Nephteros, o kızın varlığını aylar önce öğrendi. Ustası Bifrons, kristal bir yansıtma vasıtasıyla göstermişti onu. Nephteros kendini bildi bileli Bifrons’un hizmetinde olduğundan, hangi ırka mensup olduğunu veya nereden geldiğini bir kez olsun sorgulamamıştı. Bildiği tek şey, bir iblis lorduna hizmet etmekten gurur duyduğu ve söz konusu iblis lordu tarafından arzulanmanın kendisine her şeyden çok sevinç verdiğiydi. Kendisiyle aynı yüze ve ırka sahip bir kızın varlığını işittiğinde, merakı uyanıverdi.
Ne var ki o kız paçavradan farksız giysiler giymeye zorlanmış, ayaklarına zincirler vurulmuş, bir köle muamelesi görüyordu. Kendisiyle tıpatıp aynı yüze sahip birinin böylesi bir azap içinde kıvrandığını görmek Nephteros’un yüreğini sızlattı.
"Onu kurtarmak istiyorum," diye geçirdi içinden güçlü bir arzuyla.
Bir yolu yok muydu acaba? O kızın da Usta Bifrons’a hizmet etmesini sağlayamaz mıydı? Eğer bu mümkünse, bunu başkasına bırakmaktansa gidip kızı kendi elleriyle kurtarmak istiyordu. Ne de olsa bir iblis lordunun bahşettiği güçlere sahipti. Sonrasında da kıdemlisi olarak ona her türlü şeyi öğretirdi. Evet, işlerin böyle yürüyeceğinden emindi. Ancak...
"Şuna bak Nephteros. Tıpkı aradıklarım gibi kusursuz bir yüce elf. Bununla birlikte göksel mistisizm üzerindeki araştırmalarımı bir üst seviyeye taşıyabileceğim."
Nephteros bu sözlerin ne anlama geldiğini kavrayamadı. Eğer bu kız ustasının arzuladığı yüce elf ise... O zaman kendisi neydi?
Nephteros’un ruhunda kapkaranlık bir kin filizlenmeye başladı. O kıza karşı beslediği tüm merhamet ve yakınlık, yerini yakıcı bir nefrete bıraktı. Belki de bir talih eseri olarak o kız Bifrons’un hizmetine girmedi.
Köyü insan saldırısına uğramış, nerede olduğu bilinmez olmuştu. Kızın son anlarına tanıklık edememek Nephteros için bir kayıptı ama yine de müstahak olduğunu düşündü. Bifrons kızın izini sürse de başka bir iblis lordu işe müdahale ediyor gibiydi; bu yüzden yerini tespit edemiyordu.
Durum böyle olunca, Bifrons’un ele geçiremediği o kızdansa Nephteros’a daha çok değer vermesi son derece doğaldı. Nephteros da altüst olan huzurlu günlerinin nihayet normale döndüğüne inandı.
Yine de o kız hayatta kalmayı başarmıştı. Başka bir iblis lordu tarafından devşirilmiş olmalıydı ki, eski acınası halini bir hayalden ibaret kılacak kadar mutlu bir çehreye bürünmüştü. Bunu gören Bifrons, ruhunun en derinlerinden gelen, öfke dolu bir ses çıkardı.
"Ne kadar hayal kırıklığı yaratıcı. Başka bir iblis lordunun elinden bir şeyi çekip almak, henüz çömez olsa bile fazla riskli."
Normalde ustasının zihninden geçenleri okumak imkânsızdı fakat o an Bifrons derin bir iç çekti. O kız yaşadığı sürece ustasının içindeki hasret yok olmayacaktı. Nephteros da asla ustasının gözdesi olamayacaktı.
Bu bağışlanamazdı.
İşte bu yüzden Bifrons o kızla temas kurabileceğini söylediğinde Nephteros sevinçten havalara uçacak gibi hissetti. Bifrons ona kıza dokunmamasını tembihlememişti ki. Onu öldürmediği sürece ustasının şikâyet etmeyeceğinden emindi.
Eğer onu evire çevire döversem, Usta Bifrons kesinlikle ona olan ilgisini kaybeder. Ustasının en çok ihtiyaç duyduğu kişinin o kız olmadığını kanıtlayacaktı. Ne var ki Nephteros onu yenmeyi başaramadı. Hayır, yenmeyi bırakın; sırf bulundukları mekân yüzünden gücünü bastıran birinin karşısında bile ezim ezim ezilmişti.
İşte o an kızın ustasının arzuladığı gücü kullandığını fark etti. Tam bu haksızlık karşısında çıldırmak üzereyken ustası bir kez daha ona bel bağladı.
"Eğlenceli bir gösteri tasarladım. Bütün gücünü sergileyebilirsin!"
Bunun üzerine Nephteros bir daha asla kaybetmemeye ant içti.
Zagan ile Bifrons’un arasında, iblis lordu mühürlerinin tam ortasından bir şeyler girdaplanmaya başladı.
Işıktan yoksun, karanlık bir dünya... Marchosias’ın geride bıraktığı iblis kimerasını, hatta Barbatos’un çağırdığı iblisi bile fersah fersah aşan bir mana kasırgasıydı bu. Gölün derinliklerinden taşıp gemiyi yutmaya başladı.
"Aahahahaha! Bu harika! Sırf mana miktarına bakarsak, bu durum on üç iblis lordunu bile geride bırakmıyor mu?! Ahahahaha! AHAHAHA!" Bifrons delice bir kahkaha patlattı.
"Bifrons! Kafayı mı yedin ulan sen?! İblis lordunu mu diriltmeye çalışıyorsun?!"
Zagan’ın öfke dolu kükremesine karşılık Bifrons sadece güldü.
"Olamaz! Böyle bir şeye iblis lordu diyemezsin. Olsa olsa onun kalıntısı, tortulaşmış düşüncelerinden ibarettir. İblis lordu mühürlerine tepki verince uyanıverdi işte."
Gerçekten de tanrı misali bir varlıktı. Bambaşka bir seviyenin gücüydü bu. Fani bir insanın erişmeyi hayal bile edemeyeceği bir şey...
Çok geçmeden mana kasırgası kütle kazanıp somutlaştı. Bu dönüşümü izleyen Zagan, elinde olmadan tiksinti dolu bir ses çıkardı.
"Bu... da ne böyle...?"
Bu bir 'balçık'tı. Bir figürü andıran belirgin şekli olmasa, içinde insana dair en ufak bir emare hissetmek imkânsızdı. Sanki kötülüğün kendisi gözle görülür bir biçimde yoğunlaşmış, iğrenç bir pis balçık yığınına dönüşmüştü.
Çok büyük...
Kaynağı devasa bir mana kümesiydi. Balçık, bütün tekneyi tamamen kaplayacak kadar büyük olmasına rağmen hâlâ genişlemeye devam ediyordu. Ancak bir kütleye sahip olması, yerçekiminden etkilendiği anlamına da geliyordu. Ve böylece, büyüyen balçık olduğu gibi gölün yüzeyine çakılarak havaya devasa bir su sütunu fırlattı.
Gemi şiddetle sarsılırken, müzik grubunun iskelet mensupları güverteden aşağı savruldu fakat büyücülerin tamamı büyü kullanarak kendilerini korumaya aldı. Chastille, Raphael ve diğerleri ise güverteye tutunarak savrulmaktan kurtulmuştu.
Derken bir sessizlik çöktü. Bir saldırı başlatacağını düşündükleri anda balçık öylece suyun üzerinde yüzmekten başka bir şey yapmadı.
"...Ha?"
Bu durum, şaşkınlıkla aptalca bir ses çıkaran Bifrons için de beklenmedik görünüyordu.
Hayır, mananın kendisi hâlâ katlanarak büyüyor. Üstelik o balçığın canlı bir yaratık falan olmaması gerekirdi. Zagan suya çarptı diye eylemine ara vereceğine inanmıyordu. Asıl sorun, balçığın ne halt karıştırdığına dair en ufak bir fikirlerinin olmamasıydı. Bu sadece Zagan’ın grubu için geçerli değildi üstelik. Nitekim güvertedeki tüm büyücüler nefeslerini tutmuş, tetikte bir halde suyun yüzeyini gözlemliyordu.
Saatin saniyesi tam bir tur atıp akrebi biraz daha ileri taşıdığında bile hiçbir şey olmadı. Büyücülerden biri alnını silerek aniden bir kahkaha patlattı.
"Hah. Bir şey olduğu yok."
Ve tam o anda...
"Gaaah!"
O aynı büyücü boğuk bir çığlık attı. Herkes ona doğru baktığında, güverteden dışarı fırlamış tek bir kazık gördü.
Hayır, o bir kazık değil! Zagan’ın tüyleri diken diken oldu.
"Dikkatli olun! Gemiyi çoktan ele geçirmiş!"
Kazık dedikleri şey, aslında güverteye sızan balçıktan ibaretti. Suyun pamuk tarafından emilmesi gibi geminin üzerinde sessizce ilerliyordu.
Bu gidişle geminin içinde biri varsa... Çaresiz kalacaklardı. Geminin içindekilerden hayatta kalan kimse kalmamış olması muhtemeldi. Yine de güvertede saldırıya uğrayan büyücü hâlâ hayattaydı.
"Gah, argh, k-kurtarın beni..."
Büyücü boğuluyormuşçasına hırlayarak çığlık atıyordu ancak çok geçmeden vücudunun bütün deliklerinden siyah bir balçık fışkırdı ve adam olduğu yere yığıldı. Nephy yutkundu, Chastille ise kusma isteğini bastırmak istercesine dişlerini sıktı.
O... yutuldu mu? Zagan’ın büyüyü 'yutma' şeklinden bambaşkaydı bu. Büyücünün bedeni içeriden eriyor, bütünüyle yutuluyordu. Bu vahşet dolu sahneye tanıklık ettikten sonra, büyücüler arasında bile korku yayılmaya başladı.
"Öğğ, ey yıldırım, onları küre çevir!"
"Gel, ey kızıl alevler!"
Büyücüler ateş ve yıldırım saldırıları başlattı fakat yaptıkları tek şey balçığın dış yüzeyini yakmak oldu.
Hayır, büyüyü içine mi çekiyor? Balçık, darbe aldıkça daha da şişip büyüdü.
"Saldırmayın! Her şeyi absorbe ediyor!" Zagan’ın haykırışı üzerine büyücüler saldırılarını derhal kesti. Bunlar, bir iblis lordunun akşam balosuna davet edilecek kadar güce sahip büyücülerdi. Saldıracak bir yol bulamayınca, hemen güverteden uzaklaştılar. Ne de olsa uçmayı sağlayan büyü hiç de nadir bir şey değildi.
Zagan da Nephy ve Chastille’i kucağına alarak göğe yükseldi. Foll ise ejderha kanatlarını çıkarıp Raphael’i destekleyerek güverteden uzaklaşmıştı.
"B-Bekleyin, Kutsal Kılıç'ım hâlâ gemide duruyor!" diye çığlık attı Chastille, yüzü kireç gibi olmuştu.
"Şimdi sırası mı onun?!"
Nerede durduğunun bir önemi yoktu, zira geminin içi çoktan balçık tarafından yutulmuştu. Gemiden ayrılan büyücüler kaçmaya koyuldular fakat...
"Öğğ, ne oluyor ulan?"
Aniden, sanki görünmez bir duvara çarpmışlar gibi büyücüler geminin yakınlarına geri savruldu.
"Ahahahaa, gösteri daha yeni başladı biliyorsunuz değil mi? O kadar soğuk davranıp en büyük olayı izlemeden gitmeyin ama."
Bifrons’tu bu. İblis lordu, diğer büyücülerin kaçmasını engellemek için bir tür bariyer kurmuş gibi görünüyordu.
Eğer bu bir büyüyse, öyle ya da böyle bir hal çaresi bulunur... Zagan yumruğunu sıktı. Bifrons ise onun bu hamlesini öngörmüşçesine işaret parmağını havaya kaldırdı.
"Aman diyeyim Zagan, orada dursan iyi edersin. Büyüyle kaynayan bir alanda sadece benim bariyerimi kırabileceğini mi sanıyorsun? Deneyecek olursan herkes tepetaklak suya çakılır!"
"Tch..."
Bifrons’un bariyeri tiksinç bir yapıya sahipti; içine hapsedilen her türlü büyüyü sarıp sarmalayan sülük gibi bir şeydi. Belki de ona parazit demek daha doğru olurdu. Birisi büyü kullanmaya devam ettiği sürece o bariyer yok edilemezdi. Zagan onu kırıp parçalayacak olsa, bariyerin emdiği bütün büyü gücü de serbest kalıp etrafa saçılacaktı.
Tam o sırada göldeki balçık etrafa yayılmaya başladı.
“Lanet olası kaçık...”
Aşağılayan bir tonla konuşan Gremory’ydi. Kimaris de hemen yanındaydı. Onlar gibi deneyimli büyücüler İblis Lordu’nun bariyerini delip geçebilirdi belki ama...
İşte tam o anda havada tiz bir çığlık yankılandı.
“İmdaaak! Biri... Biri yardım etsin!”
Balçık güverte boyunca süzülüp ilerlerken geride tek bir kişi kalmıştı.
Nephy’nin yüzü kireç gibi kesildi. “O kadın...”
Geride kalan kişi, müzik grubunun deniz kızıydı. Büyücü falan değil gibiydi. Grubu oluşturan iskeletler ya çoktan balçık tarafından yutulmuş ya da gölün derinliklerine yuvarlanmıştı. Geride sadece acınası halde etrafa saçılmış enstrümanlar kalmıştı.
Gökyüzünde süzülme imkânı olmayan deniz kızı için göl artık tamamen balçığın çöplüğüne dönüşmüştü. Yaratık, kaçacak yeri olmayan kızı kedi fareyle oynar gibi kuşatıyor, çevresinde süzülüyordu.
“Nephy, uçabiliyor musun?”
“...E-Evet!” Nephy büyünün temellerini öğrenmişti. Gökyüzünde özgürce süzülemese de en azından olduğu yerde havada asılı kalabiliyordu. Zagan, Chastille’i ona emanet ettikten sonra hızla güverteye indi.
Kulakları tırmalayan bir çığlık daha koptu.
“HAYIIIIIR!”
“...Kes sesini. Şarkıcıysan oturup şarkı falan söyle...” Zagan deniz kızı kılıklı kadını ensesinden tuttuğu gibi yumruğunu güverteye indirdi. Az önce Bifrons’un büyüsünü sömürerek emdiği manayı da kendi öz gücüne katarak vurmuştu. Sadece saf yıkım gücü açısından bakılacak olursa, oradaki bütün büyücüler güçlerini birleştirse bile Zagan’ın bu darbesine erişemezdi. Küçük bir köyü dev bir krater haline getirebilecek balyoz gibi bir vuruştu bu. Sadece güverte değil, geminin kendisi ikiye bölündü ve oluşan şok dalgası etraftaki balçığı savurup attı.
Büyüyü emebilse bile fiziki bir şok dalgasını yutamaz ya. Zagan balçığı tam da planladığı gibi püskürtmeyi başarmıştı.
Zagan dişlerinin arasından sertçe, “Tch—” diye bir ses çıkardı. Balçıktan kopan bir parça, güverteye gömdüğü yumruğuna yapışıp kalmıştı. Ne kadar silkelemeye veya kazımaya çalışsa da Zagan’ın manasını emmeye devam ediyor, emdikçe büyüyordu.
İblis Lordu Mührü’nü de mi yutmaya çalışıyor?!
Eğer bu şey İblis Lordu’nun kalıntısıysa, daha büyük bir kalıntı olan İblis Lordu Mührü’ne çekilmesi son derece doğaldı. Üstelik sadece yumruğuyla da kalmıyordu; balçık Zagan’ın kolundan yukarı doğru tırmanmaya başlamıştı.
Zagan acıyla inlerken hemen arkasında beliren Raphael, “Efendim!” diye bağırdı. Ardından protez kolunu sağ eline doğru uzattı.
“Çağrıma kulak ver — Kutsal Kılıç Metatron!” Raphael protez kolunun içinden çekip çıkardığı Kutsal Kılıç’a seslendi. Bir İblis Lordu’nun düzenlediği balo gecesinin olaysız geçmeyeceğini hepsi çok iyi biliyordu. Bu yüzden Zagan, Raphael’in protez kolunu Kutsal Kılıç’ı saklayabileceği bir kına dönüştürmüştü. Mantık olarak Barbatos’un mekânı aşmak için kullandığı büyünün aynısıydı.
Kutsal Kılıç çoktan arındırma alevleriyle sarılmıştı bile. Alevler, Zagan’ın koluyla birlikte balçığı da yakıp kavurdu.
Acıdan Zagan’ın boğazından hırıltılı bir inilti yükseldi. “Ghhh...” Yine de koluna dolanan o yapışkan beladan kurtulmayı başarmıştı. Ne var ki bunun bedeli kolundaki ağır yanıklar olmuştu. Raphael bir yandan Zagan’ın arkasını kollarken bir yandan da bağırarak özür diledi.
“Bağışlayın saygısızlığımı!”
“Gerek yok, iyisin. Hayatımı kurtardın.”
Dürüst olmak gerekirse durum son derece tehlikeliydi. Bu sadık kahya kolunu yakmasaydı, Zagan muhtemelen sağ elini bileğinden kesmek zorunda kalacaktı. Sadece yanıklarla atlatmış olmak büyük şanstı.
Yine de Kutsal Kılıç’ı açık etmek bir hata olmuş olabilirdi. Havaya kaçışan büyücüler şüphe dolu sesler çıkarmaya başlamıştı.
“Hey, o elindeki Kutsal Kılıç değil mi?”
“Bir Hortlak nasıl Kutsal Kılıç kullanabilir ki?”
“Yoksa kilisenin ajanı falan mı bu adam?”
Bu fikri ortaya atan kişi İblis Lordu Bifrons’tu. Bir İblis Lordu’nun yanında Kutsal Kılıç taşıyan biri varsa, kiliseyle bağlantılı olduğundan şüphelenilmesi gayet doğaldı. Artık Valefor kılığında dolaşmanın bir anlamı kalmadığı için Raphael miğferini çıkardı. Yüzünü gören büyücülerin hepsinin beti bereketi attı.
“Bu adam avcı Raphael! Nasıl olur lan, bu herif yaşıyor mu?!”
Büyücüler şaşkınlık içinde bağrışırken Raphael onlara doğru gürledi:
“Ben o ismi çoktan gömdüm. Artık sadece İblis Lordu Zagan’ın kılıcıyım.”
Raphael’in sesi nerelere kadar ulaşmıştı kim bilir? Şimdilik ona yönelmiş doğrudan bir düşmanlık yoktu, yani arkadan vurulmayacağından emindi ama büyücülerin ona güvenmediği de açıktı. Hepsi ondan uzak durmak istercesine geriye çekildi. Zagan, durum ne olursa olsun bu adamların kendisiyle iş birliği yapmayacağını anlamıştı.
En azından düşmanlık beslemiyorlar, buna da şükür.
İblis Lordu unvanının yüreklere saldığı korku işe yaramıştı sanırım. Düşmanlarının sayısının artmaması iyiydi. Bu arada, genç deniz kızı korkudan bayılıp kalmıştı.
Bu ayak bağı da başıma bela oldu...
Ayrıca, balçığı savurup atmış olsa da mahluk yok olmuş değildi. Aksine, geminin gövdesi boyunca tekrar süzülerek Zagan’a doğru yaklaşmaya başlamıştı.
“Raphael, şu balçığı küle çevir.”
“Emredersiniz.”
Bu balçıkla yumruk yumruğa savaşmak akıl kârı değildi. Zagan şok dalgasıyla onu püskürtse bile, tek bir damlasına temas etmek bile büyük felaketlere yol açabiliyordu. Raphael’in Kutsal Kılıç’ı bu yaratığa karşı çok daha etkiliydi.
Raphael, Zagan’ın emriyle arındırma alevlerini saldı. Zagan’ın yumruğunun şok dalgasıyla bile parçalanmayan balçık, göz açıp kapayıncaya kadar yanıp yok oldu. Ancak, yanan kısmın hemen yanında kalan balçık kütlesi daha da büyüdü.
Alevlerle önünü kesse bile tamamen yok etmesi imkânsız...
Zagan batan geminin üzerinde iyice köşeye sıkışıyordu. Deniz kızı kılıklı kızı güverteye bıraktıktan sonra yumruğuna büyü gücü yüklemeye başladı.
Cennetin Fosforu bu şey üzerinde işe yarayabilir ama... Balçığın hacmi çoktan geminin boyutlarını aşmıştı. Üstelik o büyü henüz tamamlanmamıştı. Öyleyse Zagan ne kadarlık bir güç kullanabilirdi ki?
Tam vurmaya niyetlendiği anda... berrak bir şarkı sesi yükseldi.
“[Sen ki yıldızlar gibi parıldayansın. Dengeyi kucaklayan, iyiyle kötüyü ayırt edensin.]”
Ses Nephy’nunkine çok benziyordu... Ama o Nephy değildi.
Şaşkınlığa uğrayan Zagan başını göğe kaldırdı ve şarkı söyleyen Nephteros’u gördü. Sesi berrak ve su gibi akıcıydı. Az önce Nephy’ye neferetle bakan kızla sanki hiçbir alakası yoktu. Hatta duruşu, silüeti bile ulvi görünüyordu.
Evet, bu bir şarkıydı. Büyü çağırmak için yapılan bir ritüel veya ona benzer bir şey değildi. Sıradan bir insan için bu bir nevi duaydı, bir dua ilahisiydi. Büyü için kullanılan kelimelerden belirgin şekilde farklı bir yapıya sahipti.
Ve o şarkı, balçığın manasını bile gölgede bırakan devasa bir gücü ilmek ilmek dokumaya başladı.
Söylediği her mısrayla birlikte, ateş böceklerini andıran ışıklar bedenini sarıp coşkulu bir dansa tutuştu. Karanlık peçenin üzerinde beliren o ışıklar adeta yıldız tozunu andırıyordu.
“[Yine de denge bozuldu. Düzen kayboldu ve yeryüzü kana bulandı. Bu yüzden, gazap kaçınılmazdır. Bütün günahları parçalayan balyozun getirdiği gazap.]”
Yıldız tozunu andıran ışıklar yön değiştirip balçığa doğru süzülmeye başladı. Ateşle, yıldırımla, hatta Zagan’ın yumruğuyla bile parçalanmayan balçık, sanki eriyormuş gibi yok oluyordu. Bir bakıma Raphael’in arındırma alevlerine benziyordu ama gücü onunkiyle kıyaslanamayacak kadar dehşet vericiydi.
Peki ama kederi andıran bu yankı da ne...? Böylesine korkunç bir güç dokunurken, sadece şarkıyı dinlemek bile Zagan’ın göğsünü sıkıştırıyor, sanki hüznün ritmine kapılıyormuş gibi hissettiriyordu. Ve sonra gerçeği kavradı...
Nephteros’un duyguları... şarkı aracılığıyla mı aktarılıyor?
Bu teorisini destekleyecek hiçbir kanıtı yoktu. Ancak her ne hikmetse, o sesi dinledikçe zihninde Nephy’yi incittiği andaki profil resmi beliriyordu.
“Hayır... O Nephy değil.”
Henüz eziyet gördüğü zamanlardaki Nephy’ydi bu; ona bakarken yüreğinde sızı hisseden bir kızın silüetiydi. Onu kurtarmak istemesine rağmen, sırf o kız yüzünden dünyadaki yerini kaybeden birinin acısıydı. O zavallı kızın hatıraları şarkıyla etrafa yayılıyordu.
Neden bu anılar zihnime akıyor ki...?
Zagan etrafına bakındı. Hemen yanında duran Raphael de şaşkın bir ifadeyle başını sallıyordu. Anılar sadece Zagan’ın zihnine akmıyordu; şarkıyı dinleyen herkes bu hissi paylaşıyordu. Belki de bunun farkında olmayan Bifrons kahkahayı bastı. Elinde nereden bulduğu belli olmayan, şarap dolu bir kadeh tutuyordu.
“Nasıl ama? Sizce de muazzam değil mi? Bu sadece yüksek elflerin yapabileceği bir şeydir. İblis Lordu’nu bile yok edebilecek tanrısal bir güç, göksel mistisizmin ışığıdır bu!”
Kendi araştırmasının sonuçlarıyla sarhoş olan Bifrons, kutlama yapmak istercesine kadehini kaldırdı. Ve tüm bunlar olurken, Nephteros’un şarkısı sonuna yaklaşıyordu.
“[Gökyüzünün tüm ışıkları birer yıldızdır. Uzaklara parlayan ne varsa hepsi o büyük yangına çekilir. Merhamet duymadan, kederlenmeden, sadece yargılar ve yıkımı getirir. Bu, gazabın duasıdır — Asteri Ekrixis!]”
Nephteros'un bedeninden ışık tanecikleri fışkırdı. Tıpkı bir meteor yağmuru gibi, durmaksızın aşağıdaki balçığın üzerine yağdılar. Işık, balçığın derinine nüfuz ediyor, yıkıcı gücüyle onu içten içe yakıyordu.
"Bu... ilahi gizem..."
Bifrons'un üç yüz yılını harcayarak yeniden dirilttiği, yüksek elf Nephteros'a bahşedilen tanrısal bir güçtü bu. Yanan yıldızların ışığı balçığın üzerinde toplandı ve gitgide büyüdü.
Patlayacak mı? Eğer bu kadar devasa bir mana yıkıcı bir kuvvete dönüştüyse, gölün tamamını haritadan silebilirlerdi.
"Tch, geri çekiliyoruz Raphael!" Zagan, Raphael'i ve siren kızı kaptığı gibi göğe doğru yükseldi. Nephy ve diğerlerini koruyacak şekilde siper aldı. Ancak beklemediği o yıkım bir türlü gerçekleşmedi.
"Ha...?"
Bu şaşkın nidayı kim koyvermişti? O büyüyüp duran ışık... bir anda yok oluverdi. Ve hemen ardından, kızıla boyanmış damlalar tıp tıp kızın yüzünden süzülmeye başladı.
"N-Neden...?"
Kırmızı damlalar Nephteros'un bedenini sarmış, aşağı damlıyordu. Esmer teni al kana boyanmıştı. Ağzından ve gözlerinden süzülen bu kırmızılık, adeta bir kan gözyaşı selini andırıyordu. Ortadaki manzara korkunçtu fakat en çok afallayan kişi yine Nephteros'un kendisiydi.
"Kan mı...?"
Zagan olayı kavradığında artık çok geçti. Nephteros, arkasında dolunayla birlikte hızla aşağı çakıldı. O an, kızın altın sarısı gözlerinde hem derin bir şaşkınlık hem de katıksız bir çaresizlik okundu.
"Ah..."
Nephy, zayıf bir refleksle elini uzattı, onu yakalamak istercesine cılız bir çığlık attı. Ama elleri yetişmedi.
Kız, batan geminin güvertesine ağır bir güm sesiyle çarptı. Eğik deck üzerinde yavaşça kırmızı bir leke yayılmaya başladı. Perde hiç beklenmedik şekilde pat diye kapanınca Bifrons pes etmişçesine derin bir iç çekti.
"Yazık oldu. Görünüşe göre mana fazla geldi, bünyesi kaldıramadı..." Bifrons'un sesinde Nephteros'a dair en ufak bir acıma ya da üzüntü kırıntısı yoktu. Yine de Nephteros hâlâ hayattaydı. Gümüşi saçları kızıla boyanırken, son bir gayretle başını kaldırdı.
"Usta... Bi...frons..." Nephteros, yardım dilenmek istercesine elini ustasına doğru uzattı. Fakat Bifrons, sanki kız İblis Lordu'nun görüş alanına bile girmiyormuş gibi başını iki yana sallamakla yetindi.
"O kadar uğraşıp zihnine kazıdım bir de... Bir fiyasko daha, ha?"
"Ğh!" Bu sözleri duyan Nephteros'un yüzü acıyla büküldü. Tam o sırada, parçalanmış olan balçık kızıl köpükler saçarak kıvrılmaya ve kıza doğru sürünmeye başladı.
"Hey! Yutacak onu!"
"Ne olursa olsun. Daha fazla yaklaşırsak bu sefer İblis Lordu Mühürlerimizi de emebilir. Öyle bir şey olursa İblis Lordları bile bunun altından kalkamaz."
Terk edilmişti. Bifrons bu kararı verdiğinde, Nephteros feryat etti.
"Olamaz... Usta... Bi...frons... Ah... Aaaaaah!" Kızın bedeni beline kadar balçığa gömülmüştü bile. Bifrons bu manzaradan sıkılmış gibi bir kez daha iç geçirdi.
"Baksana, bu kadarı yutulduktan sonra artık bir işe yaramaz. Kutsal Kılıç'ın alevleri bile bu balçığı yakamıyor. Eh, bugünün en büyük kazancı Kutsal Kılıç'ın gerçek gücünü kavramak oldu galiba, ha? Ahahaha."
Zagan dişlerini sıktı. Sonunda anlamıştı. Bir balo düzenlemekten nasıl bir eğlence çıkarabileceğini merak edip duruyordu ama Bifrons bunu tamamen belirli bir amaç doğrultusunda planlamıştı. Mekan seçimi, Zagan'ı davet etmesi, Nephy ve Chastille'in yanında gelmesini sağlaması... Hepsi bu İblis Lordu'nun ve ilahi gizemin gücünü test etmek için gerekliydi. Bifrons, sanki yaşananlar bambaşka birinin derdiymiş gibi sırıtarak Nephteros'a baktı.
"Görüşürüz Nephteros. Tam bir hayal kırıklığıydın ama üzülmedim biliyor musun? Sonuçta bilim, başarısızlık dağlarının üzerine inşa edilir. Bir dahakine daha iyisini yaparım, tamam mı?"
O an Zagan, bir insanın ancak katıksız bir çaresizliğe sürüklendiğinde takınabileceği o ifadeyi gördü. Umudun ne olduğunu bilmeyenler, çaresizliği de tanıyamazdı. Zagan, Nephy ile ilk karşılaştığında kızın hiçbir umudu yoktu. İşte bu yüzden çaresizlik onun semtine uğramamıştı.
Nephteros'un gözlerindeki son ışık huzmesi de söndü ve ardından o gözler balçığın karanlığında kayboldu. Bir ezilme sesinin ardından ortalık gürültülü bir sessizliğe büründü. İşi bittiğinde Bifrons dönüp Zagan'a baktı.
"Pekala, artık eve dönme vakti geldi. Ha bu arada, oradaki balçık sadece mührün manasına tepki veren bir tür hayalet gibidir. Hiç oralı olmasanız bile sabaha kadar kendiliğinden kaybolur."
Bunları tek taraflı bir dille sıraladıktan sonra Bifrons'un silüeti toza dönüşüp silinmeye başladı. Bir tür ışınlanma büyüsü kullanıyor gibiydi.
Bunu gören diğer büyücüler de kaçmaya yeltendi ancak Bifrons'un bariyeri henüz kalkmamıştı. Haliyle hepsi geri püskürtüldü.
"B-Bizimle dalga geçme İblis Lordu! Bariyeri kaldır! Bırak gidelim!"
"Aah, bir başarısızlığın anısı öyle kolayca silinir mi hiç? Başarısız bir İblis Lordu olarak anılmak gururumu kırar. Hem zayıf Nephteros'a biraz arkadaşlık edin işte. Ahahahaa."
Bifrons balçığın sabaha kadar yok olacağını söylüyordu ama o zamana kadar hayatta kalabilecek tek bir büyücü var mıydı acaba? Böyle tiksinç bir İblis Lordu'nun hareketlerini izlerken Zagan'ın kanı dondu. Ardından kısık bir sesle mırıldandı.
"...Hiç hoşuma gitmedi."
"Hoşuna gitmeyen ne? Pek ihtimal vermiyorum ama o başarısızlığı kurtarmadığım için beni affetmeyeceğin gibi beylik laflar etmeyeceksin değil mi?"
Bifrons tam üstüne basmıştı. Gerçi büyücüler merhamet duygusundan yoksun, sırf kötülükten ibaret yaratıklardı; bu yüzden Zagan'ın hisleri onlar için tam bir tuhaflıktı. Yine de Zagan, nefret dolu bakışlarını sürdürdü.
"Seni mutlaka... benzeteceğim!" diye haykırdı Zagan.
Bu sözler üzerine Bifrons boş gözlerle bakakaldı, ardından kahkahayı bastı.
"Ahahaa, bu iyiydi! Gelip beni benzetmeni sabırsızlıkla bekleyeceğim. Tabii buradan canlı çıkmayı başarabilirsen."
Bifrons'un bedeni, o kulak tırmalayıcı kahkahanın ardından havada süzülerek kayboldu. Geride ise kaçış umudunun bulunmadığı ölümcül bir çember kaldı.
Nephteros'u yutan balçık şekil değiştirmeye başladı.
İnsan formuna mı giriyor...? Yuttuğu kızın çaresizliğini emmişçesine bir kadının suretini kopyalıyordu. Kulakları da tıpkı bir elfinki gibi sivriydi. Ancak korkunç derecede devasaydı. Su yüzeyine çıkan kısım sadece üst gövdesiydi ama o haliyle bile gemi enkazı yanında oyuncak gibi kalıyordu.
Nephy, bu korkunç manzarayı izlerken Zagan'ın pelerinini sımsıkı kavradı. Dudaklarını ısırarak titrek bir sesle ona yalvardı.
"Bunun çok fazla şey istemek olduğunun farkındayım ama... sizden bir şey rica edebilir miyim?"
"...Nedir? Söyle bakalım."
"O kızı... Nephteros'u kurtarabilir misiniz acaba?" Nephy'nin gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Nephy, o kız yüzünden az önce ne belalar atlattığını unuttun mu?" Zagan kaşlarını çatarak sordu.
En başta, kızın hayatta olup olmadığı bile şüpheliydi. Diyelim ki bilinci hâlâ yerindeydi, onu o katranın içinden çekip çıkarabileceğinden emin değildi. Her şeyden öte, büyü bu balçığa işlemiyordu. Nephy tüm bunları anlamış olmalıydı ama yine de elini göğsüne bastırarak konuşmaya devam etti.
"O kızın şarkısı... çok güzeldi. Berrak ve su gibi akıcıydı... Eğer böylesine bir sesle şarkı söyleyebiliyorsa, belki de o kız sanıldığı kadar kötü biri değildir?"
Az önce Zagan, şarkıyla birlikte zihinlerine akan şeylerin Nephteros'un anıları olduğuna inanmıştı. Nephy de kesinlikle aynı şeyleri görmüş olmalıydı.
"Bunca şeyden sonra bu hale getirilmesi... çok acı. Ağlıyor gibi sanki..." Nephy kelimeleri boğazından zorla çıkarır gibi konuşmayı sürdürdü. "O kız... tıpkı benim gibi. Beni siz kurtardınız ama ona kimse el uzatmadı. Onu kurtaramayan kişi... benim. Bu yüzden..."
"Tamam, anladım!" Zagan elini Nephy'nin saçlarında gezdirdi.
Fakat yine de başını iki yana sallamak zorundaydı.
"Duygularını anlıyorum Nephy ama bunu tek başıma başarmam imkansız."
Daha önce yumruğuyla saldırdığında az kalsın kendisi yutuluyordu. Göksel Fosfor belki işe yarayabilirdi ama o büyüklükteki bir şeyi tek hamlede yakıp yakamayacağını bilemezdi. İblis Lordu Mührü'nü kullansa belki bir şeyler yapılabilirdi ama İblis Lordu'nun kalıntısı önünde mührü açarsa ne olacağını kestiremiyordu.
Yani kısacası, Zagan'ın tek başına gücü buna yetmezdi.
"Ö-Özür dilerim. Olmayacak bir şey istedim," dedi Nephy, kulakları aşağı düşerek.
"Ancak..." Zagan, Nephy'nin daha fazla kendini suçlamasına izin vermeden sözünü kesti. "Raphael, senin Kutsal Kılıç bir dereceye kadar işe yarar değil mi?"
Bakışlarını ona çevirdiğinde, kaskı artık kafasında olmayan Raphael sadakatle başını salladı.
"Öyle düşünüyorum Efendimiz. Emir buyurursanız derhal atılırım."
"Hımm..." Zagan ardından gözlerini Foll'a çevirdi.
"Foll, senin ejderha nefesin bu balçığı yakabilir mi?"
"...Deneden bir şey diyemem ama muhtemelen yakar. Sonuçta büyü sayılmaz."
Son olarak Chastille'e döndü.
"Chastille, büyücüleri kendine borçlandırmak için mükemmel bir fırsat değil mi bu?"
"B-Benim başkalarını korumak için bir nedene ihtiyacım yok! Ama kılıcım..." Chastille, Nephy'ye sarılırken yüzü asıldı. Zagan burnundan hıhlayarak ses çıkardı.
"Barbatos. Peşimize takıldın madem, Kutsal Kılıç güvendedir umarım?"
"Ha...?" Chastille'in elbisesinin gölgesinden kasvetli bir surat fırlayınca kızın ağzı açık kaldı.
"Sana söyledim, ben senin getir götür işçin değilim, anladın mı?"
"Ayyy, sen... Nereden çıkıyorsun sen öyle?!"
Bayağı elbisesinin kıvrımlarının arasından çıkmıştı. Chastille kıpkırmızı kesilerek eteklerini sımsıkı aşağı bastırdı.
Vay canına, tam da düşündüğüm gibi peşimize takılmıştı. Sonuçta bir iblis lordu tarafından görmezden gelindiğinde sessizce kenarda bekleyecek kadar edep sahibi bir büyücü değildi. Şansımıza, ortaya çıkarken Kutsal Kılıç'ı da yanında getirmişti.
“Al bakalım.”
Chastille, Kutsal Kılıç'ı kavrarken neredeyse düşüp bayılacaktı. “N-Ne zamandır elbisemin altında saklanıyordun sen?”
Barbatos ona şüphe dolu gözlerle bakıp cevap verdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.