Böyle bir şey aniden gerçekleşse kim olsa şaşırırdı. Ancak bunun bir hata olduğunu bilse bile, artık geri adım atmak için çok geçti. Zagan hafifçe öksürerek boğazını temizledikten sonra konuşmaya başladı.
“İster bir İblis Lordu olsun ister bir tuzak, seni bu hale getiren her kimse bedelini ödemeli. Onlara sağlam bir yumruk indirmezsen içim rahat etmeyecek.”
“A-Ah...” Nephy’nin titreyen kulakları, sanki kaskatı kesilmiş gibi bir anlığına dikleşti. Zagan onu kandırıyormuş gibi konuşmuştu ama aslında bu, bizzat kendisinin de asla sineye çekemeyeceği tek noktaydı.
Çok geçmeden, belki de dermanı kalmadığından Nephy’nin kulakları yeniden aşağı düştü.
“...Usta Zagan, her şeyi anladınız, değil mi?”
“Öyle sayılır... demek isterdim ama aslında ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Tek söyleyebileceğim, senin epey moralsiz olduğun, Nephy.”
Tam olarak ne yaşandığını bilmek istiyordu ama kızı istemediği bir şeyi anlatmaya da zorlamak niyetinde değildi.
Onu bu kadar sarsan şey, herhalde memleketinden sağ kurtulan biriyle karşılaşması falan olmalıydı.
Ancak Nephy bu sırrı zaten Zagan’a anlatmıştı. Sarsılacağı kesindi ama bu kadar sessizliğe gömülecek kadar da değil.
O zaman başka bir şey mi vardı? Bunun ne olabileceğini Zagan’ın kestirmesi imkansızdı. Genç adam sessiz kalıp devam etmesini beklerken, Nephy nihayet ürkekçe dudaklarını araladı.
“Özür dilerim, Usta Zagan. Şu an hala... bunu nasıl dile getireceğimi bilemiyorum.”
“Anlıyorum. O halde hazır olduğunda anlatırsın.”
“...Peki.” Tereddütle dökülen tek bir kelimeydi bu. Yine de sesinden, üzerindeki kara bulutların epey dağıldığı açıkça belli oluyordu. Sonra Nephy, yüzünü Zagan’a dönmeden çekinerek bir soru sordu.
“Şey, Usta Zagan.”
“Efendim?”
“Acaba... yani... beni... teselli mi ediyordunuz?”
“Pek öyle durmuyor mu?”
Durmadığı gün gibi ortadaydı! Bunu Zagan’ın kendisi de biliyordu. Yine de elinden başka bir yöntem gelmemişti.
Nephy, Zagan’ın tüm duygularını anlamışçasına gülümsedi.
“Çok teşekkür ederim. Şimdi... kendimi çok daha huzurlu hissediyorum.”
“Öyleyse ne ala.”
İyi ki Nephy bu kadar anlayışlı bir kız... diye geçirdi içinden, tüm kalbiyle.
O sırada Nephy, Zagan’ın kucağında kıpırdanmaya başladı.
“Ama... şey... acaba... artık... beni yere bırakabilir misiniz? Yani... bu... çok utanç verici...”
Soğukkanlılığını yitirmiş olsa da, mevcut durum her açıdan tuhaftı. Nephy’nin utanmaması imkansızdı. Zira Zagan bile utanıyordu. Ya da en azından öyle olması gerekirdi ama...
Bir şekilde, kızı biraz daha köşeye sıkıştırmam gerektiğine dair bir his var içimde, diye düşündü Zagan ve hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi okumaya devam eder gibi yaptı.
“Yemeğin hazır olmasına daha vakit var gibi. Ben okumaya devam ediyorum.”
“...Usta Zagan, bu yaptığınız çok ayıp.”
Ağzından sitem dolu kelimeler dökülse de Nephy kaçmaya yeltenmedi.
Nephy bazen çok fazla çalışıyor, bu kadarı sorun olmaz. Arada bir dinlenmesini sağlamak, hatta bunu yapmak için böyle zalimce yöntemlere başvurmak bile onun usta olarak göreviydi.
Bir süre sonra Nephy, arşivin köşesinde duran kılıca gözü takıldı. Raphael’in Zagan’a emanet ettiği Kutsal Kılıç Metatron’du bu. Kasabada çıkan kargaşa yüzünden Zagan onu iade etme fırsatını kaçırmıştı. Kılıç kınında bile değildi. Nephy kutsal kılıca bakarken, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldandı.
“Me... ta... tron...? Acaba kılıcın adı bu mu?”
“Evet, Raphael’in kutsal kılıcı. Artık geri verme vaktim geldi de...” Zagan konuşurken yüzünün kaskatı kesildiğini hissetti ve devam etti: “Nephy... az önce... ne dedin sen?”
Görünüşe göre bir kutsal kılıcın adı çok sıkı korunan bir sırdı. Raphael bunu sadece bir kez söylemişti; Zagan ve Foll da o günden beri ağızlarına almamışlardı. Nephy’nin kutsal kılıcın adını bilmesine imkan yoktu.
“Ha...? Şey, şu harflerden mi bahsediyorsunuz?”
Zagan’ın gözleri bu sefer fal taşı gibi açıldı.
“Nephy, kutsal kılıcın üzerindeki yazıları okuyabiliyor musun?”
Nephy başıyla onayladı.
“Evet. Kelimenin anlamını pek kavrayamıyorum ama nasıl telaffuz edildiğini biliyorum...”
Zagan, Nephy’yi teselli etme işini yüzüne gözüne bulaştırmıştı ama bu sayede eline devasa bir ipucu geçmişti.
“Bir İblis Lordu’nun akşam balosuna mı davet edildin?!”
Ertesi gün, öğleden hemen sonra Zagan’ın pek de hazzetmediği dostu Barbatos, gür bir sesle feryat etti. Her zamanki gibi gözlerinin altındaki morluklarla sağlıksız bir yüzü vardı ve şaşkınlığını belli ederek darmadağınık siyah saçlarını karıştırdı.
Şu an taht odasındaydılar ama tahtın bulunduğu platformun bir basamak altındaki orta kısımda oturuyorlardı. Ayrıca dört kişilik küçük bir masa hazırlanmıştı; Zagan, Barbatos, Nephy ve Foll masanın etrafına doluşmuşlardı.
Masada çeşitli tatlılar ve çay vardı. Ancak başlangıçta dağ gibi yığılı olan tatlıların yarısından azı kalmıştı. Bunun sebebi Foll’un onları birer birer ağzına tıkıştırmasıydı.
Onlar konuşurken Zagan çayından bir yudum aldı, Nephy de kendi kendine vazife çıkararak çaydanlığı eline aldı.
“Usta Zagan, biraz daha çay ister misiniz?”
“Sana zahmet.” Kupası neredeyse boşalmıştı. Zagan son bir yudumla bardağı bitirdikten sonra başını salladı. Nephy neşeyle çaydanlığı eğince Zagan kendini oldukça huzurlu hissetti.
Görünüşe göre dünkü meseleler uzamamış, ha?
Şatoya döndüğünde berbat bir haldeydi ama sabah her zamanki neşeli ifadesine bürünmüştü... Gerçi pek bir ifadesi yoktu ama kulakları, keyfi yerindeymiş gibi dimdik duruyordu. Nephy demliği yerine bıraktıktan sonra Zagan çay kupasını eline aldı ve önce aromasının tadını çıkardı.
“Hmm, harika bir koku. Bugünün çayı bir başka lezzetliymiş.”
“Övgüleriniz beni ziyadesiyle mutlu etti, Usta Zagan.”
Çayın kokusunun her zamankinden daha belirgin olması keyfini yerine getirmişti. Zagan bu memnuniyetini bir gülümsemeyle belli ederken, Barbatos sitemkar bir şekilde sesini yükseltti.
“...Yahu, ben burada hayretler içindeyim, siz niye hiçbir şey olmamış gibi çay içiyorsunuz?”
“Kes sesini Barbatos. Senin gibi bir piç her şeye şaşırdığında neden tepki verecekmişim?”
“Bak, bana misafirperverlik göstermene gerek yok ama en azından burada bir insan evladı varmış gibi davranamaz mısın?”
Zagan, sanki bu durumdan çok sıkılmış gibi kafasını kaşıyarak çay kupasını tabağına bıraktı.
“Eee, bu kadar şaşıracak ne var?” diye sordu Zagan. Barbatos şaşkın bir suratla bir şeyler mırıldandı.
“Hani akşam balosu diyorsun ya... o şu malum şey, değil mi? Büyücülerin akşam balosu?”
“Davetiye bir büyücü kralından geldiğine göre başka ne olabilir?”
Normalde akşam balosu, soyluların yüksek sosyete toplantısı anlamına da gelebilirdi. Durumu teyit etme isteğini anlamıyor değildi ama işin içinde bir büyücü olduğu sürece, büyücü balosundan başka bir ihtimal düşünmek güçtü. Soylu baloları büyücüler için hiçbir anlam ifade etmezdi, zira böyle şeylerle zerre ilgilenmezlerdi.
Barbatos, Zagan’ın bu anlayışsızlığına canı sıkılmış gibi kafasını salladı.
“Yani, bir İblis Lordu gerçekten akşam balosu düzenler mi...?”
Evet, bu gerçek Zagan’ın da kafasını kurcalıyordu.
Eğer bir İblis Lordu bir şey isterse, tek yapması gereken onun olmasını emretmektir.
İblis Lordları kibirli ve kudretliydi; büyücülerin mutlak zirvesiydiler. Akşam balosu büyücülerin bilgi ve varlık takası yaptığı bir yer olduğundan, aslında zayıfların bir araya gelmesi demekti. Neden bir İblis Lordu oraya gelsin ki, hele bir de ev sahipliği yapsın?
Belli ki bir tuzak kurmak için düzenleniyor.
Barbatos burnundan soludu.
“Epey karanlık bir iş bu, değil mi? Bırak da şu bilge adam seni uyarsın: Bunun bir tuzak olma ihtimali yüzde seksen, hatta doksan. Dikkatli ol.”
“Yüzde seksen mi? Bence apaçık yüzde yüz, değil mi? Sen ne saçmalıyorsun?” Zagan bezgin bir ifade takındı, Barbatos ise söyleyecek söz bulamadı.
Belki de Barbatos’un bu haline acıdığından, Foll alışılmadık bir şekilde onu teselli eden sözler söyledi.
“Zagan, bu getir götür işlerine bakan adam pek zeki değil. Daha nazik söylesen iyi olur.”
“Pekala, haklısın sanırım. Kusura bakma Barbatos. Biraz sert konuştum.”
“Lanet olsun, benimle dalga geçmeyin ulan züppeler! Ayrıca, kime getir götürçü diyorsun sen be velet?!”
Barbatos sinirlenmeye başlarken Foll hoşnutsuz bir ifadeyle tatlı tabağını kendine doğru çekti.
“Sırf Nephy’nin atıştırmalıkları için buraya gelen aşağılık bir büyücü bu kadar kasılmamalı. Ayrıca yaş meselesine gelirsek, senden üç kat daha uzun süredir yaşıyorum, getir götürçü.”
“Sana ne demeli velet? Sen niye bu kadar tepeden bakıyorsun?”
“Barbatos, asıl sen o diline sahip çıksan iyi olur. Kızıma velet demek, seni öldürmem için yeterli bir sebep, biliyorsun değil mi?”
Zagan onu soğuk bir tavırla tersleyince Barbatos, başı ağrıyormuş gibi öne eğildi.
“Nasıl desem Zagan... Onu biraz fazla şımartmıyor musun?”
“Ne...? Tam olarak nasıl şımartıyormuşum?”
“Daha ne diyeceksin?! Misafirin varken kucağında tatlı yiyor be!”
Zagan bir “Hmm,” diyerek kendi kucağına baktı. Foll, Barbatos ile olan konuşma boyunca Zagan’ın kucağında oturmuştu. Zagan ona bakınca Foll tamamen geriye yaslanıp sırtını Zagan’a yapıştırdı ve masumca “Olamaz mı?” der gibi kafasını yana eğdi. Elbette olabilirdi. Zagan da bu konuda en ufak bir şüphe duymuyormuşçasına kararını verdi.
“Çay keyfimin ortasına dalan piç sensin. Kızımla geçirdiğim vakti senin boş muhabbetlerin için neden feda edeyim, hiç anlamıyorum...”
Zagan, en başından beri Barbatos’u bir misafir olarak görmemişti. Foll resmen Zagan’ın evlatlık kızı olduğundan beri, öğle yemeğinden sonra böyle birlikte atıştırmalık yemek onlar için günlük bir rutin haline gelmişti. Günün bu saati, Zagan’ın kaliteli vakit geçirebilmeleri için araştırmalarına ara verdiği özel bir zamandı.
Dün gece Zagan’ın Nephy’yi kucağına oturtup bırakmadığı bilgisi bir şekilde Foll’un kulağına gitmişti; durum böyle olunca, küçük kız bugün onun kucağına tünemişti.
“...Hayır, bu kadarı yetti artık.”
Gözlerinin altındaki morluklar iyice belirginleşirken Barbatos derin bir iç çekti.
“Eee, ne diyorsun? Şu İblis Lordu’nun davetini kabul etmeyi mi planlıyorsun?”
Zagan, kaşlarını çatarak Barbatos’a bir bakış attı. “Gönderdikleri davetiye fazlasıyla küstahçaydı. Öylece görmezden gelecek kadar hoşgörülü değilim,” dedikten sonra ekledi: “Eee? Buraya sadece böyle boş şikayetlerini havlamak için gelmedin herhalde, değil mi?”
Zagan sadede gelince Barbatos dişlerini göstererek genişçe sırıttı.
“Kehehe, bak şimdi, şu elf var ya... Dün Kianoides’te bir büyücü tarafından saldırıya uğradı. Belki biraz bilgi istersin diye düşündüm...”
“...Öğğ.” Zagan, öfkesinin yüzünden okunduğunun farkındaydı.
O herif her kimse, doğduğuna pişman edeceğim; gerekirse bunun için yüzlerce yıl uğraşırım!
Davetiyeyi gönderen İblis Lordu’nun böyle bir şey yapmış olma ihtimalini düşük görse de, eğer öyleyse bile Zagan tereddüt etmeyecekti. Gözleri kan çanağına dönerken dudaklarında buz gibi bir gülümseme belirdi.
“Anlat. Eğer bilgiler işime yararsa, sana istediğin kadar ödül veririm.”
“Haah, işte şimdi konuşmaya başladın... Ha, i-iik?” Barbatos bir çığlık atarak geriye sıçradı.
Zagan etrafına bakınca Foll’un birkaç büyü dairesi açtığını ve saldırıya geçmek üzere olduğunu fark etti. Onu sakinleştirmek için elini şefkatle Foll’un başına koydu.
“Tamam, tamam. Bu herifin suratından nefret ettiğini biliyorum ama onu öyle birden öldürme.”
“Suratımın nesi varmış be?”
Zagan’ın uyarısından sonra Foll büyü dairelerini şimdilik kapattı ama hâlâ Barbatos’a tehditkar bir şekilde hırlıyordu. Foll’u bu derece saldırgan görmek alışılmadık bir durumdu, bu yüzden Zagan kollarını kavuşturup derin derin düşünmeye başladı.
Tıpkı dün Nephy’de olduğu gibi, duymamı istemiyor... Bu mu demek oluyor yani?
Göz ucuyla Nephy’ye baktı; o geçen günkü kadar aşırı bir tepki vermiyordu ama masanın altında eteğini sıkıca kavradığı belli oluyordu. Görünüşe bakılırsa bu konuda içini dökebilmesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardı.
Nephy belki de Foll’un tepkisini ilk fark eden kişi olduğu için böyle davranıyordu ya da başka bir sebebi vardı. Her halükarda Zagan, kızının kararına saygı duyması gerektiğini düşünüyordu. Teslim bayrağını çekerek Foll’un başını bir kez daha okşadı.
“...Anladım. Nephy anlatana kadar bekleyeceğim, o yüzden bu kadar sinirlenme.”
Foll kafasını kaldırıp şaşkınlıkla ona baktı. Nephy de bir anlık şaşkınlık yaşadı ama sonra utangaç bir tavırla bakışlarını yere indirdi. Kulaklarının sevinçle seğirmesi kesinlikle Zagan’ın hayal gücü değildi. Foll, durumu garipsemiş gibi kendi kendine konuştu:
“Zagan, sen gerçekten zihin mi okuyorsun?”
“Kim bilir.”
Zagan omuz silkerek Barbatos’a döndü. “İşler böyle. Şimdilik senin bilgilerine ihtiyacım yok.”
“...Gerçekten emin misin? Eğer bunu ciddiye almazsan pişman olacağına kalıbımı basarım.”
“Umurumda değil.”
Gerçi Barbatos’un bunu sadece ödül avcılığı için yapmadığı da belliydi.
Kötü bir şeyler olabilir, ha...? Yine de Zagan bekleyeceğini söylemişti. Madem öyle, daha fazla kurcalamayacaktı. Ne olursa olsun her şeyi koruyabileceğini kanıtlayacaktı; Zagan’ın inandığı İblis Lordu figürü buydu.
Ancak Barbatos, sanki artık geri dönüşü yokmuş gibi diretmeye devam etti.
“Yok ama, biliyorsun ki...”
“Zagan, şu ayak işçisinin çenesi çok düşük. İşi bitirmek en iyisi.”
“Seni velet, insan hayatına hiç mi değer vermiyorsun?!”
Sen mi diyorsun bunu... İblis Lordu Marchosias’ın ölümünden doğan kaosu fırsat bilip genç kadınları kurban ayinleri için kaçıran adam tam olarak buydu. Ondan sonra hayatın kıymetinden bahsetmesi fazlasıyla ikiyüzlüceydi.
Bu konuyu bir kenara bırakan Zagan, masada kalan son tatlıya baktı. Adının makaron olduğunu duymuştu. Kurabiye gibi çıtır çıtır bir dokusu vardı ama içi krema doluydu. Rengarenk görüntüsüyle göze hitap ediyordu ama ondan da öte, yoğun tatlılığı çayla mükemmel bir uyum sağlıyordu. Zagan’ın sevdiği tatlılardan biriydi. Küçük kızın elinin tatlılara gitmeyi bıraktığını görünce kafasını yana eğdi.
“Foll, bir tane daha kaldı, biliyorsun değil mi?”
“O Zagan’ın.”
Belli ki hepsini kendi yemek istiyordu ama yine de sonuncuyu ayırmıştı. Foll, makarona mahzun bir bakış atıyordu. Bu hali Zagan’a nedense çok sevimli geldi, son tatlıyı alıp bir ısırık aldı.
“Hmm... Bugünkü tatlılar her zamankinden bir seviye daha lezzetli sanki, ne dersin?”
Foll, yeşil örgüleri sallanırken başıyla onayladı.
“Nephy... sabahtan beri çok neşeli görünüyordu. Muhtemelen... onun sayesinde.”
“F-Foll!”
“Kucağına oturmak güzel bir his ama bence mesele sadece bu değil. Zagan, başka bir şey mi yaptın?”
“Ha...? Hayır, ne demek istediğini anlamadım.”
Aklına gelen tek şey onu kucağına oturtup utandırmasıydı. Gerçi o iş her bakımdan fiyaskoyla sonuçlanmıştı...
Zagan, Nephy’nin tepkisini görmek için göz ucuyla ona baktı; kızın ağzı bir balık gibi açılıp kapanıyor, elleri havada çaresizce geziniyordu. Belli ki utancından tüm soğukkanlılığını yitirmişti.
Vay canına... Çok tatlı!
Bu tepkisinden, Foll’un tam on ikiden vurduğu anlaşılıyordu.
Hangi eylemim böyle bir etki yarattı bilmiyorum ama demek ki tatlılara ve çaya bu yüzden ekstra özen gösterdi... Böylesine küçük şeyler için bu kadar çabalayan bu kız dayanılmaz derecede sevimliydi.
Foll, Zagan’ın kucağından aşağı atladı.
“Artık Zagan’ın kucağını Nephy’ye geri verme vaktim geldi.”
“Usta Zagan’ın kucağına oturmak için can attığım falan yok, tamam mı?” Nephy yanaklarını şişirdi, Zagan ise bariz bir hareketle kucağına hafifçe vurdu.
“İstemiyor musun yani?”
“...Usta Zagan, bu çok kötüce.” Nephy bir anlığına tereddüt etse de Barbatos’un orada olduğunu hemen hatırladı. Hafifçe doğrulduktan sonra başını iki yana salladı.
Eğer Barbatos orada olmasaydı, muhtemelen kucağına otururdu. Hatta kesin otururdu. Zagan’ın konuşmalarında ve davranışlarında çuvallayıp istemeden de olsa suçluluk hissettiği zamanlar oluyordu ama ne zaman abartılı ve mantıksız taleplerde bulunsa, Nephy sonunda hep elinden geleni yapıp beklentilerini karşılardı.
Ah, kahretsin, şu piç Barbatos artık gitse mi acaba...? O herif burada olmasaydı, Zagan, Nephy’nin kucağındaki rahatlık hissiyle nasıl kıvrandığını bir kez daha görebilirdi. Nedense Barbatos’a kana susamışlık dolu bir bakış atan Zagan, makaronun son parçasını ağzına atıp ayağa kalktı.
“Pekala, ilgilenmem gereken işler var. Gitme vaktimiz geldi Nephy.”
“Tamamdır.” Nephy sanki hem rahatlamış hem de biraz hayal kırıklığına uğramış gibiydi; kulaklarının uçları seğirerek ayağa kalktı. Aslında Zagan, Nephy’nin sabrı tükenip kucağına oturana kadar beklemek isterdi ama maalesef bugün için planları vardı.
Barbatos ise bu sözler üzerine kaşlarını çattı.
“Ne o, akşamki balo için hazırlık falan mı yapman gerekiyor?”
“Öyle de denebilir.”
Barbatos şaşkın bir ifade takınırken Zagan akşamki balo için gelen davetiyeyi çıkardı.
“Davetiyede Chastille’i de getirmem yazıyor.”
Buna safça bir dürüstlükle uyma zorunluluğu yoktu ama karşıdaki bir İblis Lordu’ydu. Zagan onu götürmese bile, kız muhtemelen zorla o baloya dahil edilecekti.
O kız zaten her zaman çok beceriksiz...
En azından onunla konuşmazsa, bir İblis Lordu’nun karşısında daha şimdiden gözyaşlarının eşiğine geldiğini görebiliyordu. Dürüst olmak gerekirse, onu bu kadar kollamak için bir sebebi yoktu ama sonuçta tüm bu durum kendi hatasıydı. Onu görmezden gelmek vicdanını rahatsız ederdi. Ayrıca Nephy’nin arkadaşıydı ve Zagan da ondan pek nefret etmiyordu. Bu yüzden Nephy ile birlikte onu görmeye gitmeyi planlıyordu. Chastille’in adını duyunca Barbatos’un yüzü düştü.
“Sahi, daha ne kadar o kadına göz kulak olmam gerekiyor?”
Zagan bu soru üzerine şaşkınlıkla Barbatos’a baktı.
Ah, şimdi düşününce, ona bir süre vermemiştim değil mi? Yaklaşık bir ay önce Kilise’den birileri Chastille’in canına kastetmişti. O dönem gelişen olaylar üzerine Zagan, Barbatos’a onu korumasını emretmişti. Üzerinden tam bir ay geçmişti ama görünüşe bakılırsa bu adam sadık bir şekilde Chastille’i korumaya devam etmişti. Zagan biraz düşündükten sonra gayet sakin bir ifadeyle kafasını yana eğdi.
“Bir süre sınırı koymuş muydum?”
“Öğğ... Kahretsin, çok bonkör davrandığını düşünmüştüm. Bu bir tuzak, resmen tuzak.” Barbatos homurdandıktan sonra aniden bir şey hatırladı ve konuşmaya devam etti: “Sahi, o kadın neden davet edildi ki?”
“Geçici olarak hizmet edenler de dahil, kalemdeki tüm sakinler davet edildi. Muhtemelen benimle bağı olan herkesi oraya toplamayı planladılar.”
Zagan bu şekilde cevap verince, Barbatos her nedense dağınık saçlarını geriye iterek şeytani bir şekilde sırıttı.
"Haaah... Demek öyle. Bir İblis Lordu’nun bana saygı göstermesi pek de kötü bir his sayılmaz hani. Madem durum bu, ben de sana katılacağım."
"Ne...? Ama senin adın listede yazılı değildi."
"Dur, ciddi misin? Neden?"
"Umurumda bile değil."
Ve bu sefer Barbatos gerçekten gözyaşlarına boğuldu.
Bu adam tam bir baş belasıydı.
Yine de Barbatos cesareti kırılmış olsa bile küstahlığından ödün vermedi.
"Hayır, bir saniye bekle bakalım... Eğer hepiniz akşamki baloya davetliyseniz, bu şato ve İblis Lordu Sarayı boş kalacak demek değil mi?"
İblis Lordu Sarayı, İblis Lordu Marchosias’ın kalesine verilen isimdi. Kalenin yönetimi temel olarak Raphael ve Foll’a bırakılmıştı; Foll yemek saatlerinde geri dönse de günlerini orada araştırma yaparak geçiriyordu. Bugün de Zagan ve Nephy kasabayı ziyaret etmeye hazırlanırken, Foll İblis Lordu Sarayı’na gitmeyi planlıyordu.
Zagan meseleyi hiç umursamıyormuş gibi başıyla onayladı.
"Eh, öyle olacak."
"Sence de bu biraz dikkatsizce değil mi? Siz yokken, şu gariban kardeşin etrafa şöyle ufak bir göz atsa fena mı olur?"
Foll soğuk bir sesle araya girdi: "Zagan, bence en iyisi bunun işini hemen bitirmek."
Barbatos’un öfkeden alnındaki damar seğirdi ve kıza havladı.
"Seni gidi velet... Öğğ, ama karar verecek olan Zagan. Ne diyorsun dostum?"
"Bakalım... Benim için pek sorun değil."
Zagan’ın sözlerini duyan Foll, sitem dolu gözlerini ona dikti.
"Zagan, bu ayak işlerine bakan adamı çok şımartıyorsun. Bu herif İblis Lordu Sarayı’nı soymayı planlıyor."
"Endişelenmene gerek yok. Eğer bir yabancı oradan bir şey çıkarmaya yeltenirse, uygun bir ceza çekecek şekilde ayarladım her şeyi."
"Uygun bir ceza mı...?" Foll merakla kafasını yana eğdi ama Barbatos hiddetle itiraz ederek inledi.
"Seni piç, demek o gerçekten senin işindi ha?! Geçen sefer bir büyü kitabı aşırmaya çalıştığımda ölümden kıl payı kurtuldum!"
"...Ha? Demek ölmedin..."
"Neden bu kadar hayal kırıklığına uğradın?"
Sistem, Zagan’ın rızası olmadan İblis Lordu Sarayı’ndan herhangi bir şey çıkarılması durumunda, bir İblis Lordu adayını bile öldürebilecek bir büyü aktif olacak şekilde kurgulanmıştı.
Bu herif ölmediğine göre, tuzağın dozunu biraz artırmalı mıyım?
Beklenildiği üzere bir büyü kitabı çalmayı başaramamış gibi görünüyordu ancak bu adamın hiçbir şeyden ders almayıp tekrar deneyeceği kesindi. Öyleyse mevcut tuzağın pek bir anlamı kalmıyordu. Foll bir şeyden korkmuş gibi görününce Zagan bir kez daha elini pıt diye kızın kafasına vurdu.
"Korkma, sana veya Raphael’e tepki vermeyecek şekilde ayarladım."
"Zagan, çok yeteneklisin."
Genç kızın hayranlık dolu sesini duyan Zagan başını yana eğdi.
"En azından bu kadarını yapabilmek normal değil mi?"
Eğer büyünün kime karşı aktifleşeceği arasında en azından bir ayrım yapamazsan, tüm astların veya ailen tuzağa yakalanırdı. Ancak Barbatos bu konuda Foll ile aynı fikirdeydi.
"Bunun normal olma ihtimali yok, tamam mı? Büyünün seni başkasından ayırt etmesini sağlamak bile başlı başına bir dert, kahretsin."
"Öyle olmasaydı Nephy ve Foll da tuzağa düşerdi ama."
"Dışarıda böyle bir şeyi umursayacak tek bir büyücü olduğunu mu sanıyorsun?"
Şimdi düşününce, çoğu büyücü sadece kendisini düşünürdü. Hedef seçme konusunda bu kadar titiz bir büyüye ihtiyaç duymadıkları bir gerçekti.
Kendi büyümün Nephy’ye zarar vermesine asla ve asla izin vermem... Nephy şatoya geldiğinde yaptığı ilk iş tüm tuzakları modifiye etmek olmuştu. O zamanlar üzerinde pek derin düşünmemişti ama şimdi hatırlayınca, daha önce hiçbir yerde böyle bir büyü görmediğini fark etti. Görünüşe göre bu da bir Zagan orijinaliydi.
Zagan burnundan soluyarak bir "Hıh" sesi çıkardı.
"O kadar da büyük bir iş değildi. Ayrıca bu seviyede bir şeyi yapamadıktan sonra kendime nasıl İblis Lordu diyebilirim ki?"
"Tabii, tabii..." Barbatos bozulmuş bir ifadeyle oturduğu yerden kalktı. Ardından, ayaklarının dibine bir gölge yaymak için büyü yaptı ve içine gömülmeye başladı; tam tamamen kaybolacakken sanki aniden aklına gelmiş gibi bir şeyler mırıldandı.
"Ah, doğru ya. Her ihtimale karşı bir kontrol edeyim, konuşmamam gerçekten sorun olmaz mı?"
Zagan onu azarlamak üzereyken, Barbatos’un kendisine değil de Nephy’ye baktığını fark etti. Nephy hafif bir tereddüt belirtisi gösterse de hemen başını salladı.
"Haaah... Boşa kürek çekmişiz. Ne aptallık." Barbatos kendi kendine küfrederek gölgenin içinde kaybolup gitti.
Onu yolcu ettikten sonra Nephy elini sıkıca göğsüne bastırdı.
"Lord Barbatos... aslında bazı açılardan nazik biri, değil mi?"
"Ha? Az önce onu öldürüp öldürmemeyi tartışmıyor muyduk?"
"Usta Zagan, Lord Barbatos bir arkadaş... değil mi?" Nephy bu gerçeğe pek de güvenmiyormuş gibi mırıldandı. Zagan ise bu tepkiyi hiç beklemiyormuş gibi kafasını yana eğdi.
"Hayır? Onun hakkında pek öyle hissetmiyorum..."
"Ö-öyle mi..."
Nephy biraz şaşırmış olsa da kulakları keyifle seğirdi ve sanki halinden memnunmuş gibi bir havaya büründü.
Barbatos sinir bozucuydu ama Nephy’yi böyle neşeli görmek Zagan’ı tatmin etmeye yetmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.