Birkaç saat sonra Zagan ve yanındakiler, aylar sürecek bir yolculuğa bile dayanabilecek lüks bir yolcu gemisinin güvertesinde toplandılar. Kıtanın en büyük gölü olan Suflighida’nın üzerinde süzülen bu gemi, İblis Lordu Bifrons’un düzenlediği akşam ziyafetine ev sahipliği yapıyordu. Foll, misafir odasının penceresinden dışarıyı seyrederken derin bir iç çekti.
“Bir gemideyiz... değil mi? Yani, gölün ortasında?”
Göl o kadar devasaydı ki bir adayı bile yutabileceğine inanabilirdi insan. Açık suya çıktıklarında kıyı şeridi belirsizleşiyordu; derinliği ise ne yapılırsa yapılsın dibine ulaşılamayacak kadar fazlaydı.
Zagan ve beraberindekiler, tam donanımlı, geniş bir kamara dairesine götürüldüler. Burası bir kalenin giriş salonuyla yarışacak büyüklükte bir salona sahipti; üstelik gruptaki herkes için özel yatak odaları da mevcuttu. Foll, salonun penceresinden dışarı bakıyordu. Açılmayan küçük, kakma bir pencereydi bu fakat geminin güverteye yakın yüksekliği sayesinde dışarısı net bir şekilde görünüyordu.
Bir sınıflandırma yapılacak olsa burası kuşkusuz birinci sınıf bir kamaraydı. Salonun bir köşesinde, buzun erimesini önlemek için büyüyle çalışan bir buzdolabı duruyordu; içinde ise soğutulmuş bir içki seti bile vardı. Bunların yanı sıra jambon, peynir, çikolata ve her çeşit narin tatlı da mevcuttu; yani orada günler boyu mahsur kalsalar bile hayatta kalabilirlerdi.
Pencerenin önünden ayrılmayan Foll’un dışında; Zagan, Nephy ve Raphael de odada toplanmıştı. Üçü de ayrı ayrı koltuklarda keyiflerince oturuyorlardı. Ancak Chastille henüz gelmemişti. Ne de olsa bir şövalye olarak, halkın gözü önünde İblis Lordu Zagan ile samimi görünürse başına ne belalar açılacağı belli olmazdı. Bu yüzden ziyafet alanında buluşmaya karar vermişlerdi.
Zagan her zamanki gibi cübbesini giymişti ancak Nephy ve diğerleri elbiseler içindeydi; gerçi buna tek taraflı olarak karar verip kıyafetleri hazırlayan Manuela’ydı. Nephy’nin üzerinde sade ve asil bir elbise, Foll’un üzerinde ise etekleri fırfırlı kısa bir elbise vardı.
Zagan’ın gözleri Nephy’ninkilerle buluşunca, genç kızın sivri kulaklarının uçları kızardı ve bakışlarını yere indirdi. Hazırlanmaya gittiğinde yüzünde hafif şaşkın bir ifade vardı ve bu durum Zagan’ı endişelendirmişti ancak şimdi iyi görünüyor gibiydi. Sorunlarını aşmış ya da daha doğrusu, bir kararlılık sergilemeye başlamıştı.
Ve sadece bu hali bile Nephy’yi çok daha güzel kılıyordu. Her zamanki hizmetçi kıyafeti çok şirindi ama bu elbise gerçekten büyüleyiciydi, değil mi?
Peki bu duyguları tam olarak nasıl kelimelere dökecekti? Zagan bir iç çekmekten başka bir şey yapamadı. Güneş çoktan batmıştı ama akşam ziyafetinin başlamasına daha biraz vakit vardı. Bu yüzden beklemeye karar verdiler. Öylece oturup vakit öldürürlerken Zagan bakışlarını sağ elindeki mühre indirdi.
Bifrons çoktan geldi mi? Gemiye bindiklerinden beri Zagan’ın İblis Lordu mührü, sanki ateşten bir sıcaklık taşıyormuş gibi zaman zaman zonklamaya başlamıştı. Yakınlarda başka bir mührün olması bir tür tepkiye neden oluyor olabilirdi. Yine de Nephy ve diğerlerinin de en az kendisi kadar huzursuz hissettiklerini biliyordu. Durum böyleyken kendisinin de asık suratla oturması olmazdı.
Dikkatini dağıtmak amacıyla odağını Foll’a çevirdi. Küçük kızının kehribar gözleri ışıldıyordu; bir şeye fena halde daldığı her halinden belliydi.
“İlk kez mi bir gemiye biniyorsun?”
“Evet... yani, binmeye hiç gerek yoktu.”
“Anlıyorum. Bu doğru tabii.”
Foll gibi bir ejderhanın neden durup dururken bir insan gemisine bineceğine dair mantıklı bir sebep gelmiyordu akla. Belki eğlence için binebilirdi ama genç bir ejderha olarak Foll muhtemelen insanların yerleşim yerlerine kendi başına hiç inmemişti; babası ise Bilge Ejderha Orobas olarak göklere çıkarılan bir ejderhaydı. Sırf gemiye binmek için insan kılığına gireceğini düşünmek pek olası değildi.
“Beğendin mi?”
“Hı-hı. Her yer sallanıyor. Çok eğlenceli.”
“Demek bunu sevdin...?” Zagan manzaranın tadını çıkardığını sanmıştı ama onu asıl eğlendiren geminin yalpalamasıydı.
Nephy o sırada başını yana eğdi.
“Usta Zagan, siz daha önce hiç gemiye bindiniz mi?” Bu soruyu sorduğuna göre, bu Nephy’nin de gemideki ilk seferiydi.
Elflerin gizli köyünün Norden’in daha da kuzeyindeki dağlarda olduğu söylenir, o yüzden bu mantıklı. Muhtemelen daha önce hiçbir gemiyle temas kurma şansı olmamıştı. Bu düşüncelerin ardından Zagan ağırbaşlı bir tavırla başını salladı.
“Veletken, yiyecek bir şeyler çalmak için kurcaladığım kargoların içine düşmüştüm. Sonra biri kapağı kapatıp beni de içerideyken gemiye yüklemişti. Yiyecek bir şeyler bulmam iyi olmuştu ama boğulmaktan kıl payı kurtuldum.”
Daha sonra bir denizci sesleri fark edip onu kargonun içinden çıkarmıştı ancak bu sefer de kaçak yolcu sanılıp dayak yemişti... Gerçi Zagan içeride bulabildiği tüm yemekleri silip süpürmüştü, bu yüzden onları pek suçlayamıyordu.
Nephy bu hikayeyi çok acıklı bulmuş gibi kulaklarını sarkıttı ve sanki kendi başına gelmiş gibi derin derin onayladı.
“Anlıyorum. Ben de bir keresinde açlığa dayanamayıp kilerdeki balları yalamaya çalışmıştım ama içeriye kilitlendim ve neredeyse donarak ölüyodum.”
Zagan, küçük Nephy’nin gizlice bal yaladığı halini hayal etmeye çalıştı; göğsü hoş bir duyguyla ısınmaya başlamıştı ancak duyduğu bu affedilemez sözler üzerine sesi tehlikeli bir tona büründü.
“Sana bunu yaşatanın eşkalini ayrıntılarıyla ver bana. Ona aynı acıyı tattıracağım.”
“Düşünceniz için minnettarım ancak sanırım çoktan öldüler.”
Nephy’nin köyündeki elfler insanlar tarafından baskına uğramış ve çoğu öldürülmüştü. Elbette Nephy’ye zulmeden o güruh oldukları için Zagan onlar adına en ufak bir acıma hissetmiyordu; Nephy de son zamanlarda bunu kafasına takmamak için çaba sarf ediyordu. Yine de Zagan başını iki yana salladı.
“Ölmüş olsalar ne yazar? Ölüleri uyandırabilecek sayısız büyü var. Hiç mesele değil, gerçekten. Evet, hortlakların beş duyusunun olmadığı söylenir ama kişilikleri baki kalır. Onlara acı çektirmenin pek çok yolu var.”
Zagan’ın uzmanlık alanı değildi ama ihtiyaç olursa hemen çalışmaya başlardı. Ancak Nephy, kar beyazı saçları uçuşurken başını iki yana salladı.
“Sırf ödeşmek için bu kadar zahmete girmenize hiç gerek yok.”
“Hıh... Çok naziksin, Nephy.”
“Usta Zagan, siz de sizi fıçıya kilitleyene misilleme yapmamıştınız, değil mi?”
Zagan bu mantıklı sözler karşısında biraz bocaladı.
“Şey, çaldığım meyveler çok lezzetliydi...”
“Evet. Bal da çok tatlıydı.”
“...Siz ikiniz... Gerçekten zor hayatlar yaşamışsınız.”
İkisi birbirine sempati duyarken, Foll biraz şaşkın bir tavırla dikkatini onlara çevirdi. Zagan durumu geçiştirmek istercesine boğazını temizledi.
“Raphael. En azından senin daha önce gemiye bindiğini farz ediyorum.”
Zagan’ın odağını çevirdiği Raphael, her zamanki smokinini değil, tam takım bir zırh kuşanmıştı. Bu Valefor’un zırhıydı.
Raphael’in yüzü büyücüler arasında çok iyi biliniyordu. Bu yüzden daha önce Foll’un kontrol ettiği zırhı giyiyordu. Yapay koluyla uyumlu olması bir yanaydı; yüzünü gizlemek ve başka bir kimliğe bürünmek için hala en iyi seçenek buydu.
İşte bu yüzden şu an kendisi ‘Valefor’du. Gerçi kamaranın içinde miğferini çıkarmıştı. Raphael bir süre düşündükten sonra cevap verdi.
“Büyücü avlamaktan bitap düştüğüm her seferde, hemen bir sonraki cepheye gönderilirdim. Gemilerin üzerinde büyücü öldürmek de nadir bir olay değildi.”
Raphael’in onlara karşı hiçbir düşmanlığı kalmadığı için bu sözleri neredeyse bir şaka gibiydi. Raphael sonra içtenlikle mırıldandı.
“Göl güzelmiş. Rüzgar da ferahlatıcı. Okyanusun tuzlu deniz meltemi, Takdisli Zırh’a bile yapışıp kalıyor. Yarattığı o tatsızlık, istemeden de olsa ifademi sertleştiriyordu.”
Takdisli Zırh, kilise tarafından büyücülere karşı koymak için üretilmiş bir zırhtı. Bu zırhı giyen birinin, insanüstü bir güç kazanarak çıplak elleriyle toprağı parçalayabildiği söylenirdi.
Eğer bu adamın ifadesi daha da sertleşirse, elinde tırpanıyla nöbet tutan bir cellat gibi görüneceği kesindi. Bu durum Zagan’ın, onunla aynı gemide seyahat edenlere acımasına sebep oldu.
Zagan daha sonra bakışlarını Valefor’un zırhına çevirdi.
“Zırh demişken, o zırh herhangi bir rahatsızlık veriyor mu?”
“Hayır. Aksine, bunca zaman giymek zorunda kaldığım Takdisli Zırh’tan bile daha iyi hissettiriyor. Bununla, o lanet olası büyücü ayak takımının gerisinde kalmam.”
Raphael bir şövalyeydi. Önceki savaşta sol kolunu kaybedip Takdisli Zırhı’ndan kurtulduktan sonra, alt kademe bir büyücüye karşı bile köşeye sıkışabilirdi. Bu yüzden Zagan, Valefor’un zırhını bir Takdisli Zırh olarak yeniden inşa etmişti. Raphael büyük bir ilgiyle mırıldandı.
“Ancak efendim, bu tam olarak nedir? Takdisli Zırh’ın üretim süreci kilise içinde bir sır olarak saklanır. Bir İblis Lordu için bile, bir çırpıda yaratılabilecek bir şey olmamalıydı.”
“Şey, bakalım. Zaten en başında, büyücüler için hiçbir anlam ifade etmeyen bir teknoloji bu.”
Bunu duyunca Raphael başını yana eğdi.
“Takdisli Zırh, bir büyücüye karşı koyabilecek nadir bir güçtür. Sizin gibi biri için ayrı bir konu ama alt kademe bir büyücü için araştırmaya değer bir güç olmaz mıydı?”
“Bu imkansız. Takdisli Zırhlar ve Kutsal Kılıçların yapısı büyüden temelden farklıdır. Ne kadar araştırırsan araştır, öğrendiklerini büyüye uyarlayamazsın. Ayrıca bunu bir kenara bıraksak bile, çömez bir büyücü araştırmaya nereden başlayacağını bile kavrayamaz; yani bunu incelemenin kimseye bir faydası yok.”
Zagan bile bu noktaya ancak İblis Lordu Sarayı’ndan aşırılan kitaplar, gerçek bir Kutsal Kılıç ve yanındaki Nephy sayesinde ulaşabilmişti. Üretim sürecini kavramak için onca zahmete girmesine rağmen, ortaya çıkan güç büyüyle zerre uyuşmuyordu. Başka bir deyişle, bir büyücü bunu araştırsa bile eline hiçbir şey geçmezdi. Muhtemelen bu yüzden diğer İblis Lordları bile bu konunun üzerine pek düşmemişti. Marchosias’ın miras bıraktığı kütüphanede dahi Kutsal Kılıçlar ve Takdisli Zırhlar ile ilgili kitaplar bir elin parmaklarını geçmiyordu.
Onlar bunları konuşurken Foll pencere pervazından aşağı süzülüp Nephy’nin kucağına kıvrıldı. Kutsal Kılıç lafını duyunca ilgisi uyanmış gibiydi. Nephy de durumun doğallığına kapılarak küçük kızın başını okşamaya başladı. Zagan ise anlatmaya en baştan koyuldu.
“Bak şimdi Raphael. Kilise’nin Takdisli Zırhlarının tam olarak neden bu kadar güçlü olduğunu biliyor musun?”
Raphael bu soruya başını iki yana sallayarak karşılık verdi.
“Üzülerek söylüyorum ki hayır, usta. Öldürmek için tasarlanmış bir kılıç için yazıtlar gereksizdir.”
“Eh, haklısın. Muhtemelen o Melek Şövalyelerin hepsi senin gibi düşünüyordur.” Ne de olsa Chastille bile Takdisli Zırhın çalışma prensibinden bihaber görünüyordu.
Misafir odasındaki masada kalem ve kağıt mevcuttu. Zagan masadan bunları alıp belirli bir mühür deseni çizmeye başladı.
“Senin Takdisli Zırhının içinde bu mühür kazılıydı.”
Raphael’in giydiği zırh son savaşta paramparça olmuştu. Gücünü yitirdiği için Zagan onu araştırma amacıyla almıştı ancak incelemeye başladığında, içine bir tılsım düzeneği yerleştirildiğini ve üzerine de bir mühür kazındığını fark etmişti.
Raphael ve Foll, Zagan’ın çizdiği mühre dik dik baktılar.
“Bu... Kutsal Kılıç’ın üzerine kazınan mühür mü?”
“Evet. Birebir aynı değil ama harfler aynı türden. Görünüşe göre bu harflerin kazınması eşyaya güç veriyor. Yani Kutsal Kılıçlar ve Takdisli Zırhlar güç kazanmak için aynı prensibi kullanıyor.”
Başka bir deyişle, Celestian dili. Ardından Zagan, bir “ancak” ekleyerek tüm bu sürecin ne kadar zahmetli olduğunu belli eden bir yüz ifadesine büründü.
“Görünüşe göre bu şey bir devre olarak kullanılamıyor. İçine mana akıttığımda en ufak bir etki bile göstermedi. Üzerine devreler eklemenin de bir manası yoktu; ayrıca ejderha büyüsünden de tamamen farklı bir kategoride olduğu görülüyor.”
Durum böyle olunca, bir büyücü perspektifinden bakıldığında bu araştırmanın hiçbir anlamı kalmıyordu. Zagan bakışlarını Foll’a çevirince, küçük kız yeşil örgülerini savurarak başını iki yana salladı.
“Babam belki bu konuda bir şeyler biliyordu ama bana hiç böyle bir şey öğretmedi.”
İşte bu yüzden araştırması şimdilik tıkanmıştı. Raphael de düşünceli bir tavırla başını salladı.
“Öyleyse şimdi onu nasıl yönlendirebiliyorsunuz?”
“Nephy sayesinde,” diye yanıtladı Zagan ve devam etti: “Nephy senin Kutsal Kılıç’ına baktığında üzerindeki Metatron yazısını okudu.”
Kılıcın asıl sahibi olan Raphael, üzerindeki işlemenin kılıcın adı olduğundan bile habersizken o bunu başarmıştı. Nephy alçakgönüllülükle onayladı.
“Evet. Elf köyünde kullanılan harflerden farklıydı ama sanırım daha önce bir yerlerde görmüştüm... Yine de nasıl yazılacağını veya okunacağını öğrenmiş değilim, bu yüzden tam olarak ne anlama geldiğini kavramış sayılmam.”
Metatron ismi ve Takdisli Zırhın içine kazınmış harfler dışında Nephy başka bir şey yazamıyordu. Yine de onları okuyabilmesi devasa bir ipucuydu. Bu sayede her bir harfin sınırı ve nerede ayrıldıkları netlik kazanmıştı.
Nephy’nin okunuşları netleştirmesinden birkaç gün sonra, Zagan’ın Celestian dili üzerine yaptığı araştırmalar hızla ilerlemişti. Artık Zagan bile bu dili bir dereceye kadar okuyup yazabiliyordu.
“Anlamını bilmeden okuyabilmesi, her halükarda bu harflerin bir şekilde Nephy ile bağlantılı olduğu anlamına geliyor,” dedi Zagan ve bir an duraklayıp ekledi: “Eğer bu mühür desenini Nephy kopyalarsa, bir güç taşıyabileceğini düşündüm.”
Raphael için yeni bir Takdisli Zırh hazırlayabilmelerinin sırrı buydu.
Dahası, Raphael’in dediğine bakılırsa, bu yeni zırhın performansı normal Takdisli Zırhlardan çok daha yüksekti.
Bu da muhtemelen, anlamını bilmeyen birinin kopyalamasındansa, harfleri anlayan birinin yazmasının çok daha etkili olduğu anlamına geliyordu.
“Yani anlayacağın, zırhını yeniden bir Takdisli Zırh olarak inşa eden kişi Nephy’ydi. Nephy burada olmasaydı, bu araştırma bu kadar ilerleyemezdi.”
“Size faydam dokunması beni mutlu ediyor, Usta Zagan.”
Sözleri alçakgönüllüydü ama övülmek onu da sevindirmişti. Sivri kulakları dikilmiş, hafifçe seğiriyordu. Raphael elini göğsüne koyup hürmetle eğildi.
“Efendimin sevgisine mazhar olan bir hanımefendiden, Lady Nephy’den de bu beklenirdi.”
“Ş-Şey...”
Beklendiği gibi, ikisinden birden gelen övgülere daha fazla dayanamamıştı. Nephy kızaran yüzünü elleriyle kapattı. Zagan, onun bu halini keyifle izleyerek konuşmasına devam etti.
“Bunlar muhtemelen elflerin veya onlara yakın bir ırkın dili. Kilise’de bu soydan gelen bir rahip falan var mı?”
Takdisli Zırhları üreten kişinin bir elfin yakın akrabası veya benzeri biri olması muhtemeldi ancak Celestian dili kilise için bile çoktan yitip gitmiş bir dil olmalıydı. Muhtemelen bu yüzden, anlamını Nephy kadar isabetli kavrayamamışlardı.
Ve muhtemelen bu yüzden dünyada sadece on iki Kutsal Kılıç vardı.
Celestian dili unutulduğu için yenilerini üretemiyorlardı. Bunu fark eden Foll’un gözleri hayretle açıldı.
“Yani Nephy de bir Kutsal Kılıç kopyalayabilir mi?”
Bu bariz bir soruydu ama Nephy başını iki yana salladı.
“Hayır. Denemeye yeltendim ama işe yaramadı.”
“Hmm... Muhtemelen belirli bir yer veya koşul gerektiren bir ritüele ihtiyaç duyuyor. Eğer bu kadar kolay yapılsaydı, kilise ve elfler çoktan iş birliği yapıp sayısız kılıç üretirdi.”
Tabii ki kılıca belli bir miktar güç bahşedebiliyordu ancak bu, orijinal bir Kutsal Kılıç ile kıyaslanamazdı bile.
Orijinalinden daha güçlü Takdisli Zırhlar yaratabilen Nephy bile, orijinal kılıçların yıkıcı gücünün ancak ufak bir kısmını ortaya çıkarabiliyordu. Çok sayıda koşul bir araya gelmediği sürece, on üçüncü bir Kutsal Kılıç üretmesi pek mümkün görünmüyordu.
Gerçi pek Kutsal Kılıç istediğim de yok ya, neyse.
Zagan’ın asıl derdi iblislere karşı bir önlem geliştirmek ve İblis Lordu Mührü’nün sırlarını ele geçirmekti. Kutsal Kılıçları araştırmasının sebebi, İblis Lordu Mührü ile Kutsal Kılıçların mühür desenleri arasındaki benzerlikti.
Ancak Nephy de İblis Lordu Mührü’ndeki harfleri tanıyamıyordu. Mühür Celestian dilini andırıyordu ama görünüşe göre sadece o dili bilmekle tamamen çözülecek bir şey değildi.
Yine de tamamen alakasız olduklarını sanmıyorum.
Zagan’ın Bifrons’un ziyafetine gelmesinin sebeplerinden biri de bu konuda yeni bilgiler edinme umuduydu. Bir an düşündükten sonra sağ yumruğunu sıkıca sıktı.
“Her halükarda, araştırma sonuç vermeye başladı. Nephy, bundan sonra bu konuda seninle düzenli olarak çalışacağız. Foll, Raphael, siz ikinizden de biraz iş bekliyorum.”
“Hıhı. Elimden geleni yapacağım.”
“Emredersiniz. Ev işlerini tamamen bana bırakabilirsiniz.”
“...Sana güveniyorum.”
Korkunç çehresinin aksine, Raphael bir kahya olarak tüm ev işlerini kusursuzca halledebiliyordu. Hatta bu durum Nephy’nin kalbindeki rekabet ateşini bile körüklemişti.
Neyse, onun ev işi yükü azaldığına göre Nephy ile daha fazla vakit geçirebileceğim, o yüzden buna minnettarım.
Zagan sandalyesine çökerken gözlerini tekrar kıstı.
“Ancak şu anki asıl mesele Bifrons’un ziyafeti.”
Zagan’ı oraya sadece dostluk tazelemek için çağırmış olamazlardı.
“Bifrons muhtemelen ziyafet sırasında beş para etmez bir şeyler planlıyor. Rakibimiz bir İblis Lordu, o yüzden dikkatinizi dağıtmayın.”
Zagan onlara kendilerini hazırlamalarını tembih ederken Foll ve Raphael onaylayarak başlarını salladılar. Bunu gören Nephy, eteğini sıkıca kavradı ve sonunda bir karara varmışçasına dudaklarını araladı.
“Şey, Usta Zagan. Sizinle konuşmak istediğim bir—”
“Böldüğüm için bağışlayın.”
Kapı çalınmadan açıldı ve Nephy’nin söyleyeceklerini yarıda kesti. Nephy bir şey söylemek üzereyken buna nasıl cüret edersin? Ortamın havasını bile mi okuyamıyorsun be adam! Kapıyı açan sadece genç bir büyücüydü ama Zagan ona nefret dolu gözlerle dik dik baktı.
“Öğğ, hayır...”
Genç büyücü muhtemelen az önce yanlış bir şey yaptığını fark etmişti; zangır zangır titreyerek olduğu yere çöktü.
Şuracıkta gırtlağını mı sıksam acaba? Zagan elinde mana toplamaya başladı ama Nephy, sanki mesele değilmiş gibi başını iki yana salladı.
“Usta Zagan, lütfen öfkenize hakim olun. Bu kişinin sizinle bir işi yok mu?”
Genç büyücü, Nephy’nin nazik sözleriyle kurtulmuşçasına başını hızla salladı.
“Ş-Şey, İblis Lordu Zagan’ın eşlikçisi az önce teşrif etti.”
Eşlikçi mi...? Chastille mi geldi? Öyleyse bunu görmezden gelemezdi. Zagan gönülsüzce ayağa kalktı.
“Anladım. Geliyorum.” Ardından Nephy’ye döndü.
“Kusura bakma. Ee, ne diyecektin?”
“...Hayır, önemli bir şey değildi,” dedi Nephy, kulakları aşağı düşerken. Hevesinin kursağında kaldığı her halinden belliydi.
Ben de tam kasabada ona saldıranın kim olduğunu anlatacak sanmıştım... Sonunda konuşacak gibi görünüyordu ama lafa giren o büyücü, Zagan için her geçen saniye daha da sinir bozucu bir hal alıyordu.
Tam misafir odasından çıkıyorlardı ki...
“Kekekekeke...”
Tüyler ürpertici, tamamen yapay tınlayan o tanıdık gülüşü duydu.
“Zagan. Ne oldu?” Zagan bir an duraksayınca, Foll merakla başını yana eğip sordu.
“...Yok, bir şey değil.”
Bir ihtimal, çoktan Bifrons'un ağına düşmüş olabilir miydik?
Zagan, göğsünde bir ziyafetin başlangıcına hiç de yakışmayan o huzursuzlukla geminin güvertesine doğru ilerledi.
“...Zagan, açıklığa kavuşturmak istediğim birkaç şey var,” dedi Chastille. Güvertede onları bekliyor gibiydi. Saçlarıyla uyumlu, kan kırmızısı bir elbise giymiş, beline bembeyaz dekoratif bir kumaş sarmıştı. Nesnel bir gözle bakıldığında, hiç de fena bir kombin sayılmazdı. Üzerinde dev kılıcı olmadığına göre, Kutsal Kılıç'ı bir yerlere gizlemiş olmalıydı.
Görünüşe göre binen son davetli oydu; karşılaştıktan kısa bir süre sonra gemi sessizce limandan uzaklaşmaya başladı. Göl birkaç nehre ayrılıyordu ve bunlardan biri Kianoides'e kadar uzanıyordu. Chastille muhtemelen buraya gelmek için o yollardan birini kullanmıştı.
Chastille güvertede öylece dururken yüzü ağlamaklı bir hal aldı. Cümlesinin devamını getirememesi Zagan'ın kafasını iyice karıştırdı.
“Hmm, neymiş o? Bakalım, dinliyorum.”
Zagan'ın sorusu üzerine Chastille, solgun bir ifadeyle güverteye göz gezdirdi.
“Burası... gerçekten akşam balosunun yapılacağı yer, değil mi?”
“Evet, öyle. Bifrons'un burayı bir geminin üzerinde yapması şık bir tercih olmuş.”
Grup misafir odasında konuşurken güneş tamamen batmıştı. Göl akşamın renklerine bürünmüştü; belki de ay bulutların arkasına saklandığı için tek ışık kaynağı masaların üzerine yerleştirilen mumlardı. Birinden birkaç adım uzaklaşsanız yüzünü seçemeyeceğiniz kadar loş bir ortamdı.
Kilise'nin büyücülere karşı yaydığı ön yargılar arasında, 'sebt' denilen bir kavram vardı. Şeytana taptığı söylenen büyücülerin toplandığı şüpheli bir ayindi bu.
Gerçekte çoğu büyücü iş birliği yapmayı rüyasında bile görmezdi, bu yüzden böyle bir meclis kurmazlardı. Üstelik hiçbiri şeytan falan gibi varlıklara da tapmazdı. Yine de buradaki atmosfer o kadar sebt ayinlerini andırıyordu ki büyücüleri savunmaya çalışmak tamamen beyhudeydi.
Dahası, yolcu gemisi devasa bir gölün ortasında tamamen izole bir halde yüzüyordu. Eğer Kilise'den bir suikastçı yaklaşacak olsa anında fark edilir ya da gemi her an hareket ettirilip davetsiz misafirler denize dökülebilirdi. Sorun çıkaranlar da aynı şekilde gemiden atılabileceği için burası gerçekten ideal bir mekândı.
Zagan tüm bu gerçekleri zihninde tartar karken geminin durumuna bir kez daha göz attı. Geminin toplam uzunluğu bir uçtan diğer uca neredeyse bir arena kadardı. İki bin yolcuyu rahatlıkla ağırlayabilirdi. Üç tane sağlam görünümlü direği ve bunlardan sarkan çok sayıda yelkeni olan bir yelkenliydi. Ana güvertede, gösterişli haçlar ve çeşitli içki şişeleriyle bardakların dizildiği pek çok masa sıralanmıştı. Muhtemelen büyüyle idare edildiği için ortalıkta mürettebata benzer kimse görünmüyordu. Muhtemelen tüm kıtada bu ölçekte beş gemi bile yoktu.
Görünüşe göre iyi içkiler de dizmişler... Zagan denemek için bardaklardan birini eline aldı ve oldukça kaliteli bir içki olduğunu fark etti. Henüz markalardan falan pek anlamıyordu ama Barbatos'un daha önce getirdiklerinden aşağı kalır yanı yoktu. Güvertenin durumunu incelerken başını yana eğdi.
“Eee, bir sorun mu var?”
“Hayır, yani...” Chastille sıkıntılı bir yüz ifadesiyle güverteye bir kez daha bakındı, sonra ekledi: “D-diyelim ki... karanlık olması neyse de... neden böyle tüyler ürpertici bir müzik çalıyor?”
Güvertenin köşesinde bir piyano vardı, yanında ise keman, flüt ve diğer her türlü enstrümanla uğursuz bir müzik çalan birkaç müzisyen dizilmişti. Şarkıcı bir undine... Hayır, bir tür sirendi. Mavi saçlı güzel bir kızdı ancak vücudunun alt kısmı bir yılanı veya balığı andırıyordu.
Gemideki diğer her şey göz önüne alındığında, bu kasvetli akşam balosunun tek açan çiçeği oydu. Zevkli bir karardı.
“Çünkü bu bir akşam balosu. Burada başkaları tarafından duyulmadan konuşmak isteyen pek çok kişi var. Bu müzik muhtemelen bu tip insanların seslerini gizlemek için çalıyor.”
Aslında bir büyücü gerçekten kulak misafiri olmaya çalışsa bu kadarlık gürültünün hiçbir hükmü olmazdı. Ama yine de insanın hissettikleri üzerinde bir fark yaratıyordu. Zagan bunu açıkladıktan sonra, Chastille'in yüzü daha da asıldı ve müzisyenleri işaret etti.
“Peki ya o müzisyenler ne? Şey, pek canlı gibi görünmüyorlar da...”
Enstrümanları çalanlar, üzerlerine basit kıyafetler geçirilmiş iskeletlerdi. Bakımlı kemikler kullanılmış gibi görünüyordu; zira ne bir ufalanma belirtisi ne de çürük kokusu vardı. Ancak kemikler ses çıkaramazdı. Siren şarkıcı, yaşayan ölülerle çevrili olduğu için olduğu yerde titriyordu. Yine de şarkısının etkilenmemesine bakılırsa, Zagan bile onun gerçek bir profesyonel olduğunu takdir edebilirdi.
“Muhtemelen Bifrons'un hizmetkarları falanlardır. Şarkıcı kesinlikle kiralık bir siren, sesi hiç de fena değil.”
Parça doruk noktasına ulaşırken, bir karganın can çekişen feryatlarını andıran bir ses yükseldi. Sırf o sesten sonra gırtlağının iflas etmemesi bile etkileyiciydi. Chastille inanmıyormuş gibi bir ifadeye büründü.
“Büyücüler... bu tarz müziklerle mi dans eder?”
“Ha...? Dans mı? Neden bahsediyorsun sen?” Zagan, bu fikri son derece garip bularak başını yana eğdi. Nephy’nin kulakları seğirerek titremeye başladı.
Yoksa dans etmeye mi meraklıydı?
Ancak Zagan daha önce hiç dans etmemişti. Ne yapması gerektiğini kara kara düşünürken, Chastille titreyerek konuşmaya devam etti.
“Sormak için biraz geç belki ama, akşam balosu sizin için tam olarak nedir?”
“Ne demek ne? Büyücülerin birbirleriyle anlaşmalar yaptığı bir yerdir, başka ne olacak?”
Chastille duydukları karşısında şoke olmuştu.
“Eğer öyleyse, bunu bana daha önce söyleseydin ya! Buraya bu kıyafetle geldim bir de!” Chastille akşam balosuna, bir soylunun bir partide giyeceği türden bir elbiseyle gelmişti. Zagan kıyafetini bir kez daha süzüp başını salladı.
“Yani, fena durmuyor, değil mi?”
“G-gerçekten mi? Sence yakışmış mı... Hayır, kastettiğim bu değil!”
Zagan neyi ima ettiğini anlamamış gibi başını yana eğdi.
“Nephy ve Foll da benzer şeyler giyiyor. Bir sorun mu var?”
Soyluların akşam balolarından farklı olsa da burası resmi bir toplantıydı. 'Büyücüler' ve 'görgü kuralları' birbirine zıt terimler olsa da bu tür durumlarda resmi giyinmek genel bir kuraldı... Zagan her zamanki cübbesini giyiyordu ama bir büyücü için bu zaten resmi kıyafetti.
Güverteye göz gezdirdiğinde, orada burada süslenmiş diğer büyücüleri de seçebiliyordu. Demek ki her büyücü Zagan ve Barbatos gibi dış görünüşünü boşlamıyordu. Nephy o sırada Chastille'i teselli etmeye çalıştı.
“Sana çok yakışmış, Chastille.”
“O-oh, Nephy, senin elbisen de çok yakı... Hayır, size anlatmaya çalışıyorum, mesele bu değil.” Chastille her an ağlayacakmış gibi duruyordu; eteğini sıkarak alçak sesle şikayet etti.
“Nasıl düşünürsem düşüneyim, ben bir Melek Şövalyesi’yim ve etrafımdaki herkes büyücü, farkında mısınız?”
Bu kadarını duyunca Zagan nihayet ne demek istediğini anladı... Hayır, mümkünse aslında anlamak istemiyordu. Zagan inanamıyormuş gibi şaşkınlıkla ona baktı.
“...İhtimal vermiyorum ama... buraya silahsız mı geldin?”
Elbette böyle bir elbise giydiği için yanında devasa bir kılıç taşımadığı belliydi ama Zagan en azından onu bagaj olarak gemiye getireceğini düşünmüştü. Büyücülerin fiziksel yeteneklerine karşı koyabilmek için Kilise'nin Melek Şövalyeleri, üzerlerinde mucizeler olan Takdisli Zırh adında bir zırh giyerlerdi. Raphael'in zırhı bile özellikle bu tür görevler için yeniden inşa edilmişti. Ancak Chastille böyle görünse bile, Takdisli Zırh giymeden de hatırı sayılır bir güce sahipti. Bu yüzden Zagan onun cesaretini takdir etmişti ama...
Chastille olduğu yerde titreyerek onayladı.
“Getirdim... en azından Kutsal Kılıç'ımı getirdim. Ama... ondan başka hiçbir şeyim yok...”
Zagan bunu duyunca elini yüzüne kapattı.
“Bunun bir akşam balosu olduğunu söylediğimi gayet iyi hatırlıyorum...”
“Akşam balosu normalde bir parti değil midir?! Bu yüzden... beni öyle bir şeye davet ettiğini sanmıştım...”
Kilise'nin bir akşam balosuna akın düzenlemesi hiç de şaşılacak bir şey olmazdı. Bu yüzden Zagan, Chastille gibi biri bile olsa bir Başmelek'in davetinin gerçek mahiyetini bilmeyeceğine asla ihtimal vermemişti.
Zagan ne diyeceğini bilemezken, Valefor'un miğferiyle yüzünü gizleyen Raphael, Zagan'ın yerine içten bir kahkaha atarak sesini yükseltti.
“Saçmalık! Eğer Başmelekler arasında en hızlısı olarak övülen kılıcın yanındaysa, bu lanet büyücü bozuntularını daha büyü yapmalarına fırsat kalmadan alaşağı edebilirsin, öyle değil mi? Onlar böyle ürkek davranmana değmezler bile.”
"Bana Birleşme Taraftarları’nın sancağı olmamı söyleyen sendin, değil mi?! Öyleyse neden sanki hepsini kılıçtan geçirecekmişim gibi konuşuyorsun?!"
"Çünkü tüm kariyerim tam olarak böyle geçti!"
Eski bir başmelek olan Raphael, meşru müdafaa sınırları içerisinde beş yüze yakın büyücüyü doğramış bir adamdı.
Birbirlerine bağırdıktan sonra Chastille aniden sustu. Ancak etraflarındaki tüm büyücüler aynı anda bakışlarını ona çevirmişti.
Yani, bu kadar yüksek sesle bağırırsan elbette herkes duyar...
Bir büyücü eğer isterse, bu kadar loş bir ortamda bile her şeyi net bir şekilde görebilirdi. Müzisyenlerin çaldığı gürültülü müziğe rağmen, Chastille ve Raphael’in sesleri tüm güvertede yankılanmıştı. Bu gösteriden sonra güvertedeki tüm büyücüler genç kadını dikkatle süzmeye başladı.
"Şu kadın... Melek Şövalyesi olduğunu mu söyledi?"
"Gözüm bir yerden ısırıyor... Tamam, hatırladım. Tek kadın başmelek o."
"Şu lanet kilise... Bir iblis lordunun sponsorluğundaki akşam ziyafetini basacak kadar delirmediler herhalde, değil mi?"
"Fazla böbürlenmeyin... Onu öldürelim mi?"
Beklenildiği üzere, bir iblis lordunun ziyafetine davet edilen güruh oldukça acımasızdı. Geri adım atmak şöyle dursun, tüm büyücüler öfkeden kuduruyordu. Zagan, tüm bu durumun son derece zahmetli olduğunu hissettiren bir iç çekti.
Kutsanmış zırhı bile yanındayken kapı dışarı edilirse, sonunun ne olacağını kim bilir...
İç dünyası biraz darmadağın olsa da Chastille’in dış görünüşü gayet düzgündü. Sonuçta Zagan, çoğu büyücünün aralarına silahsız dalan düşman bir kadını öylece rahat bırakacak kadar nazik olmadığını iyi biliyordu.
Zagan pelerinini savurarak konuştu.
"...Ne kadar da sinir bozucu bir kızsın. Sanırım başka çarem kalmadı... Benimle gel."
Bifrons’un neyin peşinde olduğunu bilmediği için gereksiz yere dikkat çekmek istemiyordu. Ancak bu fırsatı az önce kaçırmıştı. Bilinçli bir şekilde güvertenin ortasına doğru geçip geminin burnuna doğru yürümeye başladı. Nephy ve Foll hemen arkasında saf tuttu; Raphael de en arkadan onları takip ediyordu.
Sanki bu anı bekliyormuş gibi, müzisyenler parçayı değiştirip ağırbaşlı bir esere başladılar. Raphael hayranlık dolu bir ses çıkardı.
"Vay canına... Bu parça İblis Lordu Marşı, değil mi? Görünüşe göre buradaki müzisyenler bu işten biraz anlıyor."
Zagan müziğe pek aşina değildi ama anlaşılan bu eser, iblislerin kralının hizmetkarlarıyla birlikte gerçekleştirdiği istilayı temsil etmek için bestelenmişti. Sadece tınısıyla bile tarif edilemez bir huzursuzluk hissi uyandıran bir parçaydı.
Tam da bu yüzden, kalabalığın arasından cesurca yürüyen Zagan’ın üzerinde hürmet dolu bakışlar toplandı. Chastille telaşla sesini yükseltti.
"H-Hey, öylece aralarına dalarken ne düşünüyorsun?!"
"Böyle zamanlarda vakur davranmalısın. En azından bir iblis lordu olarak böyle bir anda çekindiğimi gösterirsem, anında kellem için hamle yaparlar."
"O-Orası öyle olabilir ama..." Chastille endişeli bir ses çıkarsa da yine de peşlerinden geldi. Zagan’ın sanki gövde gösterisi yaparcasına grubunu yürütmesini izleyen büyücüler, kendi aralarında fısıldaşmaya başladı.
"Kahretsin, bu Zagan."
"Yeni iblis lordu, ha? Şuna bak, arkasındaki Hayalet Valefor."
"Öldürüldüğüne dair bir söylenti vardı ama demek ki Zagan’a hizmet etmeyi seçmiş..."
Yüzünü yılan formundaki bir miğferle gizlediği için Raphael, Hayalet Valefor sanılıyordu. Buna rağmen Raphael, umursamaz bir tavırla Zagan’ın arkasından yürüyordu. Ardından bakışlar Nephy’nin üzerinde toplandı.
"Şu beyaz saçlı elf kim?"
"Adamın gelini o. Dikkatli ol. Araf'ın, ona el sürdüğü için uzuvlarının tek tek koparıldığını söylüyorlar."
"Evet. Yedi gün boyunca işkence gördükten sonra, Zagan’a mutlak sadakat yemini edince yaşamasına izin verilmiş."
Araf, Barbatos’un lakabıydı. Zagan’ın onu benzettiği doğruydu ama görünen o ki ortalıkta tuhaf bir şekilde abartılmış söylentiler dolaşıyordu.
Şimdi düşününce, eğer Chastille buradaysa Barbatos da peşlerine takılmış olabilir miydi?
O adam ziyafete davet edilmediği için öfkesini dindiremiyor gibiydi. Chastille’e eşlikçilik yapma bahanesiyle gelmiş olması son derece mümkündü. Daha sonra tüm dikkat, Nephy’nin yanında sendeleyerek yürüyen Foll’a yöneldi.
"Şu boynuzlar... Arkasındaki o küçük olan bir ejderha mı?"
"Öyle görünüyor... Kim olduğunu bilmiyorum ama Zagan’ın, o kızın sahipliği yüzünden Raphael’i öldürdüğü söyleniyor."
"Yani şu meşhur avcıyı hakladığı doğru mu?"
Zagan’ın Raphael’i yendiği hikayesi, bizzat kendisinin yaydığı bir şeydi. En korkunç başmeleğin işini bitirmiş olması, onun makamına göz koymaya çalışacak aptalların düşmanlığını kırmak için etkiliydi. Ve anlaşılan planı tam da umduğu gibi işlemişti. Başarısını tartışmayı bitiren büyücülerin dikkati sonunda Chastille’e odaklandı.
"Eğer o kadın da onlarla birlikte saf tutuyorsa, bu Zagan’ın Kutsal Kılıç Bakiresi’ni bile avucunun içine aldığı anlamına mı geliyor?"
Chastille hoşnutsuz bir yüz ifadesi takındı.
"Avucunun içine almak mı... Senin emrin altına girmeyi kabul ettiğimi hiç hatırlamıyorum."
"Sadece öyleymiş gibi davran. Yoksa seni öldürürler."
"Iyy," diye küçük bir çığlık atan Chastille, Zagan’ın koluna yapıştı. Bunu gören büyücülerin hepsi bir ağızdan iç çekti.
"Şuna bak. Tam bir aşifte yüzü var."
"Anlıyorum... Demek ki Zagan’ın metresi, öyle değil mi?"
Bu dedikoduları duyan Chastille’in yüzü kıpkırmızı kesildi.
"K-Kime aşifte diyorsunuz siz?!"
"Kes sesini At Kafası. Ölmek mi istiyorsun?" diyen Foll, Chastille’in kalçasına bir şaplak indirdi.
Eğer Chastille, Zagan’ın grubunun bir parçası gibi görünmeseydi, ziyafetteki büyücülerin onu sağ bırakmasına imkan yoktu.
"Ö-Öğğ! Hıhk..."
Foll’dan bile azar işiten Chastille, utanç içinde gözleri dolarak inledi. Neyse ki etraflarındaki büyücülerin düşmanlığı en azından şimdilik dağılmıştı. Güverteyi boydan boya geçtikten sonra Zagan, geminin burnunda hazırlanan koltuklardan birine yerleşti. Koltuğuna kurulup rahatlamak istiyordu ama Chastille kolunu bir türlü bırakmıyordu.
"...Hey, bırak artık."
"Y-Yanlış anladın! Bu sadece... şey... Kolum kasıldı da, ondan..."
Bu ürkek kız, koca bir büyücü grubunun arasından silahsız geçip sağ kurtulmanın rahatlığını muhtemelen henüz hissedememişti. Zagan, sıkıca sarıldığı kolunu ondan kurtaramıyordu. Bunu gören Nephy’nin kulakları, nadir görülen bir şekilde sinirle seğirmeye başladı.
"O zaman, ben size yardımcı olayım mı?"
"Iyy, ö-özür dilerim..."
Nephy’nin yüz ifadesi her zamanki gibiydi ama sesinde buz gibi bir öfke gizliydi. Belki de bu yüzden Chastille yerinden sıçradı ve kendini Zagan’ın kolundan ayırmayı başardı.
Niyeyse Nephy’nin bu tepkisi oldukça tazeleyici hissettiriyor...
Nephy, Zagan uğruna cesurca çabalayan biriydi ama onu tekeline alma arzusunu bu kadar açıkça belli ettiği durumlar çok nadirdi. Ayrıca Nephy kendi niyetlerini beyan etmekte pek iyi sayılmazdı ama temel olarak Zagan ve Nephy zaten hep baş başaydı. Bu yüzden böyle bir tavır sergilemesi için pek fırsat çıkmıyordu.
Kızmış olsa bile, Zagan onun normalde göremediği bu yüzünü görebildiği için bir şekilde mutlu olmuştu. Ona bakarken kendini koltuğa bıraktı. Geminin burnunun en uç noktasındaki koltuk olduğu için, diğerlerinden bir basamak daha yüksekti ve tüm güverteyi kesintisiz bir şekilde görebiliyordu. Burası tam anlamıyla şeref konuğu koltuğuydu.
Zagan oraya oturduğunda; Nephy ve Foll solunda, Chastille ve Raphael ise sağında saf tuttu. Dirseğini kolçağa dayayıp bacak bacak üstüne attı ve gövde gösterisi yapar gibi tüm güverteyi süzdü. Zagan’ın yüzünde mağrur bir gülümseme belirince, büyücüler yutkunarak gerildi.
"Demek İblis Lordu Zagan ve sırdaşları bunlar, ha?"
"Zagan birkaç ay öncesine kadar kimsenin tanımadığı biriydi, şu güruhu nasıl dize getirdi acaba?"
Böyle dik durmaya çalışmak bir zahmetti ama onları böyle dehşete düşürmek bir yandan da keyifliydi. Gemiyi süzdükten sonra Zagan masadan bir şarap kadehi aldı ve dikkatini yeniden toplanan büyücülere çevirdi. Müzisyenler de kendi kararlarıyla aniden müziği kestiler.
Geminin güvertesi derin bir sessizliğe gömüldü.
"Sanırım kendimi tanıtmama bile gerek yok ama ben Zagan. İblis lordlarının en sonuncu koltuğu kendisine emanet edilen kişiyim."
Sesi çok yüksek çıkmıyordu ama geminin kıç tarafına kadar sükunetle yankılandı. Ardından Zagan şarap kadehini havaya kaldırdı.
"Görünen o ki ev sahibi henüz teşrif etmedi ama biz keyfimize bakalım beyler."
Bunun üzerine büyücüler, kimin olduğuna bakmaksızın ellerine birer kadeh alıp karşılıklı kadeh kaldırdılar. Her ne kadar yüzeysel olsa da, o an toplanan büyücüler Zagan’ı bir iblis lordu olarak kabul etmişti.
Zagan şarabını bitirdikten sonra gürültülü müzik yeniden başladı. Gösterişli blöfü sayesinde Chastille’e yönelen düşmanlık tamamen buharlaşmış gibiydi. Bunu teyit eden Zagan, huzursuz bir iç çekti.
Bu tür maskaralıkları taklit etmekte pek iyi değilim. Şatosunda eline geçen her büyü kitabını okuyarak, Nephy ve Foll ile dinlenerek geçirdiği zamanlar, buradakinden yüzlerce kat daha değerliydi. Yine de bir değer bulmaya çalışarak güvertedeki büyücüleri gözlemledi.
Diğer büyücülerin de çoktan yaptığı gibi, büyü kullanarak göz bebeklerindeki ışığı bir miktar güçlendirdi ve görüş alanının tıpkı gündüz vaktiymiş gibi net olmasını sağladı.
Burada epey tanıdık sima var, ha? Zagan diğer büyücüler hakkındaki bilgiler konusunda bir hayli cahildi ama yine de en azından eski İblis Lordu adaylarının isimlerini ve yüzlerini biliyordu. Tabii bunun tek sebebi Barbatos’un daha önce ona her şeyi anlatmış olmasıydı.
Alanda Kara Kılıç Kimaris de vardı. Bir diğeri ise Büyücü Gremory’ye benzeyen biriydi fakat öncekine kıyasla... Şey, dış görünüşü ve yaşı bir şekilde tamamen farklı duruyordu.
Bir büyücünün dış görünüşüne pek güven olmuyor demek ki. Zaten onu en son loş bir açık artırma salonunda görmüştü. Yüzünün tam olarak neye benzediğini düzgünce teyit etmiş sayılmazdı, bu yüzden sadece içinde bir şeylerin yerli yerine oturmadığına dair bir his vardı. O güverteyi süzdüğü sırada Foll aniden dibine girip yüzüne baktı.
“Zagan, Zagan!” diye bağırdı Foll. Sonra sanki bir şey bekliyormuş gibi olduğu yerde neşeyle dönüp durmaya başladı.
Şimdi düşününce, elbisesini falan hiç övmedim, değil mi? Ne yazık ki tam bunu yapacakken Chastille’in o dil sürçmesi yaşanmıştı ama bu yine de bir baba olarak onun hanesine yazılan bir başarısızlıktı. Bu yüzden Zagan abartılı bir şekilde başını salladı.
“Sana çok yakışmış. Beğendin mi?”
“Hı-hı. Bu kıyafetler... çok cici.”
Sen giydiğin için ciciler ama neyse... Küçük kız, Nephy’den farklı bir şekilde sevimliydi. Zagan, övgüsüne eşlik etmesi için doğal bir hareketle Foll’un başını okşamaya başladı. Küçük ejderha sanki hoşuna gidiyormuş gibi gözlerini hafifçe yumdu, ardından Nephy’nin elbisesinin eteklerini çekiştirmeye başladı.
“Peki ya Nephy’nin elbisesi?”
“Mm. Güzel olduğu zaten belli değil mi?”
“...Usta Zagan, utandırmayın beni.”
Kulaklarının uçları hafifçe kızıla boyanan Nephy huzursuzca kıpırdandı. Bu utangaç tavırları eskisinden bile daha büyüleyiciydi, öyle ki Zagan gayriihtiyari kendini ona kaptırdı. En sonunda boğazını temizleyip kendine gelerek tekrar onlara baktı.
“Ah, her neyse, o elbiseyi giymek nasıl bir his?”
“Şey, bence içinde hareket etmesi kolay ve oldukça güzel... Şey... Sizinle ilk tanıştığımda üzerimde olandan çok daha iyi, Usta Zagan.”
“An-anlıyorum...”
Eğer böyle söylersen kendime hakim olamam!
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.