Sonsöz

Herkese merhaba, ben Sunsunsun. Hani şu dokuzuncu cildin temmuzda, Rusça Duygular çizim kitabıyla aynı anda satışa çıkacağına söz veren ama teslim tarihini tamamen kaçıran adam.

Vay canına, bu sefer gerçekten çuvalladım. Planlamayı hiç doğru yapamamışım. Bir eserin animeye uyarlanmasının getireceği iş yükü patlamasını feci şekilde hafife almışım. Ne? "Bir anime uyarlaması almak orijinal yazarın işini gerçekten o kadar çok mu artırıyor? Altı üstü senaryoyu denetlemiyor musunuz?" diye mi soruyorsunuz?

...Ha-ha-ha. Harika sorular. Dürüst olmak gerekirse, kendi yarattığım bir eser animeye uyarlanana kadar ben de tamamen aynı şeyi düşünüyordum. Diğer serilere bakıp bir anime uyarlaması duyurulduktan sonra romanların ve mangaların çıkmasının neden bu kadar uzun sürdüğünü gördüğümde şüpheyle yaklaşır, "Yazar gerçekten o kadar meşgul olabilir mi? Altı üstü birkaç toplantıya katılması gerekmiyor mu?" diye düşünürdüm.

Öyleyse, şu anda okurlarından aynı şüpheci yaklaşımı gören tüm yazarlar ve manga sanatçıları adına işlerin aslında nasıl yürüdüğünü açıklamama izin verin! Bir eser animeye uyarlandığında, orijinal yazarın üstlendiği yeni görevlerin ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz.

Her şeyden önce, senaryo toplantıları gelir. Yazar; anime yönetmeni, yapımcılar ve diğer yapım ekibiyle birlikte senarist tarafından yazılan senaryoyu tartışır. Bu konuşmalar genellikle şu cümlelerin farklı versiyonlarıyla son bulur: "Bu sahne animeye aktarıldığında süreye sığmayacak, o yüzden keselim." "Burada çok fazla yavaş ve durağan sahne var, bu kısmı değiştirelim." Veya "Bunun yerine tamamen yeni bir sahne yazacağım." Hatta "Bu müstehcen sahnenin televizyonda yayınlanması imkansız."

Bu toplantılar her bölüm için defalarca yapılır, nadiren sadece bir veya iki oturumda tamamlanır. Toplantılardan alınan geri bildirimlere dayanarak senarist senaryoyu revize eder, ardından bu revize edilmiş metin yeni toplantılarda tekrar incelenir ve bu döngü bölüm son halini alana kadar devam eder. Bunlar resmi toplantılar olduğundan, kaynak eserin yazarının da toplantıdan önce senaryoyu derinlemesine okuması ve sürece etkili bir şekilde katkıda bulunmak için kendi görüşlerini hazırlaması gerekir.

Senaryo toplantılarının yanı sıra, seslendirme sanatçılarının seçimi, yani kast aşaması da vardır. İlk adım ses kaydı seçmeleridir. Buna ses kaydı dense de aslında dijital bir ses dosyasıdır. Seslendirme sanatçıları orijinal eserden seçilen birkaç sahneyi seslendirir ve bu kayıtlar bize gönderilir. Rusça Duygular dizisindeki ana karakterler için rol başına yaklaşık seksen başvuru alındı. Bunu tekrar etmeme izin verin: Rol başına seksen kişi.

Hepsini dinlemek ve aralarından beğendiğimiz birkaç adayı seçmek zorundaydık. Elbette yazar olarak, Rusça Duygular animesinde yer almak isteyen bu kadar çok insanı görmek heyecan vericiydi. Ama dürüst olmak gerekirse, bir süre sonra bende algı yorgunluğu başladı ve neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt etmekte zorlanmaya başladım.

Ses dosyalarının bazıları altı dakikadan uzundu, bu yüzden tek bir karakter için her bir kaydı baştan sona dikkatlice dinlemek kelimenin tam anlamıyla yarım günümü alıyordu. Durumu idare edebilmek için ilk eleme turunu sadece ilk repliğin tonuna bakarak yaptık; fakat o zaman bile seksen kişiyi üç ila altı finalist arasına indirmek yine de birkaç saat sürdü.

Ardından, yazar olarak beğendiğim birkaç seslendirme sanatçısını seçtikten sonra, stüdyo seçmelerine kimlerin geçeceğine karar vermek için bir toplantı yaptık. Sonrasında ise stüdyo seçmelerindeki performansları dinledik ve nihayetinde her rol için bir kişide karar kıldık. Dürüst olmak gerekirse, ses kayıtlarıyla yapılan bu seçim süreci toplantılardan çok daha zorlayıcıydı.

Bunu her karakter için yapmak mümkün olmadığından, yan karakterler için adayları birkaç kişiye indirme işini anime yapım ekibi üstlendi. Biz de sadece her rolü kimin oynayacağını seçmek için toplantılar yaptık. Toplantılardan birinde birinin, "Ah, hayır, bu hiç uymamış. Bu Takeshi'nin saçları var," dediğini çok net hatırlıyorum ve bu laf aklıma kazındı. Evet, sesi Takeshi için biraz fazla havalıydı ama onu saçları yüzünden reddetmek gerçekten komikti. Kısacası toplantılar aşırı resmi değildi ve oldukça samimi bir havası vardı.

Tabii ki tüm bunlar yapım ekibine ve kaynak eserin yaratıcısının oyuncu seçimi sürecine ne kadar dahil olduğuna göre değişir. Neyse ki Rusça Duygular için anime yapım tarafı, oyuncu seçimi de dahil olmak üzere görüşlerime gerçekten çok değer verdi. Anime yapımı konusunda amatör olduğum ve son kararları yapım ekibine bıraktığım halde, karakterlerle mükemmel şekilde eşleşen seslendirme sanatçılarını seçerek harika bir iş çıkardıklarını düşünüyorum!

Her neyse, on iki bölümün tamamı için oyuncu seçimi ve senaryo toplantılarını tamamladıktan sonraki adım seslendirmeydi. Her bölümün kayıt seansı iki buçuk saatten başlayıp beş saate kadar sürüyordu ve bu seanslardan on iki tane vardı. Teknik olarak kaynak eserin yazarının orada bulunması gerekmiyor ama kesinlikle katılamayacağım bir tanesi hariç tüm seanslara katıldım. Tabii ki bunu uzaktan bağlanan bir şekilde yaptım. İşte bu durum, bir yazarın anime yapımında genellikle ne yaptığını özetliyor; muhtemelen çoğu insanın "senaryoyu denetlemek" olarak hayal ettiği şey de budur.

Fakat dürüst olmak gerekirse, anime yapımıyla ilgili bu denetimler o kadar da büyük bir yük değil. Elbette önceden bazı hazırlıklar yapılması gerekiyor ancak toplantılar ve kayıt seansları ayda sadece birkaç kez yapılıyor ve her biri yalnızca birkaç saat sürüyor. Şimdi muhtemelen, "Kulağa zor geliyor ama haftada bir veya iki haftada bir olduğuna göre o kadar da kötü olmasa gerek," diye düşünüyorsunuz. Haklısınız da.

Evet, animeyle ilgili bu denetim görevleri önemli ama yazarın asıl iş yükünü oluşturan şey bunlar değil. En büyük yük aslında projelerle ilgili işlerden, yani lisanslı ürünler, iş birlikleri ve etkinliklerden geliyor. İlk olarak teklifler ulaşır. Şirketler, "Bu tür ürünler üretmek istiyoruz" veya "Şöyle bir iş birliği etkinliği düzenlemek istiyoruz" gibi planlar gönderirler. Bu teklifler PowerPoint veya Excel gibi çeşitli formatlarda gelir ama resmi iş belgeleri oldukları için her zaman ayrıntılı ve titizlikle hazırlanmışlardır. Ardından, orijinal eserin yazarının herhangi bir sorun olup olmadığını kontrol etmek için bu teklifleri incelemesi gerekir. Genellikle KADOKAWA personeli önceden kapsamlı bir kontrol yapmış olduğundan, bu aşamada itiraz edilecek pek bir şey kalmaz; çoğunlukla personele yöneltilen birkaç sorudan ibarettir. Kendimi çizgi filmlerdeki o eski kafalı, önündeki evrak yığınını hızlıca damgalayan patronlar gibi hissediyorum.

Her neyse, bu projelerde genellikle yeni anime çizimleri sipariş edilir. Bu gerçekleştiğinde yazar, her karakterin belirli kıyafetler içinde nasıl tasvir edilmesi gerektiğini belirten ayrıntılı talepler alır. Yazar daha sonra bu kostümlerin karakterlerin yerleşik imajıyla çelişmediğinden emin olmak için bunları inceler. Ardından, bu taleplere dayanan taslak çizimler gelir ve bunları nihai çizimler takip eder. Doğal olarak tüm bunlar da yazar tarafından dikkatle kontrol edilir.

Çizimler kesinleştiğinde, bu görsellerin kullanılacağı ürün tasarımları gönderilir. Bunlar zaten KADOKAWA personeli tarafından sıkı bir denetimden geçtiği için nadiren büyük sorunlar yaşanır. Ancak yazar, yine de bu kontroller sırasında verilen geri bildirimlerin doğru şekilde uygulanıp uygulanmadığını teyit etmek zorundadır.

Eğer "Buradaki renkler çok açık kalmış, düzelteceğiz" veya "İsimde yazım hatası vardı, düzeltiliyor" gibi basit bir notsa, yazarın sadece onaylaması yeterlidir. Ancak "Karakterlerin yerleşimini değiştirmeye ne dersiniz? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?" gibi bir soru varsa, o zaman yazarın düzgün bir yanıt vermesi gerekir.

Ve sonra... Yeni çizimler oluşturulduğunda, bazen yanlarında replikler de istenir. Bunlar sosyal medya paylaşımları veya kısa videolar için basit ifadeler olabilir; her karakterin çizimine göre uyarlanmış yeni replikler. Doğal olarak bu replikleri bulması gereken kişi de yazar, yani benim. Neyse, genellikle tek bir cümle olduğu için bu kısım yine de idare edilebilir. Asıl zorluk, replik hacminin muazzam şekilde arttığı bir oyun projesi olduğunda başlıyor. Ne de olsa karakterlerin oyunda söyleyeceği her repliği denetlemek zorundayım.

Elbette tüm replikleri sıfırdan yazmıyorum; oyun geliştiricileri taslak senaryolar sunuyor, ben de onları inceliyorum. Ama dürüst olmak gerekirse ve kabalık etmek istemem ama yazar olarak kendimi sık sık, "Alya bunu asla söylemez" veya "Yuki bunu daha çok şöyle ifade ederdi" diye düşünürken buluyorum. Her seferinde yeni replikler önermek zorunda kalıyorum ve bu süreç oldukça yıpratıcı oluyor. Tüm bu denetimler bittiğinde ve projenin neredeyse tamamlandığını düşündüğünüzde, sürpriz; hâlâ tanıtım web sitesinin tasarımını ve atılacak reklam tweetlerini de kontrol etmeniz gerekiyor. Eğer seslendirme sanatçılarının katılacağı bir tanıtım etkinliği varsa, onun senaryolarını da incelemem gerekiyor.

Bu projelerdeki her ufak ilerlemede, üzerime üzerinde çalışmam gereken güncellemeler ve yeni teklifler yağıyor. Özellikle Rusça Duygular projesinde, daha anime yayınlanmadan önce bile gelen tekliflerin sayısı alışılmadık derecede yüksekti. Bu durum beni sevinçten çığlık atmaya... Ya da genel olarak sadece çığlık atmaya sürüklüyüordu diyebilirim. Editörümün sık sık bana, "Eğer çok fazla yük oluyorsa, bunları kendi tarafımızda halledebiliriz," dediğini de belirtmeliyim. Ancak bu fırsatlar binbir güçlükle elde edildiği için "Yazar çok meşgul, bu yüzden reddetmek zorundayız. Üzgünüz," demek yanlış geliyor. Projelerin kendileri gerçekten çok değerli, bu yüzden onları geri çevirmek bir seçenek değil. Elbette kontrolleri tamamen KADOKAWA personeline bırakıp kendimi geri çekebilirim ama bir yazar olarak benim de kendi bağlarım ve standartlarım var.

Ayrıca unutmayın: Tüm bunların üzerine bir de manga uyarlaması görevlerim var. Bu nedenle neredeyse her hafta içi, mangayla, animeyle ya da bu projelerle ilgili bir mesaj veya talep alıyorum. Dürüst olmak gerekirse, tek bir günü bile kimseyle iletişim kurmadan geçirirsem içime bir huzursuzluk çökmeye başlıyor.

Bu arada, sanırım daha önceki hiçbir son söz yazımda bunu açık açık söylemedim ama... Ben birden fazla işi olan çalışan bir yazarım, tamam mı? Hafta içi hâlâ normal bir gündüz işine gidiyorum, biliyor musunuz? Bunu ne zaman söylesem insanlar hep şaşırıyor, "Bir dakika, neden hâlâ işinden istifa etmedin ki?" falan diyorlar. Ama bunu açıklamaya kalkarsam mevzu uzayacak ve sanki havalı görünmeye çalışıyormuşum gibi tınlayacak, o yüzden bu kısmı geçiyorum.

Gündüzleri işe gidiyorum ve zorlu bir günün ardından, Oh be, bugün de iyi çalıştım, diye düşünüyorum. Sonra eve gelip manga uyarlamaları ve proje işlerine girişiyorum, bu sefer de, Tamam, Sunsunsun olarak da iyi emek verdin, diyorum. Roman taslağımdan tek bir kelime bile yazmamış olsam dahi yine de üretken bir gün geçirmiş gibi hissediyorum. Sonra da, şey... Kendimi başka şeylerle uğraşırken buluyorum: internette gezinmek, oyun oynamak gibi. Ne demek istediğimi anladınız, değil mi? Plan yapmaktan aciz bir yetişkinin hâli işte tam olarak budur. Ama dürüst olmak gerekirse, iş roman yazmaya geldiğinde o havaya girmem epey zaman alıyor, bu yüzden bir saatlik bir sürede bile pek bir arpa boyu yol alamıyorum. Şansıma, projeyle ilgili işler o kadar yoğundu ki, çoğunun hafta sonlarında toplanmasını rica ettim; bu da durumu çok daha idare edilebilir kıldı.

İşte böyle, anime uyarlamasıyla birlikte gelen yeni iş seline kapılmışken temmuz ayındaki çıkış ağustosa ertelendi, sonra ağustos eylüle kaydı... Editörümü ve Momoco'yu gerçekten çok zorda bıraktım. Hakikaten çok özür dilerim. Onları zahmete sokmaktan bahsetmişken, sanat kitabı için yazacağım kısa hikayeyi de yüzüme gözüme bulaştırdım.

En başta editör bana, "Tek sayfalık bir düzen için dört bin karakter mi istersin, yoksa iki sayfalık bir düzen için sekiz bin karakter mi?" diye sordu. Ben de ona, "Kısa bir hikaye için sekiz bin çok fazla, dört bin yeterli olur," dedim. Ve sonra teslim ettiğim taslak tam on üç bin karakter uzunluğundaydı! Aptal mıyım neyim? Cidden, sadece tek bir sayfayı aşmakla kalmadı, üç sayfanın bile epey üzerine çıktı... Ve bunu iki sayfaya sığdırmaya çalışmak metni o kadar küçülttü ki neredeyse okunmaz hâle geldi. Kendimi biraz savunmama izin verilirse: dört bin karakter derken, sanat kitabının kapağındaki o beyaz elbise içindeki Alya hakkında kısa bir hikaye yazmayı planlamıştım ve dört bin karakterin bunun için yeterli olacağını düşünmüştüm.

Bu arada, sonradan elime ulaşan kadın kahramanların poster çizimleri o kadar muhteşemdi ki... Kendimi tutamayıp onun yerine onlar hakkında yazmak istedim. Dokuz kadın kahraman vardı, bu yüzden doğal olarak hepsini dahil etmek zorundaydım. Bunun da ötesinde, Masachika da dahil olmak üzere dört erkek karakter vardı, yani toplamda on üç karakter ediyordu. Karakter başına yaklaşık bin karakter hesaplarsanız, on üç bin karakter aslında mantıklı görünüyordu, değil mi? Şey, aslında öyle değildi.

Durumu gülüp geçerek beni affeden editöre ve Momoco'ya gerçekten minnettarım. Bu arada, o çizimlerde yer alan dört erkek karakter arasında, şaşırtıcı bir şekilde Takeshi ve Hikaru yoktu. Şayet şu an "Nasıl yani?" dediyseniz, bu henüz sanat kitabını satın almadığınız anlamına gelir. Pahalı olduğunu biliyorum, bu yüzden cüzdanı açıp almak zor gelebilir ama cidden inanılmaz bir şey olmuş. Momoco'nun çizimlerini sanat kitabının o büyük formatında görmek insanın nefesini kesiyor. Her detay kusursuz bir şekilde güzel ve tamamen büyüleyici. İnsanın hayranlıktan içini çekmemesi elde değil.

Ha? Demek kısa hikayede asıl görünen dört erkek karakterin kim olduğunu bilmek istiyorsunuz? Şey, ismi geçen erkek karakterleri düşünürseniz muhtemelen tahmin edebilirsiniz. İlk olarak Masachika ve Touya var, değil mi? Takeshi ve Hikaru da olmadığına göre, karakterlerden birinin Yuushou olması gerektiği gün gibi ortada. Peki ya sonuncusu? Doğru bildiniz: Andou, herkesin gözbebeği Andou. Kendisi aslında ana hikayede ismiyle ortaya çıkan ilk erkek karakterdir ve animenin ilk bölümünde, daha Masachika bile konuşmadan önce Alya ile konuşan çocuktur. Yine de ondan sonra bir daha görünme fırsatı bulamadı. Tek atımlık bir karakterdi anlayacağınız, bu yüzden onu sanat kitabında bam diye sahneye geri çıkardık. Merak ediyorsanız lütfen sanat kitabını satın alın! Bu da bugünkü davetsiz reklamım olsun.

Kelime sayılarını batırmaktan bahsetmişken, animenin Blu-ray/DVD sürümü için hazırlanan bonus romanında da benzer bir sıkıntı yaşadım. Editörün teklifindeki orijinal plan, bonus roman için elli ila yüz sayfa arasında yazmaktı. Elli sayfa kabaca yirmi bin karakterin biraz üzerindedir, yüz sayfa ise kırk beş bin karaktere yakındır. Tipik bir light novel çalışmasının yüz bin karakter civarında olduğu düşünülürse, bu bir bonus hikaye için bile epey büyük bir miktar; ön sipariş bonusları falan için yazdığım her zamanki kısa hikayelerin yaklaşık on katı uzunluğunda.

Ben bile, "Bu biraz fazla. Lütfen bunu elli sayfaya indirebilir miyiz?" dedim. Sonra editör anime ekibiyle görüştü ve kabul ettiler. Gerçekten çok minnettar kaldım. Ne de olsa eski bir satış profesyonelinin gücü işte. Sonra ben tutup doksan altı bin karakterlik bir taslak teslim ettim ve dürüst olmak gerekirse aptal olup olmadığımı sorguladım. O kadar hazırlık ve şikayetin ardından sonunda bunu mu yapacaktım? Peki ya sayfa sayısı? En nihayetinde iki yüz sayfanın üzerine çıktı, yani temel olarak tam bir light novel oldu. Sizin için tekrar edeyim: sıradan bir light novel ile neredeyse aynı uzunluktaydı.

Şayet hesap yapmaya üşendiyseniz söyleyeyim; sanat kitabındaki kısa hikaye ile Blu-ray/DVD için yazılan bonus romanın toplam kelime sayısı neredeyse yüz on bin karakteri buldu. Başka bir deyişle, iki adet light novel değerinde yazmış oldum. Hani az önce, hikayeleri animeye uyarlandığında yazarlar için işlerin ne kadar bunaltıcı olduğuna dair on küsur sayfa yazı yazmıştım ya? Şey, o aslında insanların köşeye sıkıştıklarında zorlukların üstesinden bir şekilde nasıl gelebildiklerinin hikayesiydi. Yine de pek de iyi bir iş çıkaramadım sanırım, zira son teslim tarihi iki ay ertelendi.

Peki buradan çıkarılacak ders ne? Basitçe söylemek gerekirse: benim editörüm bir aziz. Planlanan kelime sayısını fena halde aşmış olmama rağmen, editörüm gülümseyerek beni affetti. Çıkış tarihi ertelendiğinde, tek bir şikayette bile bulunmadan programı ayarladılar. Cidden, editörüm tam bir aziz... Bununla birlikte, bu nezaketi çantada keklik görmemek için gerçekten dikkatli olmam gerekiyor. Editörünün kendisinden ümidi kestiği bir yazar için gelecek yoktur ne de olsa.

Bu yüzden, onlara ne kadar minnettar olduğumu ve kendim gibi bir bela olduğum için ne kadar üzgün olduğumu göstermek amacıyla, sanat kitabının çıkışı şerefine düzenlenen imza etkinliğine biraz tatlı getirip editörüme verdim. Tebrik etmek için Momoco'ya da biraz verdim. Karşılığında ne mi aldım? Üzerinde çizim olan el yazısı imzalı bir pano! Ha? Garip... Bu durum, eşit değişim ilkesini tamamen göz ardı ederek saman satıp milyoner olan adamın hikayesine benzemeye başladı... Bir dakika! Durun hele! Eğer o tatlıları getirmemiş olsaydım, bedavaya imza koparan yüzsüz bir yazar durumuna düşecektim! Herkes aklını başına toplasın; normalde internette etkileşimde bulunduğunuz insanlarla yüz yüze görüştüğünüzde, mutlaka yanınızda düzgün bir hediye götürün!

...Hayır, cidden söylüyorum (ciddi bir yüz ifadesiyle).

İlk kez bir internet buluşmasına katıldığımda elim boş gitmiştim ve kendimi son derece berbat hissetmiştim. Bu önemli bir mesele. Diğer herkes hediye getirmişti, bense orada öylece onları alıyordum. Tam bir suçluluk psikolojisi. Elbette kimse karşılığında bir şey beklemiyordu ya da elim boş geldim diye şikayet etmedi. Ama karşınızdaki kişi bunu umursamasa bile, yine de kendinizi mahcup hissetmekten alıkoyamıyorsunuz. O yüzden kulağınıza küpe olsun! İnternette konuştuğunuz insanlarla ilk kez yüz yüze buluşacaksanız, ilk görüşmede yanınızda her zaman ufak bir hediye bulundurun! Taşıması dert olmayacak, saatlerce elinizde tutsanız bile bozulmayacak pratik bir şey olsun. Yaşadıkları yerde bulamayacakları yöresel bir lezzet olursa tadından yenmez. Bu tavsiye, daha önce bu hatayı bizzat yapmış kıdemli birinden geliyor!

Ha, bir de yazar olmak isteyenler için: imzanızı tasarlarken çoğunlukla kavisli çizgilerden oluşmasına dikkat edin! Asla düz çizgilere çok fazla güvenmeyin, çünkü en ufak bir sapma bile hemen göze batar ve bunu kamufle etmek çok zordur. Bu uyarı da geçmişteki hatalarını geri alamayan kıdemli birinden geliyor! Her neyse... Neden bahsediyordum ben yine? Ha, doğru. Editör bir aziz, Momoco ise bir tanrı. Her ikisine de gerçekten minnettarım ve onlarla çalışmaya devam etmeyi umuyorum. Cidden, çok teşekkür ederim. Lütfen beni terk etmeyin. Gerçekten.

Aklıma geleni yazmaya başladım ve farkına bile varmadan sadece üç sayfam kaldı. Henüz Tayland etkinliği ve animenin seslendirme sonrası kutlama partisi hakkındaki hikayelere bile gelemedim. Cık. Plansızlığım yine kendini gösterdi. Sanırım işleri hızlandırmaktan başka çarem yok. İlk olarak, nisan ayında Tayland'da bir etkinlik vardı... Sanırım kitapla ilgili bir şeydi? Çok büyük bir etkinlikti ve orada bir imza günü düzenleme fırsatım oldu. Tıpkı daha önce Singapur'da olduğu gibi, yine Sumire Uesaka ile aynı sahneyi paylaştım.

Bu kez ayrı ayrı seyahat ettik, bu yüzden birbirimizi sadece etkinliğin gerçekleştiği gün görebildik ama her zamanki gibi güzel ve cana yakındı. Tayland'daki hayranlar da aşırı tutkuluydu. Her şey Tayca olduğu için bir çevirmene ihtiyacım vardı ama herkes imza sırasında benimle konuşabilmek için canla başla çabaladı. İmza seansından sonra KADOKAWA standına göz atmaya gittim ve bilin bakalım ne oldu? Sumire Uesaka kendi cebinden ödeyerek üç boyutlu, Alya'nın göğüs şeklinde tasarlanmış bir mouse pad'ini satın aldı.

Şaşırdığımı söylemek hafif kalır. "Cidden bunu satın alacak mısınız?! 9. Cildi bitirdikten sonra yazacağım son sözde kesinlikle bundan bahsedeceğim!" dedim. O da "Tabii, buyur yaz," dedi, ben de işte buraya yazıyorum. Bir şeyi yapacağımı söylersem yaparım. Ben böyle bir adamım. Göğüs şeklinde mouse pad'in ne olduğunu bilmeyenler için şu an bunu açıklayacak vaktim yok ama bu sadece gerçek beyefendilerin ve hanımefendilerin kullandığı bir şeydir. Lütfen daha sonra vaktiniz olduğunda internetten kendiniz araştırın.

Ardından parti için bir Tayland restoranına gittik. Orada pu pad pong köri denedim ve inanılmaz lezzetliydi. Tayland’a gideceğimi söylediğimde, üniversiteden bir arkadaşım bu yemeği hararetle tavsiye etmişti, ben de sipariş etmekten kendimi alamadım. Daha önce tattığım hiçbir şeye benzemiyordu. Nasıl bir yemek olduğunu açıklamaya kalksam, inanır mısınız neredeyse kelime bulamam. Sanırım yengeç eti ve yumurtayla yapılan bir köri çeşidi denebilir. Tam da emin değilim açıkçası. Öyle pek acı değildi, tadı da bildiğimiz köriyi pek andırmıyordu ama kesin olan bir şey var: Yengeç etine bayılan ya da ondan nefret eden biri olmamama rağmen bu yemek gerçekten harikuladeydi. Yolunuz Tayland’a düşerse mutlaka ama mutlaka deneyin. Pekâlâ, Tayland macerası buraya kadardı!

Gelelim anime seslendirme çalışmalarının ardından düzenlenen partiye. On iki bölümün tamamının dublajı bittikten sonra, anime yapım ekibi ve seslendirme kadrosuyla birlikte kutlama yaptık. Sumire Uesaka dışındaki seslendirme sanatçılarıyla daha önce pek konuşma fırsatım olmamıştı (belki ilk kayıt sırasında Amano ile biraz sohbet etmiş olabilirim), fakat herkes son derece cana yakın ve nazikti. Beni en çok duygulandıran şey ise, Rusça Duygular seslendirmelerinin ne kadar eğlenceli geçtiğini ve herkesin birbiriyle nasıl kaynaştığını herkesten tek bir ağızdan duymak oldu. Yapım ekibi de dahil olmak üzere, bu projenin gerçekten harika insanlarla ödüllendirildiğini hissediyorum ve bunun için minnettarım.

Bu vesileyle, emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunmak isterim. Her zamanki gibi, çıkardığım bunca zorluğa rağmen beni her daim destekleyen Editör Miyagawa’ya sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Çok teşekkür ederim. Ardından, sanat kitabı için bir kez daha böylesine harika çizimler ortaya koyan Momoco’ya teşekkür etmek istiyorum. Bu sefer ondan ciddi bakışlar, şaşkın yüzler gibi pek çok sıra dışı ifade istemiştim ama yine de çizimlerin kalitesi her zamanki gibi göz kamaştırıcıydı. Gerçekten çok etkilendim.

Manga uyarlamasını her bölümde daha da sürükleyici kılan Tenamachi’ye de kucak dolusu sevgiler. Ayano’nun da ortaya çıkmasıyla birlikte öğrenci konseyi kadrosu nihayet tamamlandı. Bundan sonra aralarında nasıl bir etkileşim olacağını görmek için sabırsızlanıyorum! Son olarak, manga uyarlamasından sorumlu editör Suzuki’ye, sanat kitabının editörü Iwata’ya, lisanslı ürün projelerini yöneten danışman Katou’ya, anime yapımcısı Arai’ye, tüm tanıtım ekibine, Doga Kobo çalışanlarına, seslendirme kadrosuna, Rusça Duygular projesinin arkasındaki tüm ekibe ve tabii ki seriyi destekleyen her bir okuyucuya en derin şükranlarımı sunarım. Sizlere olan minnettarlığım öylesine büyük ki, ölüm meleği bile tırpanıyla biçip bitiremezdi. Her şey için çok teşekkürler! Bir sonraki cildin sonsözünde tekrar görüşmek üzere!

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.