"Takeshi!"
Masachika’nın öncelikli görevi tüm grup üyelerini Alisa’nın yanına geri göndermekti. Bu yüzden sahnedeki o yüksek noktadan Takeshi’yi en son gördüğü yere doğru hızla koştu.
"Hey! Takeshi!"
"Ş-şey, selam..."
Takeshi’nin kaşları endişeyle çatılmıştı. Masachika dibine kadar gelmiş olsa da cevap vermekte gecikmişti. Masachika arkadaşının baktığı yöne gözlerini dikti... ve donakaldı.
"Nao..."
"..."
Nao hiçbir şey söylemedi; ne diyeceğini bilemiyormuş gibi bakışlarını kaçırdı. Masachika sadece bir saniye tereddüt ettikten sonra şaşkınlık içindeki arkadaşına dönüp itiraz etti:
"Takeshi, Nao meselesini sonra halledersin. Sahneye dönmen lazım."
"Ha? Ama..."
"Bir yere kaçtığı yok, onunla sonra da konuşabilirsin! Şu an gösteriye odaklanmanı istiyorum! Kardeşine söz vermiştin, değil mi?"
Takeshi’nin omuzları titredi ve hemen telaşla etrafına bakınmaya başladı.
"D-doğru ya! Kanau! Nerede o?!"
"Hey...?! Nao!"
Masachika, arkadaşının aniden fırlayıp gitmesiyle hazırlıksız yakalanmıştı ama arkasından sadece birkaç adım koştuktan sonra durup Nao’ya döndü. Nao bu ani hareketle irkilse de Masachika, kızın bakışlarına karşılık verdiği an hızla başını eğip selam verdi.
"Az önceki tavrım için özür dilerim! Haddimi aştım!"
"Ha—?"
"Kusura bakma, sonra anlatırım!" diye aceleyle ekleyip Takeshi’nin peşinden koşturdu. Şansına, Takeshi kardeşini aramak için oralarda dolanıyordu; bu yüzden onu yakalaması çok sürmedi... Tam o sırada Takeshi de Kanau’yu bulmuştu.
"Kanau!"
"Ah! Takeshi!"
"İyi misin?! Bir yerin acıyor mu?!"
"İ-iyiyim. Bu abla beni korudu..."
Küçük çocuk, elini tutan kıza bir bakış attı: Sayaka. Takeshi hemen Sayaka’nın boşta kalan elini kavradı ve önünde derin bir saygıyla eğildi.
"Sayaka! Çok teşekkür ederim!"
"Ş-şey, yardıma ihtiyacı olduğu sırada tesadüfen oradaydım. Hepsi bu..."
"Gerçekten minnettarım! Teşekkürler, teşekkürler, binlerce kez teşekkürler!"
Takeshi’nin bu yoğun minneti karşısında Sayaka neredeyse titremeye başlayacaktı. Şaşkınlığını gizlemek için bir an kazanmak amacıyla gözlüğünü düzeltmeye yeltendi... ama iki elinin de tutulduğunu fark edince öylece kalakaldı. Onu bu kadar açıkça kafası karışmış halde görmek Masachika için nadir ve şaşırtıcı bir keyif olsa da Takeshi’ye dönüp asıl meseleyi hatırlatmaktan başka çaresi yoktu:
"Bu duygusal anı böldüğüm için üzgünüm ama artık sahneye doğru geçseniz diyorum? Kardeşini de yanında götürebilirsin."
"Ha? Ama..."
"Gösteri iptal edilmedi. Bu işi yapacağız, o yüzden bana güven ve hazırlığa başla. Ben de o sırada Hikaru ve Nonoa’yı bulup getireceğim."
Takeshi ve Sayaka birbirlerine bakıp kararlıca kafa salladılar ve Kanau ile birlikte doğruca sahneye yöneldiler. Onların gidişini uzaktan izlerken Masachika telefonunu çıkarıp diğer ikisinin nerede olabileceğine dair kafa yormaya başladı.
"Hikaru... Muhtemelen tuvalettedir. Okul binasındakinde."
Okul binasına doğru depar atarken bir yandan da Hikaru’yu aradı.
"Böğğ... Hâlâ kötü hissediyorum... Ne zaman gerilsem midem bulanıyor zaten..."
Tuvalette işini bitiren Hikaru, koridorda okul bahçesine doğru yürüyordu. Dışarı adımını atar atmaz birilerinin bir şey için tartıştığını duydu. Sesin geldiği yöne baktığında, etrafı bir grup erkekle çevrilmiş oldukça gösterişli bir kız fark etti. Aralarındaki etkileşimin sertliği, bu çocukların amacının sadece numara istemek ya da masum bir tanışma olmadığını açıkça belli ediyordu. Zaten dört erkeğin tek bir kızın etrafını sarmış olması başlı başına ürkütücüydü. Her birinin saçı sarıdan yeşile kadar abartılı renklerde boyanmıştı. Kıyafetleri fazla salaş, hatta rüküş denecek kadar dağınıktı. Görünüşe bakılırsa, buralarda pek rastlanmayan, hele Seirei Akademisi’nde hiç görülmeyen türden sıradan serserilerdi.
Neler oluyor böyle? Bu tip insanların bizim okulumuzda ne işi var?
Bunların herhangi bir öğrencinin haylaz arkadaşları olması pek mümkün görünmüyordu. Üstelik tüm davetiyelerde öğrencinin ismi yazıyordu; yani sorun çıkaran her konuktan o öğrenci sorumlu tutulurdu. Diğer bir deyişle, birinin böyle bir grup belalıyı davet etme riskini göze alıp onları okulda başıboş bırakacağına inanmak güçtü.
Ne yapıyorum ben? Şu an analiz kasacak vaktim yok.
Orada burada ters giden bir şeyler olduğunu fark eden başka öğrenciler de var gibiydi ama hiçbiri kıza yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmıyordu. Dahası, Hikaru’nun ne bir dövüş tecrübesi vardı ne de daha önce bir serseriyle tek kelime konuşmuştu; ama bu, durumu görmezden gelebileceği anlamına gelmiyordu.
"Hmm?"
Cebinde aniden titreyen telefonunu duymazdan gelip kabadayılara doğru ilerlemeye başladı.
"Size söyledim ya! Ablama geleceğime dair söz verdim, gitmem lazım! Beni bekliyor!"
"Biz de diyoruz ki, ona haber ver buraya gelsin."
"Aynen, böylece ikiniz birden gelmiş olursunuz."
Kızın bariz öfkesi karşısında kahkahalar atan adamlar, edepsizce gülerek onu yavaş yavaş daha gözlerden uzak bir yere doğru sürüklüyorlardı.
"Hey, şey... Affedersiniz," diye mırıldandı Hikaru, toplayabildiği tüm cesaretiyle. Ancak serseriler ona tek bir bakış fırlatıp varlığını tamamen yok sayarak işlerine devam ettiler.
"Hey! Affedersiniz diyorum!"
"Cık!"
Konuşarak bir yere varamayacağını anlayan Hikaru, onlardan birini omzundan yakaladı. Serseri anında ölümcül bir bakışla arkasına döndüğünde Hikaru’nun nefesi kesildi.
"Okul festivali komitesinin bir üyesi olarak, ondan uzak durmanızı rica ediyorum. Belli ki rahatsız oluyor."
Blöf yapıyor olsa da kendinden emin bir tonda konuşmuştu. Ne var ki karşısındaki adam mantıklı biri değildi.
"Tabi tabi. Ne dersen o koçum."
Hikaru’nun elini omzundan sertçe ittikten sonra, artık "iyi çocuk" taklidi yapmayı bırakmışçasına kızın kolunu kavradı.
"Ah! Bırak beni!"
"Hey! Hepiniz buraya davetle geldiniz. Eğer bir sorun çıkarırsanız, sizi kim davet ettiyse o ceza alacak!"
Bu tehdidi duyunca serseriler birkaç saniye öylece kaldı, sonra kahkahalara boğuldular.
"Ooo! Öyle mi olacakmış?"
"Şunu bil yeter, bizi davet eden eleman özellikle bunu yapmamızı istedi."
"Ne...?" Serserinin yüzündeki sırıtış anında silindi. "...?! Gah...!"
Her şey bir an içinde olup bitti. Hikaru’nun bacaklarının bağı çözüldü ve karnını tutarak yere yığıldı. O dayanılmaz acı, ancak bir saniye sonra, sanki bağırsakları tersyüz ediliyormuş gibi hissettirdiğinde bilincine ulaştı. İç organlarını kusacakmış gibi hissederek acı içinde inledi.
"Puhaha! Ezik herif! Bir dahaki sefere havalı görünmeye çalışmadan önce biraz kas yap bari!"
"Vay anasını. Beyzade, yaşadığın o lüks dairede spor salonu yok muydu yoksa?"
"S-sizin derdiniz ne be?!"
Kızın onlara bağırdığını, adamların ise kendisiyle dalga geçtiğini duyabiliyordu. Ancak hayatında ilk kez bu kadar büyük bir acıyla karşılaştığı için kızın ne dediğine odaklanamıyordu bile; gözyaşları görüşünü bulandırırken yere bakıp kaldı. Yine de...
"Ah! Abla! Leo!"
...en azından, birinin nihayet yardıma geldiğini biliyordu...
Çok şükür...
Acı dolu dünyasında cılız bir rahatlama hissiydi bu; ama yine de bir rahatlamaydı.
Nonoa, etrafındakilerden farklı olduğunu fark ettiğinde henüz dört yaşındaydı. Her şey anaokulundaki öğle yemeği sırasında zihnine kazınmıştı. Oyun alanının köşesindeki küçük gölette devasa bir kurbağa olduğuna dair bir söylenti dolaşıyordu; bu yüzden aynı sınıftan bir düzine kadar çocuk merakla oraya toplanmıştı. Bir de ne görsünler; göletin tam ortasında suyun içinden çıkan ölü bir ağaç dalının üzerinde, hiçbirinin daha önce görmediği kadar büyük bir kurbağa tünemiş duruyordu. Tabii birkaç haylaz çocuk hemen ona taş atmaya başladı.
Çok geçmeden bir öğretmen telaşla oraya koştu. Göletin yakınında oynamamaları, çünkü oranın tehlikeli olduğu çocuklara sık sık tembihlenirdi; öğretmenin bu kadar acele etmesinin sebebi muhtemelen buydu. Ancak, kaçmaya çalışan kurbağaya taş atmaya devam eden çocukların ne kadar ısrarcı olduğunu görünce yüz ifadesi anında değişti.
"Derhal durun! O kurbağa size ne yaptı da bunu hak etti?!"
Taş atan çocuklar o an donup kaldılar. İzleyen diğer çocuklar da bir nebze utançla başlarını öne eğdiler. Sadece Nonoa, öğretmenin neden bahsettiğini samimiyetle merak ediyordu. Sonuçta öğretmenin o kurbağanın neyi hak edip etmediğini bilmesine imkan yoktu; o halde nasıl bu kadar ciddi bir yüzle yalan söyleyebiliyordu? Yetişkinler çocuklara hep yalan söylemenin kötü olduğunu söylerdi, peki o zaman neden...?
"Özür dileriz!"
"Bırakıyoruz!"
Neden akranları öğretmenin verdiği bu cevabı hemen kabullenmişti? Bu durum tuhaftan da öteydi. Ürkütücüydü. Yalan söyleyen öğretmen ve kandırılan çocuklar, Nonoa için aynı derecede tiksindiriciydi. Kendini onlarla aynı gezegenden bile değilmiş gibi hissetmekten alıkoyamadı.
Göletin yanında durmamaları gerektiğini biliyordu, çünkü boğulabilirlerdi. Arkadaşlarına vurmamaları gerektiğini biliyordu, çünkü onlar da karşılık verirdi. Ama kurbağalara neden taş atmamaları gerektiğini bir türlü çözemiyordu. Kurbağanın onlara taşla karşılık vermesi mümkün değildi. Aslında, bu konu üzerinde ne kadar kafa yorarsa yorsun, sıradan bir kurbağanın bir insana zarar verebileceği tek bir senaryo bile uyduramıyordu. Masallardaki gibi biraz sihirle insana dönüşecek halleri yoktu ve öğretmen onlara kurbağalar tehlikeli olduğu için durmalarını söylememişti. Basitçe ifade etmek gerekirse...
Ah. Herkes aptalmış demek.
Tek açıklama buydu. Öğretmen muhtemelen kurbağalara neden taş atılmaması gerektiğini aslında kendisi de bilmiyordu. Sadece yalan söyleyip herkesi kandırmaya çalışıyordu ve bu işe yaramıştı. Diğer çocuklar kanmıştı. Ama hem kandırabileceğini sanan öğretmen hem de kanan çocuklar, hepsi birer aptaldı. Olay bundan ibaretti ve Nonoa bunu fark ettiği an, öğretmenlere güvenemeyeceğini de anladı. Ne de olsa onlar yalancıydı.
"Bunu bir daha asla yapmayacağınıza dair bana söz verin."
"Söz veriyoruz öğretmenim!"
Bunu dile getirmenin başını belaya sokmaktan başka bir işe yaramayacağının farkındaydı. Üstelik annesi her zaman öğretmenlerini dinlemesini söylerdi, bu yüzden...
"Peki öğretmenim."
...tıpkı yaşıtları gibi uysalca onay verdi ama o günden sonra öğretmenlerine olan güvensizliği katlanarak arttı. Dikkat etmeye başladığında, öğretmenlerin sayısız yalan söylediğini ve kendi sözleriyle çeliştiklerini fark etti. Küçük bir çocuğun bile görebildikleri bunlarsa, gerçekte tahmin ettiğinden çok daha fazla yalan söylüyor olmalıydılar. Artık hiçbirinin ağzından çıkan tek bir kelimeye bile güvenmesine imkan yoktu.
"Baba? Anne? Öğretmenler neden yalan söyler?" diye sordu Nonoa bir gün evde. Yaşıtları ve öğretmenleri artık midesini bulandırıyordu, daha fazla dayanamıyordu. Ebeveynleri şaşkınlıkla gözlerini açıp ne olduğunu sorunca, durumu kendi yaşındaki bir çocuğun yapabileceği en iyi şekilde izah etti. Öğretmeninin doğruyu söylemediğini, aklına eseni anlatıp herkesi buna inanmaya zorladığını açıkladı. Hislerini tüm içtenliğiyle anlattığında, babası ciddi bir ifadeyle kafa salladı ve saçlarını okşadı.
"Nonoa... Sen sınıftaki arkadaşlarından çok daha olgunsun. Çok zeki bir kızsın."
"...Zeki miyim?"
"Evet. Bu yüzden yetişkinlerin yalan söylediğini anlayabiliyorsun."
Zeki. Duymayı hiç beklemediği bir kelimeydi bu; çünkü o güne kadar sadece tuhaf biri olduğuna inanmıştı. Babasının bu beklenmedik övgüsü, karanlığın ortasında yanan parlak bir ışık gibiydi onun için.
"Yalan söylemek... Yani herkes mi yalan söyler?"
"Hmm... Cevaplaması zor bir soru ama..."
Babası birkaç anlığına sessiz kalınca, annesi söze girdi:
"Nono, sana küçük bir sır vereyim. Bu dünyada, herkesin doğru olduğuna inandığı şey gerçek olur."
"Ne? Yalanlar bile mi?"
"Yalanlar bile. Eğer herkes bir yalanın doğru olduğunu söylerse, o artık gerçektir."
"...Bu midemi bulandırıyor," diye mırıldandı Nonoa ve kaşlarını çattı. Ebeveynleri endişelenmişti. İşin aslı, anne ve babası kızlarının ne kadar eşsiz olduğunu henüz fark edememişti. Onun empati duygusundan yoksun doğduğunu ve pişmanlık hissedemediğini bilmiyorlardı. Yaşına göre çok zeki olduğunu, bu yüzden yetişkinlerin yalanlarını yakaladığını sanıyorlardı ama yanılıyorlardı. Gerçek şu ki, Nonoa duygusal temelli argümanlardan anlamıyordu. Başkalarının fikirlerinin duygularını etkilemesine asla izin vermediği için, öğretmeninin sadece gerçek kişiliğini gizlediğini düşünüyordu. Yine de, bu yanlış anlaşılma mucizevi bir şekilde ebeveynlerinin tam da duyması gereken şeyi söylemesini sağladı.
"Nonoa, başkalarından daha akıllı olduğun için kendinle gurur duyabilirsin... Ama onlarla iyi geçinmen yine de çok önemli. Çünkü çevrendekilerle sürtüşme yaşaman sadece öfke ve kavgaya yol açar, bu da hiç eğlenceli olmaz, değil mi?"
"Kesinlikle. Ayrıca öğretmenin söyledikleri seni hâlâ mutlu etmiyorsa gelip benimle veya babanla konuşabilirsin. Gerekirse öğretmeninle biz konuşuruz."
Ailesinin sözleri zihninde gerçekten yankı buldu; çünkü onun için en iyisini yapmaya çalıştıklarını açıkça hissedebiliyordu. O an Nonoa'nın anne ve babası, dünyada güvenebileceği tek iki yetişkin haline geldi. Böylece bu entelektüel yoksunlarla çatışmaktan kaçınmak için ailesi ne derse onu yapmaya karar verdi. Bu katı kural, Nonoa'yı zapt eden ve koruyan tek yasaydı.
Ancak şu anda Nonoa, karşısında küstahça sırıtan bir adam yaklaşırken kendi yasasını sorguluyordu. Serserinin arkasında, ablası Lea'yı kolundan tutmuş bir başka adam vardı. Hikaru yerde iki büklüm olmuş karnını tutuyor, abisi Leo ise kardeşini kurtarmaya çalışırken yediği dayakla perişan bir halde yatıyordu. Nonoa çok uzun zamandır ilk kez kalbinin bu kadar hızlı çarptığını hissetti.
Ah, bu çok güzel...
Kalbi küt küt atıyordu. Vücudu ateşler içindeydi. Normalde dünyayı sanki bedeninin dışındaymış gibi yukarıdan bir perspektifle izlerdi ama bu sefer farklıydı. Nihayet bedenine geri dönmüş gibiydi. Sonunda insan olabilmenin o eşsiz hazzını yaşıyordu.
Bu hissin tadını biraz daha çıkarmak isterdim... Ama şu işi halletmem lazım.
Nonoa, üzerine doğru gelen engele dik dik bakarken zihnini çalıştırdı. Ailesinin ona koyduğu sayısız kuralı hatırlayarak ne yapması gerektiğini tarttı:
"Kardeşlerine iyi davran."
"Arkadaşlarını el üstünde tut."
"Durup dururken kimseye el kaldırma."
"Tehlikeli işlere girişme."
"Tehlikede olduğunu hissedersen kaç. Kaçamıyorsan yardım çağır."
"Eğer biri seni rahatsız ediyorsa—"
Her kuralı tek tek tarttı, en iyi hamleyi seçmeye çalıştı... Ve sonunda cevabı buldu.
"Vaaay. Şaka yapıyor olmalısın. Bu da bayağı tatlıymış—"
"Yaaardım ediiin! Kimse yok mu, yardım edin!!"
"...?!"
Nonoa, karşısında iğrenç bir bakışla duran adamın önünde tüm gücüyle çığlık atmaya başladı. Bu ani haykırış adamı irkiltti, korkudan olduğu yere çiviledi... Ya da öyle göründü; ancak adamın hareket edememesinin asıl sebebi, karşısındaki kızın en ufak bir korku belirtisi göstermiyor oluşuydu. Korkmuyor gibi görünmesine rağmen yardım çağırıyordu ve bağırmayı bitirdiği an, gözleri birer cam boncuğu andırmaya başladı; sanki sadece programlandığı şekilde tepki veren cansız bir nesne gibiydi. Bu tuhaf, robotik tavırları, güzelliği ve ince hatlarıyla birleşince ortaya ürpertici bir tablo çıkıyordu.
"...!"
Adam içgüdüsel olarak bu gizemli canlıdan bir adım uzaklaştı ama artık çok geçti. Ailesine verdiği sözü yerine getiren Nonoa, boş bir ifadeyle adama baktı ve yoluna çıkan bu engeli ortadan kaldırmaya karar verdi.
Önce gözlerini oymalıyım herhalde.
Zaman kaybetmeden uygulamaya koyduğu son derece mantıklı bir çözümdü bu; iki parmağını birden adamın gözlerine doğru savurdu.
"Oha?!"
Adam refleksle geriye sıçrayıp yüzünü yana çevirdi. Nonoa adamın gözlerini almayı başaramasa da, neler yapabileceğini ona kusursuz bir şekilde hissettirmişti.
N-ne oluyor lan? Neydi o öyle?!
Aslında cevabı biliyordu ama kabullenmek istemiyordu. Kız resmen gözlerini oymaya çalışmıştı. Dövüş sanatlarında yasak olduğu aşikâr olsa da, sokak kavgalarında bile gözlere saldırmamak gibi yazısız bir kural vardı; ancak Nonoa hiç çekinmeden o zayıf noktayı hedef almıştı. Hatta gözlerinde, şutu kaçıran bir futbolcunun hayal kırıklığına benzer bir şaşkınlık ve pişmanlık vardı.
"Hii!" diye bir ses çıkardı adam içgüdüsel olarak. Daha önce hiç hissetmediği, iliklerini donduran bir korku kaplamıştı içini. Şiddete alışkın olan bu adam bile böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Nonoa'nın gözlerinde ne öldürme arzusu, ne öfke, ne de eğlence kırıntısı vardı. Yaptığı şey sadece ani ve vahşi bir saldırıydı ve kızın bundan zerre etkilenmemiş görünmesi adamı dehşete düşürüyordu.
"A-ahhhhhh!!"
Sonuç olarak vücudu hayatta kalma güdüsüyle şiddetle karşılık verdi. Karşısındaki genç kız kılığındaki bu yaratık, bu dünyaya ait değildi ve bir an önce yok edilmeliydi. Adam cinnet getirmişçesine yumruğunu savurdu... Fakat hedefi aniden geri çekilince yumruğu boşa gitti ve tamamen korumasız kaldı—
"Böööf?!"
—ve başka bir yumruk tam burnunun üzerine inerek onu bayılttı.
"O, Kuze. Ne haber?"
"Hadi ama, en azından sıyrılmaya çalışsaydın," dedi Masachika. Nonoa'yı çekip kurtardıktan ve yumruğunu savurduktan sonra içini çekerek kızı göğsüne yasladı. Kolunu omzuna dolamış olsa da hiç utanmış görünmüyordu. Nonoa'nın ifadesi her zamanki gibi boş olsa da, gözlerinin derinliklerinde duyguya benzer bir şeyler titreşiyor gibiydi. Ancak bir saniye bile geçmeden, yüzünde aniden ışıl ışıl bir gülümseme belirdi ve yüzünü Masachika'nın omzuna gömdü.
"Te-teşekkür ederimmm.♡ Çok korkmuştum...!"
Öğğ.
Masachika, kızın sergilediği bu masum ve korkmuş küçük kız rolünden ne kadar iğrendiğini gizlemek için yüzündeki her kası germek zorunda kaldı. Ancak bunun bir rol olduğunu anlayan tek kişi kendisiydi. Yakındaki diğer öğrenciler Nonoa'ya rahatlamış ve sevgi dolu bakışlarla bakıyorlardı. Bu arada, kızın "harika arkadaşları" da çığlığını duymuş ve onu kurtarmak için koşa koşa gelmişlerdi.
"Cık! Ne istiyorsunuz lan siz veletler?!"
"Affedersiniz? Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Nonoa'ya ne yaptınız lan?"
"Bittiniz oğlum siz. Sizi geberteceğim."
İri yarı iki erkek öğrenci aniden Nonoa'nın imdadına yetişti ve kalan serserileri köşeye sıkıştırmaya başladı. Masachika, kolu hâlâ Nonoa'nın omzundayken olan biteni dehşetle izledi. Bu iki çocuğu pek tanımasa da, Nonoa'ya taptıklarını ve onun için işleri "yasal yollara bulaşmadan halleden" yardakçıları olduklarını biliyordu. Görünüşte Nonoa'ya uzaktan hayranlık duyan hayranlardı ama gerçekte onun yoluna çıkan her engeli ortadan kaldıracak fanatiklerdi.
Serserileri onlara bırakabilirim herhalde... Hatta şu an asıl endişelenmem gereken şey, çocukların işin dozunu kaçırıp kaçırmayacağı.
Masachika bu sonuca vardığı an, nihayet doğrulmayı başaran Hikaru'nun yanına koştu.
"Hikaru! İyi misin?"
"E-evet... Şimdi daha iyiyim."
Hikaru karnını tutarak yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı... Ama bacakları uyuşmuş gibiydi, sendeleyerek dengesini kaybetti.
"Tuttum seni."
Masachika, düşmesini engellemek için hemen Hikaru'nun sağ kolundan yakaladı... O sırada biri de Masachika'nın sol koluna yapıştı... Ve sıkıca sarıldı.
"Beni kurtardığın için çok teşekkür ederim!"
"O-oh, şey..."
Serserilerin rahatsız ettiği genç kız, gözlerinde ışıltılarla sol koluna sokulmuştu.
"Bekle. Sen Nonoa'nın nesi oluyorsun...?"
[AI CENSORSHIP BLOCKED THIS CHUNK - RAW ENGLISH RETAINED]
“Yes! I’m Lea Miyamae, Nonoa’s little sister! Oh, and that’s my brother Leo,” revealed the girl while halfheartedly pointing at a somewhat arrogant-looking boy who was sulking nearby with bruised and swollen cheeks.
“Hey, are you okay? Did those guys do that to you?”
“Hmph. This is nothing.”
Leo looked away from Masachika as if the older boy’s concern annoyed him. Immediately, Lea briefly glanced at him with a look that said “What a brat” before grinning as she gazed up through her eyelashes into Hikaru’s eyes.
“What’s your name?”
“Huh? Oh… Hikaru Kiyomiya.”
“Hikaru Kiyomiya… What a wonderful name! Do you mind if I call you by your first name?”
She tilted her head curiously in an almost calculating manner. She was unbelievably cute—which should come as no surprise, since she was Nonoa’s little sister. However…
“Ha… Ha-ha…”
…Hikaru honestly couldn’t stand girls like her, so he forced himself to smile while giving an evasive reply, but Lea didn’t seem to be bothered in the least.
“All right, I’ll start calling you Hikaru, then. Thank you so much for saving me, Hikaru.”
“I actually didn’t do anything…”
“You were the only one who came to my rescue! Who knows what would have happened to me if you didn’t show up…”
Lea placed a hand over her mouth and looked away as tears began to well in her eyes—a gesture that would trigger most people’s desire to protect the person crying, but Hikaru’s reaction proved to be rather lukewarm.
“At any rate, I’m glad nothing happened to you…Well, I suppose something did happen, so I apologize if that came off as insensitive…”
“Giggle.You’re so sweet, Hikaru. I’m more worried about you, though… Is your stomach okay?”
“Yeah, I’m fine.”
Masachika sharpened his gaze.
“Were you punched or kicked in the stomach?”
“Punched, I think.”
“By who?”
“Uh… By the guy knocked out right there.”
Hikaru glanced at a man lying faceup nearby.
“Oh?” muttered Masachika and he slowly walked over toward the man, but Hikaru sensed danger and immediately grabbed him by the wrist.
“Hey! What do you think you’re doing?”
“Give me a second. I’m going to give him a few smacks, wake him up, and have him get on all fours to apologize to you.”
“No, stop. You’ve already done more than enough. Blood is already gushing out of his nose, too… And I think you broke his front teeth? Uh…”
“All of that was in self-defense, so it doesn’t count.”
“It counts! Really! You’ve done enough!”
Hikaru tightened his grip around Masachika’s wrist, stopping him again. Masachika glared at the unconscious man and snorted with contempt before facing Hikaru.
“Fine. Let me walk you to the school infirmary, then.”
“What? No, I’m fine.”
“You’re not. You could have a broken bone or a ruptured organ.”
“He’s right! Come on, I’ll go with you,” Lea said.
“Oh god. Anything but that” was what Hikaru obviously wanted to say, but Masachika didn’t have any more time to spare. There could still be ruffians like these guys somewhere else, so he needed to keep moving.
“Sorry. Lea, was it? Do you think you could take care of Hikaru for me?”
“Hey, wai—!”
“Of course! Come on, Leo. Let’s go.”
“No, I’m fine…,” replied Leo with a sour pout.
“You’re so not fine. Like, you totally cut the inside of your lip pretty badly, right?” stated Nonoa in a matter-of-fact manner.
“Stop treating me like a kid!”
Leo smacked Nonoa’s hand away before she could touch his swollen cheek.
“…? I’m not. I’m treating you like a little brother.”
“What’s the difference?!”
Masachika approached Nonoa’s side, then whispered into her ear:
“I need you two backstage once Hikaru’s done getting fixed up. Do you mind if we let your two big friends here handle the rest?”
“Sure,” she responded softly.
But even a halfhearted reply like that felt reassuring after everything that had happened.
“I’m counting on you.”
After expressing his gratitude, Masachika immediately took off, with the sole desire to keep his promise to Alisa.
Around that time, another group of hooligans showed up at the maid caférun by the freshmen in Class D and Class F.
“Eeek!”
“Yo, yo, yo! Did ya hear that? She literally just screamed ‘eek!’ Even their screams are cute.”
“S-stop… L-leave me alone…”
“Come on, be a good maid, and let me touch that little butt of yours. What do ya got to lose?”
Although a few goons were misbehaving and acting like they were at a hostess bar, the female students were far too afraid to say anything. What made the situation worse was the fact that the core members of the staff, Sayaka and Nonoa, were away preparing for their performance. Ultimately, Seirei Academy was a school for the wealthy, so most students grew up in a sheltered environment where they never had to deal with ruffians, especially ones like this that appeared violent. In fact, they seemed to be flaunting how uncivilized they were, which was something these students had never had to deal with before, either.
“Heh. I thought hangin’ out at a rich kids’ school would be boring, but this is kinda fun.”
“Hell yeah. Now, these are ladies, unlike that trash we got back at our school.”
“Thank you for inviting us, Gonda!”
“Yeah, ya better be grateful,” said a thin-eyebrowed man even larger than the other guys. He was this group’s leader, Gonda, and he had absolutely no connection to Seirei Academy. In fact, he went to a public high school eight stations away and was well-known in the neighborhood for being a hooligan. All he knew about Seirei Academy was that it was basically a school where smart, rich kids went. In other words, why would he have brought his crew to the Autumn Heights Festival? It was all because of an anonymous envelope he’d received two weeks ago.
Inside the envelope were ten invitation tickets, along with a single letter. The letter was a request that he make a mess of the festival, and it included specifics, such as what time he could sneak inside without getting stopped by security, what route to escape by after he caused a scene, and how he was going to be paid for his work. Although skeptical at first, he checked the station locker specified in the letter and found money inside that served as a sort of deposit for his services and thus erased any doubts he may have had.
“Are ya sure you’re fine payin’ for us?!”
“Damn right, I’m fine. I got a little extra cash from one of my side hustles the other day.”
“What a gentleman! That’s Gonda for ya!”
Be that as it may, he wasn’t planning on foolishly following orders to a T and going on a rampage. The letter may have said that he wouldn’t be charged for whatever he decided to do, but he wasn’t stupid enough to believe that. Therefore, Gonda wasn’t going to do anything that would get the police involved. Instead, he was going to use this advance payment to enjoy himself, and if he ended up getting paid a reward for his services, then that would just be a bonus.
The crowd here ain’t bad, though…
All the people nervously glancing in their direction seemed to be proper young ladies from well-off families. Their skin was nice, they wore little makeup, and they all had beautiful black hair that had probably never been dyed before. Despite being girls in high school, they were fundamentally different from the girls in Gonda’s high school. They obviously lived in completely separate worlds from students like Gonda, who couldn’t afford to go to cram school, much less a private school.
And now they were getting attention from these refined ladies who they usually wouldn’t even be able to speak to as equals under normal circumstances. For Gonda, there was no better feeling than this. It was a different feeling from being the boss of a bunch of underclassmen, as it filled both his desire to rule and his desire for absolute power.
“Excuse me! How long do you guys plan on hanging around here?!”
But it wasn’t long before someone decided to put a damper on the mood. Her dyed hair and excessive makeup as she placed her hands on her hips set her apart from the other girls, and she was glaring at the group of ruffians. This girl was one of Nonoa’s so-called fangirls, although there was no way any of these delinquents would know that. “I’m not going to allow such savage behavior during the queen’s absence,” she seemed to be saying with her eyes, bracing herself to stand her ground while narrowing her gaze.
“I hear you’ve been sexually harassing my girls! I don’t even want your money! Just leave!”
“Excuse me?”
One of the guys raised an eyebrow and stood from his seat, when—
“Hey.”
—Gonda shot him a piercing glare, making him sit right back down.
“Sorry about our poor behavior,” he apologized with a shady sneer as he faced the female student.
“We didn’t know that touching a few asses counted as sexual harassment here. We’ll order something and be good, so could ya cut us some slack?”
The female student blinked in bewilderment a few times as though his unexpected, ridiculous proposal took the wind right out of her sails, but after a few moments went by, she frowned and turned him down.
“I don’t want to hear excuses. You’re making people uncomfortable, so we want you to leave.”
“Yo, seriously? I said we’ll pay. Besides, who are we even bothering? Look,” replied Gonda, surveying the empty classroom. Every other customer had already left…for glaringly obvious reasons, of course.
“Other customers are afraid to come inside because of you guys!”
“That’s rough. How ’bout this? We’ll pay for your lost business, too.”
“Looks like I’ll be having a sodaaa!”
“Oh, I’ll have a beer.”
“What is wrong with you? They obviously don’t serve beer here, numbnuts.”
The goons guffawed, allowing Gonda to easily evade the female student’s demands as they slowly wore her down mentally… Suddenly, the door to the classroom flung open.
“That’s enough!” announced the voice of their hero.
A radiantly beautiful lady with honey-blond spiral-curled pigtails appeared with impeccable timing.
“““Sumire!”””
Hizmetçiler bu karizmatik giriş karşısında sevinçten çığlık atarken, Sumire neye uğradığını şaşıran serserilere öfkeyle baktı ve kendinden emin bir tavırla üsteledi:
“Konuşmak hiçbir şeyi çözmeyecek. Görünüşe bakılırsa birazcık nazik şiddete ihtiyaç var!”
“Nazik şiddet mi?”
Kaba saba birinin ağzına yakışacak bu sözler, bir hanımefendinin dudaklarından dökülünce tuhaf kaçmış olmalıydı; zira suçluların her birinin gözlerini kafa karışıklığı kapladı. Sumire ise tüm bunlara aldırış etmeden, kınından çıkardığı replika kılıcıyla, yüzünde zarif ama sinsi bir gülümsemeyle dimdik karşılarında durdu.
“Etkisiz hale getirin onları.☆”
Bu bir işaretmişçesine, disiplin kurulu üyesi beş kişi bir anda sınıfa daldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.