“Randevu için... kıyafet mi?”
Gece yarısıydı. Kâhyası Raphael’in dile getirdiği konu karşısında Zagan’ın nutku tutulmuştu. Nephy’yi randevuya davet edeli üç gün geçmişti ama henüz bir aksiyon alamamışlardı. Bifrons’un Kianoides’e saldırısının ardından kaledeki nüfus bir hayli artmış, herkes iş yükü altında ezilmeye başlamıştı. Nephy de kaledeki ev işlerini toparlamak için bir oraya bir buraya koşturup duruyordu.
Bifrons yenildikten sonra bile ayak bağı olmayı başarıyor. Şu kadim iblisler harbi başka bir dünya... Aslında tüm suç Bifrons’un değildi ama Zagan hıncını ondan çıkarmaya karar vermişti. Onca hengâmenin arasında randevu nihayet bir hafta sonrasına ayarlanmıştı ama Raphael, sanki yeni hatırlamış gibi birdenbire kıyafet meselesini açmıştı.
Zagan’ın her zamanki gibi bir çocuğu gördüğü yerde ağlatabilecek kadar uğursuz bir çehresi vardı. Eskiden hiç umursamadığı siyah saçlarını en azından tarayıp arkadan bağlamıştı ama bu pek bir şeyi değiştirmemişti. Kırmızı pelerininin altına dümdüz, simsiyah bir cübbe giymişti. Kendi üstüne başına şaşkınlıkla bir göz atan Zagan, tekrar kâhyasına döndü.
“Bunlarla gidemez miyim yani?”
“Efendimiz... Bir düşünün. Leydi Nephy’nin randevunuza her zamanki hizmetçi üniformasıyla gelmesi mi sizi daha mutlu eder, yoksa tüm özenini sergileyerek şık bir şekilde gelmesi mi?”
“İkisinin de beni mutlu edeceği gün gibi ortada değil mi?!” diye ciddi bir ifadeyle çıkıştı Zagan. Bu onun doğal tepkisiydi. Nephy’ye utanç verici bir şey giydirmeye niyeti yoktu ve kız zaten üniforması içinde şahane görünüyordu. Elbette ilk karşılaştıkları gün üzerindeki elbise de oldukça zarifti ama bunun pek bir önemi yoktu. Zagan için onun güzelliğini bir sıralamaya sokmak imkansızdı.
“Onu demek istemiyorum... Yoksa Leydi Nephy’nin ne giydiğinin sizin için bir önemi olmadığını mı söylüyorsunuz?” diye sordu Raphael, elini sıkıntıyla alnına götürerek.
“Hayır, o tamamen başka bir konu. Tabii ki randevumuzda yeni kıyafetler giymesini isterim ama... Anlıyorum. Ne demek istediğini şimdi kavradım.”
Kâhyası haklıydı. Zagan, Nephy’nin sırf onun için ne giyeceğine dair tatlı bir telaşa düşmesini kesinlikle görmek istiyordu. Ayrıca onu süslenmiş bir halde görmeyi içten içe arzuluyordu. Bu durumda, Zagan’ı özenle seçilmiş kıyafetler içinde görmek Nephy’yi de muhakkak mutlu ederdi.
Fakat... Sahip olduğum tek kıyafetler bunlar değil mi? Büyücülerin bu rüküş cübbe ve pelerinleri giymelerinin sebebi keyiflerinden veya bir hava yaratmak istemelerinden değildi. Bunlar; savunma, saldırı, fiziksel güçlendirme ve rejenerasyon gibi her türlü büyü çemberinin işlendiği birer kaleydi. Soyluların veya halkın giydiği o incecik gömleklere ya da fiyakalı pantolonlara böyle şeyler nakşetmek imkansızdı. Yine de bu, Zagan’ın randevusuna bir paspal gibi gitmesi için yeterli bir mazeret olamazdı. Önünde bir hafta vardı; durumu düzeltmek için hâlâ vakti vardı.
“Söyle bana Raphael. Ne yapmalıyım? Ne tür bir kıyafet uygun olur?”
“Ben de bu konularda pek uzman sayılmam. Ancak işe kişisel bakımınızdan başlayabilirsiniz.”
“Bakımım mı?!”
Raphael bunu söyleyince Zagan her gün aynı kıyafetleri giydiğini fark etti. Eğer kirlenirlerse veya kokmaya başlarlarsa büyüyle hallediyordu. Ter ve kiri en küçük zerresine kadar ayrıştırıp bakterileri yok edebildiği için aslında kirli sayılmazdı. Ancak bunun hijyenik olup olmaması farklı bir meseleydi.
“Ayrıca, bir beyefendi en azından kravat takar,” diye ekledi Raphael.
“Kravat mı? Bende ondan yok ki,” diye inledi Zagan. Elinde ona en yakın şey, insan asmak için kullanılan bir halattı.
Günün birinde Nephy ve diğerleri güneş ışığı altında özgürce yaşayabildiklerinde, Zagan normal kıyafetler giyip normal bir hayat sürmek zorunda kalacaktı. Bu yüzden, önündeki ilk engel o 'normal' kıyafet takımını edinmekti. Sonuçta randevu, normal çiftlerin yaptığı bir şeydi.
“O zaman... Sanırım gidip birkaç kıyafet almam gerekecek...” diye mırıldandı Zagan, kaderine razı olmuşçasına. Tabii bunu kaledeki diğer büyücülerin, özellikle de Gremory’nin ruhu bile duymadan halletmesi gerekiyordu.
“Raphael, ne yapman gerektiğini biliyorsun, değil mi?” diye sordu Zagan, kâhyasına sert bir bakış fırlatarak.
“Gereksiz bir soru efendimiz. Tek yapmam gereken niyetinizi herkesten gizli tutmak ve o lanet büyücülerin hareketlerini kısıtlamak, öyle değil mi?”
Bir yanda gaddar bir çehreye sahip, tarihin en genç İblis Lordu; diğer yanda yüzünde devasa bir yara izi olan, beş yüze yakın can almış en dehşet verici eski başmelek... İkisinin gizli kapaklı konuşmasını dışarıdan gören biri, dünyayı yerinden oynatacak haince bir plan yaptıklarını sanabilirdi. Halbuki tek tartıştıkları, “Nasıl daha iyi görünürüm?” şeklindeki küçük bir kaygıydı. Zagan, Raphael’in kendi niyetleriyle örtüşen cevabı karşısında memnuniyetle başını salladı.
“Kâhyamın her zamanki gibi etkileyici olduğunu görüyorum. Kale sana emanet.”
“Anlaşıldı.”
Geriye sadece randevuya uygun kıyafetleri temin etmek kalmıştı. Gelgelelim akşam yemeği vakti yaklaştığı için dışarı çıkmak için biraz geçti. Kasabaya gitmek istiyorsa bunun ya gecenin geç bir vaktinde ya da ertesi sabah olması gerektiğini fark etti.
Bunun için pek vaktim yok... Tehlikeli bir hamle olabilir ama... Manuela’ya mı güvensem? Kadının diğerleri için seçtiği kıyafetleri düşününce, bir oyuncak gibi kullanılma riskini biliyordu ama o şüpheli tezgahtarın gözlerine güvenilebilirdi. Kesinlikle randevu için uygun bir şeyler seçerdi... Daha doğrusu, böyle bir şeyi isteyebileceği başka bir dükkan da yoktu zaten. Zagan’ın adı Kianoides’te fazlasıyla biliniyordu. Bir İblis Lordu için kıyafet seçmelerini emretse, çoğu tezgahtar korkudan düzgün bir cevap bile veremezdi.
Raphael’in bunu bir hafta önceden belirtmesi büyük şanstı. Gerçekten de oldukça işe yarıyordu. Tam kaleden kimselere görünmeden süzülüp gitmek için en uygun zamanı düşünürken...
“Hepsi, yani, tamamen bir yanlış anlaşılma küçük hanım! Ben sadece, hani, içinde ne olduğunu merak etmiştim! Ya da, ne bileyim, belki bana yazılmıştır diye düşünmüştüm!”
“Neler oluyor...?” Zagan ve Raphael, bu baş ağrıtıcı çığlığı duyunca kaşlarını çattılar. Kısa süre sonra kapı çalındı ve açıldı. İçeri giren Foll’du ve Selphy’yi ensesinden sürükleyerek getiriyordu. Foll’un yeşil saçları her zamanki gibi sırtından aşağı inen örgüler halindeydi ve kulaklarının arkasından ejderha boynuzları çıkıyordu. Kehribar gözleri parlıyor, burnundan solumasından bir şeye fena halde kızdığı anlaşılıyordu. Bu genç kız ejderha soyundandı ve aynı zamanda Zagan’ın evlatlık kızıydı. Sol elinde Selphy’yi, sağ elinde ise bir zarfı tutuyordu.
Selphy’ye gelince... O, mavi saçlı bir kızdı. Sustuğunda oldukça güzel bir yüzü vardı ama şu an canı için yalvarırken gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Belki de gözyaşlarından sırılsıklam olduğu için, vücudunun alt yarısı bir balık kuyruğuna dönüşmüş, çırpınıp duruyordu. O bir sirendi. Bekleneceği üzere uzmanlık alanı şarkı söylemekti ancak ağlama sesi bile anormal derecede gürültülüydü.
“Gelebilir miyim?” Foll, Zagan ve Raphael’e bakıp duraklayarak sordu. Görünüşe göre ciddi bir şey konuştuklarını sezmişti ve rahatsızlık verip vermediğini merak ediyordu.
Pek de önemli bir şey olduğu söylenemezdi. Sadece randevu tavsiyesi alıyordum... Dışarıdan bakıldığında ortamdaki gerilim, toplantıyı aşırı ciddi ve tehlikeli gösteriyordu ama Zagan bunun farkında değildi.
“Evet. Zaten bitirmek üzereydik. Gelebilirsin.”
“İşte. Sana bir mektup gelmiş,” Foll, elindeki yükle birlikte Zagan’ın yanına kadar yürüdü.
“Ah. Aferin... Bu arada, o nedir?” diye sordu Zagan, bakışlarını Selphy’ye çevirerek.
“Tamamen bir yanlış anlaşılma, İblis Lordu Hazretleri! Mektubunuzu okumaya falan çalışmıyordum, yemin ederim! O kadar cesur değilim!” Selphy, yüzünden yaşlar süzülürken kulakları tırmalayan bir sesle kendini savunmaya başladı.
“O zaman neden açmaya çalışıyordun?” diye sordu Foll, ters ters bakarak.
“...Neler döndüğünü pek anlamıyorum. Mektubumu mu okumaya çalıştı?”
“Evet,” diye yanıtladı Foll. Onu suçüstü yakalamış gibiydi.
“Mektupla bana önemli bir şey gönderileceğini sanmıyorum ama yine de başkalarının mektuplarını izinsiz açmamalısın. Eğer bir büyücüden gelmiş olsaydı, açtığın anda patlayabilirdi.”
“Öyle değil, tamam mı? O mektubu gönderen kişi benim memleketimden, değil mi? Ben de, acaba, bana mı gönderdiler diye düşündüm...” diye mırıldandı Selphy, titreyen bir sesle. Zagan’ın uyarısını duyunca bembeyaz kesilmiş ve şiddetle titremeye başlamıştı. Muhtemelen yalan söylemiyordu. Bu kız bazen düşüncesiz davranabiliyordu ama en azından Zagan’ın tek bir hamlesiyle canından olabileceği bir yerde çalıştığının bilincindeydi. Yine de, bu durumda mektubun kendisi oldukça anlamsızdı.
“Senin memleketinden neden mektup gelsin ki? Başka bir siren tanımıyorum.”
“İşte bu yüzden bana gelmiştir diye düşündüm ya...” Selphy’nin tamamen bitkin bir halde cevap vermesi üzerine Zagan omuz silkti.
“Durumu şimdilik anladım. Onu bırakabilirsin, Foll.”
“Peki.”
"Oha!" Foll onu aniden serbest bırakınca Selphy’nin kafası mermer zemine küt diye çarptı. Kızcağız acıyla başını tutarak yerde yuvarlanırken, Zagan bakışlarını Foll’a çevirdi.
"Foll, hayvanlara karşı biraz daha nazik olmalısın. Onlar büyücüler gibi dayanıklı değildir, hemen ölebilirler," dedi Zagan, sesindeki yapay acıma duygusuyla onu azarlarken.
"Fark etmemişim. Bir dahaki sefere daha dikkatli olurum," diye yanıtladı Foll. İtaatkar bir şekilde özür dileyen Foll’un başını Zagan şefkatle okşayınca, Selphy hoşnutsuzlukla bakışlarını onlara dikti.
"Hayvan ha... En azından nefes alan canlı bir varlık olduğumu kabul etmen de bir şeydir," diye mırıldandı Selphy. Her neyse, madem Foll bu mektubu ona getirmek için onca zahmete girmişti; Zagan parmağını zarfın kenarında hafifçe gezdirdi. Mana kullanarak kağıdı kestiği için zarf, keskin bir bıçak darbesi almışçasına pürüzsüzce açıldı ve içindeki kağıt dışarı süzüldü. Yaptığı şey büyü denemeyecek kadar basit bir mana kullanımıydı sadece. Mektup havada süzülüp tam göz hizasında durduğunda, Zagan kaşlarını çattı.
"Kıta Irklar Arası İhtiyarlar Konferansı mı?"
Daha önce adını bile duymamıştı. Bu kıta, elflerden tüm canavar soylulara kadar sayısız ırka ev sahipliği yapıyordu. Bunların arasında ejderhalar ve elfler gibi nüfusu oldukça az olanlar da vardı. Mektubun içeriğine bakılırsa, tüm ırkların temsilcilerinin katılacağı bir toplantı gibi görünüyordu ama...
Raphael ilgiyle mırıldanıp söze girdi: "Her ırkın temsilcisi için düzenlenen bir kongredir bu. Aralarında nesli tükenmek üzere olanlar var; bu yüzden hayatta kalmanın yollarını aramak ya da bir nevi kültürel etkileşim başlatmak için toplanıyor olabilirler. Orada alınan kararlar kıtadaki tüm ırklar tarafından kabul edilir."
"Bu konuda epey bilgilisin bakıyorum?"
"Çünkü insanların temsilcisi kilise tarafından seçilir. Ben şahsen hiç katılmadım ama genel hatlarını biliyorum. Bu sefer muhtemelen Chastille gibi birini seçmişlerdir."
Büyücüler yeraltı dünyasında yaşayan insanlardı. Yüzeydeki ırkların bir araya geldiği bir toplantıda, insanları kilise görevlilerinin temsil etmesi gayet doğaldı.
"Bize de büyücüler peşimize düşerse kiliseye kaçmamız söylenmişti. Para alıyorlar ama en azından diğer ırklara sığınak sağlıyorlar," diyerek Selphy de lafa karıştı. Zagan bunu geçen gün tamamen bir hevesle Kuroka ve Kuu’yu yanına aldığında öğrenmişti; kilisenin mülteci sığınağına benzer bir tarafı vardı. Bağışların yüksek maliyetine rağmen insanların hâlâ kiliseye bel bağlamasının sebebi buydu. Bu gerçeği anlıyordu ama yine de şaşkınlığını gizleyemedi.
"Buranın bir büyücü kalesi olduğunu unuttun herhalde?"
"Eee, sanırım öyle, değil mi?" Selphy saf saf mırıldandı. Bir insan nasıl bu kadar unutkan olabilirdi?
"Fakat bu mektup, bir büyücü olarak benim de katılmamı istedikleri anlamına geliyor. Bunlar bunadı mı? Resmen semiz bir koyunun, aç bir kurdu davet etmesi gibi bir şey bu, haksız mıyım?" Zagan başını yana eğerek sordu.
Bir büyücünün, hele ki bir Kadim İblis’in erdemli biri olduğunu düşünüyor olamazlardı, değil mi? Selphy az önce çıtlatmıştı; pek çok türün neslinin tükenme eşiğine gelmesinin sebebi zaten büyücülerdi. İnsan dışı pek çok ırk doğuştan gelen majik özelliklere sahipti, bu yüzden büyücüler onları katalizör ya da kurban olarak kullanmak için avlıyordu. Ve şimdi, böyle önemli bir toplantıya bir büyücüyü davet ediyorlardı. Ancak bu duruma gülen tek kişi Zagan’dı.
"Bazen gerçekten hiçbir şeyi anlamıyorsun, Zagan," dedi Foll, alışılmadık derecede bıkkın bir sesle.
"Ha? Yanlış bir şey mi söyledim?" diye sordu Zagan. Foll, durumu açıklamak tam bir karın ağrısıymış gibi bir surat ifadesi takınırken, onun yerine Raphael yüzünde zoraki bir gülümsemeyle Zagan’a döndü.
"Efendim; bu kalede bir asil elf, bir ejderha, bir fomorian, bir leonin ve son olarak bir siren yaşıyor. Bu kadar çok ırkın hiçbir çatışma yaşamadan bir arada var olduğu bir yerin ilgi çekmemesi imkansız. Sonuçta dışarıda korunmaya muhtaç sayısız nesli tükenmekte olan tür var."
"Anlıyorum..." diye mırıldandı Zagan. Nephy ve Foll bir kenara, diğerleri tamamen kendi istekleriyle buraya damlamış kişilerdi; bu yüzden bu çıkarımı kabul etmekte zorlanıyordu. Konuyu geçiştirmek istercesine gözlerini tekrar mektuba indirdi, kaşlarını yeniden çatarak konuştu: "Diğer ırkların ne düşündüğü umurumda değil ama bu mektupta elçiyle birlikte gelmem gerektiği yazıyor. Bu mektubu kaleye biri mi getirdi? Öldürülmediler, değil mi?"
Tüm ırkların temsil edildiği bir konferansın elçisi olduğuna göre, muhtemelen yüksek mevkiden biri olmalıydı. Öyle birinin buraya gelmesi, ağzının suyu akan bir grup büyücünün önüne yem olarak atılmaktan farksızdı. İster insan olsun ister başka bir ırktan, Zagan tanımadığı birinin ölmesini zerre umursamazdı. Yine de, özellikle kendisi için buraya kadar gelen birinin, henüz kendisiyle konuşma fırsatı bile bulamadan adamları tarafından dikkatsizce öldürülmesi ağzında kötü bir tat bırakırdı. Yanıt almak için Selphy’ye döndü.
"Eee, ne oldu?"
"Diyorum ki, bu mektubu sen taşıyordun, değil mi? Nereden aldın?"
"Ha? Şey, sadece bir posta güvercini tarafından getirildi."
"Posta güvercini mi?"
O posta güvercini elçinin kendisi falan değildir herhalde, değil mi? Kaç ırkın katılacağı belli olmadığı için kafası iyice karışmıştı.
"Burada yazan isim Ainselph Thalasa Neptuna... Bilmem nerenin üçüncü prensesi," Zagan mektuptaki ismi yüksek sesle okuyunca, Selphy boş bir ifadeyle başını yana eğdi.
"Ha, ben mi?" diye sordu Selphy. Ve bu kez sadece Zagan değil, odadaki herkes ters ters ona bakmaya başladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.