de bu gerçeğin tamamen farkında olmasına rağmen Zagan, Nephteros'u ondan çekip almıştı. Bir iblis lordunun intikamı gerçekten de acımasızdı.

Barbatos başka bir şey söylemedi ama garip bir şekilde Zagan ondan hiçbir reddediş sezmedi. Zihinsel bağı bir anda koptu. Zagan hemen arkasında duran Barbatos'a şöyle bir baktığında, onun kafasını kararsız bir tavırla kaşıdığını gördü.

Bu tepki... Gerçekten de mi...? Zagan zaten böyle olduğundan içten içe şüpheleniyordu ama görünen o ki Barbatos da durumun farkına varmıştı.

"Bir sorun mu var Usta Zagan?" diye sordu Nephy. Zagan'ın yüzündeki acıma ve şaşkınlık karışımı ifadeyi fark etmişti.

Zagan sesini alçaltarak fısıldadı.

"Şey... Geçenlerde aşk hayatıyla ilgili benden tavsiye istemişti de, ona nasıl cevap versem diye düşünüyordum."

"Aman Allahım... Lord Barbatos bu konularda gerçekten çok ciddi biriymiş," diye mırıldandı Nephy. Kulaklarının ucu hafifçe kızarmıştı.

Görünen o ki herkes senin sırrını zaten biliyor, Barbatos...

Zagan yalnızca bu defalığına, o çekilmez dostunu içinden destekledi.

Kasabanın ortasında yürümelerine rağmen, belki de Barbatos'un dış görünüşü yüzünden tek bir kişiye bile rastlayamamışlardı.

Kimse yokmuş gibi durmuyor... Su altında kıyafet hışırtısından bahsetmek garip kaçsa da Zagan evlerin içinden gelen kıpırtıları ve nefes seslerini duyabiliyordu. Yine de hepsi tetikte bekliyor, sadece uzaktan izliyor gibiydi. Deniz kızları son derece tedbirli bir ırk olabilirdi. Zagan tam olarak nasıl yardım isteyeceğini bilemeyerek öylece dururken aniden şüpheli bir ses duydu.

"Hihihihi... Ne kadar da şaşırtıcı. Gerçekten çok şaşırtıcı. Seninle tekrardan karşılaşacağım bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi."

Arkamda mı? Zagan davetsiz misafirle yüzleşmek için arkasını döndü.

"Merhaba, Gümüş Gözlü Kral."

Karşısında duran kişi küçük bir kız çocuğuydu. Zagan’ın şu anki hâliyle aynı yaşlarda görünüyordu, belki bir iki yaş daha büyüktü. En fazla on iki veya on üç yaşlarında olmalıydı. İki ayağı olduğuna göre deniz kızı değildi, bu da muhtemelen konferansa katılanlardan birinin kızı olduğunu gösteriyordu. Altın sarısı saçları iki yandan toplanmıştı, gözleriyse dolunay gibi parıldıyordu. Üzerinde fırfırlarla dolu siyah bir elbise vardı. İncecik kollarının arasında sıra dışı görünen bir oyuncak ayı taşıyordu.

Saç stili ve kıyafetleri Lilith’i andırıyordu. Ancak kollarındaki oyuncak ayı her şeyden çok dikkat çekiyordu. Neredeyse... canlı cenaze gibiydi. Üzerinden sarkan kalın iplikler, yama yapılan yerleri kör göze parmak gibi sergiliyordu. Bir bakıma özgündü ama korkunç demek sanki daha doğru bir tanımdı. Zagan kızı hiç ama hiç çıkaramamıştı.

“Ne istiyorsun?” diye sordu Zagan. Görmezden gelip geçebilirdi ama buralarda rastladığı ilk kişi olduğu için durmuştu.

Gümüş Gözlü Kral... Sanırım Lilith az önce bu isimden bahsetmişti. Zagan’ın gözleri de gümüş rengi sayılırdı, gerçi maviye veya griye daha yakındı. Her kârda, bu durum özel bir soya mensup olduğunun kanıtı değildi. Nadir bir özellikti, kabul ama elf veya ejderhalar gibi bir değeri yoktu. Yine de bu kız güç sahibi biri olabilirdi. Yani Zagan’ın lanetini çözmeye yardım etme ihtimali vardı.

“Hahaha, tıpkı bu çocuk gibi senin de gözlerin deniz kabuğu gibi çok sevimli,” diyen küçük kız, özlem dolu bir tavırla elini Zagan’a doğru uzattı. Yakından bakınca oyuncağın gözlerinin büyük düğmeler şeklinde kesilmiş deniz kabuklarından yapıldığı anlaşılıyordu.

“Neden bahsediyorsun sen? Seni tanımıyorum.”

Hafifçe ürpen Zagan bir adım geri çekildi. Fakat küçük kız bunu hiç umursamadı, aksine daha da yaklaştı.

“Yine de ben seni tanıyorum... Ne kadar da eskiye dayanan bir his. Çok ama çok eski. O kadar ki seni tam da burada, fütursuzca emip bitiresim geliyor.”

Yüzüne hiç uymayan şüphe uyandırıcı bir gülümseme yerleştiren küçük kızın ağzından iki sivri dişin dışarı çıktığını Zagan işte o an fark etti.

“Sen... Gece Soyu'ndan mısın?”

Vampirler, Yaşayan Ölülerin Kralları, Nosferatu... İnsanlığa sığmayan bu varlıklar için kucak dolusu aşağılayıcı isim vardı. Bir zamanlar insandılar ama bilinmeyen bir sebepten ötürü yaşam ve ölüm çarkından kopmuşlardı. Dünyadaki en tiksinç varlıklardı. Aynı zamanda tüm büyücülerin nihai arzusu olan ölümsüzlüğün can bulmuş hâliydiler. Büyücüler bu yüzden onlara hürmetle Gece Soyu derdi.

Büyücülerden bile daha sapkın kabul edildiklerinden kilise onları amansızca avlamıştı. Zaten sayıları bir elin parmaklarını geçmediği için kıtadan tamamen silinip gitmişlerdi. Hayatta kalabilmek için Liucaon’a kaçmış gibi görünüyorlardı. Tabii yaşam ve ölüm kavramlarını hiç bilmeyen yaratıklar için hayatta kalmak tabiri ne kadar doğruysa...

Göründüğü kadar küçük değil desene.

Gece Soyu’ndan olan kızın al dudakları kıvrıldı. “Demek sonunda beni hatırladın, Gümüş Gözlü Kral.”

“...Hayır, sana beni başkasıyla karıştırdığını söylüyorum. Benim adım—”

“Gayet iyi biliyorum. Sen Marchosias’ın mührünü devralan yeni İblis Kralı Lord Zagan’sın.” Kız bunları söyledikten sonra kucağındaki oyuncağı düzeltip diğer eliyle eteğinin ucunu tutarak zarif bir selam verdi.

Her şeyi bildiği hâlde böyle maskaralık mı yapıyor? Zagan zihninde bu düşünceleri tartar gardını aldı.

“Madem öyle, neden bana Gümüş Gözlü Kral deyip duruyor—!” Zagan hesabını sormaya yeltendi ama kız bir anda gözünün önünden kayboldu.

Nereye gitti? Zagan boş bulunmamıştı, yine de kızı tamamen gözden kaçırmıştı. Bu gerçekten ürkütücüydü.

“Usta Zagan!” Nephy’nin çığlığı yükseldi. Zagan onun sesini duyduğu an boynunda soğuk ve ıslak bir temas hissetti.

“Yine de kanının tadı, kokun ve gözlerinin rengi tıpa tıp aynı...” Kız bunu söylediğinde çoktan Zagan’ın tam arkasına geçmişti. Kıpkırmızı diliyle adamın boynunu yalamaya başladı.

Kanımı mı emmeyi planlıyor? Gece Soyu’nun varlığını sürdürebilmek için başkalarının kanını emmesi gerektiğine dair efsaneler vardı. Zagan kızı üzerinden silkip atmaya çalıştı fakat kızın parmakları omzunu öyle bir kenetlemişti ki kaçmasına imkân yoktu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.