"Seninle ilk konuştuğumuz zamanlarda, Usta Zagan'ın çok yalnız göründüğünü söylemiştin... Onu gerçekten de çok iyi anlıyorsun, Chastille." Nephy hiç şüphesiz, Zagan tarafından kaleden kovulduktan sonra karşılaştıkları o günü kastediyordu. O anı sanki eski, tatlı bir anıymış gibi yad etse de öfkesinden kulaklarının ucu hafifçe seğriyordu.
"Dürüst olmak gerekirse, seni biraz kıskanmıştım. Yani... Usta Zagan'ı anlayabilen tek kişinin kendim olduğunu sanıyordum."
Chastille ile Zagan'ın ilk karşılaşması, Zagan'ın onu kurtarmasıyla son bulmuştu ama adam bu yaptığı karşılığında en ufak bir karşılık dahi beklememişti. Hatta o olayı hatırlayıp hatırlamadığı bile meçhuldü.
Yine de adamın o yalnız çehresi, Chastille'in zihnine adeta kazınmıştı. O an, sanki kurtarılmaya ihtiyacı olan taraf kendisi değil de Zagan'mış gibi gelmişti. Ve Nephy... Zagan'ı kurtarmıştı.
Zagan'ın şimdiki halinde o yalnızlığın gölgesinden eser yoktu. Bunu fark ettiği halde kılını kıpırdatamayan Chastille'in aksine Nephy, kaleden kovulsa bile Zagan'ı kurtarmak için geri dönmüştü.
Chastille bu düşüncelerin arasında dalgınca sürüçlenirken Nephy kâküllerini geriye itip tekrar konuştu.
"Fakat... Bir yandan da çok mutlu oldum. Sonuçta Usta Zagan'ı anlayan bir başkasının daha olduğunu öğrenmek insanı nasıl mutlu etmez ki?"
Nephy'nin bu yüreklendirici sözleri Chastille'i bir şekilde büyülemişti. Güçlenmişsin... değil mi?
Nihayet Zagan dışında birine de böyle şeyler söyleyebilecek raddeye gelmişti. Nephy kısa bir duraksamanın ardından, küt diye Chastille'in omuzlarına hafifçe vurdu.
"Şimdi daha iyi misin?" diye sordu Nephy.
"Ah... E-Evet..." diye karşılık verdi Chastille. Artık daha iyi hissediyor olsa da bu uzun sarılma yüzünün kızarmasına yetmişti. Cesaretini toplayarak çekingen bir edayla kendi sorusunu sordu.
"Yoksa... Beni teselli etmeye mi çalışıyordun?" Bunu teyit etmesine gerek yoktu aslında. Yine de hiçbir şeyi varsayacak kadar kendinden emin olamıyordu.
Nephy bu soru üzerine şaşkın bir ifadeyle başını yana eğdi.
"Evet... Şey, yoksa beceremedim mi?"
"Hayır, onu demek istemedim. Sadece... Neden? Yani, ben bütün büyücülerin düşmanı değil miyim?"
Son birkaç gündür aynı sofraya oturmuş, beraber temizlik yapmış ve aynı çatının altında uyumuşlardı; bu yüzden Chastille bile konuyu aniden buraya getirmenin tuhaf olduğunun farkındaydı.
Yine de en temelde birbirlerine düşman olmaları gerekiyordu. Nephy ise bu soruyu son derece saçma bulmuş gibi başını tekrar yana büktü.
"Ama biz arkadaş değil miyiz?"
Demek bu kız da... böyle hissediyor? Chastille, ona karşı asla kazanamayacağını tam da o an anladı. Ve aynı saniyelerde, Nephy'nin değer verdiği her şeyi korumaya karar verdi.
Tüm bunların ardından Chastille gözyaşlarını sildi ve ayağa kalktı.
"Üzgünüm. Sana rezil bir halimi gösterdim," dedi.
"Sorun değil," diye karşılık verdi Nephy. Sonra "Hem..." diyerek devam ederken dudakları gevşedi. Hâlâ acemiceydi ama bu kesinlikle bir tebessümdü. "Usta Zagan'ın endişe kaynaklarını ortadan kaldırmak da benim görevlerimden biri."
"Endişe kaynağı derken, beni mi kastediyorsun?"
"Evet. Lord Barbatos olayından beri senin için oldukça endişeleniyordu."
Chastille duyduğu sözler karşısında kulaklarına inanamadı.
"Benim yüzümü bile hatırlamıyordu ki..."
"Bunun doğru olmasına imkân yok. En azından bana öyle gelmedi." Bunu söyleyen Nephy ise muhtemelen doğruydu. Böylece Chastille zihnindeki kararı perçinleyerek kendini tamamen hazırladı.
"Teşekkür ederim. Ben de... artık gidiyorum," dedi Chastille. O saatten sonra kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını anlamıştı.
En azından bu son seferde, içimden geldiği gibi hareket etmek istiyorum.
O adamın kendine gerçekten ihtiyacı olmayabilirdi ama Chastille ne olursa olsun ona yardım etmek istiyordu. İşte bu yüzden gölgeye doğru bir adım attı. Üzerinde Kutsanmış Zırh yoktu ama Kutsal Kılıç'ını elinde tutuyordu.
"Tamam. Kendine dikkat et, Chastille."
Sözler etrafta yankılanırken Chastille gölgenin içinde kaybolup gitti.
İblis Kralı Sarayı'nda Raphael, parçalanmış Kutsanmış Zırhı'nı ve ölümcül yarasını hiçe sayarak ayağa kalktı.
Şaşıran Zagan, gardını düşürmeden adamın durumunu süzdü. Bu... büyü değil, öyle değil mi? Ejderhayı katlederek elde ettiği güç bu mu? Eğer büyü olsaydı Zagan bunu 'yiyebilirdi' ama dürüst olmak gerekirse bir Şövalye'nin elini büyüyle kirleteceğini düşünmek zordu.
Ölümcül bir yara aldıktan sonra bile ayağa kalkabilen bir Büyük Melek, büyücüler için tam anlamıyla bir kâbustu. Bir İblis Kralı adayı bile onu yenmekte zorlanırdı. Yine de Zagan'ın yüzüne keyifli bir sırıtış yayıldı.
"Çok şükür, değil mi Foll? Kolay kolay devrilmeyecek gibi duruyor. Onu nasıl cezalandıracağını iyi düşün."
"Şey, ben..." Foll adamın sözleri karşısında irkilerek yutkundu ama hemen ardından gözleri keskin bir öfkeyle dolarken başını salladı.
Raphael, Foll'un bu halini sessizce izledi. Muhtemelen Zagan'ın hüsnükuruntusuydu ama adama bakarken gözleri merhamet ve kederle dolmuş gibiydi. Onlara bir süre baktıktan sonra sert, aynı zamanda iç çeker gibi bir ses tonuyla sorusunu sordu.
"Aranızda oldukça nefret toulamışım anlaşılan."
"Kızıma el kaldırdın, tabii ki öfkeliyim. Ayrıca sen kendi ellerinle 500'e yakın büyücüyü katletmedin mi? Şimdi çıkıp da kin beslenmekten hoşlanmadığını söylemek, onları böcekten farksız gördüğünü söylemek gibidir."
"Peki senin lanet sebebin ne?" diyen Raphael, odağını Foll'a çevirdi.
Foll dişlerini gıcırdatarak ona dik dik baktı ve zehir zemberek sözler savurdu.
"Bilge Ejderha Orobas... Katlettiğin ejderhanın adı buydu."
Zagan, Foll'un bu ismi zikrettiğini ilk kez duyuyordu.
Büyü ve efsane tarihine kazınmış bir isim, efsanevi bir ejderha. Büyücülerden örnek vermek gerekirse, Marchosias ile aynı seviyedeydi.
Zagan, Foll'un o ejderhanın kızı olabileceğini rüyasında görse inanmazdı. Yine de bu fikre dair bazı şüpheleri vardı. Efsanevi bir ejderha, böyle güçsüz biri tarafından katledilebilir miydi gerçekten?
Yine de Raphael, Zagan'ın darbesini tam cepheden yemesine rağmen ayağa kalkabilmişti ki bu da büyük ihtimalle Orobas'ı katlettiğinde kazandığı güç sayesindeydi. Ama öyleyse, en başta o ejderhayı nasıl alt edebilmişti? Zagan'a karşı sergilediği güç kesinlikle buna yetecek gibi durmuyordu...
Orobas'ın adını duyan Raphael'in gözleri fal taşı gibi açıldı.
"...Anladım. Orobas'ın çocuğu demek?" Nedense bunu söylerken sesi yorgun geliyordu. Yerdeki Kutsal Kılıç'ını çekip çıkararak ellerine güç topladı.
"Öyleyse seni burada öldürmekten başka çarem yok!" diye haykırdı Raphael. Kutsal Kılıç'ını savurarak Foll'un üzerine çullandı.
"Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?" dedi Zagan soğuk bir sesle ve yumruğunu doğrudan Raphael'in suratına geçirdi.
Sıradan bir büyücünün kafatası bu darbeyle darmadağın olurdu ancak devasa Şövalye sadece geriye doğru büküldü ve havada savruldu. Yine de darbenin hedefi bulduğu hissediliyordu. Zagan adamın çene kemiklerinin un ufak olduğunu anlayabiliyordu. Çene, dişlere bağlanan birçok sinire ev sahipliği yaptığı için buraya inen bir darbe beyni şiddetle sarsardı.
İster bir büyücü, ister bir Şövalye, ister bir ejderha olsun; böyle bir darbeden sonra kimse ayağa kalkamazdı. Ne düşündüğünü bilmiyorum ama seni şimdilik etkisiz hale getireceğim.
Raphael balıklama yere çakıldı ve anında bilincini kaybetti... Ya da en azından öyle olması gerekiyordu.
"Hğğğnh!" Öyle iri yarı bir adama hiç uymayan bir çeviklikle bükülen Raphael, bir şekilde iki ayağının üzerine inmeyi başardı. Görünüşe göre azmi, her türlü acı hissini bastırıyordu.
"Bu da ne?"
Ve sonra, öylece Zagan'ın yanından sıyrılarak arkasına doğru atıldı. Ölümcül bir darbe indirdiğinden emin olan Zagan anında tepki veremedi; bu da Raphael'in yolunda sadece savunmasız Foll'un kalmasına neden oldu.
"Beni... hafife alma!" diye çığlık attı Foll, elinde güçlü bir büyü toplayarak.
"Dur, Foll!" diye seslendi Zagan onu durdurmak için ama Foll geri adım atmadı ve büyüyü Raphael'e doğru fırlattı.
Yetişemeyeceğim! Tam da bunu düşündüğü anda... keskin bir metal sesi çınladı ve kılıç kılıca çarptı.
İki beyaz Kutsal Kılıç tokuştu; etrafta Soluk bir çan sesini andıran bir şok dalgası yankılandı. Bu sesle birlikte yükselen ışık halkası, bir su damlasının yarattığı dalgalar gibi tüm yeraltı boşluğunu ve İblis Kralı Sarayı'nın içini tarayıp kayboldu.
Evet, başka bir Kutsal Kılıç adamın darbesini engellemişti.
"...Artık buna bir son vermeyecek misiniz, Lord Raphael?" Yoktan var olmuşçasına ortaya çıkıp o kılıcı karşılayan kişi Chastille'den başkası değildi.
"Kahretsin. Gölgeyi kapatmayı unuttum," diye mırıldandı Barbatos dümdüz bir ses tonuyla.
Görünüşe göre Zagan dövüşürken Chastille gölgeden geçmiş ve onları buraya kadar takip etmişti. Şans eseri tam zamanında yetişmişti. Gözlerinin kenarında yaşlar olsa da ve burnunun ucu nedense kızarmış görünse de...
Ne yazık ki beklendiği üzere Kutsanmış Zırhı'nı giymeye vakti olmamıştı. Yine de gece mavisi gömleği ve eteğiyle ortaya çıktığında en azından Kutsal Kılıç'ını elinde tutuyordu.
Chastille, Kutsanmış Zırh'ın ilahi koruması olmadan bir Büyük Melek'in darbesini durdurmayı başarmıştı. Her açıdan takdire şayan bir başarıydı bu ama Zagan'ı hayrete düşüren şey kızın aniden çıkagelmesi ya da bu başarısı değil, çok daha başka bir şeydi.
Bu kız... Hem Raphael'in Kutsal Kılıç'ını hem de Foll'un büyüsünü aynı anda durdurdu.
Foll, Raphael'in önünü kesmek için büyü fırlatmıştı ama o büyü hedefine ulaşamadan yok olmuştu. Bu tesadüfen yaşanmış bir şey de değildi. Hayır, kızın büyüsü tam anlamıyla parçalanmıştı. Buradan da anlaşılıyordu ki Chastille, Zagan ile dövüşürken olduğundan çok daha fazla odaklanmış durumdaydı.
"Sen... ne planlıyorsun?" diye hırladı Foll, Chastille'e dik dik bakarak.
Chastille ise Raphael'in Kutsal Kılıç'ını geriye savururken alçak bir sesle cevap verdi.
“Sabahtan beri bana yapmadığın şaka kalmadı ama huzurunu kaçırdığım için kabahatin bende olduğunu kabul ediyorum. Şimdi söyle bakalım, oturup sakince konuşamaz mıyız?” Chastille’in kelimeleri net ve sakindi; şatodaki o kasvetli hali sanki tamamen bir hüsnükuruntudan ibaretti.
Görünüşe göre kararlılığını toplamıştı. Zagan, kızın sesinde en ufak bir tereddüt ya da korku kırıntısı dahi hissetmedi. Yine de havadaki gerilimi biraz olsun yumuşatmak adına Foll’un yanına adımlayıp başını hafifçe pışpışladı.
“Aslında ikinizin oturup konuşması en doğrusu… Ama şimdilik biraz bekle bakalım.”
“Neden?” Chastille bu soruyu şaşkınlıkla sordu ama Zagan dikkatini çoktan Raphael’e çevirmişti.
“Şu adamı hemen şimdi sorgulamayı çok isterdim ama bu çeneyle konuşabileceğini pek sanmıyorum, değil mi?”
Zagan’ın indirdiği darbe Raphael’in çenesini darmadağın etmişti. Adamın yaraları iyileşmeye başlamış olsa da henüz tek bir kelime dile getirecek durumda değildi. Açıkçası, aldığı o kadar hasara rağmen hâlâ kılıcını kavrayıp böyle dinç bir şekilde etrafta koşuşturabilmesi takdire şayandı.
Tam o anda Raphael dizlerinin üzerine çöktü. Nihayet tüm tükenmişliği bedenini ele geçirmiş gibiydi. Benzer şekilde Chastille de nefes nefese kalarak kendini yere bıraktı. Adamın savurduğu o son darbeyi göğüslemek bütün gücünü emip bitirmiş olmalıydı.
Şu lanet Raphael… Foll’a doğru atıldığı an kana susamışlığı neden birdenbire kaybolmuştu ki?
Zamanlama son derece şüpheliydi. Üstelik tam da düşündüğü gibi, Zagan’ın adama indirdiği darbe aslında ölümcüldü. Yani Chastille araya girmemiş olsa bile Raphael’in Foll’u öldürecek dermanı kalmamıştı.
Dışarıdan bir çocuk gibi görünebilirdi ama Foll bir İblis Kral adayıydı, bu dünyadaki en güçlü büyücülerden biriydi. Zagan’ın kıza durmasını söyleme sebebi de buydu; Raphael’in henüz ölmesini istemiyordu.
“Ben bir kötü adamım. Bir büyücü, Şövalye’ye işkence ederken iki kez düşünmez. Ancak savaşma arzusu kalmamış birini pataklamak bana göre değil. Şimdi gel ve burada tam olarak ne yapmaya çalıştığını tek tek anlat.”
İçinde bu adama karşı en ufak bir merhamet ya da acıma hissi yoktu, Zagan’ın Raphael’le dost olmaya niyeti de bulunmuyordu. Sadece yaşanan tüm bu durum midesini bulandırıyordu. Raphael’in resmen ölmek istercesine savaşması sinirlerini bozmuştu.
“Ölmeyi kendisi isteyen birini öldürmek benim tarzım değil. Açıkçası bu düşünceyi iğrenç buluyorum.”
Bu sözler Foll’un gözlerinin şaşkınlıkla açılmasına yetti.
“Ne… ne demek istiyorsun?”
“Tam olarak emin değilim. O yüzden onunla konuşmaya çalışıyorum ya,” diye karşılık verdi Zagan. Aslında aklında beliren bir ihtimal yok değildi.
Raphael, Orobas adını duyduğu an içindeki o kana susamışlık yok olup gitmişti. Orobas, Raphael’in öldürdüğü söylenen ejderhanın adıydı. Foll’un o ejderhanın kızı olduğunu öğrendiğinde savaşma hırsını kaybettiyse, eylemlerinin arkasındaki bariz sebep gün gibi ortaya çıkıyordu.
Vicdan azabı. Zagan bir Şövalye’nin bir ejderhaya ya da büyücüye borçlu hissedeceğine asla ihtimal vermezdi. Yine de bu basit açıklama, oturmayan tüm taşları yerine cuk diye oturtuyordu.
Zagan tepelerinde dikilmiş Raphael’e tepeden bakarken, Chastille pelerinini hafifçe çekiştirdi.
“B-Bekle biraz, Zagan.”
“…İşin içine girersen ortalık daha da karışacak. Sadece bir süreliğine sessiz ol.”
“Hayır, dinle,” diyerek Zagan’a çıkıştı Chastille. Ardından bakışlarını Raphael’e çevirerek devam etti, “Buna inanmakta güçlük çekiyorum ama haklıyım, değil mi?”
“Neden bahsediyorsun sen?” Zagan bıkkın bir edayla sordu. Chastille ise pürüzsüz bir tonla sorularına devam etti.
“Sen… kilisede beni ziyaret eden o pelerinli adamsın… Orobas’sın, değil mi?”
“Ne…?” Zagan ve Foll aynı anda nida attı.
Şaşırmaları son derece doğaldı; neticede Orobas, Foll’un babasının adıydı… Raphael’in öldürdüğü ejderhanın ismiydi. Bu yüzden bu ismi duymak hem Zagan’ın hem de Foll’un kulaklarına inanamamasına yol açmıştı. Aralarında konuşmanın gidişatını takip edemeyen tek kişi olan Barbatos ise tamamen afallamış bir halde bir onlara bir adama bakıyordu.
“Hey, ne demek istiyorsun sen?”
Zagan bu sözleri sarf edip Chastille’e doğru bir adım attığı an… ‘bir şey’ çatırdayarak kırıldı.
Kutsal Kılıç’ı tutuşunu düzelten Chastille’in dudaklarından titrek bir ses döküldü.
“Zagan…”
“Biliyorum.”
O ses İblis Kral Sarayı’ndan yükselmişti. Ve parçalanan kapının derinliklerinden, bir şeylerin harekete geçtiğini hissedebiliyorlardı.
Orada… bir şey mi var…?
Daha geçen gün Zagan ve diğerleri burayı araştırırken orada olmayan ‘bir şey’ vardı.
İçeriyi tekinsiz bir atmosfer kapladı. İnsanın tenine dolanan, sinsi sinsi tırmanan ve nefes almayı imkansız kılan tuhaf bir rüzgardı bu. Ortada hiçbir koku olmamasına rağmen Zagan’ın midesi kasılıyor, içini keskin bir bulantı kaplıyordu.
Zehirli bir aura… Onu tanımlamak için kullanılabilecek en doğru ifade buydu.
Bu lanetli rüzgar, etleri gayet doğal bir şeymişçesine söküp alıyordu ama asıl korkunç olanı, ruhu kemirme yeteneğiydi.
“Öğğ… Höh…” Chastille acı içinde göğsünü bastırdı. Yakın zamanda zehirlenmiş olmasının üstüne bir de zırhından mahrum kalması, onu gruptaki en savunmasız kişi haline getiriyordu. Başka çare kalmadığını gören Zagan, kızı korumak adına önüne geçti.
Barbatos panik dolu bir ses çıkardı.
“H-Hey… Ne oldu böyle?”
“Ne bileyim ben,” diye kestirip attı Zagan. Derken, o ‘şey’ İblis Kral Sarayı’nın kapısının arkasından siluetini gösterdi. Ve bu siluet… bir insana benziyordu.
Yukarıdan bakıldığında bir kafatası, iki kolu ve iki bacağı vardı. Yine de kesinlikle bir insan değildi. Cildi taştan farksız sert bir maddeden yapılmıştı ve aldığı her bir nefeste tekinsiz bir şekilde zonkluyordu. Bedeninde siyah, çatlağı andıran lifler uzanıyordu; Zagan bunların yaratığın damarları olduğunu bir şekilde sezebiliyordu.
Tüm bunlara rağmen, onu her şeyden ayıran asıl unsur… yüzüydü. Sıkış pıkış küçük kavisli dişlerle dolu ağzı alnındaydı; kan çanağına dönmüş dik dik bakan gözleri ise yüzünün tam ortasında ve sol kulağının etrafında toplanmıştı. Burnu yoktu, onun yerine oradan buradan fırlayan ve havayı… daha doğrusu manayı içine çekip dışarı püskürten kabuklu tüpler vardı.
Zagan, göğsünü tutan Chastille’in tepkisine bakarak bile bunu anlayabiliyordu. İnsan, yaratık ya da doğa olması fark etmeksizin, manaya sahip olan her şeyin enerjisine göz dikiyor, onu durmaksızın yutuyordu.
Ancak Zagan bu havayı tanıyordu. Hatta karşılarındaki bu silueti çok net hatırlıyordu.
“Bu da ne… Bir iblis mi?” Zagan mırıldandı, fakat hemen ardından yanıldığını fark etti.
O zamanki iblise kıyasla buna karşı o kadar büyük bir korku hissetmiyorum.
Aklına elbette Barbatos’un bir iblis çağırdığı o olay gelmişti. Gözünün önündeki canavar açıkça ona benziyordu fakat daha önce karşılaştığı iblis çok daha farklı, yabancı bir varlıktı.
Çok geçmeden Foll inler gibi konuştu.
“Yanlış. Bu… İblis Kral Sarayı’nın… muhafızı.”
Bir tür büyü çemberiyle mühürlenmiş, iblis model alınarak yapılmış bir heykeldi bu.
“…Anladım. Demek az önceki Kutsal Kılıçların çarpışmasının bir artçı etkisi, ha?”
Ya mühür kırılmıştı ya da tesadüfen tetiklenmişti.
Hayır, muhtemelen mühürdü.
Marchosias bunun bir tesadüf olmasına izin verecek kadar bunamış olamazdı.
“Yani bir çeşit golem mi…?” Bir iblisi taklit ediyor olsa bile kökeni tamamen farklıydı. En azından Zagan’ın yenememekten korkacağı mutlak bir varlık değildi.
Yine de bu Marchosias’ın mirasıydı. Dışarıdan göründüğü gibi basit bir kukla olmadığı kesindi.
Zagan için bu, son derece bilinmeyen bir varlıktı.
“İm… imkansız…”
Pürüzlü bir ses çıkaran kişi… Raphael’di. En azından konuşabilecek kadar iyileşmiş gibi görünüyordu.
Şu adamın hikayesini tam da şu an dinlemek isterdim…
Ne yazık ki gözünün önündeki canavarın Zagan’ın söyleyeceklerini sakince dinlemeye pek niyeti yoktu. Önce onu ortadan kaldırmaktan başka çare görünmüyordu.
“Pekala, şimdi ne yapıyoruz?”
Zagan kendi kendine mırıldandığı an… Canavarın böğründeki göz küresi kımıldadı ve doğrudan ona dikildi.
Kana susamışlık!
Bunu hisseden Zagan’ın bilinci anında elindeki İblis Kral Mührü’ne kaydı. Eğer bu canavar bir iblisin kurallarına tabi bir varlıksa, tıpkı daha önce olduğu gibi tek bir el hareketiyle onu geri göndermek mümkün olabilirdi. Bu düşünceyle Zagan sağ elini öne uzatarak haykırdı.
“Bu İblis Kral Mührü adına, Zagan sana emrediyor. Ey ucube varlık, uykuna geri dön!”
Çağrısına yanıt veren İblis Kral Mührü tekinsiz bir ışık saçtı.
Zagan’ın daha önce karşılaştığı iblis, bu şekilde emredildiğinde diz çökmüş ve kaybolup gitmişti. Dolayısıyla karşısındakine aynı şekilde seslenmenin sonucu…
“Bok ye, işe yaramıyor. Geliyor!” Zagan sertçe dilini şaklattı.
Canavarın alnındaki ağız ardına kadar açıldı ve orada yıkıcı bir mana toplanmaya başladı.
Saldırı geliyordu. Bunu sezen Zagan, arkasındakiler için endişelendi ve gözüne takılan ilk şey… hâlâ olduğu yerde çakılı duran Chastille oldu.
Bu kız… Zırhı olmadan hiçbir şansı olmadığını biliyor olmalı… Ölümden hiç mi korkmuyor?
Zagan bunları düşünürken refleks olarak Chastille’i ensesinden kaptı ve geriye doğru sıçradı. İşte bu yüzden o basit gerçeği gözden kaçırdı… Chastille’in hemen arkasındaki küçük kızı koruduğu gerçeğini tamamen ıskalamıştı.
“Çekil oradan, Foll!”
“Ha…” Foll, neye uğradığını şaşırmış halde öylece kalakalmıştı. Ve canavarın ağzından çıkan ışık hüzmesi tam üzerine doğru fırladı.
Işık, Zagan’ın az önce durduğu yeri delip geçti ve Foll’un siluetini yutup gitti. Tam o andan hemen önce Zagan, Foll’un üzerine kapanan bir şey gördüğünü sandı.
Işık seli dindiğinde, yerdeki toprak eriyip camsı bir yüzeye dönüştü. Ve o korkunç şekilde yanmış toprağın ortasında, taş yüzeyin bir kısmı mucizevi bir şekilde sapasağlam kalmıştı. En tuhafı ise, o sağlam kalan alanda iki kişinin gölgesi duruyordu.
“Ö-Öğğ…”
Hafif bir inilti çıkaran kişi Foll’du; onun üzerine siper olan kişi ise… Raphael’di.
Raphael’in sol omzundan aşağısı tamamen yok olmuştu. Bu manzara Zagan’ın kanını beynine sıçratmaya yetti. Göğsünü kavuran bu öfke, Foll’u koruyamadığı için kendine duyduğu kızgınlık mıydı? Yoksa kızın hayatını kurtaran kişinin, dünyadaki tüm insanlar arasında o herif olması mıydı?
Nedeni her ne olursa olsun, canavar devasa ağzını bir kez daha açarken Zagan’ın yumruğunu savurması için yeterli bir sebepti.
"Kullanışlı bir kukladan başka bir şey değilsin. Hemen gaza gelme," diye gürledi. Cümlesini bitirdiğinde çoktan canavarın tepesinde süzülüyordu.
"Seni toza çevireceğim... Göğün Ölçeği!"
Göz açıp kapayıncaya kadar Zagan’ın avucunda iki bin büyü çemberi birleşti ve kırılmaz kalkanını şiddetli bir hırsla büktü.
Avucundaki büyü çemberini parçalayan Zagan, yumruğunu doğruca aşağı indirdi. Göğün Ölçeği, canavarın kafatasını ve mana toplayan ağzını tek bir darbede un ufak etti.
Normal şartlarda bile Zagan’ın kaba kuvveti kayaları parçalamaya yeterdi; şimdi ise bu yumruğa Göğün Ölçeği’nin gücünü katmıştı. Yıkım sadece baş kısmıyla sınırlı kalmadı. Gövde boyunca ilerleyerek canavarı tam ortadan ikiye yardı. Sağa ve sola ayrılan parçalar artık taştan farksızdı; yavaşça dizlerinin üzerine çöküp devrildiler.
Yaratığın işinin bittiğinden emin olan Zagan, ışık sağanağının siperinde kalan Foll ve Raphael’e doğru koştu.
"Hey, ikiniz de yaşıyor musunuz?"
Zagan’ın seslenmesiyle Foll gözlerini halsizce araladı.
"Ben... iyiyim..."
Zagan adadamın ne amaçladığını anlayamıyordu ama Raphael, Foll’u korumak için kendi bedenini ve Kutsal Kılıç’ı kalkan olarak kullanmıştı. Küçük kızın üzerinde tek bir çizik bile yoktu.
Ancak aynı şey Raphael için geçerli değildi. Bütün omzuyla birlikte kolu da kopmuş olan adamın haline bakan Foll, şaşkınlık ve dehşet içinde kalmıştı.
"Piç kurusu, ne yapmaya çalışıyorsun?"
Raphael bilinci hâlâ yerindeyken gözlerini açıp konuştu.
"Ben sadece... lanet olası görevimi yaptım. Seninle bir ilgisi yok."
Yaraları dehşet verici derecede derindi; muhtemelen acı hissi tamamen felç olmuştu. Sesindeki ızdırap belirsizdi.
Yine de kalbine çok yakındı.
Zagan, Raphael’in iyileşme yeteneğinin arkasındaki teoriyi bilmiyordu ama sol omzunu uçuran yara kalbine kadar ulaşmıştı. Kan kaybı şimdiden ölümcül düzeydeydi. Zagan bir ejderhanın gücüne sahip olsa bile kendisinin bile kurtarılamayacağını düşünürdü. En azından öyle sanıyordu...
"Höh... Argh...!"
Raphael inledi ve ardından ayağa kalktı.
Ölümcül bir yara almıştı. Gümüş rengi Kutsal Zırhı’nı kırmızıya boyayan miktarda kan akıyordu ve yüzü ceset gibi sararmıştı ama yine de dimdik duruyordu.
Neden durup dururken ayağa kalkmak zorundaydı ki?
Raphael ağzından kanlar saçılırken bile istifini bozmadan konuşmaya başladı.
"Benim... Orobas’ın o lanetli düşmanı olduğumu söylemiştin, değil mi?"
"S-Öyle..." Foll bu korkunç adamın azmi karşısında dehşete düşmüştü ama yine de kelimeleri dökülürken başını onaylar anlamda salladı.
Raphael bunun üzerine doğrudan küçük kıza baktı ve gerçeği dile getirdi.
"Bu bir hata. O yüce ejderha... benim gibilerin eline düşecek kadar zayıf bir yaratık değildi."
Zagan da bu konuda şüpheler taşıyordu. Kutsal Kılıç şüphesiz baş belası bir şeydi ama efsanevi bir ejderhayı devirebilecek güçte miydi? Dürüst olmak gerekirse, on üç İblis Dükü’nün tamamı bir araya gelse bile bunu yapmaya güçlerinin yetip yetmeyeceğinden emin değildi.
Raphael bir Şövalye için bile normların çok ötesinde bir güce sahip olabilirdi ama Zagan karşısında bile çaresiz kaldığı düşünülürse, Orobas’ı katletmiş olması imkânsızdı. Foll ise bu gerçeği kabul edemiyormuşçasına ona bağırdı.
"Yalan söyleme! Gördüm! Babamın kabuğunu açgözlülükle yuttuğunu gördüm! Babamı sinsi bir saldırıyla vuran o piç sensin!"
"O zaman sana sorayım... Bildiğin Orobas... Birkaç insanın elinde yenilgiyi tadacak kadar zayıf bir ejderha mıydı?"
"Bu son anında bile hâlâ Babamla dalga mı geçiyorsun!?"
"Orobas ile dalga geçen piç... sensin diyorum..." dedi Raphael. Kelimeleri Foll’un kafasını karıştırmıştı. Ancak adam devam etti, "Benim hakkımda ne düşündüğün umurumda bile değil. Yine de Orobas’ın onuru adına bunu söyleyeceğim. O yüce ejderha... Biz insanlar gibi aşağılık mahlukların gerisinde kalmadı."
"Ne... Ne demek istiyorsun?"
Raphael derin, sessiz bir nefes verdi.
"O gün, belli bir düşmanı boğazlamak uğruna Bilge Ejderha Orobas’a yalvardım. O da dileğimi dikkatle dinledi."
"Düşman mı...?"
Şövalyeler’in yok etmek için bu kadar çabaladığı düşman da neyin nesiydi? Bir İblis Dükü mü...? Olamazdı, değil mi? Zagan nefesini tuttu ve Raphael’in bir sonraki sözlerini bekledi.
Çok geçmeden Raphael başını yavaşça çevirdi. Gözleri ne Foll’a ne Zagan’a ne de Chastille’e bakıyordu. Aksine, Zagan’ın parçaladığı taş birikintisinin olduğu yere odaklanmıştı.
"Bir canavar... Efsanelerde bu isimle anılan bir varlık."
Foll bu sözler karşısında gözlerini kocaman açtı.
"Saçmalama. Böyle şeylerin var olduğunu hiç duymadım."
"Öyleyse o neydi? Hakkında bilgi sahibi olduğumuz şeylerden farklı bir canavar değil miydi?"
"Öğğ... Şey..." Foll cevap veremedi.
"Kabul etmek istemeyebileceğini anlıyorum. Ne de olsa ben de bir zamanlar böyle şeylerin bu dünyayı terk ettiğine inanıyordum. Ancak gerçekte günümüz dünyasında bir canavar belirdi; birçok Şövalye’nin ve o yüce ejderhanın ölümüne yol açtı," dedi Raphael, adeta kan tükürerek. Ardından ekledi: "Ve çok da uzak olmayan bir gelecekte geri dönecekler."
Bu inanılmaz sözleri duyan Foll, sanki ona tutunmak ister gibi Zagan’a baktı. Zagan da ona ciddi bir baş sallamayla karşılık verdi.
"Bu doğru. Bu dünyaya geri dönüp dönmeyeceklerini bilmem ama canavarlar gerçekten var. Bu yüzden efsaneleri araştırıyorum, onları öldürmenin bir yolunu bulmaya çalışıyorum."
Zagan, Raphael’in bahsettiği o gergin durumu tam olarak hissetmiş değildi ama bu tür şeylerle savaşmak zorunda kalacağı zaman geldiğinde, onlara karşı durabilecek bir araca ihtiyacı vardı.
Barbatos’un bir canavarı çağırabilmiş olması belki de bir kehanetti... Barbatos alışılmadık bir güce sahip bir büyücüydü, doğru ama o zamanki ritüel, Zagan’ın gücü tam ona çarptığı anda bir kurbana bile gerek kalmadan aktifleşmişti, yani eksikti.
Bir canavar, bu kadar yarım yamalak bir büyüyle çağrılamayacak kadar zayıf olmamalıydı.
Foll bile Zagan’ın söylediklerinin gerçek olduğunu muhtemelen biliyordu. Sonuçta şatonun arşivinde canavarlarla ilgili kitaplardan başka bir şey toplamıyorlardı. Yine de hâlâ inanamıyormuş gibi Raphael’e baktı.
"Yani babamın bir canavara meydan okuduğunu ve yenildiğini mi söylüyorsun?"
Bu soruya karşılık Raphael sadece başını salladı.
"Yenilmedi. Sadece hayatını düşmanınkiyle takas etti."
Bu sadece kızın söylediklerinin farklı bir şekilde ifade edilmesiydi. Farklı olan tek şey, ejderhanın Raphael’in zihninde gururla savaşmış olmasıydı; bu yüzden gerçekler açıklamasında bu şekilde yer alıyordu.
Bu durum Foll’u derinden etkilemiş olmalıydı ki dudaklarını sertçe ısırdı ve bir şeyler mırıldandı.
"...O zaman, ben... kimden nefret etmeliyim?"
"Nefret etmemeli, gurur duymalısın."
Foll kaşlarını çattı.
"Gurur mu... duymalıyım?"
"Doğru. Gurur duy. Orobas seni ve yaşadığın şu lanet dünyayı korumak için hayatını ortaya koydu. Eğer bununla övünmeyeceksen, kim övünecek?" diye haykırdı Raphael. Sonra Foll’un önünde diz çöktü. "Eğer beni öldürmek Orobas’a olan inancını yeniden kazanmanı sağlayacaksa, ne istiyorsan yap. Bu lanet kafayı sana vereceğim."
Ölümcül yaralar almış olan Raphael, kendiliğinden iyileşmeye devam eden bedenine baktı.
"Canavarlar çok güçlü. Kilise ve büyücülerin çekiştiği bu dünyada dirilirlerse, üstün gelmemizin imkânı yok. Kendimizi hazırlamalıyız. İşte bu yüzden aşağılık bir şekilde Orobas’ın kanından içtim ve o kesin ölüm diyarında yürüdüm."
Foll’un tanık olduğu manzara kesinlikle buydu. Bütün bunları söyledikten sonra Raphael dikkatini Chastille’e çevirdi.
"Ancak benim rolüm çoktan sona erdi. Kilisedeki tohumlar zaten filizleniyor. Son görevim Orobas’a bir veda hediyesi olmaksa, bundan fazlasını isteyemem."
Hikayenin nereye gittiğini nihayet anlayan Zagan konuştu.
"Yani Chastille’in bahsettiği Birleşme Taraftarları’nın elçisi gerçekten sen miydin?"
Raphael sessizce onayladı.
"Öyle. Bir İblis Dükü ve bir Başmelek konumundayken, siz piçler bir bağ kurdunuz; bu benim yapmaya çalıştığım şeye son derece yakın bir şey... Bu yüzden..."
"Lanet olsun, bunların hiçbiri mantıklı değil!"
O anda itiraz eden kişi Barbatos’tu.
"Hadi ama, gerçekçi olalım. Yüzlerce büyücüyü öldürdün ama barış mı istiyorsun? Burada kimi kandırdığını sanıyorsun?"
Açıkçası Zagan da aynı fikirdeydi. Şaşırtıcı bir şekilde Raphael, bunu anladığını belirtmek istercesine başını salladı.
"Bunu çok iyi biliyorum. Ben birleşmenin sancaktarı olamam. Bu yüzden Kutsal Kılıç’ın Bakiresi’ne ihtiyacım vardı."
Üzerine bu kadar saçma bir şekilde önemli bir rol yüklenen Chastille panikle sesini yükseltti.
"B-Bir dakika bekle. Ben böyle bir şeyi kabul etmiş bile değilim..."
Orada bulunan hiç kimse sözlerinin devamını duyamadı, çünkü bir patırtıyla çökmüş olması gereken taş kütlesi hareket etmeye başladı.
Zagan oraya baktığında, ikiye bölünmüş olan canavarın tekrar dikildiğini fark etti.
"Haah... Görünüşe göre ölümsüz tipler her yere saçılmış, ha?"
Tüm omzu uçup giden Başmelek’in hemen ardından, bir önceki İblis Dükü’nün mirası olan canavar gelmişti. Bu heriflerle kıyaslandığında, Zagan kesinlikle daha insani zayıflıklara sahip olan taraftı.
"İşini tekrar bitireceğim. Bana birkaç saniye verin."
"Onun işini bitirebilecek misin? O şeyin?"
Raphael’in sözleri karşısında Zagan omuzlarını silkip geçiştirdi.
"Golemler uzmanlık alanıma girmez ama büyüyle yapılmış bir şeyse parçalamasını iyi bilirim."
"O... bir golem değil."
Raphael’in sesindeki sarsılmaz kesinliği duyan Zagan’ın kaşları çatıldı.
"Ne demek istiyorsun?"
"O şey... siz pisliklerin kimerik yaratık dediğiniz türden bir mahluk. Büyüyle hayat bulmuş bir golem olmasının ötesinde, aynı zamanda..."
O an Zagan’ın sırtından aşağı buz gibi bir ürperti indi.
"...Olamaz. Yoksa..."
"Tam olarak öyle. Marchosias’ın bizzat kendi elleriyle yarattığı iblis kırması bir kimera."
Zagan bu iddiyi inkâr edemedi. Ne de olsa yaratığı ilk gördüğünde zihninde beliren tek şey bir iblisin gölgesiydi.
O lanet Marchosias... Ne baş belası adammışsın!
Raphael tiksinti dolu bakışlarını yaratığa dikti.
"Şüphem kalmadı. Orobas ile benim vaktiyle yerle bir ettiğimiz iblisin kalıntısı bu. Marchosias o kalıntıları toplayıp bu kimerayı var etmiş olmalı."
Kalıntı en nihayetinde sadece bir kalıntıydı. Orijinal gücünün yanından bile geçemezdi belki ama ne olursa olsun karşalarındaki bir iblisti. Öyle iki yumruk savurmakla işinin bitmeyeceği açıktı.
Yine de Zagan’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı. Harika bir fırsat. Yeni bir yetenek denemenin tam sırası değil mi?
Taş canavar, iblis kırması kimera, kendini tamamen yenilemek üzereydi. Zagan elinde Cennet’in Ölçeği büyüsünü dokuyup öne doğru bir adım attı.
"Chastille, sen de geliyorsun."
"Sana uyacağımı... söylemedim ki!"
"Ama ne yapacağını için çoktan karar verdin, değil mi?"
Zagan ikisinin arasında ne geçtiğini anlayamamıştı ama Chastille kararlı bir ifadeyle başını sallayıp kılıcını kabzasından kavradı.
"Bunu bana hatırlatmana gerek yok. Kutsal Kılıç’ımı kendi irademle savuracağım."
Kız ardından kısık bir sesle fısıldadı.
"Artık tereddüt etmeyeceğim. Bana gücünü bahşet... Kutsal Kılıç Azrael!"
Arındırma Alevleri... Bu kez bir ışık halini almıştı.
Raphael’in kasıp kavuran alevlerini hiç andırmayan soluk bir ışık, kılıcın keskin hattını sarmaladı. Ancak bu ışık hiç de geçici veya cılız görünmüyordu.
Zagan kızın mantığını hemen kavradı. Raphael’in bir alev denizi olarak dışarı saldığı gücü tek bir noktada toplamış, tamamen kılıcının keskinliğine odaklamıştı. Öyle bir keskinlikti ki bu, Cennet’in Ölçeği’ni bile tereyağından kıl çeker gibi yarabilirdi.
Bu kız... Kutsal Kılıç’ın gücünü kullanma konusunda Raphael’den bile daha mı yetenekli?
Zagan hayretler içinde kıza bakarken Chastille gelip onun hemen yanında durdu.
"Benim gibi bir Şövalye’ye güvenmeni beklemiyorum ama... birlikte savaşalım istiyorum."
Zagan sadece omuzlarını silkti.
"Sinsi kumpaslar kuracak biri gibi durmuyorsun zaten."
Son birkaç gündür sergilediği acınası halleri gördükten sonra, istemese bile kızın ciğerini okumuştu.
"Sen... beni övüyor musun? Yoksa küçümsüyor musun?"
"Kimbilir."
Chastille bu cevaba suratsızca yanaklarını şişirdi, ardından öfkeyle başını çevirip konuştu.
"Eee, bir planın var mı bari?"
"Denediğim bir şey var ama doğrudan vurmam gerek. Dibine kadar yaklaşmalıyım."
"Anlaşıldı. Öncü ben olacağım."
Tam o sırada taş canavar sonunda kendini yenilemeyi bitirmiş, o patlak ve meşum gözünü onlara dikmişti.
"Geliyor."
"Farkındayım."
Alnındaki o iğrenç ağız açıldığında, mananın ışığı bir kez daha toplanmaya başladı. Hiç şüphe yok ki Raphael’i yere seren o ışık huzmesiydi bu.
Zagan bir an arkasındakilere baktı. Sıyrılıp kaçarsam arkadaki ikili vurulacak.
Barbatos ışığın etki alanının dışındaydı ama diğer ikisi tam hedef hattındaydı. Foll belki bir ihtimal sıyrılabilirdi ama Raphael parmağını bile kıpırdatacak halde değildi. Üstelik aynı saldırının kızına iki kez doğrultulması fikri Zagan’ın hiç hoşuna gitmemişti.
Zagan gardını aldığı sırada Chastille’in sırtı görüş alanını kapattı.
"Aptal! Kutsanmış Zırh’ın bile yok üzerinde... Öleceksin!"
"Dikkatini dağıtacağım, sen bana odaklan!" Chastille bunu haykırarak öne fırladı.
Canavarın nefesi patladı. O yıkıcı ışık Chastille’in bedenini acımasızca yutup yok etmeliydi... Ya da en azından öyle olması gerekiyordu.
"HAAA!" Chastille, o tiz haykırışıyla birlikte Kutsal Kılıç’ını aşağı indirdi. Nefes halindeki o ışık huzmesi, kızın kılıcıyla tam ortadan ikiye yarıldı.
Sağa ve sola sapan ışıklar Zagan’ı, Foll’u ve Raphael’i teğet geçip boşlukta kayboldu.
"Hadi... Durma Zagan!" Chastille hızını hiç kesmeden canavara doğru koşarken ona bağırdı.
Sende de ne marifetler varmış böyle...
Bu hamle Zagan’ı bile hayrete düşürmüştü. Kızın kılıcı savurduğu anı gözleriyle bile takip edememişti.
Yine de zırhı olmadan Chastille ile Zagan arasındaki fiziksel güç farkı uçurum kadardı. Zagan tek bir nefeste kızı fersah fersah geride bıraktı ve göz açıp kapayıncaya kadar taş canavarın menziline girdi. Ancak yaratık onu engellemek için devasa kolunu savurdu.
"Çok hızlı!" Barbatos şaşkınlıkla sövgü benzeri bir mırıltı çıkardı.
Cüssesinin aksine, canavarın hızı Zagan ile yarışacak düzeydeydi. Neyse ki bu devasa cüsse, bir sürü gereksiz harekete yol açıyor.
Geniş bir kavisle gelen bir hamleydi, bu yüzden Zagan’ın yumruğunu vuracak vakti fazlasıyla vardı.
Canavarın taştan yumruğu sanki çürük bir kiremitmiş gibi parçalandı, kayalar havaya saçıldı.
"Bu da ne...?" Fakat sarsılan taraf Zagan oldu.
Etrafa saçılan taş parçaları ürpertici, siyah bir sisle birbirine bağlıydı. O kırık dökük parçalar havada kendi iradeleri varmışçasına yön değiştirip Zagan’ın üzerine bir dolu gibi yağmaya başladı.
Demek parçalandıktan sonra bile eski haline dönmesinin sebebi bu!
Taş beden geçici bir kabuktan ibaretti; asıl beden, derinlerde çöreklenmiş olan o siyah sisti.
"Durma, Zagan!"
O sayısız taş parçası, tam bu sözler duyulduğu anda bembeyaz bir ışıkla un ufak oldu. Chastille sonunda Zagan’a yetişmişti.
Zagan daha taş parçalarının arasından süzülen beyaz bir iz gördüğünü sanırken, bir sonraki kılıç darbesi çoktan hedefine ulaşmıştı. Kılıç darbelerinin sayısı iki haneli rakamları rahatlıkla buluyordu. Öyle amansız bir hızdı ki sanki tüm o vuruşlar aynı anda gerçekleşiyordu. Ancak asıl korkunç olan şey bu hız değil, darbelerin Zagan’ın tam arkasından gelip önündeki hedefleri biçmesi ve buna rağmen Zagan’a tek bir çizik bile atmamasıydı.
Zagan’ın içinde hayranlıktan ziyade soğuk bir ürperti belirdi. İlk karşılaştığımızda böyle kılıç kullansaydı, çoktan ölmüş olmaz mıydım?
Eğer Şövalye Chastille ile ilk dövüştüklerinde kız bu ustalığı sergileseydi, Zagan tekniklerinden tek birini bile kullanmaya fırsat bulamazdı.
Fakat şu anda sırtını güvenle dayadığı bir müttefikti o. Zagan elinde dokuduğu Cennet’in Ölçeği’ni daha da sıkı kavradı, büyü devrelerinin üzerine yeni bir katman daha ekledi.
"Kül ol— Cennet’in Fosforu!"
Ve Zagan, yumruğunu canavarın karnına hafife vurur gibi dokundurdu.
Evet, sadece dokunmaktan ibaret bir yumruktuk bu. Taşı bile toza dönüştüren Zagan’dan beklenmeyecek kadar güçsüz, etkisiz bir hamleydi. Arkadan bunu gören Chastille telaşla bağırdı.
"Büyü patlamadı mı?"
"...Hayır, işi bitti bile," dedi Zagan gayet sakin bir sesle.
Sağ elini havaya kaldırıp sanki avucunda bir şeyi eziyormuş gibi yumruğunu sıktı. Ve hemen ardından...
Aniden patlayan siyah bir alev taş canavarı çemberine aldı. Alev sadece tek bir anlığında parıldadı. Taşın yüzeyini sanki siyaha boyuyormuş gibi sarıp hemen ardından yok oldu.
Her şey bir anda son bulmuştu. Kararmış heykel tek bir ses bile çıkarmadan ufalanıp çöktü. Ne kadar yenilenme gücüne sahip olursa olsun, manasını kaybettiği anda sıradan bir taştan farkı kalmıyordu.
Yere dökülen kırık parçalar daha toprağa değmeden toza dönüşüp rüzgârda dağıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar kimeradan eser kalmamıştı.
Zagan arkasını döndüğünde Chastille’in gözleri şaşkınlıkla açılmış, olduğu yerde donukaldığını gördü.
"Sen... ne yaptın öyle?"
Zagan durumu ona açıklamak için elinin üstünde küçük bir büyü çemberi dokudu.
"Cennet’in Ölçeği dediğim bir büyü var, bilirsin. Çevresindeki manayı kesintisiz bir şekilde emip bir kalkan gibi yoğunlaştırır. Ben sadece süreci tersine çevirip büyüyü düşmanın içine zerk ettim."
"Tersine mi çevirdin...?"
"Çevredeki manayı durmaksızın emer... ve patlamaya zorlar. Alevin siyah görünmesinin sebebi, doğrudan mananın kendisinin yanıyor olması."
Cennet’in Ölçeği ve Cennet’in Fosforu... Aynı madalyonun iki yüzü gibi, aynı büyü altyapısını kullanan iki farklı teknikti. Biri Kutsal Kılıç’a, diğeri iblislere karşı geliştirilmiş birer silahtı. Marchosias’ın mirasını ele geçirdikten sonra Zagan tüm varlığını bu teknikleri geliştirmeye adamıştı.
Görünen o ki emeklerinin karşılığını almıştı. Bir iblis kalıntısından yaratılmış kimerayı bile anında küle çevirecek kadar güçlüydü.
Sıradan bir insan büyücü bu darbeyi alsa çaresizce can verirdi. Hatta öyle lanetli, öyle tehlikeli bir büyüydü ki diğer İblis Dükleri bunu öğrense, hiç düşünmeden yasaklı sanat ilan ederlerdi.
"Yine de hâlâ çok kaba bir büyü. Verimliliğini artırmazsam gerçek bir iblis üzerinde muhtemelen işe yaramaz..."
Zagan’ın vaktiyle yüzleştiği iblis, kıyaslanamayacak kadar akıl almaz bir manaya sahipti. Cennet’in Fosforu’nun şu anki haliyle, gerçek bir iblis küle dönüşmeden önce büyüyü büyük ihtimalle parçalayıp atardı. Tıpkı Cennet’in Ölçeği gibi, bu tekniğin de hâlâ geliştirilmeye ihtiyacı vardı.
"Sen... korkunç bir büyücüsün..." Chastille titreyen bir sesle konuştu ama bu titreme korkudan ziyade derin bir hayranlığın eseriydi.
Zagan da aynı tonda karşılık verdi.
"Senin hakkını da yememek lazım Chastille, fena değildin."
Öyle söyleyince Chastille nedense gözlerini kocaman açtı, yüzünü elleriyle kapattı.
“N-ne oldu?”
“Yok... Şey... İlk defa bana adımla seslendin de... Onu şey ettim...”
“Öyle mi?” Zagan hiç farkında değildi ama kız söyleyince hak verdi. Şimdiye kadar Chastille’den bahsederken hep “sen”, “şu kız” veya buna benzer ifadeler kullanmıştı.
“Peki, kusura bakma o zaman.”
“Ö-özür mü diliyorsun?”
“Nephy’nin arkadaşısın sonuçta. En azından sana biraz saygı göstereyim.”
Yine de bir büyücünün nezaketi, bir haydutun itibarından pek farklı sayılmazdı.
Chastille yanaklarını şişirip gözlerini Zagan’a dikti.
“Sadece Nephy için gelmedim buraya. Seninle... omuz omuza savaşmak için geldim...”
Bu şaşırtıcı sözleri duyan Zagan, hayretle kıza bakakaldı.
“Biri büyücü, diğeri Kutsal Şövalye olduğu halde mi?”
“Evet, biri büyücü, diğeri Kutsal Şövalye olsa bile.”
Chastille’in cevabı üzerine Zagan, hayatında daha önce hiç hissetmediği bir güven duygusuyla doldu. Sırtını birine yaslamak o kadar da kötü bir his değilmiş meğer.
Fıtratına pek uymasa da bu düşüncelerini dile getirmek üzereydi. Ancak...
“Zagan!”
Foll’un haykırışıyla arkasını dönen Zagan, Raphael’in bitkinlikten yere yığıldığını gördü.
“Görünüşe göre Başmelekler arasındaki en hızlı kılıca şahitlik edebilmişim.”
Yerde yatan Raphael genişçe sırıttı. Şu haliyle bile her an saldıracakmış gibi duran vahşi bir tebessümdü bu ama adam sadece gülüyordu.
“Çok konuşma. İyileştirme işlerinde hiç iyi değilimdir.”
Zagan, büyü kullanarak Raphael’e ilk yardım uyguluyordu fakat yara çok derindi. En fazla kanamayı durdurabilirdi. Bir ejderhanın yenilenme yeteneği bile zayıflıyor, adama hayatın kıyısında tutunacak kadar küçük bir şans tanıyordu. Görünüşe göre Raphael’in şansı tükenmişti.
Nihayetinde Raphael yorgun bir ses tonuyla konuştu.
“Chastille. Bizim hakkımızda ne düşünürsen düşün, hareketlerin çoktan sancak haline geldi. Benimle aynı fikirde olanlar... bundan sonra kesinlikle senin yanında yer alacaktır...”
“Raphael Hazretleri...” Chastille, karmakarışık bir ifadeyle adama baktı. Fakat Zagan araya girdi.
“Yine şu Birleşme Taraftarları muhabbeti mi? Barbatos da az önce benzer şeyler söyledi ama anlamı yok. Bir sancak veya ona benzer bir şeye ihtiyacın olduğunu düşünüyorsan neden kendin yapmıyorsun? Sen de o lanet Başmeleklerden birisin, değil mi?”
“Sadece kilise bünyesinde kalsaydı sorun olmazdı. Ancak o adamın dediği doğru. Ben... çok fazla büyücü öldürdüm. Bunca şeyden sonra el sıkışmak için onları çağırsam asla yanaşmazlar.”
Bu yüzden Chastille gibi birine ihtiyacı vardı. Chastille bu gerçekle sarsıldı.
“Orobas’ın adını bu yüzden mi kullandın? Kimsenin sana inanmayacağını düşündüğün için mi?”
“Kısmen evet. Ama aynı zamanda benim hayatta kalmam ve Birleşme Taraftarları’nın kurulması Orobas’ın son arzusuydu. Lider olarak onun adının geçmesi bu yüzden en doğrusuydu.”
Bu adam için Orobas’ın varlığı işte bu kadar mutlaktı. Zagan bunu anlayabiliyordu fakat yine de tam olarak ikna olmamıştı.
“Peki en başta neden bu kadar çok büyücü öldürdün? Bir kinin falan mı vardı?”
Zagan’ın büyücülerin erdemli olduğunu iddia etmek gibi bir niyeti yoktu. Aksine, büyücülerin istisnasız hepsi kötü adamlardı. Onlardan nefret etmemek için hiçbir sebep göremiyordu ama yine de beş yüze yakınını katletmek az buz iş değildi. Bir sebebi olmalıydı.
Ancak kimse Raphael’in bu soruya vereceği cevabı tahmin edemedi.
“Onları istediğim için öldürmedim. Nedense büyücüler bana saldırmaya devam etti.”
“Ne...?” Odadaki herkes aynı anda şaşkınlıkla kalakaldı.
Raphael sanki durumu garipsiyormuş gibi mırıldandı.
“Neden acaba? Tek yaptığım onlarla kibar bir şekilde konuşmaya çalışmaktı. Düşman olmadığımı kanıtlamak için gülümsesem bile o lanet büyücüler beni hiç dinlemedi, üzerime saldırmayı sürdürdü. Haliyle ben de meydan okumalarını kabul etmek zorunda kaldım. Sonucu da her zaman onları biçmemle bitti.”
Adamın ne saçmaladığını anlayamayan Zagan tamamen şoka girmişti.
“...Bir dakika be. Şu bardayken bizi kışkırtmaya çalışmıyor muydun?”
“Sadece Chastille ile yakınlık kuran pazarın piçine, kızın başındaki krizden bahsetmek istemiştim...”
Zagan’ın başına ağrılar girmeye başladı. Aynı anlarda Chastille de kafa karışıklığı içinde başını sallıyordu.
“A-ama benimle ilk karşılaştığında kaç büyücü öldürdüğümü sormuştun... Yoksa bu da gerçek niyetini gizlemek için bir tiyatro muydu?”
“Ne diyorsun sen? Benim gibi büyücü öldürmüş olsaydın sancak olarak bir işe yaramazdın. Sen de gurur duyulacak bir sayı olmadığını söyledin, ben de aradığım kişinin sen olduğuna ikna oldum.”
Chastille, bu cevabı duyup adamın yüzündeki ciddi ifadeyi görünce ne diyeceğini bilemedi. Sonunda pes edip başını salladı.
“Şimdi söyleyince aklıma geldi... Yoksa Kutsal Kılıcımı bana geri vermek için mi pazarlık yapıyordun?”
“Kutsal Kılıcı olmayan bir Başmelek kendini nasıl koruyabilir?”
Görünüşe göre benzer bir durum Chastille’in de başına gelmişti. Zagan, Raphael ile yaptığı konuşmayı zihninde geriye sardı.
Dolambaçlı bir konuşma tarzı vardı ama adamın Chastille’i öldürmekten bahsettiği tek bir an bile olmamıştı. Evet, kilisenin görüşlerinden bahsetmişti ama bu durum onlara katıldığı anlamına gelmiyordu.
Biri büyücü diğeri Kutsal Şövalye olan iki kişi fazla samimi olursa işlerin sonu Chastille’in başına gelenlere varıyordu demek. Yani adam kısacası "Niyetimi anlayın işte," demeye getirmişti. Dışarıdan hiç öyle durmuyordu ama durum buydu.
“Peki bu şekilde gerçekten beş yüze yakın insanı öldürebildin mi?”
“Günbegün saldırıya uğrayınca iş bu noktaya geldi. Büyücülerin ardı arkası kesilince de kilise beni başka bir bölgeye tayin etti.”
Mekan değiştirdikçe bu döngü kendini tekrarlamış, sayı o daha ne olduğunu anlayamadan katlanıp gitmişti.
Hikaye pek inandırıcı gelmiyordu ama Zagan adamın bunu kasten yapmadığını anlayabiliyordu. Doğal olarak derin bir iç çekti.
“Şu lanet tipine bir çeki düzen ver önce. O suratla garip hareketler yaparsan herkes seni düşman sanır tabii.”
Zagan bunu dile getirince Barbatos, "Şuna bak, bunu söyleyen de sen misin?" gibisinden şaşkın bir ses çıkardı. Zagan bunu kenara yazdı, adama daha sonra bir tane çakacaktı. Raphael yavaşça ayağa kalkarken yumruğunu sıktı.
“Chastille... Kiliseye dönmelisin. Senin ölmeni isteyenlerin icabına bakacağım. Bu canı en azından o zamana kadar koruyabilirim...”
“Ha, failin kim olduğunu biliyor musun?”
“Sana sorayım öyleyse, gerçeği henüz fark etmedin mi?”
Kızın aklında birkaç ihtimal yok değildi. Raphael’in sözlerini düşündükçe Chastille’in yüzü gözle görülür şekilde soldu.
Evet, Raphael denklemden çıkınca kilise içinde bunu yapabilecek pek az kişi kalıyordu.
Zagan kilisenin iç işlerine pek hakim değildi ama eleme usulüyle düşününce aklına tek bir isim geliyordu.
Sonunda Raphael, Foll’a döndü.
“Kellemi sana vereceğime dair söz vermiştim ama o zamana kadar beklemeni isteyeceğim.”
Foll bu sözlere karşılık veremedi. Bunun yerine adama bir soru yöneltti.
“...Sadece tek bir şeye cevap ver. Orobas senin için nasıl bir ejderhaydı?”
Raphael kızın sözleri üzerine sessizce başını salladı, ardından cevap verdi.
“Yüce bir ejderhaydı. O ejderhanın sırtına binip onunla yan yana savaştığım anlar... hayatımın en güzel zamanlarıydı.”
“...Anladım.”
Raphael yürüyüp giderken Foll onu engellemeye ya da öldürmeye çalışmadı.
“Böyle iyi mi?”
“...Bilmiyorum. Ama... o adamı öldürmek doğru olur mu, onu da bilmiyorum...”
Zagan, küçük kızı teselli etmek için saçlarını okşadı.
“O zaman akışına bırakmak daha iyi değil mi?” Zagan elini Foll’a uzatarak konuştu. “Haydi dönelim. Nephy beklemekten sıkılmıştır.”
“...Hı-hım.”
Öcünden vazgeçmenin doğru olup olmadığını Zagan bile bilmiyordu. Yine de Foll’un artık Kutsal Şövalyelere karşı derin bir nefret beslemediğini görebiliyordu.
Bu yüzden... böylesi kesinlikle daha iyiydi.
Bütün bunlardan sonra nefretinin yeniden depreşmesi mümkündü. Hatta ileride bocalayacağından adı gibi emindi. Yine de Zagan ve Nephy bu kızın yanında kalmaya karar vermişlerdi bir kere.
Tam o sırada Chastille söze girdi.
“Şeyyy, peki ya ben?”
“Lanet kilisene dön, at kafası,” dedi Foll. Chastille’e doğrulca savurduğu bu düşmanlık, kızı gözyaşlarının eşiğine getirdi.
Nasıl olduysa, kimse fark etmeden Barbatos ortadan kaybolmuştu. Onun yokluğu yüzünden Zagan’ın şatosuna giden uzun yolu yürümek zorunda kaldılar. Vardıklarında şafak çoktan söküyordu. Buna rağmen Nephy hâlâ oradaydı, onları karşılamak için bekliyor gibiydi.
“Hoş geldiniz Zagan Efendi, Foll, Chastille.”
İşte tam da o sabah Zagan ve diğerleri Raphael’in kaderini öğreneceklerdi.
“Anlıyorum. Demek Chastille’in nerede olduğu hâlâ bilinmiyor...” Kardinal Clavwell, Chastille’in emrindeki Mavi Gök Şövalyeleri’nden raporu aldıktan sonra kederli bir edayla mırıldandı.
“Büyük özürlerimizi sunarız. Yetersiz kaldık.”
“Sizin bir kabahatiniz yok. Chastille’in güvenliği konusunda ben de en az sizin kadar endişeliyim. Şimdilik dinlenin lütfen.”
“Emredersiniz!” Üç şövalye selam verip bu coşkulu haykırışla Clavwell’in makamından ayrıldı.
Kapı kapandığı an Clavwell dayanacak gücü kalmamış gibi acı dolu bir ses çıkardı.
“Aahh... Chastille, sevgili şövalyem... Neden... Neden sadece benim için ölüp gitmiyorsun?”
İki elinin arasından sıyrılan yüzü, mide bulandırıcı derecede çarpılmıştı.
“Büyücüler kötüdür. Onlarla suç ortaklığı yapanlar da kötüdür. Bir Başmelek günaha batmışsa, onun yerine geçecek kişi gerçek adaleti uygulamalıdır, değil mi?”
Chastille ölecek olursa, Kutsal Kılıç kendine yeni ve lekesiz bir taşıyıcı seçecekti. İşte o zaman, yeni taşıyıcıyı tam anlamıyla adaletin tecellisi olarak yetiştirebilecekti.
Clavwell’in büyük bir titizlikle gizlediği bir gerçek vardı: Bu, bir Başmelek’i ilk suikast girişimi değildi. Kutsal kılıcın mutlak gücünü sergilemekte yetersiz kalanlar, Clavwell’in arzularına karşı çıkanlar, büyücüleri katletmekte en ufak bir tereddüt gösterenler ve sadece bir Başmelek olmaya layık görülmeyenler... Hepsi gözünün yaşına bakılmadan harcanmıştı.
Şansı yaver gitmişti ki Kianoides, önceki İblis Kralı Marchosias’ın hüküm sürdüğü topraklardı. Hedeflerini o iblisin üzerine yönlendirdiklerinde, kimse ölüm kurbanların ölümünden şüphe duymazdı.
Bu durum Kutsal Kılıç için bir yenilgi sayılmazdı. Taşıyıcı yetersiz olduğu için kılıcın gerçek gücünü ortaya koyamamış ve doğal olarak can vermişti.
Hatta bu durumun kendisi bile Kutsal Kılıç’ın iradesi olarak nitelendirilebilirdi. Ancak bu seferki şartlar biraz farklıydı.
"O lanet Raphael’in işgüzarlık yapacağı tuttu..."
Chastille, bir İblis Kralı ile savaşmak istemediğini söyleyecek kadar aptallık etmişti. Bu itaatsizlik üzerine Kutsal Kılıç elinden derhal alınmış, görkemli bir idam töreni için hazırlıklar son sürat başlamıştı. Sürecin uzamasının tek sebebi... diğer kardinallerin yükselen itirazlarıydı.
Evet, Clavwell’in Chastille’i koruduğu falan yoktu. Kızın hâlâ nefes alıyor oluşu, tamamen diğer kardinallerin önüne dikilmesinden ibaretti. Ve o Chastille... Kutsal Kılıç’ı da yanına alıp kayıplara karışmıştı.
Seni gidi dik kafalı kalptan... O zehirden ölmediğini mi söylüyorsun yani? Yakalanan büyücülere işkence etmek için özel olarak hazırlattığı o nadide zehirdi bu. En kudretli büyücüleri bile anında serece kadar ölümcül bir meremi tattıktan sonra Chastille’in hayatta kalmasına imkân yoktu. Yine de ne cesedi ne de Kutsal Kılıç ortalıkta görünmüyordu.
Raphael, Kutsal Kılıç’ın kıza geri verilmesini teklif etmeseydi bu zahmetli meselelerin hiçbiri baş göstermeyecek, her şey tertemiz hallolacaktı.
"O üç aptal şövalye de bir halta yaramıyor."
O üçü Chastille’e körü körüne bağlıydı. Kızın nerede olduğunu kesin bulurlar düşüncesiyle peşlerine gözcü takmıştı ama yaptıkları tek şey kasabada avare gibi dolanmaktan ibaretti. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin kızı bir türlü bulamamışlardı.
Yoksa... İzlendiklerini fark mı etmişlerdi? O üç şövalye, dışarıdan nasıl görünürlerse görünsünler Kianoides savaşçıları arasında ilk yüze girecek kadar yetenekliydi. Zagan’ın İblis Kralı Marchosias’ın koltuğuna geçtiği gün yaşanan olayda bile Chastille’in peşinden gitmiş, onu kurtarmayı başardıkları söylenmişti.
Dolayısıyla, ellerinin boş dönmesinin arkasındaki tek mantıklı açıklama, peşlerindeki suikastçıyı Chastille’e götüreceklerini anlamış olmalarıydı.
Başka bir hamle tasarlaması gerekiyordu. Zihnini kurcalayan bu tatsız düşüncelerle boğuşurken kapısı çalındı.
"...Bağışlayın, şu an yalnız kalmak istiyorum. Ne diyecekseniz sonra söyleyin."
Durum o kadar vahim değildi belki ama öfkeden gerilen sinirleri yüzünden biriyle sakince konuşacak halde değildi. Ancak bu talimatına rağmen odanın kapısı şiddetli bir tekmeyle ardına kadar açıldı.
"İçeri giriyorum Clavwell," diye gürledi bir ses. Eşikte beliren kişi, devasa cüssesiyle Melek Şövalye Raphael’den başkası değildi.
"N-ne yapıyorsun...? Seni hadsiz küstah...!" Clavwell korku ve öfkeyle sesini yükseltti, fakat hemen ardından bir gariplik sezdi. Raphael baştan aşağı kan içindeydi. Kollarından biri kopmuştu; hayatta kalması bile mucize sayılabilecek kadar ağır bir yaraydı bu.
"Lord Raphael, o yara da ne...? Hayır, bunu bir kenara bırakalım, hemen müdahale etmeliyiz!" Clavwell bu sözleri sarf ederken çaktırmadan eline biraz zehir bulaştırdı. Ne yaşandığını bilmiyordu ama karşısındaki adam, ne pahasına olursa olsun kökünü kazıması gereken 'şer' odaklarından biriydi.
Clavwell onun tam olarak neyi amaçladığını bilmiyordu ama Raphael’in Kilise bünyesinde yeni bir oluşum kurmaya çalıştığının farkındaydı. Adına 'Birleşme Çetesi' mi ne diyorlardı. Eğer Clavwell bu grubun kendisinin savunduğu her şeye karşı olduğunu bilseydi muhtemelen bu şekilde hareket etmezdi. Yine de iyi mi yoksa kötü mü demeli, Kilise’de Raphael’in dış görünüşüne bakıp da arkasındaki düşünce yapısını tahmin edebilecek tek bir kişi bile yoktu.
Raphael, Clavwell’in karşısındaki sandalyeye pat diye oturdu.
"Amann, takılma ona. Ufak bir işimi halletmeye geldim, hemen çıkacağım zaten."
"A-ama..." Clavwell eldivenine sürdüğü zehri gizleyerek Raphael’in yarasına pansuman yapma bahanesiyle öne doğru uzandı...
"Ha...?" Boğuk bir yuvarlanma sesiyle birlikte kendi kolu yere düştü.
"Ne yazık ki zehre batırılmış bir elin bana dokunması fikrinden pek hoşlanmam."
Raphael, Clavwell’in gözleriyle takip edemeyeceği bir hızla adamın sağ kolunu bedeninden ayırmıştı.
"Hhh... Höh?" Clavwell acıyla çömelip çığlık atmaya yeltendiği an, zırhlı bir bot fütursuzca ağzına tıkıldı. Parçalanan birkaç ön dişi zemin boyunca saçıldı.
"Bunca patırtı çıkarma. Acımasız görünebilirim ama bir insanı ilk kez öldürüyorum, biliyor musun? Biraz heyecanlıyım sadece."
Neden... ben? Bu sözleri dile getiremiyordu ama Clavwell’in gözlerindeki o çaresiz feryadı Raphael net bir şekilde okuyup yanıtladı.
"Sen de ben de artık bunadık. Gençlerin yaptığı her işe burnumuzu sokmak bizim harcımız değil. Kaldı ki onların önündeki ihtimalleri daha filizlenmeden koparmak hiç bizim işimiz olmamalı," diyen Raphael, Kutsal Kılıç’ı kınından çekti.
"Ömrünü adadığın o çok sevdiğin Kutsal Kılıç’ın keskin ucunda can vereceksin işte piç. Biraz olsun sevinçli bir ifade takınmaya ne dersin?"
"Ağğğğğh!" Gözleri yuvalarından fırlayan Clavwell başını iki yana sallamaya çalıştı fakat ağzına saplanan balçaktan kurtulması imkânsızdı.
Biri beni kurtarsın! Kianoides’in Başmelek’i neden gelip onu kurtarmıyordu? Az önce gönderdiği üç şövalyeye ne olmuştu? Tanrı’nın sözcüsü, adaletin infazcısı olan kendisi, nasıl olur da böyle bir 'pisliğin' elinde canıyla tehdit edilirdi? Ancak Clavwell içinden ne kadar haykırırsa haykırsın, inandığı o 'adalet' onu korumak için kılını bile kıpırdatmadı.
"Çok geçmeden ben de arkandan geleceğim. Cehennemde beni bekle," Kardinal Clavwell olarak bilinen adamın duyduğu son sözler bunlar oldu. Doğruca boynuna inen Kutsal Kılıç, adamın bu dünyada tanıklık ettiği son manzaraydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.