Bir Çay Fincanında Kopan Fırtına

Ortaokul ve lise öğrencileri için iki haftalık o çetin sınav dönemi nihayet sona ermişti. İkinci dönem vize sınavlarını takip eden cumartesi günü Masachika ve arkadaşları, Taniyama ailesinin geniş, ithal, dört çekerli aracıyla (üstelik özel şoförlü!) banliyödeki bir lunaparka götürüldü. Grup altı grup arkadaşından oluşuyordu... Bir de fazladan, bonus bir misafir vardı...

“Hikaru.♪ Hız trenlerine binebilir misin?”

“Mmm... Sıradan olanlar pek sorun olmaz herhalde... Ama baş aşağı asılı kalmaktan ya da ters dönmekten falan pek hoşlanmıyorum.”

“Gerçekten mi?! Ben çok korkağımdır, o yüzden korkmayan insanlara hep hayranlık duymuşumdur.”

“Oh. Ha ha...”

Gidecekleri yere varır varmaz Hikaru, Lea Miyamae tarafından adeta kuşatıldı. Nonoa’nın küçük kız kardeşi olan Lea, Güz Tepesi Festivali’nde kendisini kurtaran Hikaru’yu daha yakından tanımak için can atıyor gibiydi. Bu yüzden Nonoa da onun kendilerine katılmasına izin vermişti.

Resmiyette bu gezi hem vizelerin bitişini hem de festivaldeki performanslarının başarısını (tekrar) kutlamak içindi. Yine de, dışarıdan biri olan Lea’nın davet edilmesinin arkasında gizli bir amaç daha yatıyordu. Kendisinin ve Sayaka’nın ruhu bile duymadan, asıl hedef Takeshi’nin aşık olduğu kıza açılmasına yardım etmekti.

Sayaka’ya, Lea’nın Hikaru’dan hoşlandığını açıkladıktan sonra ondan sadece biraz alan bırakmasını ve Nonoa’nın kardeşine hayranlık yolunda eşlik etmesine izin vermesini rica etmişlerdi. Basitçe söylemek gerekirse, Nonoa’nın Lea ve Hikaru’ya yardım etmesiyle ister istemez bir grup oluşacak; Masachika ve Alisa da mecburen eşleşecekti. Bu da doğal olarak Takeshi ve Sayaka’nın baş başa kalmasını sağlayacaktı. En azından plan buydu...

Ancak lunaparka adım attıkları an, Masachika ve diğerleri titizlikle hazırladıkları planın şimdiden suya düştüğünü anladılar.

“Lunaparklara sık gelir misin Alisa?”

“Hayır, aslında bu sadece ikinci gelişim...”

“Gerçekten mi?”

“Peki ya sen Sayaka?”

“Ben aslında buraları çok severim, yılda dört beş kez gelirim.”

“Öyle mi? Biraz şaşırdım açıkçası.”

“Bunu sık duyuyorum.”

Masachika, Sayaka ve Alisa’nın sohbetini izlerken içinden çığlık atmadan edemedi.

Sayaka, Alya’yı bir saniye bile rahat bırakmıyor ki!

Grup üç ve dört kişilik iki küçük gruba ayrılmıştı, buraya kadar her şey normaldi... Ama kimse Sayaka’nın Alisa ile sohbet başlatmak için bu kadar girişken olacağını tahmin etmemişti.

Sonuç olarak, grup oldukça talihsiz bir yapıya büründü. En önde, olağanüstü çekici üç kişiden oluşan bir grup ilerliyordu. Hemen arkalarından iki stil sahibi ve güzel kız geliyordu. En sonda ise, kesinlikle en az dikkat çekeni, sünepe sünepe yürüyen iki sönük oğlan vardı. En hafif tabiriyle acınası bir manzaraydı.

“Şişt! Takeshi, bu gidişle bütün oyuncaklarda seninle yan yana oturacağız,” diye fısıldadı Masachika, göz ucuyla Takeshi’ye bakarak.

Bakışlarını önünden ayırmayan Takeshi fısıltıyla yanıtladı: “Ama Sayaka eğleniyor gibi görünüyor, o yüzden onu rahatsız etmek istemiyorum... O keyif alıyorsa, benim için önemli olan tek şey bu.”

“Sanki seni çoktan terk etmiş gibi konuşmayı kes!” diye şiddetle fısıldadı Masachika. Ardından grubun en önünde, Lea ile havadan sudan konuşurken yüzünde gergin bir gülümsemeyle ilerleyen Hikaru’yu işaret etti. “Görüyor musun? Hikaru bile senin iyiliğin için çabalıyor, acı çekiyor. Onun bu fedakarlığını boşa mı çıkaracaksın?”

“İki güzel kız kardeşin arasında kalmak gerçekten acı çekmek mi?”

“Ne demek istediğini biliyorum ama deme. Kızların ona asılması onun için tam bir işkence.”

“...Benim için önce Alya ile konuşmaya başlar mısın?”

“Ciddi misin?”

Masachika, Takeshi’nin inanılmaz utangaçlığı karşısında bıkkınlıkla içini çekti. Elbette bu isteği yerine getirmek zor olmayacaktı; ne de olsa Takeshi ve Sayaka’yı yakınlaştırma planından haberdar olan Alisa, Masachika rica ederse şüphesiz iş birliği yapardı. Yine de, onların yardımı olsa bile Takeshi’nin Sayaka ile düzgünce konuşabileceğinden şüpheliydi.

Ama sanırım başlangıçta ona biraz yardım etmeliyim.

Tam Alisa ile lafa girecekti ki—

“Aaa, hey! Çocuklar! Şu oyuncağa bakalım!” diye atıldı Lea aniden, öne atılarak şanslarını mahvetti. Masachika onun işaret ettiği yöne baktığında, neşeli müzikler eşliğinde dönen çay fincanlarını gördü.

“Buradaki çay fincanlarının çok hızlı dönmesiyle meşhur olduğunu duymuştum! Ne dersiniz?”

“Oh...”

“Çocukluğumdan beri çay fincanına binmemişimdir herhalde...”

Lea çok heyecanlı göründüğü için gruptan kimse itiraz etmedi ve bir tur dönmeye karar verdiler. Her fincan en fazla dört kişi alabildiği için doğal olarak ikiye ayrıldılar: Miyamae kardeşler ve Hikaru bir fincana, kalan dördü ise diğerine geçti. Sayaka, Alisa’nın bir yanına, Masachika ise diğer yanına oturdu; Takeshi de mecburen Masachika ile Sayaka’nın ortasında kaldı. Fincan o kadar doluydu ki bacakları neredeyse birbirine değiyordu; ancak Takeshi bunun asla gerçekleşmemesi için büyük çaba sarf ediyor, bacakları Sayaka’nınkine sürtünmeden hemen geri çekiyordu.

Trende olsaydık bu oturuş pozisyonuna yıldızlı pekiyi verirdim.

Bacaklarını sıkıca birleştirmiş, dimdik oturan Takeshi’yi izlerken Masachika’nın burnundan bir hıhlama kaçtı. Fakat daha bir saniye bile geçmeden, çay fincanı yavaşça dönmeye başlarken havayı hafif bir vınlama sesi doldurdu.

“O zaman... Ortadaki şu kolu çevirmeye başlayayım mı?”

Kolu nazikçe çevirdi, bu da fincanın biraz daha hızlı dönmesine neden oldu.

“Oha! Bu bile bayağı hızlıymış. Daha da hızlandırayım mı?”

“Benim için fark etmez.”

“Olur.”

“Evet.”

“Pekala o zaman. Başlıyoruz!”

Kolu sıkıca kavradığı anda...

“Hii!”

Lea’nın tiz sesi anlık olarak Masachika’nın dikkatini çekti, bu da onun o tarafa göz atmasına... ve ürpermesine neden oldu.

“Aman Tanrım! Bu çooook hızlı gidiyor!”

Fincan o kadar süratle dönüyordu ki Lea’nın can havliyle Hikaru’ya tutunmaktan başka çaresi kalmamıştı... Ya da en azından, onun üzerine atılabilmek için kullandığı bahane buydu.

Kuşkusuz ciddi bir merkezkaç kuvvetine maruz kalıyorlardı ama diğer ikisinin duruşundan Lea’nın abarttığı belliydi. Dahası, muhtemelen şikayet etmesine rağmen Nonoa’dan fincanı daha da hızlı döndürmesini istemişti. Masachika, kızın bu hesapçı ve manipülatif doğasından korkarak titredi.

Vay sinsi vay! Resmen bir afet-i devran!

Tam o an aklına bir fikir geldi: Eğer kolu gücü yettiğince çevirirse, aynı durumu bu fincanın içinde de yaratabilirdi.

Bir dakika. Bunu yapmam gerçekten doğru mu?

Masachika, küçük de olsa bir “şanslı sapık” senaryosu yaratmak üzere olduğunu bilerek, bunun centilmence olup olmadığını merak etti. Öte yandan, madem sormuştu, fincanı hiç döndürmemek de tuhaf kaçardı. Üstelik ne olursa olsun Takeshi ve Sayaka’yı bir araya getirme görevindeydi.

Aman canım, küçük bir sürprizden ne çıkar? Lunapark dediğin eğlenceli olmalı, değil mi?

İki saniye içinde kararını veren Masachika, kolu sertçe asıldı ve fincanı gittikçe daha hızlı döndürerek bir manyak gibi çevirmeye devam etti. Merkezkaç kuvveti onları koltuklarına hapsederken, vücutlarını güçlü bir yatay baskı savuruyordu ve kola tutunmayanlar bunun tüm etkisini iliklerine kadar hissediyordu.

“Hii!”

Alisa’nın dudaklarından dökülen şaşkınlık çığlığıyla birlikte kızın Masachika’nın uyluğuna yapışması bir oldu. Masachika yerinden sıçradı.

Oha?! Ne oluyor ya?!

Bir kızın uyluğuna dokunması, kesinlikle alışık olmadığı o his, sırtından aşağı tuhaf bir ürperti gönderdi.

“Ah! Üzgünüm—!”

Kız elini hemen geri çekip özür diledi ama o an tüm vücudu Masachika’nın üzerine savruldu. Kollarının birbirine değdiği o an tatlı bir koku Masachika’nın burnunu sızlattı. Başını kaldırdığında, tam karşısında oturan Sayaka’nın da Alisa’nın omzuna yaslandığını fark etti. Özetle Alisa, Masachika’nın omzuna yaslanmış; Sayaka, Alisa’nınkine dayanmış; Takeshi ise trendeki efendi bir vatandaş gibi dimdik oturuyordu.

Hop?!

Masachika, Takeshi’nin Sayaka’nın üzerine devrilmemek için fincanın kenarına umutsuzca tutunup kendini zorlamasını izlerken içinden yüzüne bir tokat atmak geldi.

Yani, yaptığın çok asilce bir şey! Tam bir centilmensin! Ama beni kötü adam gibi gösteriyorsun!

Sanki... bu durumu bir tek Masachika istiyormuş gibi görünüyordu. Bu düşünce zihninden geçerken dönen çay fincanı kademeli olarak yavaşladı; Alisa ve Sayaka’nın eski konumlarına dönmelerine izin verdi.

“<...Sapık.>”

Alisa koltuğuna yerleşirken kulağına bunu fısıldayınca Masachika’dan zavallıca bir inilti koptu.

Değilim ki...

Birkaç oyuncağa daha bindikten sonra öğle yemeği için mola verdiler. Hepsi ellerini yıkamak için lavaboya gittiğinde, Masachika ve Hikaru bu fırsatı değerlendirip Takeshi’yi köşeye sıkıştırmaya karar verdiler.

“Sen gerçekten bunu yapmak istiyor musun?”

“...İstiyorum.”

“Sesin çıksın be adam.”

Masachika, her zamanki neşeli halinden eser kalmamış, karalar bağlamış bir ifadeyle çökmüş duran Takeshi’ye bakarak içini çekti. Ne de olsa Takeshi o sabah, diğerleri onları bir araya getirmek için korku tüneli gibi aktivitelerde yan yana getirmelerine rağmen, Sayaka ile tek bir düzgün kelime bile edememişti. Maalesef Takeshi grubun en korkağıydı ve bu durum sadece Sayaka’nın onun için endişelenmesine neden olmuştu. Hız treni de pek farklı değildi; o kadar yüksek sesle çığlık atmıştı ki Sayaka’yı ürkütmüştü. Temelde şu ana kadar tek yaptığı kızı endişelendirmek olmuştu.

“Bunları benden duyman belki garip gelecek ama… Acaba sen de Lea gibi biraz daha girişken mi olsan?”

“Hadi ama, ben erkeğim. Onun yaptıklarını ben yapsam kimse hoş karşılamaz.”

“Evet, haklısın galiba.”

Lea’nın Hikaru’nun peşinden koşarken sergilediği o atak tavırlar neredeyse hayranlık uyandırıcıydı. Gerek korku tünelinde gerek hız treninde, savunmasız ve zayıf bir genç kız rolü yaparak mahzun gözlerle ona bakıyor, “Çok korkuyorum, elimi tutar mısın?” diyerek ona dokunuyordu. Ancak bu taktik, muhtemelen sadece kızların erkekler üzerinde kullandığı klasik bir yöntem olduğu için işe yarıyordu. Hikaru üzerinde gerçekten etkili olup olmadığı ise bambaşka bir mevzuydu.

Genel olarak konuşmak gerekirse, bir erkeğin bir kızı etkilemesi ve ona yakınlaşması için önünde pek fazla seçenek yoktu; ya güvenilir biri olduğunu ya da yanında vakit geçirmenin eğlenceli olduğunu kanıtlamalıydı. Takeshi ise şu an ikisini de beceremiyordu.

Takeshi eğlence trenlerinden zerre keyif alıyor gibi görünmediği için Masachika sakince araya girdi. “Bunu söylemek için biraz geç olduğunun farkındayım ama senin lunaparkları sevmediğin her halinden belli oluyor.”

“...!” Takeshi aniden gözlerini kaçırdı ve fısıldar gibi konuştu. “Ama şey... Herkes bunu dört gözle bekliyor gibiydi... Ben de hepinizle birlikte eğlenmek istedim...”

“...Yani hız trenlerinden ve korkunç oyuncaklardan nefret ettiğini bile bile yine de geldin.”

“Tabii ki bu yönün takdire şayan Takeshi ama...”

Masachika ve Hikaru, Takeshi’nin o şapşal dış görünüşünün altında aslında arkadaşları söz konusu olduğunda ne kadar düşünceli biri olduğunu fark edince birbirlerine o tarif edilemez bakışı attılar.

Sadece biraz daha dayanması lazım... Bu tam olarak şu durumlardan biri: Acıya artık dayanamayacak hale gelene kadar dişini sıkarsın, sonunda havlu attığında ise herkes “Hadi canım?! Hız trenlerini sevmiyor muydun?! Bizim için mi katlandın yani?!” der ve sana olan sempatileri katlanarak artar.

Fakat hiçbir alete binmeye bile dayanamazken iyi bir izlenim bırakmasının imkanı yoktu. Öyle ki, sadece Sayaka’yı ciddi anlamda endişelendirmekle kalıyordu. Takeshi de ne kadar zavallı göründüğünün farkında olduğu için iyice morali bozulmuştu. Bir başka deyişle, şu an en iyi özelliklerini sergilemekten çok uzaktı.

“...Tamam, buldum! İyi olmadığın şeylere odaklanmayı bırakalım da asıl iyi olduğun bir şeye yönelelim!”

Yaklaşımını gözden geçiren Masachika yeni bir plan kurdu. Öğle yemeği bittiğinde, üzerinde birden dokuza kadar numaralandırılmış panellerin olduğu ve önünde futbol toplarının beklediği hedef vurma oyun alanına gittiler.

“Eğer hemen hız trenlerine dönersek birilerinin midesi altüst olacak diye korkuyorum, o yüzden arada ufak bir dostluk maçı yapmaya ne dersiniz? Çiftlere ayrılalım, en az atışla tüm hedefleri vuran kazansın.”

Masachika’nın önerisi, önceden planı bilenler tarafından onaylandı; Sayaka ve Lea da kabul etti. Tam planladığı gibi, Takeshi ile Sayaka’yı bir takım, Hikaru ile Lea’yı diğer takım yaptılar. Ancak...

“Ha, bu arada, kaybeden çift serbest düşüş kulesine binecek! Ne dersiniz?”

Lea, oyunu daha heyecanlı hale getirmek için durup dururken ortaya böyle bir fikir attı.

Pekala, biraz baskı Takeshi’nin daha sıkı çalışmasına yardımcı olur herhalde.

Hiçbir sorumluluğu olmayan özgür bir adam edasıyla, Masachika yanlarında Alisa ve Nonoa’yı bırakarak oyun alanından uzaklaşmaya başladı. Fakat tam çitlerden atlayacakken Alisa şüpheci bir ses tonuyla ona seslendi.

“Masachika? Nereye gidiyorsun?”

“Ha? Şey, toplarla aram pek iyi değildir, o yüzden ben pas geçeceğim,” diye yanıtladı. En başından beri kendini plana dahil etmediği için bu ona gayet doğal geliyordu.

“Bu da ne biçim bahane böyle?”

Ancak Lea hayal kırıklığı içinde hıhlayarak araya girdi:

“Hadi ama, kaybedeceksin diye korkup şimdi kenara çekilemezsin.”

“Ne? Hayır, korkmuyorum—”

“Değil mi? Tamamdır, Kuze bizim takımda.”

“Höh...”

Nonoa, Masachika’yı omzundan tutup geri çekerek onu hedef vurma köşesinde kalmaya zorladı. Masachika surat asarak, Alisa’nın numaralı tahtanın önünde duruşunu ve ardından koşup futbol topuna sertçe vuruşunu izledi.

“Ooo!”

Masachika o harika şut karşısında gözlerine inanamadı. Top mükemmel bir kavis çizerek havada süzüldü, tam merkezdeki beş numaralı hedefi gözüne kestirmişti ki... İnanılmaz bir şiddetle çerçeveye çarptı, tavandan sekti... ve küt diye Masachika’nın tam yüzüne yapıştı.

“Gah!”

Genizlerinde keskin bir acı hisseden Masachika iki büklüm oldu.

“Bu kötü oldu işte.”

“Ah! Ç-çok özür dilerim! İyi misin?!”

Alisa endişeyle seslenirken Masachika acısını gizleyerek ve gözyaşlarını tutarak ayağa kalktı. Sonra Alisa ve Nonoa’ya karşı güçlü görünmeye çalışarak inledi:

“Demiştim size.”

Burnundan kan süzülmeye başlayınca hem Alisa hem de Nonoa aynı anda gözlerini kaçırdılar.

“Gerçekten çok üzgünüm...”

“Senin suçun değil. Topların bana karşı bir garazi var zaten. Hepsi bu...”

Daha ilk atışta yaralanıp oyundan çekilmek zorunda kalan Masachika, burnuna bir peçete bastırıp kafasını geriye atarak Alisa ile birlikte köşedeki bir banka oturdu.

“Ama yine de... Ö-özür dilerim, güldüm ama...”

“...Aman, boş ver. İki burun deliğinden de kan fışkıran birini görsem ben de gülerdim.”

Aslına bakılırsa Masachika, kızın gülmemeyi başarmasına bile şaşırmıştı. Ancak onu kazara yaralayan Alisa oldukça huzursuz görünüyordu. Bir anlık sessizliğin ardından aniden Masachika’nın koluna dokunmaya başladı.

“Hmm?”

Masachika başını oynatmadan bakışlarını Alisa’ya çevirdiğinde, kız dizine vurarak talimat verdi: “Buraya gel... Burnuna buz koymamız lazım.”

“Ne?”

“Az önce soğuk bir içecek aldım, tam olarak buz sayılmaz ama işe yarar.”

Çantasından bir şişe arpa çayı çıkaran Alisa dizine bir kez daha vurdu. Masachika ne yapmaya çalıştığını nihayet anlayınca oracıkta donup kaldı.

“Şey... Bu şu meşhur ‘diz yastığı’ dedikleri şey mi yoksa?”

“...Durumu tuhaflaştırmaya mı çalışıyorsun?”

“Hayır, sadece— Kalabalık bir yerdeyiz, biraz utandım da.”

“Bu tıbbi bir müdahale.”

“Terimi biraz fazla geniş yorumladın sanki.”

“Ç-çabuk ol da uzan hadi.”

“Ö-öhh?”

Aniden gelen sert bir çekişle dengesini kaybetti ve kendini Alisa’nın dizlerinde buldu. Kızın uyluklarının yanağındaki o yumuşak ve sıcak teması, beyninin bir anlığına durmasına neden oldu. O tanıdık sıcaklığın tekrar burnundan süzülmeye başladığını hissetti.

Eyvah. Eğer şimdi kan fışkırmaya başlarsa tam bir sapık gibi görüneceğim... Üstelik Alya’nın kıyafetlerini de kirletirim.

Her anlamda bir aciliyet hisseden Masachika, kafasının arkası kızın bacaklarına gelecek şekilde sırtüstü döndü. Ancak şimdi sol kulağı kızın karnının alt kısmına yaslanmıştı ve görüş alanının sol yarısını oldukça heybetli bir “dağ silsilesi” kapatıyordu.

...Guh.

Masachika, önündeki bu sarsıcı manzara karşısında zeka seviyesinin hızla düştüğünü hissederken, birden dağ silsilesinin öte yanından Alisa’nın kafa karışıklığı ve utanç dolu sesi yankılandı.

“Şey... Biraz dizlerime doğru kayabilir misin?”

“Emredersiniz efendim.”

Emre itaat ederek dağların gölgesinden aşağı doğru kaydı. Alisa, havluya sarılmış çay şişesini yüzüne bastırdı. Serinlik hissi şaşırtıcı derecede rahatlatıcıydı, gözlerini hafifçe kıstı; meğer topun çarptığı yer zonklayacak kadar ısınmış.

“...Daha iyi mi?”

“Ah, evet... Gerçekten çok iyi hissettiriyor,” diye ağzından kaçırıverdi. Sonra bu cümlenin bağlam dışında ne kadar yanlış anlaşılabileceğini fark etti.

Yani şey... Tabii ki dizleri çok rahat ama kastettiğim o değildi...

Zihninden bir sürü bahane geçti ama bunları sesli söylemenin işleri daha da kötüleştireceğini biliyordu. Bunun yerine, boğazına sızan kanı yutmaya odaklanırken bir yandan da Alisa’nın uyluğunun başının arkasındaki temasını görmezden gelmeye çalıştı. Fakat tam huzur bulduğunu düşündüğü anda, Alisa bacaklarını kıpırdatmaya başladı.

“...Hey, eğer utanıyorsan—”

“Hayır...! İyiyim...”

Masachika’nın görüşü çay şişesiyle kapalı olsa da, Alisa yabancıların onlara dik dik baktığını net bir şekilde görebiliyordu; bu durum onun için en azından biraz utanç verici olmalıydı. Yine de çocuk sorduğunda bunu reddetti. Masachika doğrulmaya yeltendiğinde ise omuzlarından bastırarak onu durdurdu; Masachika’nın teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı.

“...Bu arada, şimdi nasıl hissediyorsun? Sağlık olarak.”

Kısa bir duraksamanın ardından soru zihnine ulaştı ama Masachika’nın kafası hala karışıktı.

“Neden bahsediyorsun?”

“Biliyorsun ya...? Sınav haftasından önce pek iyi görünmüyordun.”

“Oh...”

Masachika cevap verir vermez hata yaptığını anladı; çünkü bu cevabı, her ne kadar kendine saklamayı planlasa da, bir nevi itiraf niteliğindeydi.

“Yani gerçekten biraz halsizdin. Biliyordum.”

“Evet... Biraz, sanırım.”

Masachika, daha fazla inkar etmenin bir anlamı olmadığını anlayınca her şeyi anlatmaya karar verdi. Doğruyu söylemek gerekirse, sınavdan önce gerçekten de biraz bitkin düşmüştü.

Fakat... Bunun sebebi, banyo kazasından sonra Yuki ile ilgilenirken o kadar meşgul olmuştu ki, sıcak banyonun ardından vücudunun fazla soğumasına izin vermişti. Yine de Alisa’ya bunları anlatmasının imkanı yoktu. Üstelik grip gibi ciddi bir şey de değildi. Sadece hafif bir baş ağrısıydı, bu yüzden okula gitmekte sorun yaşamamıştı. Hatta o kadar önemsiz bir durumdu ki, okulda gayet normal davrandığını sanıyordu.

“Sadece biraz baş ağrım vardı... Ama fark etmene şaşırdım.”

“Tabii ki fark ettim,” dedi Alisa, sanki bu dünyanın en bariz şeyiymiş gibi. Sonra kendi kendine mırıldandı:

Çünkü gözüm hep senin üzerinde.

Höh!

Masachika, bu teşhirci kızın kendini bu kadar yakından, kelimeleriyle ele vermesine o kadar uzun zamandır maruz kalmamıştı ki neredeyse burnundan kan fışkıracaktı. Yaşam pınarını telaşla burnuna geri çekip yuttuktan sonra ciddi bir tonda konuştu:

Sadece biraz dikkatsizdim, o kadar. Her neyse, şimdi daha iyiyim, yani endişelenmene gerek yok.

Tamam.

Ama, şey... Bunun sadece bir bahane olduğunu biliyorum ama ilk otuza girebileceğimden pek emin değilim...

Sorun değil.

Alisa bu cevabı verirken elini Masachika'nın saçlarına götürdü ve nazikçe başını okşadı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.