Ertesi sabah Alisa, evden her zamankinden bir saat daha erken çıkıp Masachika’nın apartman dairesinin önünde bitti.
...Sorun yok. Bu hiç de garip değil. Evet, sadece dün Yuki’nin evinde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Hepsi bu.
Alisa bir yandan kafasında bahaneler üretirken bir yandan da Nonoa’nın önceki gün hediye ettiği el aynasını çıkarıp gergin bir tavırla perçemlerini düzeltti. Eğer tam o sırada apartman sakinlerinden biri olduğunu tahmin ettiği birini kapıda görmeseydi, muhtemelen beş on dakika daha saçıyla başıyla uğraşmaya devam edecekti.
İrkilerek aynayı kapattı ve sakince çantasının içine kaydırdı. İnterkomun önünde durup birkaç derin nefes aldıktan sonra Masachika’nın dairesinin ziline bastı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atarken içeriden gelen çınlamaları saydı; bir, iki, üç, dördüncüden sonra nihayet tık diye bir sesle hat açıldı.
“...Alya? Günaydın. Hayırdır?”
“Günaydın Masachika. Böyle aniden geldiğim için üzgünüm. Sadece dün Yuki’nin evinde olayların nasıl sonuçlandığını merak ettim. Okulda bunları konuşmaya vaktin olmaz diye düşündüm; belki sabah birlikte yürürken anlatırsın, ne dersin?”
Alisa, daha önce defalarca prova ettiği bu cümleleri son derece vakur bir ifadeyle tek nefeste sıraladı. İçinden ise Masachika’nın cevabını beklerken hayali yumruklarını havaya kaldırıp zafer çığlıkları atıyordu.
“Olur, uyar bana... Ama daha kahvaltı yapmadım. Bekletebilir miyim?”
“Aa, öyle mi? Sorun değil, beklerim.”
“Tamam o zaman... Yukarı gel.”
Giriş kapısı açılır açılmaz Alisa içeri süzüldü. Asansörün önünde saçlarını kontrol etmek için aynasını tekrar çıkarırken gizlice zafer yumruğunu sıktı. Masachika’ya söyledikleri gerçeğin sadece yarısıydı. Diğer yarısı ise sadece onunla okula yürümek istediği için bunca yolu teptiğiydi.
Yan yana, omuz omuza okula yürümek ne kadar da harika olurdu, değil mi? Sonuçta bunu sadece gerçekten yakın olan insanlar yapardı.
Heyecana kapılan Alisa, dudaklarına yayılan gülümsemeyi bastırmaya çalışırken vücudunu iki yana sallamaya başladı. Düşünceleri iyice genç kız romantizmine kaymıştı; ama bunun kendince haklı bir sebebi vardı.
Her şey iki gün önce Yuki’nin aslında Masachika’nın kız kardeşi olduğunu öğrenmesiyle başlamıştı. Bu gerçek ona Yuki’nin Masachika için vazgeçilmez ve özel biri olduğunu, asla onunla rekabet edemeyeceğini de hatırlatmıştı. İlk başta bu durum onu mahvetse de eve gidip üzerine bir uyku çektikten sonra zihnindeki başka bir ses ona fısıldamaya başlamıştı. Özetle...
Ama onlar kardeş, yani sorun ne ki? Onun sevgisini kazanmak için Yuki ile yarışmama gerek kalmadı. Aksine bu durum benim için çok daha iyi, çünkü artık yarışta tek başımayım. Yani bundan daha iyisi olabilir mi? Dans etmeye mi başlasam acaba?
Zihnindeki o küçük ses tam olarak bunları fısıldıyordu. Masachika ve Yuki’nin birbirlerine karşı gizli duygular beslediğini, ilk aşkının daha başlamadan hüsranla biteceğini sanmıştı. Kendi kalbini bu yanlış anlaşılmaya tutunarak mühürlemeye çalışan Alisa için bu iç ses, o zincirleri kırmaya yetmiş de artmıştı bile. Hatta odasında tek başına dans edip neşeyle şarkı mırıldanma isteği uyandıracak kadar güçlüydü.
Yine de Masachika’nın kalbinin kendisinde değil, Yuki’de olduğu gerçeği Alisa’nın moralini bir anlığına altüst etti. Onun o nazik bakışlarının ve şefkatli dokunuşunun başkasına ait olduğunu hayal etmek bile göğsünü sızlatıyor, vücudundaki tüm neşeyi söküp alıyordu. Az önce nasıl dans etmeyi düşündüğüne anlam veremiyor, kendi aptallığına yanıyordu. Kalbi kuşkusuz Yuki’deydi ve şimdilik o kalbin kendisine dönme ihtimali yok gibiydi...
Ama bu kardeş sevgisi, değil mi? Romantik aşkla tamamen farklı şeyler. Ve konu romantik hislere gelince, eğer ortamı tamamen yanlış okumuyorsam... Masachika’nın bir numaralı tercihi benim, değil mi? Bir dakika. Dans vakti mi geldi? Hadi dans edelim! Eveeeet! Parti başlasın!♪
...Böylece dün boyunca duyguları lunapark treni gibi bir inip bir çıkan Alisa, bugün kendini bir hayli yüksekte bulmuştu. Kalbinin derinliklerine kilitlediği aşk, şimdi sayısız küçük mini-Alya’ya dönüşmüş, neşeyle etrafta koşturup “Yaşasın! Özgürüz!☆” diye bağırarak geçit töreni yapıyorlardı.
Hem sesinden anladığım kadarıyla yeni uyanmış. Sabahın bu kör saatinde evine adım atan tek kız benimdir herhalde. Diğer bir deyişle, bu beni özel kılıyor, değil mi? Kıkırdar.♪
İşte şimdi buradaydı. Görünüşe göre Ayano adındaki o kız, mini-Alya’ların geçit töreni altında ezilmiş ve tamamen unutulmuştu.
Attığı her adımın arkasından sanki gökkuşakları ve pırıltılar dökülüyordu. Bu halinin "Yalnız Prenses" lakabına pek yakıştığı söylenemezdi ama asansör çok geçmeden geldi. Etrafını saran aynalarda son bir kez kendine baktıktan sonra çantasından güvenle bir şey çıkardı; Masachika’nın iki gün önce ona verdiği beyaz eldivenler.
Sabah serinliği henüz eldiven takmayı gerektirecek kadar sert değildi ama bunun bir önemi yoktu. Masachika’nın fark etmesini sağlamak için hemen onları eline geçirdi; önemli olan tek şey buydu. Tam teçhizatlı ve kararlılıkla dolu bir şekilde, o neşeli gülümsemesini alaycı bir sırıtışa dönüştürüp Kuze’nin kapı ziline bastı...
“Geliyorum... Oh, selam. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Kapıyı babası☆açtı... Ve Alisa’nın yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu. Kalbinde gururla yürüyen o minik Alya ordusu, gördükleri karşısında donup kalarak olduğu yerde çakıldı.
“Ha?! Ah!”
İçgüdüsel olarak yanlış daireye mi geldim diye kapı numarasını ve isimliği kontrol etti... Ama her şey doğruydu.
“...??”
Kyoutarou, karşısındaki tamamen kafası karışmış liseli kıza bakıp hafiften mahcup bir tebessümle eğilerek selam verdi.
“Ben Masachika’nın babasıyım, Kyoutarou.”
“Ah! Ahhh! Özür dilerim! Şey... Ben Alisa Mikhailovna Kujou! M-Masachika her zaman çok iyi bir arkadaş olmuştur! Şey...! S-sabahın bu vaktinde rahatsız ettiğim için çok özür dilerim!”
Başını hızla öne eğdi, eldivenlerini telaşla çıkarıp çantasının en dibine tıkıştırdı. Ellerinde hiçbir şey yoktu, kimse hiçbir şey görmemişti. En azından kendine öyle söylüyordu.
“Şey... Bugün, ben, yani...”
Alisa bir bahane bulma ümidiyle kafasını kaldırdı ama daha düzgün bir cümle kuramadan kelimeler boğazına dizildi. Kyoutarou onun bu aşırı telaşlı halini görünce nazikçe gülümsedi ve geçmesi için kenara çekildi.
“Sorun değil. İçeri gel lütfen.”
Alisa utançtan omuzlarını büzüp defalarca eğilerek içeri girdi ama zihni hâlâ bir karmaşanın ortasındaydı.
Neden?! Babası neden burada?! Neden?!
Hoşlandığı çocuğun babasıyla böyle gafil avlanmak onu tamamen savunmasız bırakmıştı. Zihni bomboştu; kalbindeki mini-Alya’lar “Geri çekilme!!” diye bağırarak dört bir yana kaçışıyordu. Tam o anda Alisa’nın içindeki tüm heyecan sönüverdi... Ve acı bir gerçeği fark etti.
Bir saniye... Ben az önce berbat bir ilk izlenim mi bıraktım?!
Sakinleşip mevcut durumunu objektif bir şekilde analiz etti. Olan biteni bilen Masachika’nın gözünde bu sabah ziyareti, endişeli bir partnerin hareketi gibi görünebilirdi. Peki ya ilk kez karşılaştığı Kyoutarou onu nasıl görecekti?
Sıradan bir kız arkadaş, oğlunun yalnız yaşadığını bile bile sabahın köründe kapıya dayanmıştı, öyle mi...?
Bunu düşünmeye bile gerek yoktu. Bir erkeğin evine sabahın bu saatinde hiçbir davet almadan, gayet doğal bir şeymiş gibi gelmişti. Kyoutarou onu kesinlikle görgüden ve ahlaktan yoksun, utanmaz bir kız olarak damgalamıştı.
Hayırrr! Olay öyle değil!!
Alisa, Kyoutarou’nun önüne koyduğu terlikleri giyerken kendi saçını başını yolma isteğiyle mücadele ediyordu.
Hayır! Sakın yanlış anlamayın! Ben öyle erkeklerin evine asla kendimi davet ettirmem! Sadece Masachika’nın evine geldim, o da sabahın bu saatinde ilk kez oluyor! Kötü bir niyetim de yoktu, sadece belki el ele tutuşarak okula yürürüz diye düşünmüştüm. Bir de belki moralini düzeltme bahanesiyle koluna girerim de nasıl tepki vereceğini görürüm diye aklımdan geçmedi değil ama bu sadece Masachika olduğu için! Ben öyle hafifmeşrep bir kız değilim! Aaaaaagh!
Karşı cinsle ilişkilerinde Masachika’nın şaka yollu “titizlik hastası” diyeceği kadar mükemmeliyetçi olan Alisa için, namusunun sorgulanma ihtimali bile içsel bir azaba dönüşmüştü. Yine de burada avazı çıktığı kadar masumiyetini haykırmak çok kaba kaçardı. Üstelik çok fazla savunma yapmak insanı daha suçlu gösterirdi; aşırı bir inkâr ise Masachika’ya olan duygularını açık edebilir dı. Bu yüzden...
“Lütfen rahatına bak. Masachika üzerini değiştirip hemen gelir.”
“Tamam. Teşekkür ederim.”
Ne kadar sinir bozucu olsa da Alisa’nın elinden susmaktan başka bir şey gelmiyordu.
Dişlerini sıkarak ve parmaklarıyla huzursuzca oynayarak, Kyoutarou’nun işaret ettiği koltuğa çöktü. Bir süre sonra Masachika, okul üniformasının pantolonu ve beyaz gömleğiyle göründü.
Ah, ondan çok hoşlanıyorum.
Dört bir yana dağılan mini-Alya’lar neşeli tezahüratlarla geri dönüp kalbini doldururken, aklından geçen ilk düşünce bu oldu.
Hâlâ uykulu görünüyor. Ah, saçının arkası yine karışmış, havaya kalkıyor. Çok tatlı.♡
Aklını kurcalayan o düşünce, göz ucuyla Kyoutarou’ya takılınca bir anlığına dağılıverdi; kalbindeki mini Alya’ları apar topar kovdu.
“Günaydın Masachika. Bakıyorum da her zamanki gibi uykulu görünüyorsun,” dedi. Olabildiğince doğal görünmeye çalışarak her zamanki vakur ifadesini takınmıştı.
Ancak kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez bunun okula ait bir hitap olduğunu fark etti. Sabahın köründe birinin evine çat kapı gelmişken söylenecek şey değildi bu. Hele ki Kyoutarou’nun önünde söylemiş olması işi daha da beter kılıyordu.
Öğğ! Daha yeni geldim ve şimdiden her şeyi berbat ettim! Ahhh!
Alisa yerin dibine girmiş, içinden yüzünü avuçlarına gömüyor olsa da artık geri dönüşü yoktu. Bu yüzden soğukkanlı maskesini korumak için elinden geleni yaptı. Ama...
“Günaydın... Evet, uykuluyum çünkü gerçekten uykum var,” diyen Masachika, genişçe esneyip hiçbir şey olmamış gibi Alisa’nın yanına çöktü.
Herkes yerini alınca Kyoutarou elinde bir tepsiyle döndü ve önlerine birer bardak bıraktı.
“Buyurun, size içecek bir şeyler getirdim. Umarım kakaoyu seversiniz.”
“Ah, kakaoyu çok severim. Çok teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Bu arada, kahvaltı yaptınız mı?”
“Şey...”
Bu beklenmedik soru karşısında Alisa duraksadı, gözlerini huzursuzca kaçırdı. Aslında henüz kahvaltı yapmamıştı çünkü sabah erkenden evden çıkmak için mantıklı bir bahane bulamamıştı. Temizlik sırasının kendisinde olduğunu söylese bu kadar erken çıkması tuhaf kaçardı; öğrenci konseyi işlerini bahane etse ablası da üye olduğu için yalanı hemen ortaya çıkardı. Bu yüzden kimse uyanmadan “Erken çıkıyorum,” diye bir not bırakıp sessizce sıvışmıştı. Yine de yolda bir markete uğramış, sonra yerim diye bir sandviç almıştı.
Ama bunu ona nasıl anlatabilirdi ki? Ailemden izin almadan geldim diyemezdi ya. Acaba o kısmı hiç anlatmasa mıydı? Öte yandan... Bir kere duraksamıştı, artık yedim diye yalan söyleyemezdi. Çok yapay dururdu. Bir saniye. Dur bakayım... Hmm?
Olayların aniden yön değiştirmesi ve kendi yaptığı gaf yüzünden kafası öyle bir karışmıştı ki düşünceleri bir türlü yerli yerine oturmuyor, boş bir döngüde dönüp duruyordu. Çok geçmeden Kyoutarou, Alisa’nın henüz bir şey yemediğini anlamış olacak ki hafifçe sırıtıp başını yana eğdi.
“Eğer henüz yemediyseniz bizimle kahvaltıya ne dersiniz? Dünden kalanlar var ama sizin için sorun olmazsa...”
“...”
Dürüst olmak gerekirse bu oldukça—hatta fazlasıyla—cezbedici bir teklifti. Ne de olsa birkaç dakikadır havada enfes bir köri kokusu süzülüyordu ve az önceki “artık yemek” lafı şüphelerini doğrulamıştı. Kuze ailesinin o sabahki kahvaltısı, kesinlikle bütün gece ağır ateşte pişmiş el yapımı köriydi.
Bu harika koku, şu sandviçe olan bütün ilgimi sildi süpürdü.
Alisa’nın midesi körinin keskin kokusuyla fena halde kazınsa da kahvaltılarına dahil olacak kadar yüzsüzlük edemiyordu.
“Teklifiniz için çok teşekkür ederim ama beni dert etmeyin. Sabah evden çıkmadan önce bir şeyler atıştırmıştım.”
Alisa kendi uydurduğu bu hızlı ve zekice yalana kendisi bile hayran kalmıştı. Tam olarak kahvaltı yapmamıştı ama “bir şeyler atıştırmıştı”; böylece kahvaltı yapıp yapmadığı sorulduğunda gösterdiği o tereddüt de şüpheli durmaktan çıkıyordu. Üstelik bu cevap, ailesinden habersiz gelmediği imasını da taşıyıyordu. Kısacası, kendi içinde kendini tebrik ettiği harika bir yalandı. Ne var ki bir ebeveyn olan Kyoutarou’yu ikna etmek o kadar kolay değildi.
“Sadece ‘bir şeyler’ mi atıştırdınız? Olmaz öyle şey. Gelişme çağında genç bir kızsınız. Yemek yemeniz lazım.”
“Ah, hayır. Gerçekten, ben...”
“Hiç çekinmeyin. Biz de tam oturuyorduk, biz yerken sizin öylece beklemenize gönlüm razı gelmez. Hem kalabalık olunca yemeğin tadı daha başka çıkar; yiyebildiğiniz kadar yiyin, olur mu?”
“Şey...”
Zaten bir şeyler yediğini iddia ettiği için sandviç aldığını söylemesine de imkan kalmamıştı. Körinin o dayanılmaz kokusu karşısında Alisa’nın iradesi sarsılmaya başladı...
“Peki... Teşekkür ederim.”
Daha ne olduğunu anlamadan başını sallarken buldu kendini. Kyoutarou halinden memnun gülümsedi.
“Endişelenmeyin. Menüde köri var, tabağınıza istediğiniz kadar alın ve keyfinize bakın. Sahi, sabahın bu vaktinde köri yemek sizin için sorun olmaz, değil mi?”
Zaten köri olduğunu biliyordum, diye düşündü Alisa başını sallarken.
“Tabii ki. Köriye bayılırım.”
“Sevindim. Ah, unutmadan.”
Kyoutarou gayet sıradan bir tavırla sordu:
“Acı sever misiniz?”
Alisa’yı aniden öyle bir dehşet dalgası sardı ki hayatta kalma güdüleri kulaklarında çığlık atmaya başladı.
Ah, hissediyorum. Henüz uzaklarda... ama orada bir yerde.
Masachika ve Yuki ile birlikte o aşırı acı rameni yedikleri günden beri Alisa, acı eşiğini artırmak için düzenli olarak kendini en yakıcı yemeklerle sınıyordu. Ve farkında olmadan, onun varlığını duyumsar hale gelmişti; elinde kızıl bir tırpan tutan, boynuna sayısız habanero biberinden bir kolye dizmiş, bilincini kapatıp ruhunu çalmak için bekleyen o Azrail’in varlığını.
Bu kötü... Tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki, varlığını şimdiden sezebiliyorsam ciddi bir tehlike altındayım demektir...
Ancak içgüdüleri ne kadar bağırırsa bağırsın, Alisa geri adım atmayacaktı; hele de Masachika’nın önünde asla. Ne de olsa onca zaman ne diye çabalamıştı? Tam da böyle anlar için!
“...Evet, acı yemeği çok severim,” diye yanıtladı kucağındaki yumruklarını sıkarak. Yüzüne kararlı bir gülümseme yerleştirmişti. Kyoutarou rahatlamış bir ifadeyle karşılık verdi.
“Öyle mi? Sevindim, çünkü körinin dozunu bu sefer biraz kaçırmış olabilirim.”
Alisa “biraz” acı olduğunu duyunca hafiften rahatladı ama yine de her ihtimale karşı emin olması gerekiyordu.
“Siz de mi acı seviyorsunuz... Masachika gibi?”
“Hmm? Aa, hayır. Acıyla pek aram yoktur.”
“Gerçekten mi? İlginçmiş.”
Alisa asıl rahatlamayı işte o zaman yaşadı; bu da gayet anlaşılırdı. Sonuçta Kyoutarou ile ilk kez karşılaşıyordu, onun o kütleşmiş damak tadından nasıl haberi olabilirdi ki? Bilmediği şey, adamın tat tercihlerinin zaten biraz tuhaf olduğuydu; tatlı, tuzlu, ekşi ve acıya olan toleransı ortalama bir insanın fersah fersah üzerindeydi.
Masachika’nın babası, tatlı düşkünlerini bile bayıltacak aşırı şekerli tatlıları istifini bozmadan yiyebilirdi. Televizyondaki gezi programı sunucularının ağzına sürer sürmez tüküreceği kadar acı çayları afiyetle içebilirdi. Bu durum acı yemekler, hatta kötü kokular için bile geçerliydi; en fazla “Vay canına, bu gerçekten keskinmiş,” der geçerdi. Aslında bu geniş yemek toleransı, bir diplomat olarak onun en büyük varlığıydı; her yerin yerel mutfağına sorunsuz ayak uydurabiliyordu.
Fakat şu an bu durumun pek bir önemi yoktu çünkü o körelmiş damak tadı, Alisa için insafsız bir tuzağa dönüşmüştü.
Azrail’in varlığını hayal ettim herhalde... Fazla hassas davranıyorum galiba. Ama mantıklı olan da bu; eğer gerçekten aşırı acı olsaydı, Masachika geçen seferki gibi bir şeyler söylerdi.
Masachika’nın sessizce kakaosunu yudumladığını gören Alisa, gardını iyice düşürüp bardağını dudaklarına götürdü. Şanssızlık bu ya, Masachika hâlâ dünkü olayların etkisindeydi ve aklı tamamen başka yerlerdeydi. Üstelik uykusuzdu ve daha yeni uyandığı için zihni etrafında olup bitenleri tam kavrayamıyordu. Babasının Alisa’ya kahvaltıda köri teklif ettiği gerçeği beynine tam olarak ulaşmamıştı bile.
“Neyse, gelin hadi. İstediğiniz kadar köri ve pilav alabilirsiniz.”
“Çok teşekkür ederim. Birazcık yiyebilirim sanırım...”
“Sen de gel Masachika.”
“Hmm? Ha, tamam...”
Ve böylece Alisa, savunması tamamen inmiş bir halde mutfağa adım attı.
Vay canına, yakından daha da güzel kokuyor. Hafif farklı bir aroması var; sanki bir sürü baharatın kullanıldığı o özgün, ev yapımı yemeklerden biri gibi.
Körinin iştah açıcı kokusuna kapılan Alisa, daha önce “bir şeyler atıştırdığı” yalanını da unutmayarak sadece yarım kâse pilav aldı. Ancak köri tenceresinin kapağını kaldırdığı anda, yükselen buhar ve kokuyla birlikte gözlerini kıstı...
Ne...?
Azrail’in varlığını anında hissetti. Bu seferki hayal falan değildi; ölüm nefesini ensesinde duyuyordu. Tırpanı henüz menzilinde olmasa da o buz gibi bakışların üzerine dikildiğini, ensesinin karıncalandığını duyumsayabiliyordu.
Dur bir dakika. Şaka yapıyor olmalısınız, değil mi? Çok lezzetli görünüyor... İçinde kırmızı ya da tehlikeli duran hiçbir şey de yok?
Tencerenin içinde, rengi hafif koyu, oldukça koyu kıvamlı bir köri duruyordu. Görünürde tehlikeli hiçbir malzeme yoktu ama... Belki de sosun içinde tamamen eriyip gitmişlerdi.
“...!!”
Sırtından aşağı bir dehşet titremesi geçti ama artık çok geçti çünkü pilavını çoktan koymuştu. Masachika da kendi pilavını alıp kepçeyi bırakmış, onu bekliyordu. Yani tereddüt edecek vakti kalmamıştı.
Olabildiğince az alacağım... Ama yapay durmamasına da dikkat etmeliyim...
Yavaşça ve dikkatle kepçeyi eğdi, köriyi tabağına boşalttı.
Bu kadar yeter mi...?
Pilav-köri oranı aşağı yukarı beş bölü üç olduğunda kepçeyi bıraktı ve sanki hiçbir şey yokmuş gibi masaya yöneldi.
Tamamdır, bu iş olur! Bir sürü pilavım var, herhalde idare ederim!
Kendi becerikliliğinden memnun olan Alisa, diğerlerinin masaya gelmesini bekledi. Masachika hemen arkasından geldi, saniyeler sonra da elinde kendi köri tabaklarıyla Kyoutarou göründü. Ancak...
“Ah, bir saniye bekleyin.”
Kyoutarou tabağını masaya bırakır bırakmaz mutfağa geri döndü ve elinde köri tenceresiyle geri geldi.
...Hmm?
Alisa’nın içine kötü bir his doğdu ama Kyoutarou sadece gülümsedi.
“Tencerede bir parça köri kalmış, ikiniz biraz daha yiyebilir misiniz?”
Kyoutarou, Alisa’nın tabağını görür görmez gözleri şaşkınlıkla irileşti. Alisa o an panikledi. Eyvah, yakalandım, diye geçirdi içinden.
“Aa, sen neredeyse hiç köri almamışsın. Kibarlık etmene gerek yok.”
“Ben mi? Hayır, ben sadece...”
Alisa her ne kadar reddetmeye yeltense de Kyoutarou ona pek kulak asmadı; tencerede kalan körinin sonunu rahat bir tavırla Alisa’nın tabağına boşalttı, ardından Masachika’nınkini de tazeledi.
Ah...!
İşte böylece, tabağındaki pilav ve köri oranı bir anda üçe dört oluverdi. Daha az köri yemek için yaptığı o kurnaz hamle fena halde elinde patlamış, normalde yiyeceğinden çok daha fazla köriyle baş başa kalmıştı. Eğer en başta bire bir oranında alsaydı, Kyoutarou muhtemelen geri kalanını kendi yerdi.
Öğğ! Yaklaşıyor... Daha da yaklaşıyor...
Birkaç metre arkasında pusuda bekleyen ölümü hissedebiliyordu ama varlığını sezmek hiçbir işe yaramıyordu. Artık tek yapabileceği kendini hazırlamak ve bu zorlukla göğüs göğüse çarpışmaktı.
B-bir şey olmaz. Hazırlıklı olduğum sürece... tek bir darbeyle yıkılacak değilim. Ne olur ne olmaz diye yedeğimde kakaom da var zaten.
Kyoutarou ona su getirmiş olsa da o muazzam acıya karşı suyun pek bir faydası dokunmazdı. Şu an tek güvenilir can simidi, yarım kalmış kakaosuydu. Elindeki tek iksiri bu kadar erken tükettiği için büyük bir pişmanlık duyuyordu.
Sakin ol, her şey yolunda! Üstelik bu sadece yarım porsiyon köri! Yarım porsiyonu her türlü hallederim!
Mantıklı görünen ama aslında tamamen kusurlu bir akıl yürütmeyle kendi kendini cesaretlendiren Alisa, ellerini birleştirip zihinsel savunmasını güçlendirdi.
“““Ellerine sağlık.”””
Sonunda kaşığını köriye daldırdı ve büyük bir kararlılıkla ağzına attı. O an damağını tatlı ve baharatlı bir sos kapladı.
Ha? Acı değil mi? Hatta bayağı tatlı ve lezzetli...
Beklenmedik derecede hoş bir tattı bu. Öyle ki, az önce ensesinde hissettiği azrailin bile arkasını dönüp uzaklaşmaya başladığını duyumsadı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.