“...Alya? Herkesi Büyük Koşu için toplama vaktimiz gelmedi mi sence?”
“Daha vaktimiz var.”
“Bilmiyorum... Çok kalabalığız, hazırlanmak zaman alır...”
Alisa, Masachika’nın haklı olduğunu içten içe bilse de dudaklarını birbirine bastırıp sessiz kalmayı tercih etti. Ancak bir saniye bile geçmeden, festival kurulundan biri onlara seslendi.
“Böldüğüm için kusura bakmayın! Bize biraz yardım edebilir misiniz?”
“Hemen geliyorum.”
“Ne? Alya...”
Masachika, yardım teklifine adeta can atan Alisa’yı durdurmaya çalıştı ama Alisa sert bir tonla lafını ağzına tıkadı.
“Hemen döneceğim.”
“...Peki. Ben o sırada herkesi koşu için hazırlarım o zaman.”
“...Teşekkürler.”
Masachika’nın itiraz bile etmemesi, Alisa yardım etmek için uzaklaşırken içinde hafif bir suçluluk duygusu uyandırdı.
İç çeker... Ben ne yapıyorum böyle?
Kendi mantıksız tavırlarına içten içe güldü ama şu an Maria’yı görmeye tahammülü yoktu.
Eşya bulma yarışı sırasında nasıl göründüklerini aklından çıkaramıyordu. El ele tutuşmaları, bitiş çizgisine doğru koşarken bedenlerinin birbirine o kadar yakın olması... Bunu her düşündüğünde, içinde öfke ve tiksintinin birbirine karıştığı tuhaf bir duygu kabarıyordu.
Hıh.
Masachika’nın Maria’yı taşımaktan başka çaresi olmadığını biliyordu; ne de olsa bu bir yarıştı ve kurallar böyleydi. Ne Masachika ne de Maria yanlış bir şey yapmıştı. Bunun farkındaydı ama yine de içindeki o hüsranı söküp atamıyordu. Masachika’nın Maria’nın elinden tutup koştuğunu gördüğünde, tek yapmak istediği “Bırak onu!” diye bağırmaktı.
Alisa, geçen yılki okul festivalinde dans ederken Masachika’nın kendi elini tutuşunu ve yaz festivalinin o karanlık gecesinde birlikte koşmalarını hatırladı. Sanki Maria bu anıları kirletmiş gibi hissediyordu. İçinde daha önce hiç tatmadığı, mantık sınırlarını zorlayan karanlık bir gazap yanıyordu ve kendi kız kardeşine karşı böyle hissettiği için kendinden nefret ediyordu.
Biliyorum, mantıksız davranıyorum. Hepsi kafamın içinde. Maşa hiçbir suç işlemedi.
Maria yanlış bir şey yapmadı. Yapmadı mı gerçekten...?
Yanlış bir şey yapmadı elbet! Ama yine de! Tanrı aşkına! O suratındaki ifade de neyin nesiydi öyle?! Çocuğun üzerine yapışmıştı resmen! Bu-bu kadarı da edepsizlik!
Alisa’nın o katı iffet anlayışı, Maria’nın Masachika’ya sarılırken yüzündeki gülümsemeyi hatırladıkça alarm vermeye başladı.
Bir kız, bir erkeğin ona bu şekilde dokunmasına öylece izin vermemeli! Sadece gerçekten güvendiğin ve değer verdiğin birinin bunu yapmasına izin vermelisin... Zaten sevdiği biri varken nasıl buna müsaade eder, inanılır gibi değil! Hele o Yuki! Ona ne demeli!
Düşündükçe öfkesi katlandı ve sonunda bu hınç, Masachika’yı kız kardeşini taşımaya zorlayan Yuki’ye sıçradı.
Maşa’nın bir erkek arkadaşı olduğunu bildiği halde neden böyle bir şey yapar ki? Kurallar kuraldır ama bu kadarı da fazla! Hem şimdi düşününce, Yuki de sürekli elini kolunu Masachika’nın üzerinden çekmiyor! Hadi ama Masachika! İnsanlara "hayır" demeyi bilmiyor musun sen?!
İçindeki harlı ateşi dindiremeyen Alisa, sanki öfkesini ondan çıkarırcasına devasa halatı spor salonunun deposuna hırsla fırlattı.
“Teşekkürler Alisa. Büyük iyilik ettin.”
“...Önemli değil. Sonuçta öğrenci konseyi üyesiyim.”
“Ah, doğru ya... Her neyse, koşuda başarılar! Seni destekliyor olacağım!”
Üst sınıflardan bir kurul üyesinin bu beklenmedik desteği karşısında şaşırsa da, Alisa bir gülümsemeyle teşekkür etmeyi başardı. Ancak depodan çıkıp okul bahçesine dönmek üzereyken bacakları kurşun gibi ağırlaşmaya başladı. Öfkesini cansız nesnelerden çıkarmak onu anlık olarak sakinleştirmiş olsa da, şimdi yerini yavaş yavaş kendini kemiren bir öz nefret alıyordu.
İç çeker... Gidip ellerimi yıkasam iyi olacak.
Hafifçe kirlenmiş ellerine bakarken, bunu biraz daha vakit kazanmak için bahane ederek yakındaki lavaboya yöneldi. İşini bitirdikten sonra istemeye istemeye bahçeye dönerken, veli oturma alanından epey uzakta tek başına dolanan yaşlı bir kadın çarptı gözüne.
...? Buralarda ne yapıyor ki?
Hafifçe başını yana eğip etrafta başka kimsenin olmadığını teyit edince, yaşlı kadına yaklaşmaya karar verdi.
“Affedersiniz? Bir şey mi arıyordunuz?” diye sordu çekinerek. Yaşlı kadın hızla arkasını dönünce Alisa’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Altmışlarında görünen kadın; parlak renkli bluzu ve üzerine dökülen çiçek desenli uzun ceketiyle biraz gösterişli ama kesinlikle şık bir tarz içindeydi. Zarif ve nazik tavırlarıyla birleşince, insanda soylu bir hanımefendi izlenimi bırakıyordu.
Acaba buraların nüfuzlu iş adamlarından birinin karısı falan mı...?
Gittikleri okulun prestiji düşünülürse, bu gayet mantıklı bir tahmindi.
“Aman tanrım. Sen o...” diye mırıldandı yaşlı kadın, hafif bir şaşkınlıkla.
“...?”
“Ah, bağışlayın lütfen. Bir otomat arıyordum da.”
“Hemen şurada bir tane var. Buyurun, eşlik edeyim.”
“Gerçekten mi? Çok naziksin.”
Yaşlı kadının bu teklifi içten bir nezaket sanması Alisa’da bir suçluluk duygusu uyandırdı; zira asıl amacı sadece Masachika’yla yüzleşmekten kaçınmaktı. Yine de ağır adımlarla yakındaki otomata doğru yürümeye başladılar.
“Bugün hava ne kadar da sıcak oldu, canım buz gibi bir şeyler çekti.”
“Evet, bir sonbahar gününe göre gerçekten sıcak.”
“Değil mi ya? Sanırım iklim değişikliği yüzünden yazlar artık daha uzun sürüyor.”
Yaşlı kadın, Alisa’nın verecek pek bir cevabı olmamasına aldırış etmeden, sanki sohbet etmeyi çok seviyormuş gibi yumuşak bir gülümsemeyle konuşmaya devam etti.
“Torunlarımdan biri, son zamanlarda öğrencilerin sürekli yeni ve eski yazlık üniforma arasında gidip gelmek zorunda kaldığından dert yanıyordu.”
“Evet, bizim sınıfta da durum aynı. İki farklı yazlık üniformamız olduğu için havaya göre değiştiren çok oluyor.”
“Ama kasımda kışlık üniformaya geçmeniz gerekiyor, değil mi? Umarım o zamana kadar hava biraz serinler.”
“Ben de öyle umuyorum.”
Kadının o anaç ve yumuşak tavrı sayesinde Alisa, otomata varana kadar onunla konuşmayı nispeten kolay bulmuştu.
“Çok teşekkür ederim tatlım. Yardım ettiğin için sana bir şey ısmarlamama izin ver.”
“Hayır, teşekkürler. Gerek yok.”
“Utanma canım. Hadi bakayım, seç ne istersen.”
“Gerçekten, iyiyim ben.”
Birkaç ısrardan sonra Alisa pes edip otomattaki en ucuz şişe suyu işaret etti.
“Peki, şunu alayım o zaman...”
“Aman efendim. Emin misin? Meyve suyu falan alsa mıydın?”
“Olmaz. Birazdan bir yarışım var.”
“Ah, haklısın. Ama o zaman sporcu içeceği alman gerekmez mi?”
“Onlar ağzımda tatlı bir his bırakıyor ve boğazımı yapış yapış yapıyor, o yüzden suyu tercih ederim.”
“Anlıyorum. Eh, madem öyle istiyorsun, üstelemeyeyim,” dedi yaşlı kadın parayı otomata atıp içecekleri seçerken.
“Hmm... Büyükbaba kola istemişti...”
“Buyurun, ben yardım edeyim.”
“Ah, çok sağ ol güzelim.”
Alisa, "büyükbaba"nın bu seçimine biraz şaşırsa da en üstteki kola düğmelerinden birine bastı. Kendi suyunu da alıp elleriyle oynamaya başladı.
Şey... Bunu burada mı içmeliyim acaba...?
Ancak bir karara varamadan, yaşlı kadınla birlikte geldiği yoldan geri yürümeye başladı. Vedalaşıp Masachika’nın yanına dönme fırsatını çoktan kaçırmıştı.
“Nezaketin için çok teşekkürler.”
“Lafı bile olmaz... Görevim sayılır... Kurul üyesi olarak...”
“Çok tatlısın... Üstelik bir o kadar da güzelsin. Torunumun geleceğinde senin gibi hanım hanımcık bir genç hanım olsa ne kadar sevinirdim.”
“Ha-ha...”
“İlahi ben.♪ Takılmam seni rahatsız etmedi ya?”
“Sorun değil...”
“Zaten senin gibi şahane bir genç kızın peşinde koşan çoktur. Sevdiğin biri var mı bakayım?”
“Böyle şeyleri pek düşünmüyorum...”
“Öyle mi... Eh, acele etmene gerek yok zaten.”
Yaşlı kadının bu umursamaz yorumu Alisa’yı bir nebze rahatlattı. Lunaparkta hissettiği o yalnızlık ve dışlanmışlık hissi, geride kalmanın verdiği o kemirgen endişe, sanki serin bir rüzgar esmiş gibi dağılıp gitti.
Belki de kafamı kurcalayan şeyin cevabı ondadır.
Sezgilerine güvenen Alisa, ismini bile bilmediği bu yaşlı kadına adeta bilinçsizce içini dökerken buldu kendini.
“Anlamıyorum... Aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Sevgiyle arasındaki fark ne ki...?”
Yaşlı kadın, Alisa bu kelimeleri çekinerek söylerken onun yüz ifadesini süzdü. Sonra sanki Alisa’nın profilinde bir şeyler görmüş gibi önüne bakarak neşeyle cevap verdi: “Bu zor bir soru. Bak ben yaşlıyım ama hâlâ bunu tam olarak nasıl açıklayacağımı bildiğimden emin değilim.”
“Ne? Gerçekten mi...?”
Evli olmasına ve torunları olmasına rağmen mi? Alisa’nın bakışları inançsızlıkla dolarken, yaşlı kadın önüne bakmaya devam ederek gülümsedi.
“Elbette aşkın ne olduğunu biliyorum. Ama tanımlayamıyorum. Ne de olsa herkes aşkı farklı yaşar.”
“...”
Görünen o ki Alisa’nın alabileceği tek cevap bu muğlak ifadeydi. Tam kalbi hayal kırıklığıyla dolmaya başlamıştı ki yaşlı kadın lafına devam etti:
“Hatta bence 'aşk' denilen şey, tek bir duygudan ibaret değil.”
“...? Aşk sadece aşk değil midir?”
“Ama aşk insana pek çok şey hissettiriyor, değil mi?”
“...?”
Alisa kaşlarını sorgularcasına çatınca, yaşlı kadın sakince devam etti.
“Hayranlık duyabilirsin, saygı besleyebilirsin, arkadaşlık hissedebilirsin ve tabii ki az önce bahsettiğin gibi şefkatli, sevecen olabilirsin. Bazıları için bu bir takıntıya ya da kine bile dönüşebilir. Hatta biraz kaba olacak ama, pek çokları için cinsel arzudan başka bir şey değildir.”
“C-cinsel arzu mu...?”
“Ama ne hissedersen hisset, bu yine de aşktır, değil mi? En azından ben böyle inanıyorum.”
“...”
Alya, bu fikri öylece başıyla onaylayıp kabul edebilecek durumda değildi. Onun dünyasında arkadaşlık ve saygı, aşktan tamamen farklı limanlardı; saplantı ve kinin bile bir aşk türü olabileceği düşüncesi karşısında kafası karışarak duraksadı.
Aşk dediğin daha... saf değil miydi? Büyülü ve güzel bir şey olması gerekmez miydi?
Zihninde cılız itirazlar yükselse de, yaşlı kadının bu yorumu, aşkın gerçek doğasını henüz keşfetmeye çalışan Alya için şaşırtıcı derecede ufuk açıcıydı. Arkadaşlık ve saygı gibi bağları zaten biliyordu; eğer aşk, bu duyguların birikip yoğunlaşmasından doğuyorsa, belki bir gün... o da bu duyguyu anlayabilirdi.
“...Bugün çok şey öğrendim.”
“Ha-ha. Öyle mi? Sevindim. Ama bak, bunlar sadece benim şahsi fikirlerim, sakın üzerine fazla kafa yorma, tamam mı?” Yaşlı kadının muzipçe gülümsemesi Alya’nın da yüzünde bir tebessüm açtırdı. Sohbet ederek ilerlediler ve çok geçmeden velilere ayrılan izleme alanına vardılar.
“Her neyse, artık gitmem gerek—”
Ancak Alya veda etmeye fırsat bulamadan—
“Aa, Asae! Alisa Kujou ile ne yapıyorsun bakayım orada?!”
Arkasından gelen tanıdık bir sesin adını seslenmesiyle Alya şaşkınlıkla irkildi. Başını çevirdiğinde, plastik bir piknik örtüsünün üzerinde dikilen ve doğrudan kendisine bakan zayıf bir yaşlı adam gördü. Alya’nın yüzü ister istemez asıldı.
“Ha? B-bir dakika... Siz Masachika’nın...?”
“Ooo, beni hatırladın demek! Geçen karşılaştığımızda kendimi resmen tanıtmadığım için kusura bakma. Ben Masachika’nın dedesi, Tomohisa Kuze.”
“S-sizi gördüğüme sevindim... Hmm?”
Yani bu demek oluyordu ki...?
Alya arkasına baktığında, yaşlı kadının eliyle ağzını kapatarak kıkırdadığını gördü.
“Özür dilerim. Kendimi tanıtmam gerekirdi. Adım Asae Kuze.”
“S-siz...?”
Alya neler olduğunu ancak o an idrak edebildi ve bir anda içini derin bir umutsuzluk kapladı.
Masachika’nın b-babaannesi mi?! Ne?! Bir saniye. Ben az önce cidden onun babaannesinden aşk tavsiyesi mi aldım?!
Sinir krizi eşiğine gelen beyni, çaresizce bu gerçeklikten kaçmaya çalışırken tamamen alakasız bir ayrıntıyı fark etti.
Dur bir dakika! Bunlar takım mı giyinmiş?! Bu yaşlı çift, dışarı çıkmadan önce bir örnek mi giyindiler yani?!
Tomohisa’nın da parlak renkli bir tişört ve gösterişli, çiçekli bir ceket giydiğini fark edince Alya içinden çığlık attı. Tabii ki kötü bir şey değildi; hatta bunu şık bulmuş, aralarındaki bağın ne kadar kuvvetli olduğunu görmekten hoşlanmıştı. Yine de, kendi büyükanne ve büyükbabası böyle giyinse onlarla dışarı adımını atmazdı.
Sonra yaşlı kadına, daha doğrusu Asae’ye bakarken, sarsıcı bir gerçeği daha fark etti.
Bekle. Beni ilk gördüğünde...
Kadının neden ona o kadar şaşkın baktığını şimdi anlamıştı. O an üzerinde pek durmamış, gümüş saçlı ve mavi gözlü bir kız gördüğü için şaşırdığını düşünmüştü ama...
Beni gördüğü ilk an kim olduğumu anladı yani?!
Asae’ye dik dik baktı. Kadın ise sadece mahcup bir gülümsemeyle karşılık verdi; bu kadarı Alya’nın durumu kavraması için yetmişti. Önce yersiz bir öfkeye kapıldı, ardından bunu çok daha büyük bir utanç dalgası izledi.
“...!!!”
Dudaklarından sessiz bir çığlık dökülürken zangır zangır titriyordu... Tam o sırada Tomohisa’nın yanında oturan kadını fark etti.
Bir dakika! Sakın bana bunun Masachika’nın annesi olduğunu söylemeyin!
Bu ani tahminle yerinden sıçradı, ardından içinde bir şeylerin ters gittiğine dair huzursuz bir his uyandı.
Ama ailesi...?
Alya, Masachika’nın dairesine defalarca gitmişti ama orada hep tekti. Masachika hastayken duyduğu hikayeyi hatırlayınca kaşları çatıldı... Derken kadının gözleriyle kendi gözleri buluştu.
“...?”
Kadının yüzüne bakınca tuhaf bir dejavu hissetti.
“Hmm? Aa, bu—”
Alya’nın bakışlarını fark eden Tomohisa, yanındaki kadına bir şeyler söylemek için döndü ama kadın daha o tek kelime edemeden hemen ayağa kalkıp hafifçe eğildi.
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Yuki Suou’nun annesi, Yumi.”
“Aa, Yuki’nin... Memnun oldum. Ben Alisa Mikhailovna Kujou. Yuki ile Öğrenci Konseyi'ndeyiz.”
“Evet, hakkınızdaki her şeyi duydum...” dedi Yumi, bakışlarını kaçırarak ürkekçe. Alya, bu kadının neden bu kadar tanıdık geldiğini o an anladı.
Şimdi taşlar yerine oturdu... Yuki’ye ne kadar da çok benziyor.
Yuki’nin aksine, annesinin ifadesinde bir dayanıklılık —belki de özgüven— eksikliği vardı ama yüz hatları neredeyse aynıydı. Yine de bu farkındalık başka bir soruyu doğurdu.
Peki, Masachika’nın büyükanne ve büyükbabası neden Yuki’nin annesiyle takılıyor ki...?
Tomohisa aniden kahkahayı bastı.
“Yumi’yi az önce tek başına otururken gördüm, ben de bize katılması için davet ettim.”
“Anladım...” diye mırıldandı Alya ama bir şeylerin yanlış olduğu hissinden kurtulamıyordu.
Çocukluk arkadaşı olduklarını biliyorum ama... dedesi ve babaannesi neden annesiyle bu kadar samimi? Bu normal mi?
Kafası karışan Alya ne diyeceğini bilemezken Yumi de sessizliğe gömülmüştü. Neyse ki tanıdık bir ses imdadına yetişti.
“Alya! Artık gitsek iyi olur.”
Başını kaldırdığında Masachika’nın tereddütle el sallayarak ona doğru geldiğini gördü. Gümüş saçlarını fark edip hemen yanına gelmiş olmalıydı ama yaklaştığında Alya’nın yanındaki iki kişiyi görüp kaşlarını çattı.
“Hadi canım! Babaanne? Dede? Sizin burada ne işiniz var?”
Ardından bakışları yanlarındaki kadına kaydı... ve bir anda hava buz kesti.
“M-Masachika?”
Masachika’nın gözleri fal taşı gibi açıldı, yüzü çarpıldı; bu hali Alya’yı ürkütmüştü. Alya onun baktığı yöne dönünce Yumi’nin de aynı şok olmuş ifadeyle Masachika’ya baktığını gördü.
Ha? Ne? Neler oluyor?
Alya şaşkınlık içinde ikisi arasında mekik dokudu. Bu gergin bekleyiş, Masachika’nın bakışlarını kaçırmasıyla son buldu. Topu topu beş saniye sürmüştü ama o tuhaf atmosfer yüzünden sanki sonsuzluk kadar uzun gelmişti.
“...Hadi gidelim. Herkes bizi bekliyor.”
“Ha...? Ah, doğru... Şey... Hoşça kalın.”
“İyi eğlenceler.”
“Umarım yakında tekrar görüşürüz... Aa! Masachika! Sonra hep beraber öğle yemeği yiyelim, tamam mı?!”
“Gerek yok. Arkadaşlarımla yiyeceğim,” dedi Masachika buz gibi bir sesle ve Tomohisa’ya bakmadan arkasını dönüp uzaklaştı. Alya, onun bu alışılmadık tavrından endişelenerek hemen peşine takıldı.
“Masachika, neden—?”
Ancak ona yetişip yüzünü gördüğü an sözlerini yuttu. Masachika’nın yüzünde yoğun bir duygu fırtınası kopuyordu: Öfke, kin ve kederin karışımı olan bir şeyler teninin hemen altında gizleniyordu. Gerçek duygularını asla belli etmeyen o vurdumduymaz Masachika’dan eser yoktu. Alya’nın dili tutulmuştu.
“...”
Duygularını saklamaya bile mecali yoktu; Alya’nın bakışları karşısında bile kendini toparlayamıyordu. Bu hali o kadar yabancıydı ki Alya ne diyeceğini bilemedi.
Ne yapabilirim...? Ama yapamam...
Kelimeler zihninde ve boğazında düğümlendi ama dışarı tek bir hece çıkmadı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu ama ne? Hiçbir şey gelmiyordu aklına. Bu yüzden—
“...!”
Tek kelime etmeden, elindeki su şişesini Masachika’nın yanağına bastırdı.
“Uff! Çok soğuk!”
Masachika irkilerek durdu ve yeni alınmış soğuk su şişesinden uzaklaştı. Çatık kaşlarla ona baktığında, Alya aklına gelen ilk şeyi yumurtladı.
“Bence... dedenle böyle konuşmamalısın.”
Kelimeler ağzından döküldükten sonra ne kadar saçma bir şey söylediğini fark edip utandı. Aralarında birkaç saniyelik tuhaf bir sessizlik oldu... derken Masachika hafifçe kıkırdadı.
“Evet, haklısın. Arada sırada onunla yemek yemeliyim sanırım,” dedi Masachika eski esprili tonuna dönerek. Yüzü yumuşamıştı. Alya rahatlamış olsa da, içindeki o huzursuzluk hissi geçmemişti; cevaplanmamış çok fazla soru vardı.
Neden Yuki’nin annesini görünce öyle tepki vermişti? Aralarında ne geçmişti? Bilmek istiyordu. Onu daha iyi hissettirmek için bir şeyler söylemek istiyordu... ama beklemeye karar verdi.
Çünkü bir gün anlatacağına dair söz vermişti...
İşte bu yüzden, Masachika’nın her şeyi anlatacağı o güne kadar sabredecekti. O vakte kadar daha güvenilir bir ortak olmaya odaklanmalıydı; acısını paylaşabileceği kadar güvenebileceği biri olmalıydı.
Ve bu yüzden kaybedemem.
Ayrıca... Alya’nın ona söylemesi gereken bir şey daha vardı. İşte tam da bu yüzden Yarış’ı kazanmalıydı. O—
“Bakın, Alisa geldi.”
“Nerede kaldın sen?”
“Selam Alya.”
“N’aber.”
Müttefikleri onu bekliyordu: Nonoa, Sayaka, Hikaru ve Takeshi.
“Geciktiğim için üzgünüm.”
“Ne gecikmesi? Tam zamanındayız.”
Hemen ardından Maria ve Elena geldiler. Ve sonra...
“Görünüşe bakılırsa en son biz vardık.”
Sumire, her adımda zıplayan o meşhur lüleleriyle, mağrur ve kendinden emin bir tavırla ortaya çıktı. Alya onu gülümseyerek selamladığında, Sumire hem zarif hem de güçlü bir jestle karşılık verdi.
“Gelebilmene sevindim Violet.”
“Adım Sumire!” diye tısladı Sumire, öfkeyle bakarak.
Her şey iki hafta önce okul çıkışı sınıfta, kimden yardım isteyeceklerini tartışırken başlamıştı.
“...Sence Sumire Kiryuuin’den yardım isteyebilir miyiz?” diye merak etmişti Alya.
“Bence... yardım eder. Seni gerçekten sevmişe benziyor,” demişti Masachika.
“Ne? Ne zamandan beri?”
“Okul festivalinden sonra özür dilemeye geldiği zamanı hatırlamıyor musun?”
Sonbahar Zirvesi Festivali’nin sonuna doğru Sumire, Yuushou ile birlikte okul festival komitesi merkezine gelmişti. Orada Öğrenci Konseyi Başkanı, başkan yardımcısı ve konseye durumu açıklamış, bir baş selamıyla özür dilemişti. Ayrıca Alya’dan da şahsen özür dileme fırsatını kaçırmamıştı ama...
Özür dilemen gereken bir durum yok. Olanlarla senin hiçbir ilgin yoktu, ayrıca performansımızı da mahvetmedin. Aksine, gösterimiz büyük başarı yakaladı. Olayın daha da büyümesini engellememize yardım ettiğin için asıl benim sana teşekkür etmem gerekir.
Alisa, karşılığında eğilip selam verirken böyle diyerek itiraz etmişti. Sumire bu manzara karşısında memnuniyetle gülümsedi, hatta dayanamayıp ekledi:
Herhangi bir konuda yardıma ihtiyacın olursa lütfen çekinmeden bana söyle.
Doğru, yardıma ihtiyacım olursa sormamı söylemişti ve ben de gerçekten gerekirse ondan yardım istemeyi düşünmüştüm ama bu mutlaka benden hoşlandığı anlamına gelmez.
Bence tam olarak bu anlama geliyor. Violet söylediği her sözün arkasında durur, yani içinden gelmeyen bir şeyi asla söylemez.
Gerçekten mi?
Alisa, yüzünde sevinç ve şüphe karışımı bir ifadeyle başını yana eğerken, Masachika hafif bir tebessümle çenesini sıvazladı.
Her neyse, eğer Violet’in tam desteğini alabilirsek Dört Mevsim Kız Kardeşler'in hepsini yanımıza çekebiliriz.
Kimleri?
Ah, disiplin kurulu'nun, yani kız kendo kulübünün meşhur kardeşleri. Aslında öz kardeş değiller ama kaptan Chisaki hariç kulübün en iyi dört üyesini temsil ediyorlar. Yani başkan yardımcısı, öncü, orta saha ve artçı oyuncular.
Nasıl yani?
Violet kulübün başkan yardımcısı ve temel olarak onların ablası sayılır. Neyse, bize yardım edebilirler ve dördünü birden yanımıza almak demek, tek başlarına koca bir takım kurabilmeleri demek. Hem itibarları hem de dövüş yetenekleri üst düzeydir. Bak şimdi hatırladım, onları daha önce görmüştün. Hani şu havai fişek olayı sırasında o herifi yakalayan grup var ya, işte onlar.
Böylece Alisa bulabildiği en iyi üyeleri topladı. Sumire’nin ardından üç kız öğrenci daha belirdi ve her iki yanına dizilip poz verdiler. Sumire de gövdesini aynı açıyla yana eğip parmağını şıklattı. Bu işaretle birlikte sağ taraftaki iki yandan toplu saçlı, hayat dolu kız göğsünü cesurca ileri çıkarıp bağırdı:
Ayame Shinbashi!
Onun hemen ardından, en sağdaki erkeksi görünümlü kız bir gözünü kapatarak haykırdı:
Kikyou Oomori!
Öte taraftaki gözlüklü kız ise gözlüğünü yukarı itip gürledi:
Hiiragi Kurasawa!
Son olarak Sumire lüle saçlarını şöyle bir kabartıp adını duyurdu:
Sumire Kiryuuin!
Ve son noktayı hep bir ağızdan bağırarak koydular:
Biz, Dört Mevsim Kız Kardeşleriz!
Bu görkemli girişten eksik olan tek şey, arkalarında patlayan devasa bir bombaydı. O sırada Sayaka hayranlıkla başını salladı ve hatta alkışlamaya başladı. Neden alkışladıklarından emin olmasa da Takeshi de ona katıldı.
Yooo, Nonoa! Kalçaların hâlâ fıstık gibiymiş ha? Bir dokunabilir miyim?
Elli bin yen.
Bu resmen soygun! Peki ne kadar sürem var?
İki saniye.
Saniye mi? Kredi kartı geçiyor mu?
Cidden ödeme mi yapacaksın?
Elena, Nonoa’yı taciz etmeye devam ederken Hikaru araya girdi.
Hey, şey... Masha? Karnın görünüyor.
Ah! İnanılır gibi değil.
Masachika nezaketle bakışlarını kaçırırken Masha kıyafetlerini düzeltti. Alisa çevresinde toplanan müttefiklerine son bir kez baktıktan sonra kendi kendine mırıldandı:
Görünüşe bakılırsa bir hata yaptım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.