Zagan, kaidenin üzerinde tüm ihtişamıyla duran kutsal kılıcı işaret etti.
“Raphael, bu kılıcın üzerindeki mühürleri senin bile anlayamadığını söylemiştin, değil mi?”
“Üzülerek belirtmeliyim ki, tam olarak dediğiniz gibi usta.”
“Bana gücünden biraz kesit göster.” Zagan, tarihin en yüksek büyücü katletme rekoruna sahip olan eski başmeleğe en ufak bir tereddüt duymadan emirler yağdırıyordu. Raphael, kutsal kılıcı obsidyen kaideden çekip çıkardıktan sonra adını usulca fısıldadı.
“Çağrıma kulak ver; Kutsal Kılıç Metatron.”
Seslenişiyle birlikte kutsal kılıç soluk bir alevle kuşatıldı. Bu, bir zamanlar iblislerin kralını dize getirdiği söylenen arındırma aleviydi. O aleve temas eden her türlü büyü, istisnasız tüm gücünü yitirirdi. Bir iblis dükü bile bu kaderden kaçamazdı.
Sadık kahya, kutsal kılıcı iki eliyle kavradı ve hiç duraksamadan Zagan’a doğru savurdu. Çınlayan metal sesiyle birlikte etrafa küçük kıvılcımlar saçıldı; alevlere bürünmüş kılıç, tam Zagan’ın önünde durdurulmuştu.
Hem kutsal kılıcı hem de onu tutan kişiyi avucumun içine aldım. Kullanmayacağım hiçbir koz yok. Zagan bu şanslı durumunu düşünürken, önünde karmaşık ve detaylı bir büyü çemberi yükseldi.
“...Hmm. Tahmin ettiğim gibi, güç kılıcın kendisinden gelmiyor. Bana kalırsa bu mühürler tarafından dışarı püskürtülüyor.”
Kılıcın kendisi sadece sert bir metalden ibaretti. Onu gerçekten bir kutsal kılıç yapan şey, üzerine kazınmış olan mühürlerdi. Bu gerçek ortadaydı ancak...
Bir türlü nasıl çalıştığını çözemiyorum...
Durum büyü devreleri kadar karmaşık değildi. Aksine, tek cümlelik basit bir büyü gibi görünüyordu; yine de arkasındaki mantık Zagan’ın kavrayışından kaçıyordu. Kılıcın sahibine bizzat gösteri yaptırmasına rağmen hâlâ bir çıkmazdaydı.
Tarihin en genç iblis dükü unvanını almasına rağmen, bir büyücü olarak kendine olan güveni sarsılmıştı. Zagan derin bir iç çekti ve konuşmaya başladı.
“Güzel iş. Bu kadar yeterli.”
Raphael, “Emredersiniz,” diyerek karşılık verdi. Ardından, ne yapacağını bilemez haldeki Zagan’a bakarak devam etti: “Efendim, kutsal kılıcın gizemlerini aydınlatmakta siz de mi güçlük çekiyorsunuz?”
“Öyle. Bak, bunların harf olduğuna şüphe yok ama tamamen unutulmuş bir geleneğe ait gibi görünüyorlar. Günümüzde var olan hiçbir harfe benzemiyorlar, ayrıca yapıları devrelerden de farklı.”
Unutulmuş bir gelenek, zamanla yok olup gitmiş kültürler ve adetler demekti. Doğal olarak, bu bilgiyi aktaracak kimse kalmadığı için kitaplarda bile izine rastlanmazdı. Kilise, kutsal kılıçların dağıtımını yönetiyordu ancak onlar bile mühürlerin ne anlama geldiğini bilmiyordu.
Böyle bir bilgiyi yeniden inşa etmek bir uzman için yıllar alırdı. Zagan tarihin en genç iblis dükü koltuğuna oturmuş bir dahi olsa da, bu öyle hemen hallolacak bir iş değildi. Bu durum canını sıkmaya başlayınca, Zagan, Raphael’in tuttuğu kutsal kılıca dik dik baktı.
“Dürüst olmak gerekirse, bu kılıcı 'kutsal kılıç' adında canlı bir varlık olarak düşünmek çok daha ikna edici.”
Zagan’ın dikkati, az önce çekiçle vurduğu kısma kaydı. Normalde orasının çentilmiş olması gerekirdi ama kılıç sanki hiç darbe almamış gibi keskindi. Görünüşe göre silahın kendi kendini onarma yeteneği vardı. Kahya, bu tespiti onaylayarak başını salladı.
“Anlıyorum. Bu düşüncenin yanlış olup olmadığını biz de tam olarak bilemiyoruz.” Raphael kutsal kılıcı havaya kaldırarak ekledi: “Kutsal kılıçlar sahiplerini seçer. Ben bile bu kılıca dokunduğumda, nadiren de olsa iradeye benzer bir şey hissediyorum. Dahası, aynı silah olmasına rağmen, gücünün sahibine göre farklı şekillerde tezahür ettiği söylenir.”
“Şimdi sen söyleyince aklıma geldi; seninki alev, Chastille’inki ise ışık, değil mi?”
Biri diğerinden üstün falan değildi; bu sadece kılıcın özelliklerinin kullanıcısına göre şekillendiği anlamına geliyordu. Ve bu değişime karar veren şey, muhtemelen Raphael’in bahsettiği o 'kutsal kılıcın iradesi' idi.
Eğer bir iradesi varsa, onu kılıç formunda canlı bir varlık olarak değerlendirmek mümkündü.
Ancak kılıç formunda olduğuna göre, onu yaratan birileri olmalıydı.
Kılıç, insanlar tarafından kuşanılmak için yapılırdı. Ve eğer bir yaratıcısı varsa, bir noktada bunun bir üretim yöntemi de olmalıydı.
“Kılıcın kendisini analiz etmektense, bunu araştırmak daha gerçekçi bir seçenek olabilir.”
Tabii ki kutsal kılıçları inceleyerek açıklığa kavuşan pek çok şey de vardı. İblis dükü sarayındaki kitaplarla karşılaştırma yapan Zagan, bu harflerin bir zamanlar Göksel Dil olarak adlandırıldığını keşfetmişti. Bunların kadim zamanlarda tanrılar tarafından kullanılan harfler olduğu söyleniyordu ancak tanrıların bu dünyadan ayrılışıyla birlikte dilleri de kaybolup gitmişti.
Tamamen bilinmeyen bir dildi. Anlamı, hatta telaffuzu bile belli değildi; bu yüzden daha fazla bilgi edinmek oldukça güç olacaktı. Zagan düşüncelere daldığı sırada, Raphael nihayet kutsal kılıcı kaidenin üzerine geri bıraktı.
“Kutsal kılıcı size geri vermemin vakti geldi mi?”
“Eğer kullanmam gerekirse, bana emretmeniz yeterli.”
Onlar bunları konuşurken, Zagan’ın kaşları aniden çatıldı.
Kianoides’in bariyeri mi aktifleşti? Kasabada bir savaş çıkması ihtimaline karşı, binalardaki hasarı onarmak için hazırladığı bariyer kendiliğinden devreye girmişti. Bunu Nephy veya Foll savaşırsa da tepki verecek şekilde ayarlamıştı, bu yüzden...
Bu düşünceyle Zagan yerinden fırladı.
“Sonra konuşuruz. Görünüşe göre Nephy ve Foll’un tarafında bir şeyler olmuş.”
Zagan’ın yüzünde oldukça ciddi bir ifade olsa da, Nephy ve Foll kısa bir süre sonra sağ salim döndüler.
“Ne oldu?” Geri dönen Nephy ve Foll’un yüzlerine baktıktan sonra, Zagan’ın ifadesi daha da sertleşti. Şimdilik ikisinde de görünür bir yaralanma yoktu. Kianoides’te kurduğu büyü çemberi sayesinde kıyafetlerinde yırtık veya kirlenme izi de görülmüyordu. İkisi de duygularını pek dışa vurmayan tipler olduğu için ilk bakışta normal görünüyorlardı.
Bariyerim canlıların yaralarını iyileştiremiyor sonuçta.
Zagan kendi fiziksel vücudunu güçlendiren büyülerde uzmanlaştığı için, bariyerini başkalarının yaralarını iyileştirecek hale getirememişti. Son zamanlarda koruması gereken insanların sayısı bir anda arttığı için, bu zayıflığı üzerinde çalışıp düzeltmeyi ciddi ciddi düşünüyordu.
Ancak ortada hiçbir yara olmasa bile, Foll’un Nephy’nin elini bir türlü bırakmaması ve Nephy’nin kulaklarının bitkin bir halde aşağı sarkması, bir şeyler yaşandığını açıkça ortaya koyuyordu. Zagan cevap bekleyen gözlerle onlara dik dik bakarken, sessizliği ilk bozan Foll oldu.
“Zagan, biliyor musun...” Ancak bir şeyler söylemeye yeltendiği anda, Nephy onun elini sıkıca sıktı. “...Önemli bir şey değil.”
Görünüşe göre Nephy bu konu hakkında konuşmak istemiyordu... ya da daha doğrusu, kimsenin duymasını istemiyordu.
Sanırım şimdilik bunu geçeceğim, ama sonra suçluyu bulup canını okuyacağım.
Kasabada şahitler vardı, bu yüzden izlerini sürmek çok zor olmayacaktı. Ama bu daha sonra yapabileceği bir şeydi. Şu an, öncelikle yapması gereken başka bir şey vardı. Zagan, Foll’un önünde diz çökerek onunla göz hizasına geldi.
“Foll, iyi misin?” Zagan, kızın başına bir şey geldiğine inanıyordu. O böyle sorunca, Foll hafifçe başını sallayarak onayladı.
“...Ben... iyiyim,” dedi Foll, endişeli bakışlarla Nephy’e bakarak. Bunun üzerine Zagan nazikçe Foll’un başını okşadı.
“Çok şükür. Raphael mutfakta akşam yemeği hazırlıklarına başladı. Ona sana biraz meyve suyu vermesini söyle. Bunu hak ettin.”
Bunu söyleyen Zagan, bakışlarını Raphael’e çevirdi. Yaşlı kahya, Zagan’ın ne demek istediğini hemen anlayıp onayladı.
“O halde benimle gel Foll. Elime taze meyveler geçti. Onları tam da arzu ettiğin gibi un ufak edip posasını çıkaracağım.”
Normal bir şekilde 'sana sevdiğin meyve suyundan yapayım' diyemiyor mu bu adam...?
Kahya, sanki koca bir şehri yerle bir etmeye gidiyormuş gibi şeytani bir gülümseme sergileyince Zagan iç çekmemek için kendini zor tuttu. Yine de Foll bu duruma alışmıştı.
“Mmm...” Nephy’nin elini gönülsüzce bırakan Foll, Raphael’in peşinden mutfağa gitti. Kızın gözden kaybolmasını bekleyen Zagan, hâlâ diz çökmüş vaziyetteyken bakışlarını Nephy’e kaldırdı.
“Ah... Şey, nasıl desem... Eğer şimdi konuşursan, benden başka kimse seni duymaz...” Zagan bunu mırıldanırken beceriksizce bakışlarını etrafta gezdirdi. Nephy ise gözlerini yere indirdi.
“Ben... özür dilerim...” Hiç gerek olmamasına rağmen Nephy özür dilemişti.
Demek anlatması gerçekten bu kadar zor, ha?
Eğer Zagan’a bile anlatmak istemediği bir şeyse, en azından sarsıcı bir şey olmalıydı; bu da Zagan’ın daha fazla endişelenmesine neden oluyordu. Ancak onu konuşmaya zorlamanın yanlış bir hareket olacağını biliyordu.
Peki ama ne yapabilirdi? Nephy zaten doğası gereği çekingen biriyken, Zagan da sohbet konusunda tam bir fiyaskoydu. Bugüne kadar ona hâlâ 'seni seviyorum' demeyi bile becerememişti. İkisi de böyle olduğu için birbirlerinin ne demek istediğini jestlerinden ve ifade değişimlerinden anlamayı öğrenmişlerdi; fakat şu an Zagan neler olup bittiğine dair en ufak bir fikir yürütemiyordu. Yine de Zagan, sırf anlayamadı diye geri adım atacak kadar zayıf iradeli bir iblis dükü değildi.
Eğer anlatmaya niyeti yoksa, ben de anlatana kadar çenemi kapayıp onu teselli ederim!
Daha önce bir kez, morali bozukken Nephy dizlerini ona yastık yapması için izin vermişti. Ve nedense bu, kalbini huzurla doldurmuştu. 'Teselli edilmek' denilen şey kesinlikle buydu. Bunları düşünen Zagan, kafasını hızla iki yana sallayarak bu fikri reddetti.
Sakin olmalıyım. Yani, bu durumda ona tam olarak nasıl dizlerimi yastık yapabilirim ki?! Üstelik Nephy bunu bana yaptığında mutlu olmam, aynısını ona yaptığımda da aynı sonucu alacağımız anlamına gelmiyordu.
Zagan çaresizlik içinde kara kara düşündü. Onun bu halini gören Nephy, fısıltıdan hallice bir sesle mırıldandı.
“Şey, Usta Zagan, aslında...”
Anladım! Sadece dizlerimi yastık yapabileceği uygun bir ortam hazırlamam gerekiyor, değil mi?! Zagan harika bir fikir bulduğunu sanarak aydınlanma yaşarken, Nephy'nin bir şeyler söylemeye başladığını fark etmemişti bile.
“Beni dinle Nephy, vücudunu serbest bırak.”
“Ha, ah, peki.” Kulakları şaşkınlıktan seğirse de Nephy denileni yaptı ve omuzlarındaki gerginliği bıraktı. Bunu gören Zagan, bir an bile tereddüt etmeden Nephy'yi kucağına alıp havaya kaldırdı. Görünüşe bakılırsa onu resmen prensesler gibi kollarında taşıyordu.
“N-Nasıl? Şey, neee?” Sivri kulakları kıpkırmızı kesilen Nephy, şaşkın bir nida kopardı. Ayaklarının yerden kesilmesinin verdiği endişeyle, refleks olarak Zagan’ın boynuna sarıldı. Önlüğü ve tek parça elbisesinin üzerinden bile hissedilen vücut hatları, savunmasızca Zagan’a baskı yapıyordu.
Çok yumuşak, hatta kuş gibi hafif... Daha da önemlisi, bu güzel koku da ne?! Zagan gayriihtiyari başını geriye atınca neredeyse devrilecekti ama bozuntuya vermeden, kucağında Nephy ile sanki hiçbir şey yokmuş gibi hızlı adımlarla yürümeye başladı.
“Iıh, ooo...”
Nephy ağzından anlaşılmaz sesler çıkarıyordu ancak Zagan yaşadığı şoktan dolayı tüm mantığını yitirmişti, ona cevap verecek durumda değildi.
Şu an için bir tür hata yaptığının farkındaydı ama artık geri dönmek için çok geçti.
Zagan’ın yöneldiği yer arşiv dairesi oldu. Burası taht odasına kıyasla daha dar ve samimiydi.
Dışarıdan görülmesi zor olduğu için, insanın ruh halini yatıştırması adına etkili bir yer olmalıydı. Biraz geç olsa da Zagan, arşivin baş başa kalmak için ne kadar elverişli bir yer olduğunu keşfetmişti.
Belki de şoktan aklını tamamen yitirdiği için, Nephy olduğu gibi kalmış ve Zagan’ın istediğini yapmasına izin vermişti.
...Hayır, aslında tamamen dalgın bir haldeydi. Gözleri çılgınca etrafta geziniyor, elleriyle sürekli Zagan’ın boynuna tutunuyordu.
Ah, ama burada dizlerimi yastık olarak kullanamaz ki.
Arşivin kitap kapasitesi sonuna kadar dolu olmasının yanı sıra Zagan, hatta Foll bile burayı sık sık kullandığı için yerlerde cilt cilt kitaplar yığılıydı. Durum o kadar da kötü sayılmazdı ama birinin uzanabileceği kadar boş alan da yoktu.
Zagan bu durumu bir an düşündükten sonra, Nephy’yi hala kucağında tutarak olduğu yere çömeliverdi. Bir büyücü olarak, onun gibi hafif bir kızı taşımaktan zerre yorgunluk duymuyordu. Yine de ayakta durmaktansa, oturursa Nephy’nin daha çok rahatlayacağını düşündü...
Ne yazık ki odaya rahatsız edici bir sessizlik hakim oldu.
Kısa bir süre sonra Nephy, oldukça şaşkın bir ses tonuyla sordu.
“Ş-Şey, Usta Zagan, bu da neyin nesi...?”
Ben de bilmiyorum! Nephy’yi teselli etmesi gerekirken, artık ne yapacağını şaşırmıştı. Bu huzursuzluğunu gizlemek istercesine, Zagan topuğuyla yere hafifçe vurdu.
Masanın üzerinde duran ve okumaya başladığı kitaplar kendi kendine havalanıp Zagan’ın önüne süzüldü.
“Akşam yemeğine daha vakit var... Okumaya devam edeceğim.”
Böylece, kucağında sevdiği kız otururken kitap okuduğu, son derece anlaşılmaz bir ortam yaratmış oldu. Yine de garip bir şekilde, Nephy’nin durumdan hoşnutsuz olduğuna dair hiçbir belirti yoktu.
Kısa süre sonra Nephy utancına daha fazla dayanamamış gibi hafif hareketlerle kıpırdanmaya başladı ancak Zagan, önünde açık bir kitapla onu kollarında sıkıca tuttuğu için kucağından inmesi imkansızdı.
Çok geçmeden, belki de kaderine razı gelen Nephy, Zagan’ın kucağındaki oturuşunu hafifçe düzeltti. Sonra, arkasındaki Zagan’a bakmadan, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi mırıldanmaya başladı.
“Şey, Usta Zagan, az önce söylemeye çalıştığım şey hakkında...”
“...Neymiş o?”
Nasıl düşünürse düşünsün, Nephy ciddi bir konuşma başlatmaya çalışıyordu. Peki ama şu anki pozisyonları onu dinlemek için gerçekten doğru yöntem miydi? Emin değildi ama Nephy’yi hemen yere bırakmanın da pek iyi olmayacağını hissediyordu.
Zagan bu meselelerle boğuşurken, sadece onaylayarak başını sallamak bile tüm enerjisini tüketti. Efendisinin zihnindeki karmaşadan habersiz olan Nephy, cebinden tek bir kağıt çıkardı.
“Kianoides’teyken biri bunu bana uzattı.”
Demek Nephy’nin moralini bozan suçlu bu ha?!
Bir mektuptan elde edilebilecek bilgi miktarı sadece içeriğiyle sınırlı değildi. El yazısı analiz edilerek kişinin kim olduğu araştırılabilir; kağıdın kalitesinden ve şeklinden bu tür malların nerede dolaşımda olduğu, hatta nereden temin edildiği saptanabilirdi. Dahası, sadece bir yazı gereci tutmak bile o kişinin mektuba doğrudan dokunmak zorunda kalmasına neden olurdu. Ve bunu yaptıklarında, istisnasız bir şekilde üzerinde mana izi bırakırlardı.
Kısacası Zagan için bu tek parça kağıtla suçluyu bulmak hiç de zor olmayacaktı. Bakışlarını tek sayfadan oluşan kağıda kaydıran Zagan, gözlerini kıstı.
“Bir akşam balosu davetiyesi mi... Ne?” Üstelik gönderen kişi İblis Lordu Bifrons’tu.
Bifrons... Bir sonraki en genç İblis Lordu, değil mi?
Zagan İblis Lordu olana dek, bu unvanı tarihte alan en genç büyücü oydu. Ve görünüşe bakılırsa, Nephy’ye musallat olan fail de bu İblis Lordu Bifrons’tan başkası değildi. Zagan bu gerçek karşısında duyduğu şiddetli öfkeyi bastırmaya çalışırken, Nephy başını hafifçe yana eğdi.
“Bir akşam balosu... öyle mi?”
“Anlıyorum. Sen bu tür şeyleri henüz bilmiyorsun, değil mi Nephy? Bu, büyücülerin kendi aralarında düzenlediği bir tür sosyal toplantıdır.”
Zihinlerinde kendi araştırmalarından başka hiçbir şey olmayan büyücü imajı ile bir sosyal toplantı fikrinin birbiriyle çeliştiğini düşünürdü ama gerçekler bundan çok farklıydı.
“Araştırmalar para gerektirir. Ayrıca istediğin bir bilginin başka bir büyücü tarafından tekelleştirilmesi de mümkündür. Bu yüzden, bu tür toplantılar büyücülerin buluşup takas yapmaları için mükemmel yerlerdir.”
“Peki Usta Zagan, siz böyle bir şeye davet mi edildiniz?”
“İçine bakmadan bilemem.”
Bir İblis Lordu'ndan gelen yazılı davetiye olduğunu düşününce, üzerinde bir tür tuzak olabileceğinden şüphelendi ancak kağıtta herhangi bir büyü yapıldığına dair hiçbir işaret yoktu. O halde açmakta bir sakınca yoktu.
Zagan topuğunu bir kez daha yere vurduğunda masanın çekmecesi açıldı ve içindeki işlemeli, süslü kınlı bir bıçak onlara doğru süzüldü. Bıçak havada dengesizce süzüldükten sonra Nephy’nin ellerine kondu.
“Aç da bir bak bakalım.”
Belki de duruma şimdiden alıştığı için... ya da içindeki bir şeyler uyuştuğu için Nephy, her zamanki monoton sesiyle yanıt verdi ve bıçakla davetiyenin mührünü açtı. İçinden tek bir kart düştü.
“Benim için yüksek sesle oku.” Zagan mektubu kendisi de okuyabilirdi ama kızı konuşturmanın moralini düzelteceğini düşündü.
...Pekala, aslında sadece Nephy’nin sesini yeniden duymayı çok istiyordu.
Nephy, sanki bunda hiçbir gariplik yokmuş gibi sadece başını salladı.
“Peki. ‘Sevgili İblis Lordu Zagan, yeni yoldaşım olarak seninle ilişkimi derinleştirmek amacıyla bir akşam balosu düzenlemeyi düşündüm. Not...’... Ha?” Tam o noktada Nephy’nin sesi kesildi. Zagan, olabildiğince nazik bir sesle sordu.
“Ne... yazıyor orada?”
“...‘Not: Kalendeki ilgili tüm sakinleri de davet etmek istiyorum. İblis Lordu Zagan, Beyaz Elv Bayan Nephelia, Hortlak Bayan Valefor, eski Başmelek Lord Raphael Hyurandell ve ayrıca, güzel eski hizmetçi, Kutsal Kılıç Bakiresi Bayan Chastille Lillqvist.’”
Bunu duyunca Zagan bile bir inilti çıkardı.
Demek bizi epey bir süredir gözetliyorlar, ha?
Chastille’in sadece birkaç günlüğüne de olsa kalede hizmetçilik yaptığını biliyorlardı, hatta Foll’un gerçek kimliğine bile hakimlerdi. En azından, bu İblis Lordu'nun onları bir ayı aşkın süredir gözetim altında tuttuğunu varsaymak mantıklıydı.
Nephy titreyen bir sesle devam etti.
“‘Her halükarda, yukarıda adı geçen beş kişinin de gelmesini istirham ederim. Olumlu yanıtınızı bekliyorum. İblis Lordu Bifrons.’” Bu isimle birlikte balonun yeri ve zamanının belirtilmesiyle davet mektubu sona erdi.
On Üç İblis Lordu, demek... İblis Lordları ile ilk karşılaştığında Zagan korku hissetmişti. Nephy’yi bu tür canavarlarla muhatap olacağı bir yerde bırakmak istemediği için onu kendisinden uzaklaştırmaya bile çalışmıştı.
Bu, çirkin ve acınası bir yenilginin hatırasıydı. Yine de Zagan sesini yükselterek burnundan soludu.
“Bu oldukça kışkırtıcı bir davet.”
Onun keyifli bir tonda sesini yükselttiğini duyan Nephy, şaşkınlıkla başını çevirdi. Zagan nihayet onun yüzünü gördüğünde, kulaklarının sanki sarsılmış gibi aşağı sarktığını fark etti.
“Usta Zagan, gitmeye niyetiniz mi var?”
Zagan başını yana eğdi.
“Bir İblis Lordu zahmet edip kişisel bir davetiye göndermiş. Kabul etmemek için hiçbir sebep yok, sence de öyle değil mi?”
Zaten er ya da geç ezmem gereken rakipler. Diğer İblis Lordları ile kendi arasındaki güç farkı tam olarak ne kadardı? Bu kesinlikle bunu anlamak için iyi bir fırsattı. Her şeyden önce, Zagan’ı düşman edinmenin ne kadar az faydası olduğunu onlara iyice öğretmesi gerekiyordu.
Cahillik edip topraklarına sızanları kan gölünde boğmasının tek bir sebebi vardı; o da hadlerini bildirmek. Rakibi bir İblis Lordu olsa bile bu kural değişmeyecekti. Aksine, karşıdakiler İblis Lordu olduğu için bu sınırı iyice belletmek zorundaydı; yoksa bu tarz olaylar tekerrür edip dururdu.
Bunu duyan Nephy’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Kararsız bir tavırla dudaklarını araladı.
“Bunu söylemek haddim değil biliyorum ama... sizce de bu... bir tuzak falan olamaz mı?”
“Ha...? Zaten bariz bir tuzak değil mi?”
Zagan, başka bir ihtimal varsa birinin ona söylemesini tercih ederdi. Nephy’yi kendi canından bile çok sakındığını diğer İblis Lordları zaten biliyordu. Nephy’ye saldıracak kadar alçakça bir kışkırtmaya başvurup üstüne bir de davetiye göndermek, resmen kibarca "Bir tuzak kurduk, sakın kaçayım deme, tamam mı?" demekle aynı şeydi.
“O-o zaman...” Nephy şaşkınlığını gizleyemiyormuş gibi kulaklarını titretti.
Anlıyorum. Az önce korkunç bir tecrübe atlattı, bu yüzden dehşete düşmüş olmalı.
Zagan, Nephy’yi rahatlatmak için gülümsemeye çalıştı ama kendi gülüşünün ne kadar kötücül göründüğünün de farkındaydı. Başını okşamak istedi fakat bu biraz tuhaf bir teselli yöntemi gibi gelmişti; üstelik şu an iki eli de doluydu. Nephy zaten kucağında oturduğu için onu yüreklendirmek adına ayaklarını kullanması da mümkün değildi.
Peki, onun içini tam olarak nasıl ferahlatacaktım? Zagan böyle anlarda doğru kelimeleri seçemediğini gayet iyi biliyordu. Öte yandan kız zaten kucağındayken ona sarılmanın bile pek bir faydası olmayacağını hissediyordu.
Zagan’ın düşünceleri saniyeler içinde karmakarışık bir hal alırken, vücudunun hareket özgürlüğüne sahip olan ve Nephy’ye en yakın duran kısmının kafası olduğu sonucuna vardı.
Şimdi düşününce, alnını birine sürterek onu teselli etmenin bir yolu olmalıydı!
Zagan zaman zaman Nephy ve Foll’u bu şekilde şakalaşırken görüyordu. Foll gıdıklanıyormuş gibi sesler çıkarsa da yüzünde her zaman mutlu bir ifade olurdu. Hiç şüphe yoktu, yöntem buydu. Ve böylece—
“Hii?!”
Zagan yüzünü Nephy’nin yanağına bastırdı. Oldukça narin bir yapısı olsa da beklenmedik bir yumuşaklık hissetti. Teninin dokusu pudra şekeri gibi pürüzsüzdü ve vücut ısısının hayli yüksek olduğunu fark edebiliyordu.
Derken pat pat diye sesler yükseldi. Nephy’nin kulakları huzursuzluktan şiddetle sarsılmaya başladı ve Zagan’ın yüzüne art arda çarptı.
Ah, lanet olsun, bu kesinlikle yanlış oldu! Alnıyla dokunmaya niyetlenmişti ancak ona arkadan sarıldığı için kendini bir anda yanağını sürterken bulmuştu. Biraz daha dikkatli düşününce, yaptığı şeyin düpedüz yanak yanağa sürtünmekten ibaret olduğunu fark etti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.