O gece yediyi biraz geçmişti ve Öğrenci Konseyi'nin yedi üyesi, kulübeden yirmi dakikalık bir yürüyüşle yakındaki bir tapınağa gelmişti. Uzun taş merdivenleri tırmanıp kapının altından geçtikten sonra, kendilerini kıvrımlı taş yolun sonundaki ana tapınağın önünde buldular. Sayısız tezgah kaldırım boyunca sıralanmış, bölge cıvıl cıvıl ve hareketliydi.
“Oha… Burası bambaşka!”
Masachika buranın daha çok küçük, yerel bir festival olmasını bekliyordu ama hayal edebileceğinden çok daha fazla tezgah ve insan vardı. Yukata giymiş Touya, gururla sırıtarak övündü:
“Şaşırdın değil mi? Havai fişek gösterisi de oldukça muhteşemdir, benden söylemesi. Gösteri sırasında taşınabilir tapınağı bile ön kapıdan çıkarıp binanın etrafında bir tur attırırlar.”
“Vay canına, gerçekten mi?”
Gruptaki kızlar bile hem etkilenmiş hem de şaşırmış görünüyordu. Bu arada, her biri muhteşem bir yukata giymişti. "Yanımda yukata getirdiğime ne kadar sevindim," diye düşündü Masachika onlara bakarken.
İyi ki dedeme bunu bana göndertmişim. Yoksa bu devasa festivalde normal kıyafetlerle tek başıma kalacaktım. Çok garip hissederdim.
Zar zor da olsa göze batmamayı başardığı için içini çekti. Ama kızlar büyüleyici görünüyordu. Chisaki, Yuki ve Ayano, geleneksel siyah saçları ve yüz hatlarıyla zaten muhteşemdi, bunu söylemeye gerek bile yoktu. Ancak Alisa ve Maria da son derece güzeldi, her ne kadar ilk kez kimono kiralayıp deneyimleyen yabancı turistler gibi dursalar da. Tek dezavantajı, büyük kemerlerin genellikle onlar gibi iri göğüslü kadınları şişman göstermesiydi… Ama bu durum, belli biri onlara giyinmeleri için yardım ettiğinde halledilmiş gibiydi – o belli kişi Ayano'ydu ve bir hizmetçi olarak inanılmaz becerileri gerçekten kendini gösteriyordu. Ama ne yazık ki… Maria kadar "bereketli" birine tekniğin yapabileceği de sınırlıydı…
“Neyse, biz de bu arada etrafta dolaşıp tezgahları kontrol etmeye ne dersiniz?”
“İyi fikir.”
Her tezgahı sırayla gezmeye karar verdiler… Ama sadece birkaç dakika geçtikten sonra, bir grup yabancı adam yanlarına gelip onlarla konuşmaya başladı. Belki de bu, güzel genç kadınlarla çevrili olmanın olumsuz bir etkisiydi.
“Hey, hanımlar. Tatilde misiniz?”
“Oha! Şunların güzelliğine bak!”
İlk bakışta altı üniversite öğrencisinden oluşan bir grup gibi görünüyorlardı. Her biri gündelik giyinmişti ve yanlarında hiçbir şey taşımıyordu, bu da festivale başka nedenlerle geldiklerini açıkça belli ediyordu. Adamlar onlarla konuşmaya başladığı an hem Masachika hem de Touya öne çıktı ama iki adamın beş kızı altı agresif üniversite öğrencisinden tamamen bloklaması imkansızdı. Davetsiz misafirler hemen ortadan ikiye ayrılıp kızlara her yönden yaklaştılar, sanki buna alışkınlarmış gibi, gitmelerini bloklamak için yarım bir çember oluşturdular. Sonra kızları sanki değerlerini biçiyormuş gibi süzdüler.
“Ne istiyorsunuz siz? Onlar sizin yapmak istediğiniz hiçbir şeye ilgi duymuyor,” diye açıkça belirtti Masachika.
“Aynen öyle. Biz buraya festivalin tadını çıkarmaya geldik, o yüzden yolumuzdan çekilin,” diye ekledi Touya, devasa, heybetli vücudunun önünde kollarını kavuşturarak. Ancak onlar yerlerinden kıpırdamadılar, aksine aptalca güldüler.
“Hadi ama, öyle yapmayın. Biz buralıyız. Size etrafı gezdirebiliriz.”
“Sen çok tatlısın. Adın ne?”
“Hey, saç rengin gerçek mi? Ah, dur. Japonca konuşabiliyor musun sen?”
İkisi Masachika ve Touya ile uğraşırken, diğerleri kızlarla aşırı samimi bir şekilde sohbet etmeye çalışıyordu. Masachika'yı kelimelerle tarif edilemez bir iğrenme kapladı. O ve Touya sadece gözleriyle anlaştılar ve hızla iki yana kayarak adamları dışarı iterken onlara öfkeyle baktılar.
“Cidden, durur musunuz artık? Onları korkutuyorsunuz, o yüzden geri çekilin. Gerekirse polisi ararız.”
“Dostum, çok abartıyorsun.”
“Kimseyi korkutmaya çalışmıyoruz. Hey, adını söyle bana. Bonjour? Hola? Guten Tag?”
Üniversite öğrencilerinden biri, Masachika'nın arkasında duran Alisa ve Maria'nın dikkatini çekmeye çalışarak şaka yapıyordu. Ama Masachika hayal kırıklığıyla dişlerini sıkmaya başladığı an, Alisa ve Maria Rusça bağırmaya başladılar.
Maymun, ormana geri dön!
“Обезьяна, возвращайся назад в лес!”
Öğğ! İğrenç!
“Фуу, противно!”
“…?!”
Bu acımasız Rusça, Masachika'yı neredeyse kahkahalara boğuyordu, oysa bunun zamanı olmadığını biliyordu.
“Oha. Bu ne dili? Komikmiş.”
Ama adamlardan biri, Alisa'ya dokunmak için uzanırken bunu sadece gülüp geçti. Masachika anlık olarak içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Bunu barışçıl bir şekilde bitirme arzusu anında yok oldu; adamın bileğini yakaladı ve suratını asarak olanca gücüyle sıktı.
“Ona dokunma.”
Ürpertici sesinde zerre sıcaklık yoktu, kötü niyetini fazlasıyla açık ediyordu. Onun bu yönüne alışkın olmayan Öğrenci Konseyi üyeleri şaşkınlık içinde kalmıştı. Aptalca gülen üniversite öğrencisi bile gülmeyi bırakıp bir adım geri çekildi ama adam neredeyse anında gözlerini kısarak sesini alçalttı, utanç verici tepkisini telafi etmek için tehdit etti:
“Sorunun ne senin, dostum? Eğer iyiliğini düşünüyorsan beni bırakırsan iyi edersin.”
Aralarındaki hava gerginleşti, uçucu duygular diğer üniversite öğrencileri arasında yayıldı ve altısının da aptalca ifadeleri kötü niyetle çarpıldı. Touya sessizce kendini hazırladı, Yuki gizlice yumruklarını sıktı ve Ayano kollarından üç mekanik kurşun kalem fırlatıp parmaklarının arasında yakaladı. Gerilim yüksekti ve durum gittikçe kötüleşiyordu… Tam o sırada, soldaki üniversite öğrencilerinden ikisi aniden ses çıkarmadan yere yığıldı. Herkes ne olduğunu görmek için anlık olarak aynı anda baktığında, Masachika'nın yanındaki iki adam da boyunlarına hızlı bir darbe alıp yere yığıldı. Sadece saniyeler içinde dört adamı yere seren kişi, şimdiye kadar sessiz kalan Öğrenci Konseyi başkan yardımcısından başkası değildi.
“Ha…?”
“Ne…?!”
Kalan iki adam ne olduğunu hala anlamamış bir halde geri geri çekilirken şaşkına dönmüştü ama Chisaki dümdüz yanlarına yürüdü ve yıldırım hızıyla iki kroşe savurarak çenelerine vurdu ve diğerleri gibi onları da bayılttı. Saniyeler içinde altı adam yerde yatıyordu, etrafta toplanmaya başlayan kalabalık arasında bir kargaşaya neden olmuştu. Buna rağmen Chisaki, yakalarından ikişer adamı tutarak Touya'ya bakarken seyircilere hiç dikkat etmedi.
“Üzgünüm, Touya. Ama şu ikisini de sen tutabilir misin benim için?”
“…Elbette,” diye kabul etti Touya, biraz karmaşık bir ifadeyle, kız arkadaşının isteğini reddedemeyerek. Diğer ikisini de yakalarından tuttuğundan emin olduktan sonra, Chisaki umursamazca önerdi:
“Üzgünüm, ama siz önden gidin. Bunları bir yere kırıp, katlayıp istifleyeceğim ki kimsenin yoluna çıkmasınlar.”
“Bunlar pek de insanlarla kullanılan fiillere benzemiyor… ‘Kırmak’? ‘Katlamak’…?”
“Ne? İzlemek mi istiyorsun?”
“Pas geçiyorum,” diye yanıtladı Masachika anlık olarak, ifadesiz bir yüzle.
“Sen bilirsin,” dedi kaşını kaldırarak, sonra altı baygın üniversite öğrencisiyle birlikte tezgahların arkasındaki çalılıklara doğru gözden kayboldu. Masachika yavaşça başka yöne baktı, ormanın karanlığı cehennemin girişine benzemeye başlamıştı.
“Oh be…”
Nefes verip kafasını soğuttuktan sonra, kalan dördüne dönüp derin bir reverans yaptı.
“Üzgünüm. Durumu yatıştırmak yerine herkesi tehlikeye attım.”
Duygularına yenik düştüğü için özür dilerken, gazaptan eser kalmamıştı. Alisa ona sanki bir anlığına şaşırmış gibi göz kırptı ama neredeyse anında telaşla elini omzuna koydu ve kekeledi:
“İ-iyisin sen. Bizi korumaya çalıştın ve bu beni gerçekten mutlu etti. O yüzden başını kaldır, tamam mı?”
Diğer üçü de ona katıldı.
“Yaptığın hiçbir şeyi kimse kafasına takmadı. İçimden bir ses onların mantıklı bir şey dinlemeyeceğini söylüyordu.”
“Çok cesurdun. Ben titredim.”
“Hiçbir şey için özür dilemene gerek yok. ♪ Çok havalıydın! Hadi şimdi. Festivalin tadını çıkaralım.”
Küçük kız kardeşi gibi, Maria da Masachika'nın omzunu sıvazladı. Ama başını kaldırdığında, Alisa'nın endişeli bakışları ve Maria'nın rahatlatıcı gülümsemesiyle karşılaştı. Maria sonra Alisa'nınkiyle birlikte onun elini de tuttu ve ekledi:
“Hadi, orada pamuk şeker var. ♪”
“E-evet…?”
“Ha? Hayır, şey… Pamuk şeker pek sevmem aslında.”
“Gerçekten mi? O zaman sadece sen ve ben, Alya. Hadi gel.”
Düşünmeden anında reddetmişti. Bu yüzden Masachika, Maria ve Alisa'nın pamuk şeker tezgahına doğru ilerlemesini izlerken, son derece düşünceli olan Maria'yı yanlışlıkla geri çevirdiği için pişman olmaya başladı. Ama festivalin tadını çıkarmaya henüz hazır değildi. Duygularını bu kadar çabuk değiştiremiyordu. Dördü onu affetmiş olsa da, yine de duygularına yenik düşmüş ve durumu kötüleştirmiş, sonunda başkasının onu kurtarmasını sağlamıştı. Bu yüzden hala aceleciliğini düşünüyor ve kendini bu yüzden suçluyordu.
“Bu kadar kafana takma. Çok havalıydın,” diye fısıldadı Yuki, sanki moralinin bozuk olduğunu anlamış gibi hızla yanına kayarak.
“Teşekkürler…”
“Cidden, kafana takma. Tamamen haklı nedenlerle sinirlendin. Eminim Alya'nın kalbi seni öyle gördüğünde küt küt atıyordu.”
“Sen neyden bahsediyorsun Allah aşkına?”
Masachika bıkkın bir iç çekti belki ama kız kardeşiyle böyle geek muhabbeti yapmak aslında biraz olsun iyi hissettirmişti ona. Ne yazık ki bu, ona tam da kız kardeşine söylemek istediği şeyi hatırlattı ve anında ona öfkeyle baktı.
"Bir saniye. Önerdiğin ateşkes ne oldu?"
Gözleri adeta, "Kral oyunundan sonra mutfakta Alya'yı kışkırtmak da neyin nesiydi?" der gibiydi. Ama Yuki ona bir aptalmış gibi baktı.
"Ne? Ateşkes yapmanın tek sebebi, rakibinin gardını düşürüp en beklemediği anda saldırmaktır."
"Kahretsin… Haklı…"
"Hem, ikinize yakınlaşma fırsatı verdiğim için bana teşekkür etmelisin. Bu, akıl almaz bir stratejiydi."
"Bunu istediğimi de nereden çıkardın?"
"Kendine gel. Bütün yaz tatili boyunca ikiniz epey yakınlaştınız. Yanlış mı biliyorum?"
"Şey… Yani… Hayır…"
Gözlerinde merak parıltılarıyla, dirseğiyle böğrüne dürttü onu. Masachika, yaz tatili boyunca Alisa ile geçirdiği zamanı hatırlamaya çalıştı… ama aklına sadece Alisa'nın sinirli yüzü geliyordu ve kafasında bir soru işaretiyle donup kaldı.
Cenneti boyladığım, tekmelendiğim, yumruklandığım anlar vardı… ve… şey…? Hiç anlaşamıyorduk ki. Hatta ilişkimiz daha da kötüye gitmişti…
Ne kadar kafa yorarsa yorsun, aklına sadece yaptığı hatalar geliyordu – o kadar ki, yakınlaşmak yerine Alisa'nın kendisinden sıkıldığından endişelenmeye başlamak üzereydi.
Dur bir dakika… Olamaz… Bütün yaz tatili boyunca tam bir pislik miydim ben?
Kujou kardeşlerin ellerinde pamuk şekerlerle yavaşça geri döndüğünü izlerken, tepesinde bir kasvet bulutu asılıydı.
"Şey, ben… Alya ile aramızdaki şeyleri yoluna koymaya gideceğim," diye fısıldadı.
Yuki, yüzündeki paniği görmüş gibi gözlerini devirerek yanıtladı:
"Pekâlâ, iyi eğlenceler. Ben de Ayano'yu çikolata kaplı muz standına götürüp bir ustayı nasıl memnun edeceğini öğreteyim bari."
"Ne? Hayır."
"…Şaka yapıyorum. Hmm… Sanırım katanuki standına gidip sahibini ağlatacağım."
"Çok da acımasız olma."
"Ha, doğru. Al, sana kameramı ödünç vereyim. Hadi, Ayano. Gidelim."
"Emredersiniz."
Onların neşeyle kalıp şeker standına doğru ilerleyişini izlerken, Alisa ve Maria geri döndü. Ama Masachika onlara baktığında ağzı açık kalacak gibi oldu.
"Oha…"
"…Ne?"
"Sadece pamuk şeker tutuyor olsanız bile ikiniz de resim gibisiniz."
"Aman tanrım.♪Gerçekten mi?"
"…Hıh."
Maria elini yanağına koyup gülümsedi, Alisa ise ne diyeceğini bilemez gibi kaşlarını çattı. Ama Masachika samimiydi. Bunu sadece Alisa'nın gözüne girmek için söylemiyordu. Yukata ve pamuk şeker. Bu basit kombinasyon son derece çekiciydi, Masachika'nın parmağını yavaşça kameranın deklanşör düğmesine yönlendiriyordu.
"Hey, ama… Fotoğraf çekeceksen, en azından önce haber ver."
"Üzgünüm. O anı bozmak istemedim. İstersen silebilirim ama."
"Hayır… Sorun değil… ama ağzım açık kalmış olabilir ve…"
"Merak etme. İstediğin ifadeyi yapsan bile yine de iyi görünürsün."
"A-ah…"
Alisa ne tepki vereceğini bilemez gibi hızla başka yöne baktı ve pamuk şekerini yemeye başladı. Maria, kız kardeşinin tepkisini izlerken sırıttı ama Alisa anında ona delici bir bakış attı, bu yüzden Maria konuyu değiştirerek konuştu.
"Bu arada, Yuki ve Ayano nereye gitti?"
"Katanuki standına."
"Katanuki mi?"
"Şey, nasıl açıklasam? Ortasında hayvan gibi bir şeklin ana hatları çizilmiş dikdörtgen bir şeker kalıbı alıyorsun ve onu kürdan veya iğneyle oyman gerekiyor. Eğer dikdörtgen kalıba zarar vermeden bunu başarırsan, bir ödül kazanıyorsun."
"Vay canına.♪Kulağa çok eğlenceli geliyor."
"Acemilere pek tavsiye etmem aslında. Saatlerce başında kalıp zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilirsin."
"Gerçekten mi? O zaman en sona saklamalıyız sanırım."
"Evet, kesinlikle. Önce görmek istediğimiz her şeye bakalım, sonra zamanımız kalırsa deneriz," diye önerdi Maria'ya. Tam o sırada Alisa'nın yakındaki bir standdaki japon balığı yakalama oyununa gözlerini diktiğini fark etti. Bu arada, birkaç dakika önce aldığı pamuk şeker, sihirli bir şekilde tatlı pamuksuz bir çubuğa dönüşmüştü. Oooh, gizemli.
"Alya, japon balığı yakalamayı denemek ister misin?"
"Eğlenceli görünüyor gerçekten."
"O zaman gel. Sen ne dersin, Masha?"
Bu, tam bir alçak olmadığımı göstermek için bir şans, diye düşündü, bakışlarını Maria'ya çevirirken.
"Hâlâ yiyecek çok şeyim var, o yüzden ben sadece izleyeceğim," diye yanıtladı, pamuk şekerini havaya kaldırarak.
"O zaman bunu benim için tutar mısın?"
"Elbette.♪Doğru, kameranı da alayım."
"Harika. Çok teşekkürler."
Alisa pamuk şeker çubuğunu teslim ettikten ve Masachika Yuki'nin kamerasını ona emanet ettikten sonra, doğruca japon balığı yakalama oyununa yöneldiler. Orta yaşlı dükkân sahibine iki yüz yen ödeyip üç kepçe ve küçük bir kâse aldıktan sonra şişme havuzun önüne çömeliverdiler. İşte o an Masachika, Alisa'nın acemi olduğunu hemen anladı. Elinde su dolu kâseyi tutuşu bile bunu açıkça belli ediyordu. Bu, hem kepçenin alması gereken mesafeyi artıracak hem de kepçenin göreceği hasarı çoğaltacaktı. Ayrıca, başını suyun üzerine uzatmak da kötü bir fikirdi, çünkü gölge balıkları korkuturdu. Dahası, kaçan balıkları yakalamaya çalışmak ise—
"Ah…," diye mırıldandı Alisa, ilk kepçesini neredeyse anında parçaladıktan sonra. Masachika, göz ucuyla onun ikinci kepçeyi alırken gözlerini kıstığını izledi. Bu sırada kendi kâsesini suyla doldurup şişme havuza yüzmesi için bıraktı. Kâsenin gölgesini kullanarak balıkları istediği yere yönlendirdikten sonra, kepçesiyle suyu çapraz bir açıyla hızla deldi ve hiç yavaşlamadan suyun altında daire çizerek bir balığı kâsesine aldı.
"Yakalandın."
Sonraki japon balığı için de, ondan sonraki için de aynısını yaptı.
"Vay canına, Kuze. Harikasın♪," diye neşeyle tezahürat yaptı Maria. İşte bu samimi övgü, onun azmini körüklemiş ve yeteneklerinin eskisinden daha parlak parlamasını sağlamıştı. Başta sadece biraz hava atıp Alisa'ya birkaç tavsiye vermek istemişti ama Maria'nın beklenmedik övgüsü onu o kadar iyi hissettirmişti ki, bir seferde üç dört japon balığı yakalamaya başladı. Üç kâğıt kepçesi de bittiğinde, kâsesi neredeyse japon balıklarıyla dolup taşıyordu. En az otuz tane vardı.
"Vay canına.♪Ne gösteri ama.♪"
"Heh…"
Sırıttı ve Alisa'ya göz ucuyla baktı… sadece onun açıkça sinirlenmiş bir şekilde boş kâsesine gözünü dikmiş olduğunu gördü. Yüzü anında dondu.
Ne düşünüyordum ben?! Onu tamamen ezdim geçtim! …Yani, bir yarışma değildi ama yine de…!
İşte o an, oyuna o kadar kaptırmıştı ki asıl amacını, yani Alisa'yı mutlu etmeyi tamamen unuttuğunu fark etti. Ona birkaç ipucu verip kendisinden daha çok hoşlanmasını sağlamak ne olmuştu?
"Şey… Alya, sana nasıl yaptığımı öğretmemi ister misin?"
"…Hayır, iyiyim. Çok teşekkür ederim."
Gecikmiş olsa da yine de ona tavsiye vermeyi teklif etti ama Alisa kısa ve net bir şekilde reddetti, yırtık kâğıt kepçeleri dükkân sahibine geri verip tekrar ayağa kalktı. Masachika balıkları tutmayı hemen reddetti ve pişmanlık kalbini yavaşça yutarken onu takip etti.
"Ş-şey, orada su balonu yakalama oyunu yapıyorlar, denemek ister misin?"
Kendini affettirmek için hemen yakındaki bir standda başka bir oyun oynamaya davet etti onu. Yüz yen için otuz saniyelik bir zaman sınırı vardı gibi görünüyordu. Su tankı, bir stadyumun pistleri gibi ortası boş, oval şeklindeydi ve her renkten balonlar suyun üzerinde nazikçe yüzüyordu. Maria bunu görünce anında elini kaldırdı.
"Aa, ben! Ben denemek istiyorum.♪"
"…Ben de deneyeceğim sanırım."
"O zaman hepimiz birlikte yapalım."
Tankın önünde yan yana çömelmişlerdi, her birinin elinde bir ip vardı. Her ipin ucuna dört uçlu bir kanca takılıydı. Dükkân sahibi geri sayım yaptıktan sonra, o aleti kullanarak su balonlarına takılı lastik bantları yakalamaya çalıştılar. Ancak…
"Ah…!"
"Ah! Hımm…!"
Alisa ve Maria, hafif ve güvenilmez kancalarla son derece zorlanıyorlardı. Çoğunlukla kancalar doğru yöne dönmüyor, lastik bandın etrafına dolansa bile neredeyse anında çözülüyordu. Yirmi saniye geçmişti ve ikisi de tek bir su balonu bile yakalayamamıştı. Masachika yanındaki kızlara odaklanmaya ve şansını beklemeye başladı.
Zorlanıyorlar… Harika. Şimdi parlamak benim sıram. Japon balığı yakalama oyununu telafi etmek için her birimiz için birer balon yakalayacağım!
Motivasyonla yanıp tutuşarak gözlerini suyun yüzeyine dikti. Sadece dört saniye kalana kadar bekledi ve o an…
Şimdi tam sırası!
…akıntının ters yönüne bakan bir lastik bandı hızla yakaladı ve çapraz bir açıyla yukarı çekti. Ardından ipin gerildiği ve kancanın kilitlendiği anı bekledi ve yakındaki iki lastik bandı daha kaptı.
"Yakalandınız!"
"Ha?! Üç tane mi?!"
"Vay canına! Bu inanılmazdı!"
Tam planladığı gibi üç su balonunu aynı anda yakaladı ve kronometre otuzuncu saniyede ötmeye başladığında bariz bir memnuniyetle kulaklarına kadar sırıttı… Tam o anda, kanca da ağırlığı taşıyamayarak ipten koptu ve üç su balonu da suya geri düştü.
"Ha?!"
Yüksek bir şapırtı sesiyle su havaya sıçradı, hem Masachika'nın hem de kızların bacaklarına indi.
"A-aman tanrım! Çok üzgünüm!"
Güzel yukatalarını ıslatmış olmanın verdiği suçluluk duygusu dayanılmazdı. Hemen mendilini çıkardı ama daha önce ellerini silmek için kullandığını hatırlayınca onlara uzatmaya çekindi. Neyse ki bu seçimi kendisi yapmak zorunda kalmadı; zira Alisa ve Maria, kendi mendillerini çıkarıp üzerlerindeki suyu silmeye koyuldular.
“Üzgünüm…”
“Önemli değil. Kasten yapmadın ya.”
“Zaten pek ıslanmadık, o yüzden hiç dert etme.♪ Sen daha çok kendini düşünmelisin.”
“Ş-şey, ah… Teşekkürler.”
Maria, kendi mendiliyle Masachika'nın yukatasını silmeye başlayınca, Masachika bir yandan mahcup oldu, bir yandan da minnet duydu. Dükkân sahibi, yakaladığı üç su balonu yoyosunu da Masachika'ya verdi. Böylece planlandığı gibi her birine birer tane düşmüştü ama… yukatalarını sırılsıklam ettiği için duyduğu suçluluk, sevincini bastırıyordu.
H-henüz bitmedi! Hâlâ kendimi telafi edebilirim!
Zihniyetini değiştirdikten sonra, hünerlerini sergilemek için bir kez daha hırslandı… Ne var ki tüm çabaları nafileydi. Atış poligonunda, Maria'nın istediği oyuncağı vurmayı başarmıştı ama yere düşünce yüzü hasar görünce ortalık gerildi. Yukatalarını ıslatmasını telafi etmek için onlara kızarmış noodle ısmarlamak istediğinde ise aşçı, üçünün ne tür bir ilişki içinde olduğuna dair uçuk tahminlerini, akla gelebilecek en kaba sözlerle harmanlayıp herkese duyurmaya karar verdi. Halka atma oyununda Masachika, birincilik ödülü olan bir video oyununu muhteşem bir şekilde kazandı. Ancak arkasındaki çocuk, istediği başka hiçbir şey kalmadığını görünce anında gözyaşlarına boğuldu. Masachika da çocuğa video oyununu vererek en azından ağlamasını durdurabildi. Yine de… bozulan havayı düzeltmenin bir yolu yoktu. Masachika'nın festivali tekrar eğlenceli kılmasının imkânı kalmamıştı.
***
Çocuğun ailesini uğurladıktan sonra Maria ve Alisa'ya dönerek, “…Gerçekten üzgünüm,” diye mırıldandı. Çift, çocuklarının elini tutmuş, Masachika'ya eğilip teşekkür ederek oradan ayrılmıştı.
“…? Ne için özür diliyorsun ki? İyi bir şey yaptın sen.♪”
“Hayır, sadece… sürekli bir şeyler oluyor ya da ben bir şeyleri berbat ediyorum. Sizin için festivali mahvediyorum,” diye mırıldandı Masachika, kendini küçümseyen bir tavırla.
“Olan hiçbir şey senin suçun değil, Masachika. Hadi ama. Tatlı bir şeyler ye de neşelen biraz.” Alisa, hafifçe sıkıntılı bir gülümsemeyle ona baktı. Gözleri birkaç an gezindikten sonra elindeki çikolatalı muzu ona doğru uzattı.
“Ş-şey, vay canına. Teşekkürler…?”
Aklından birkaç düşünce şimşek gibi geçti: Ah, dolaylı öpücük. Ama Madonna izliyor. Yine de gözlerinin önünde asılı duran çikolatalı muza neredeyse refleksle saldırdı. Ne var ki, dolaylı öpücükten kaçınmak için tam ortasından bir ısırık alınca…
“Ah…!”
…meyve, ısırdığı yerden ikiye ayrıldı ve üst yarısı yere düştü. Alisa hemen uzanıp yakalamaya çalıştı ama muz elinin üstünden sekip yere yuvarlandı.
“Ah…”
“Hay aksi! Üzgünüm!”
“Ah be. Ne kadar yakındı.”
Maria hızla eğilip muzu yerden alırken, Masachika donakaldı; işi batırmıştı ve suçlayacak kimse yoktu, sadece kendisi.
“Bunu atarken bir yandan da ellerimizi yıkasak nasıl olur?”
“…İyi fikir. Hemen döneriz, Masachika.”
“Ha? Durun bir. Ben de geleyim—”
“Burada bekle.”
İki genç bayanı yalnız göndermekten rahatsız olduğu için onlarla gitmeyi teklif etti ama Alisa'nın tavrı sert, mesajı ise netti. İşte o an, ellerini birlikte yıkamaya gitmelerinin ardında muhtemelen başka bir neden yattığını fark etti.
“Pekâlâ… Vaktinizi ayırın.”
Sözlerinin ne kadar patavatsızca olduğunu da fark edince, bir kez daha suçluluk duygusu sardı içini. Kalbinde tarif edilemez bir duygu kabarmış bir hâlde onları uğurladıktan hemen sonra, Yuki ve Ayano aniden karşı yönden ona yaklaştı.
“Sizi beklettiğimiz için kusura bakmayın, Masachika Bey.”
“Oh, katanuki'yi beğendiniz mi?”
“Evet. Nyarlathotep ve Shub-Niggurath'ı kalıptan kusursuzca oyup çıkardığımda dükkân sahibi neredeyse ağlayacaktı, ben de ona acıyıp paydos etmeye karar verdim.”
“O kalıpların neye benzediğini hayal bile edemiyorum ama tiksinç derecede zor olduklarına eminim.” Kayıtsızca iç çekti.
“Neyin var, sevgili kardeşim? Bir şey mi oldu?”
Masachika'nın keyifsiz hâlini fark eden Yuki, kaşını kaldırdı.
“Yuki… Bittim ben… Artık dayanamıyorum…”
“Ş-şey, tam olarak ne oldu? Ağlayacak gibisin.”
Yuki'nin dudakları aralanırken Ayano hızla göz kırptı; zira Masachika'nın böyle savunmasız bir hâlde olması pek alışıldık değildi. Ancak o daha açıklayamadan Touya ve Chisaki aniden çıkageldi. Masachika bir kez daha iç çekti, sonra kendini toparladı.
“Sizi beklettiğimiz için kusura bakmayın,” dedi Chisaki, ikili yanlarına yaklaşırken.
“Hey. Tüm bunlar için üzgünüm. Benim yüzümden, siz de…”
“Ha? Oh, hiç dert etme. Aksine, Touya ile baş başa kalıp festivali gezmek için bana bir bahane oldu, o yüzden ben mutluyum.”
“Ayy. Ne kadar da yakınsınız ikiniz.”
“Öhöm… Ne de olsa biz bir çiftiz.”
“Öylesinizdir, evet. Kıkırdar.”
Çift, gözlerinde pırıltılarla utangaçça gülümsedi. Öyle mutlu görünüyorlardı ki o gün herhangi bir şiddet olayının yaşandığına inanmak güçtü. Masachika bu manzara karşısında homurdandı ve omuz silkti. Bundan sonra, beşi bir süre etrafta durup sohbet etti, ta ki Alisa ve Maria nihayet dönene kadar. Birlikte dolaşmayı konuşarak birkaç dakika daha geçirdiler ki aniden, ana tapınağın içinden gümbür gümbür davul sesleri yükseldi.
“Oh, taşınabilir tapınak gelmiş gibi… bu da havai fişek gösterisinin başlamak üzere olduğu anlamına geliyor.”
Touya'nın dediği gibi, farklı boyutlarda üç taşınabilir tapınak ana tapınaktan çıkıyor, taş patikanın ortasından ilerliyordu. Seyirciler de yoldan çekilmek için kenara kayışıyordu. Kendileri de kenara çekilirken, Masachika içinden bir iç çekti.
Havai fişekler, ha? Demek festival de bitmek üzere… Bugün kendimi resmen rezil ettim.
Alisa'ya yaptığı her şeyi telafi etmek istiyordu ama sadece özür dilemesi gereken şeylerin listesine yenilerini eklemiş, bu da onu inanılmaz derecede bunaltmıştı. Tam o sırada yukatasının kolunun dirseğinde bir çekme hissetti. Yanına döndüğünde Alisa, kaşlarını çatmış, ona yukarıdan bakıyordu.
“Kendini hırpalayıp durma. Daha önce de söylemiştim, değil mi? Hani şu…”
“…?”
Alisa, Masachika'nın karşı tarafındaki diğer beş kişinin onları duyacağından çekiniyormuş gibi sustu. Ne var ki 'hani şu' demek Masachika için fazlasıyla soyuttu ve neyden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri bile yoktu.
“Hani şu… geçen gün birlikte dışarı çıktığımızda… ve senin evinin önündeyken…”
“Evimin önünde…?”
Kıpır kıpır partnerinden bir ipucu daha almasına rağmen, hâlâ neyden bahsettiğini anlayamamıştı.
Birlikte dışarı çıktığımızda mı? Evimin önünde mi? Apartman Dairesinin koridorunda mı? O zaman bir şey mi olmuştu?
Masachika anılarını tazelemeye çalıştı, gözleri ipuçları ararcasına gökyüzünde gezinirken, Alisa aniden “Öğğ!” diye bağırır ve işaret parmağıyla yanağını dürttü. “Kadınlardan gerçekten hiç anlamıyorsun sen.”
“Ha. Oh? Üzgünüm?”
Yanağı, aşağılayıcı gözlerle bakan öfkeli bir kadın tarafından dürülürken hâlâ kafa karışıklığı içinde gözlerini kırpıştırıyordu… ta ki kadın aniden hafifçe gülümseyip eğlenir bir tavırla yüzünü incelemeye başlayana dek.
“Demek sen bile bazen birkaç küçük hata yüzünden moralini bozuyorsun, ha?”
“Ne? Elbette yaparım.”
“Kim yapmaz ki?” dercesine kaşını kaldırdı ama Alisa ona sinirle dudak büktü.
“Oh, 'elbette,' öyle mi? Her şey her zaman senin için yolunda gider, tüm bunlara bu kadar rahat yaklaşmana rağmen, bu yüzden işler istediğin gibi gitmezse umursamadığını sanmıştım.”
“Eğer öyle görünüyorsam, kendimi öyle gösterdiğim içindir ama aslında herkes gibi ben de moralimi bozarım.”
Ancak, sözler ağzından çıkar çıkmaz söylediklerine neredeyse anında pişman oldu.
Ne kadar aptalım ben? Ona ne kadar acınası bir hâlde olduğumu göstermek bana ne fayda sağlayacak ki?
***
“Oh?” diye mırıldandı Alisa, ona yarım adım yaklaşırken, hafifçe sokulup koluna sürtündü. Ardından, hâlâ ileriye bakarken nazikçe elini onun eline kenetledi.
“…? A-Alya…?”
Elini aniden tuttuğunda paniğe kapıldı ama Alisa, onun yönüne bile bakış atmadan sessizce şunları söyledi:
“…Artık benim yanımda rol yapmana gerek yok.”
“Ha?”
“Ben de senin için orada olmak istiyorum. Yanında olup sana destek olacağım. Ne de olsa ben senin partnerinim, değil mi?” Alisa, görünüşte kötü bir ruh hâlindeymiş gibi dudak büktü ama herkes onun sadece utancını gizlemeye çalıştığını görebiliyordu. Ardından, ne kadar bariz olduğunu fark etmeden hayal kırıklıklarını dile getirmeye devam etti.
“Her zaman yardım edilen ben oluyorum ve bundan hiç hoşlanmıyorum. Bu yüzden bazen benim de sana yardım etmeme izin versen iyi olur.”
“Hıh! Bu bir emir mi şimdi?” Masachika, onun sevimli isteği ile bunu dile getirme şeklindeki sert tezatlığa güldü. Anında, Alisa ona delici bir ters ters baktı ve tuttuğu eline tırnaklarını batırmaya başladı.
“Sus da gülmeyi kes.”
“Ay, ay, ay. Üzgünüm.”
Ancak, acı içinde özür dilerken bile gülümsemekten kendini alamadı. Onun doğal olmayan ama bir o kadar da içten sözleri, kalbindeki karanlığı ısıtmıştı.
“Teşekkürler. Böyle hissettiğini bilmek bile beni mutlu ediyor, bu da isteyebileceğimden çok daha fazlası,” diye mırıldandı, doğrudan gözlerinin içine dik dik bakarak. Gerçekten de böyle hissediyordu. Alisa'nın sözleri ve eylemleri, onu kendi benliğinden nefret etmekten kurtarmıştı. Buna rağmen, Alisa onun söylediklerini yanlış anladı gibiydi.
“Neyin var senin? Tüm söylediklerimden sonra hâlâ böyle mi davranacaksın?”
Kaşlarını çattı ama bu sefer gerçekten sinirlenmişti. Masachika birkaç an ne diyeceğini bilemedi. Sonra onun muhtemelen yardımını reddettiğini düşündüğünü fark edince anında paniğe kapıldı.
“Yanlış anlaşılma oldu—”
“Boş ver,” diye mırıldandı Alisa yumuşak bir sesle, elini bırakıp arkasını dönerken.
“Ş-şey...?”
“Peşimden gelme.”
Bu sözleri söyleyip hızla uzaklaştı. Onu durdurmak için uzandı ama eli havayı bulduğunda zaten çok geçti.
“Hım...”
Peşinden gitmeli miyim, diye düşündü Masachika. Tam o sırada arkasından biri kolunu çekiştirdi. Döndüğünde Yuki’yi gördü ve taşınabilir tapınağın da yaklaştığını fark etti.
“Masachika, kameramı ver.”
“Hmm? Ah, doğru.”
Dijital kamerayı verdikten sonra, yaklaşan tapınağın hemen fotoğrafını çekti.
“Başkan Touya, Başkan Yardımcısı Chisaki, ikinizin birlikte bir fotoğrafını çekeyim.”
“Bekle. Gerçekten mi?”
“Vay canına. Teşekkürler, Suou.”
Fotoğraflarını çektikten sonra, diğerlerini de dahil etti ve grubun çoklu fotoğraflarını çekmeye başladı. Kısa süre sonra Masachika dalgın dalgın izlemeye dalmışken, Alisa sonunda geri döndü.
“Ah, hey. Hoş geldin... döndün mü...?”
Onu gördüğüne rahatlamıştı... ama aynı zamanda elinde ne tuttuğunu görünce şaşırmıştı. Beyaz köpükten bir paket kutusuydu ve hafif aralık kapağın altından sekiz takoyaki topu görünüyordu.
“...Takoyakiyi bu kadar çok mu istedin?”
“Hayır,” diye ters ters baktı, sonra sırıtarak ekledi, “bir oyun oynayalım.”
“Ne? Bir oyun mu?”
“Evet.”
O an, öndeki taşınabilir tapınak zaten tam önlerindeydi, bu yüzden diğerleri onunla meşguldü. Masachika ve Alisa, etraflarındaki yüksek seslerden etkilenmemiş bir şekilde birbirlerinin gözlerine dik dik baktılar.
“Yuki’nin dediği gibi kaçmamız seni rahatsız etmiyor mu?”
“Ha?! Şey... Evet ama... Yani... Biliyorsun işte?”
Masachika aniden Yuki’nin kral olduğunda verdiği öpüşme emrini hatırladı ve kalbi kontrolsüzce çarpmaya başladı. Yine de, arkasındaki Yuki’ye göz ucuyla baktı, dinlemediğinden emin olmak için sesini alçalttı.
“Ama bunu yapamayız, değil mi?”
“Benim için fark etmez. Beni rahatsız eden, kaçtığım için beni korkak sanması.”
“Hımm...”
Gözleri kararlılıkla parlıyordu, onun gözlerine dik dik bakarken... ki Masachika’nın gözleri yavaşça buğulanıyordu, ama hâlâ pes etmemişti. Gözleriyle diğerlerini işaret etti, sanki bunun kötü bir fikir olduğuna onu ikna etmek ister gibi.
“Burada mı... yapmak istiyorsun...?”
Bu gergin soru Alisa’nın memnuniyetle sırıtmasına neden oldu.
“Oyun işte burada başlıyor. Eğer kazanırsan, kulübeye döndüğümüzde seni teselli edeceğim. Örneğin... başını kucağıma koyabilirsin, ben de başını okşarken alnından öpebilirim.”
“C-cidden mi?” diye içtenlikle sordu, durumu bilinçsizce hayal ettikten sonra. Buz kraliçesi Alisa, kucağında yatmasına izin verecek, başını okşayacaktı? Ve bu bile yetmezmiş gibi, alnından da öpecekti? Artık depresyonda bile değildi, yani teselli edilmeye ihtiyacı yoktu, ama bu teklif Masachika gibi genç bir adam için reddedilemeyecek kadar cazipti.
“Elbette, bu risksiz değil. Kucağım ucuz değil sonuçta.”
Alisa kışkırtıcı bir şekilde çenesini kaldırdı.
“...Hımm. Peki ya kaybedersem ne yapmam gerekiyor?”
“Hmm... Beni buradan çıkarıp başka bir yere götürmeye ne dersin?”
“Ne?”
“Elimden tutup beni yalnız kalabileceğimiz bir yere götürmeni, sonra da beni öpmeni istiyorum. Evet... Tutkuyla, tamam mı?”
Yanağı aniden seğirdi.
“...Bir erkeği nasıl utandıracağını iyi biliyorsun, değil mi? Bu ne, bir filmin doruk noktası mı?”
Kıkırdar. Diğerleri en hafif tabirle şok olurdu. Ama sen kazanırsan benim de utanç verici bir şey yapmam gerekiyor, bu yüzden bu adil.
“...Peki oyun ne?”
Alisa, takoyaki kutusunu eğlenir bir şekilde havaya kaldırarak kısa, küstahça bir kahkaha attı.
“Kurallar basit. Bu takoyakilerle Rus ruleti oynuyoruz. Kötü olanı kim alırsa, kaybeder.”
“‘Rus’...? Gerçekten mi, Alya? Bekle. Ne tür bir yiyecek standı bunları satıyor? ...Ve ‘kötü’ olanın içinde ne var?”
“Bir ton wasabi.”
“Tıpkı televizyonda yaptıkları gibi... Yiyen kişi acı değilmiş gibi yapamaz mıydı ki?”
Bunu söyledikten hemen sonra, sadece ikisi olduğu için aptal taklidi yapmanın anlamsız olacağını fark etti, ama Alisa, sanki haklı olduğunu düşünüyormuş gibi omuz silkti.
“Eğer bu olursa, diğeri hangisinin wasabi dolu olduğunu tahmin etmek zorunda kalır, ve eğer yanlış tahmin ederse, o zaman berabere kalırız ve tekrar oynarız.”
“Diğeri doğru tahmin etse bile hâlâ yalan söyleyemez misin...?”
“Senden bir beyefendi olmanı bekliyorum.”
“Evet, evet. Anladım.”
“Harika. İlk kimin başlayacağını sen seç.”
“...Sen başlayabilirsin.”
Masachika bir an düşündükten ve ikinci gitmeye karar verdikten sonra, Alisa hemen en yakın ahtapot topunu kürdanıyla deldi ve ağzına attı.
“Buyur.”
“...Teşekkürler.”
Paket kutusunu ona uzatırkenki kışkırtıcı gülümsemesi Masachika’ya bir şeyler anlattı.
Bu oyunu bir şekilde ayarlamıştı, değil mi?
Her şey çok şüpheliydi, özellikle de kuralların Masachika’ya baharatlı yiyecekleri sevdiği için büyük bir avantaj sağladığı düşünüldüğünde. Ve yine de Alisa nedense inanılmaz derecede kendinden emindi. Wasabi dolu olanı almaktan endişeli görünmüyordu... ki bu sadece tek bir anlama geliyordu: Aldatıyordu. Bu kadar sert davranmasının tek nedeni, ne olursa olsun kazanacağını bilmesiydi.
Ah, demek mesele bu. “Düşüncesiz” olduğum için bedel ödememi istiyor.
Görünüşe göre, onun için orada olacağını söylediğinde ne kadar mutlu olduğunu ifade etme şeklini beğenmemişti. Ama Masachika oyunun gerçekte ne hakkında olduğunu anladıktan sonra bile sadece omuz silkti.
Artık geri çekilemem; o zaten bir tane yedi, bu da onu daha da sinirlendirir... Söylediklerimi tamamen yanlış anladı, gerçi.
Ama bir yanlış anlaşılma hiçbir şeyi değiştirmiyordu çünkü bir şekilde, kendini ortaya koyan genç bir kadını yine de utandırmıştı. Yaptığı şeyi yapmak çok cesaret gerektiriyordu... ki bu da onun tuzağına düşmesi gerektiği anlamına geliyordu. Kazanmasına izin verecek, üzgün gibi davranacak ve Alisa’nın ona gülmesine izin verecekti. Onu neşelendirmek için yapılacak küçük bir fedakarlıktı.
***
“Hmm... Wasabinin acısını pek sevmem, bu yüzden sanırım tükürmemeye dikkat etmeliyim...”
Bu acı gerçeği kabul ettikten sonra, bir ahtapot topu yedi... ve kısa süre sonra ikincisini de yedi.
“Ha? Hâlâ wasabi gelmedi.”
Bu sadece beklenmedik değildi, üçüncü takoyakisini yerken bir şeylerin yanlış olduğu hissine kapılmaya başladı.
“Görünüşe göre bu benim için sonuncusu,” diye duyurdu Alisa, en ufak bir tereddüt belirtisi göstermeden son topu ağzına atıp kışkırtıcı bir şekilde gülümsedi. Yüz ifadesinde dilinin yandığını düşündürecek hiçbir şey yoktu.
Sadece bir tesadüf müydü? Hâlâ kazanmış gibi davranıyor. Tüm bu süre boyunca şanslı mıydım ve hep iyi olanları mı seçtim?
“Hadi, hâlâ bir tane kaldı.”
“E-evet...”
Düşüncelerinin ortasında paket kutusunu ellerine itti, ama ahtapot topunu kürdanla delerken bile spekülasyon yapmaktan vazgeçmedi.
“Bu his ne...? Sanırım bir şeyler yanlış. Alisa bu oyunu önerdiğinde açıkça dezavantajlıydı, ama tüm süre boyunca endişesiz görünüyordu. Aldatıyor olmalı ya da— Ah.”
İşte o zaman dank etti. Olanları açıklayabilecek tek bir şey vardı. Aldatmıyordu. Aslında tam tersiydi. Eksik olan şey...
...wasabi dolu bir takoyaki. Ya en başta hiç yok idiyse?
O zaman tüm varsayımları yanlıştı demekti. Kesin bir zafer planı yoktu. Tam tersiydi. Bu oyun sadece...
Eğer wasabi topları yoksa, bu açıkça kaybedemeyeceğim anlamına gelirdi... ki bu da onunkilerden hangisinin wasabi topu olduğunu tahmin etmem gerektiği anlamına geliyordu... ki bu da doğru mu yanlış mı olduğuma onun karar vereceği anlamına geliyordu. Başka bir deyişle...
Oyun, ne olursa olsun Alisa’nın kaybetmesi için kurulmuştu. Bunu anladığı an, neredeyse tarif edilemez bir duyguya kapıldı. Yorgunlukla birlikte iç ısıtan bir sevinç karışımıydı, acı tatlı bir şekilde sırıtmasına neden oldu.
Birini teselli etmek için ne dolambaçlı bir yol. Bir oyunmuş gibi davrandı ki, kaybettiği için başka seçeneği olmadığı bahanesini uydurabilsin... sadece Masachika’yı daha iyi hissettirmek için. Ne kadar şefkatli bir partner. Ama...
Onu neşelendirmek için bunu yapmak zorunda hissetmesi benim hatamdı...
***
Zihninde her şey yerine oturduğunda, son ahtapot topunu ağzına attı ve çiğnedi... ama elbette, hiç de acı değildi. Tam o sırada, Alisa küstahça sırıttı ve fısıldadı:
“Ben kazandım.”
Sadece bu Rusça ifade bile hipotezinin doğru olduğundan emin olmasına yetti.
“Peki, şimdi neyin peşinde olduğunu bildiğime göre, öylece kazanmasına izin veremem.”
Masachika aniden gözlerini kocaman açtı ve hızla ağzını kapattı.
“Gvah...! Ahng...! Mmm...!”
“...?! N-ne?!”
“...! A-ahhh! Hff... Hff... Görünüşe göre kaybettim.”
Ahtapot topunu yuttu ve yukarı baktı, gözleri Alisa’nın şaşkın, kırpışan bakışlarıyla karşılaştı. Yüzündeki şaşkınlık ve inançsızlık karışımı onu sırıtmasına neden oldu. Hemen elinden paket kutusunu kaptı, diğer kolunu da Alisa’nın beline sıkıca sararak onu kendine çekti.
“Gidelim mi, leydim?” diye sordu kolunda o varken yaramazca.
“Ha? Şey... Evet...?”
Gözleri kocaman açık bir şekilde kabul ettiği an, elini tuttu ve koşmaya başladı.
“M-Masachika?!”
Arkasından Yuki’nin şaşkınlıkla ona bağırdığını duyabiliyordu, ama arkasına bakmadan koşmaya devam etti, tapınak kapısına doğru koşarak diğer beş kişiyi geride bıraktı. Kalabalığı yarıp geçti, Alisa’nın tökezlemeyeceğinden emin oldu. Ama taşınabilir tapınakları geçip tapınak kapısını gördüğünde...
Pat!
...yüksek bir patlama duydu ve göz ucuyla gece gökyüzünü aydınlatan büyük bir havai fişek gördü. Yine de koşmaya devam etti. Ancak tapınak kapısından geçip taş merdivenlerden aşağı koşup küçük çakıllı otoparka adım attıktan sonra durdu. Otopark, deniz kenarındaki şehir ışıklarının görülebildiği küçük bir tepedeydi... ve ayrıca gece gökyüzünde açan havai fişeklerin mükemmel bir manzarasına sahipti.
“...”
Otopark alanında ona eşlik ederken sessiz kaldı. Ancak ahşap çite ulaştıklarında nihayet elini bıraktı. Sonraki on saniye boyunca, gökyüzündeki havai fişeklere bakarak birbirlerine tek kelime etmediler, ta ki…
“Hey,” diye çıkıştı Alisa aniden, keskin bir tonla.
“Hmm?”
Yanına baktığında, Alisa ters ters bakıyordu, ama en ufak bir şaşkınlık hissetmedi, çünkü nedenini çok iyi biliyordu.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Ne demek istiyorsun ki?”
“…! Aptal numarası yapma. Kaybetmediğini biliyorum, peki neden kaybetmiş gibi yaptın?”
Alisa, wasabi dolu bir puf olmadığını gayet iyi biliyordu. Başka bir deyişle, numara yaptığını… yani bile isteye ona kazandırdığını biliyordu. Kaşlarını kaldırdı, belli ki bir açıklama bekliyordu, ama Masachika, sanki kafası karışmış gibi sakince başını yana eğdi.
“Önce ben sana bir şey sorayım.”
“…Ne?”
“Peki sen neden kaybetmiş gibi yapmayı planlıyordun?”
İşte o an dank etti. Onun planını, amacını – her şeyi – apaçık gördüğünü anladı. Gözleri büyüdü, yanaklarına kızıl bir renk yayıldı ve o alaycı bir şekilde gülümsedi.
“Bwa-ha-ha! Beni gafil avlamak için daha çok şey öğrenmen gerek!”
Gururla kahkaha attıktan sonra sakinleşti ve Alisa’nın gözlerinin içine huzurla baktı.
“Beni daha iyi hissettirmeye çalıştığın için teşekkür ederim. Ama şimdi iyiyim. Cidden. Sadece ne hissettiğini bilmek bile beni çok mutlu ediyor.”
Alisa, onun ne kadar ciddi olduğunu duyduktan sonra defalarca ağzını açıp kapadı… ta ki sonunda kaşlarını çatıp hızla başını ondan çevirerek havai fişeklere dönene kadar. O da sırıttı ve havai fişeklere döndü. Sonraki birkaç uzun an boyunca, her bir gök gürültüsü gibi patlamayla gece gökyüzünü canlı renklere boyayan gösteriyi sessizce hayranlıkla izlediler. Her birini tüm bedeniyle hisseden Alisa aniden fısıldadı:
“…Çok güzeller.”
“Öyleler.”
Ama bunu söyledikten hemen sonra, ne demesi gerektiğini fark etti.
Ah, lanet olsun. “Senin kadar güzel değil” demen gerekiyordu. En azından, sanırım replik buydu…
Göz ucuyla ona baktı ve karanlığın içinden yakut ve zümrüt renkli havai fişeklerin onun profilini aydınlattığını gördü. Nefes kesen bir güzellikti, yine de…
Hmm… Yine de hâlâ oldukça karanlık. Gündüzleri, onu net bir şekilde görebildiğinde çok daha güzel.
Bu romantik olmayan, değersiz düşünce aklına ilk gelen şey oldu. Ama aynı anda, o repliği söylemezse doğru olmayacağını hissetti. Bir kez daha önüne döndü, doğru anı bekleyerek söylemek için – havai fişeklerin gökyüzüne coşkuyla fırlayıp patlamasını bekleyerek.
Çok güzelsin.
“Çok güzelsin.”
Fısıltı, gökleri sarsan patlamanın içinde kayboldu. Alisa’ya göz ucuyla bakıp duymadığından emin olduktan sonra, bir kez daha önüne döndü, utanç yavaş yavaş içine işlemeye başlamıştı.
Gwaaaaaah! Bir daha asla yapmayacağım! Utancımdan öleceğimi sandım!
Yüz ifadesini bozmamak için dişlerini sıktı, utancını umutsuzca gizlerken… sağ omzuna nazikçe bir elin konduğunu hissettiğinde.
Bu da ne—?
Omzuna dokunulduğunu sanarak döndü…
“Mn…”
…ve Alisa’nın dudakları yanağına bastırıldı. Dudaklarının ve burnunun ucunun yanağına değdiği hissi inkâr edilemezdi. Şüphesiz bir öpücüktü ve o donakaldı. Beyni tamamen durdu, havai fişekleri bile duyamaz oldu. Alisa’nın sıcaklığı sessizce yanından ayrılırken, arızalı kulaklarına sadece belli belirsiz bir öpücük sesi ulaştı. Ancak o zaman tekrar hareket edebildi. Yanına baktığında, Alisa sırıtıyordu ve utangaç bir gülümsemeyi engellemek için kendini zorluyordu.
“‘Beni gafil avlamak için daha çok şey öğrenmen gerek,’ miydi?” diye tekrarladı, saçlarıyla oynarken biraz alaycı bir tonla. Masachika, birkaç an önce söylediklerini ve Yuki’nin emrini anında hatırladı, ama Alisa’nın öpücüğü o kadar şok ediciydi ki bunların hiçbiri umurunda bile olmadı.
“Al— Sen…”
Ama yanağına bir elini koymuş, söyleyecek söz bulamıyordu.
“Ee? Sen beni nereye öpeceksin?” diye sordu zafer kazanmış bir ifadeyle, çenesini hafifçe kaldırarak ve onun nefesini boğazında düğümleyerek.
Eğer ben…
Eğer şu an Alisa’nın omuzlarını tutsa… izin verir miydi…? Aklına gelen bu saçma düşünceden kurtulmak için hemen başını salladı ve kesinlikle onu yanağından öpmesi gerektiğini fark etti. Ancak, karanlığın içinden yükselen eşsiz güzelliği, hızlı hareket etmesini imkansız kılıyordu. Dudaklarının onun tenine değmesi küfür gibi geliyordu ve bir kere böyle düşünmeye başlayınca, elinin üstünü öpmek bile affedilemez bir hareket gibi görünüyordu. Belki de kıyafetlerinin üzerinden mi daha iyi olurdu? Bu düşünce kısa bir an aklından geçti, ta ki neredeyse hemen, eşyalarını öpmüş gibi görünerek ne kadar tuhaf bir tip olacağını fark edene kadar. Geri çekilme seçeneği her zaman vardı, ama o zaten onu öptüğü için bunun centilmence bir davranış olmayacağını hissetti.
“……!”
Saniyeler süren o korkunç mücadelesinin sonunda cevap belirdi. Alisa’nın önüne bir adım attı ve sağ elini onun yüzünün yanına uzattı.
“Mn…”
Gözünü kıstı, belki de parmağının kulağına değmesi onu gıdıklamıştı, ama hemen tekrar açtı ve dosdoğru onun gözlerinin içine baktı. O da onun gözlerine baktı, eli nazikçe yüzünden aşağı kaydı ve saçlarını topladı… saçlarının uçlarını dudaklarına bastırıp hemen bıraktı.
Gaaaaaaaaah!!
Anında, acı içinde kıvranarak gözlerini kapamış, yerdeydi… hayalinde. Kendi hareketleri, başa çıkamayacağı kadar utanç vericiydi.
Yani, saçları mı?! Cidden mi?! Bir saniye sakin ol ve düşün! Eğer bir şeyse, bunu ancak havalı, yakışıklı adamlar yapabilir!!
Onun çıplak tenini öpmek mümkün olmayacaktı, bu yüzden çaresizlik içinde saçlarını tercih etmişti. Ancak, bunu gerçekten düşündükten sonra, yaptığının son derece gösterişli olduğu sonucuna vardı, bu yüzden kendini şiddetle duvara vurmayı hayal etmeye başladı.
“Heh… Ha-ha!”
Yumuşak bir kahkaha sesine çekingen bir şekilde gözlerini açtı ve Alisa’nın elini ağzına kapatmış, ona içten bir keyifli bakışla baktığını fark etti.
“Kıkırdar… Bir an dudaklarımdan öpeceksin sandım… ama saçlarım mı? Cidden mi?”
“…Ah, sus be. Bu kadar korkak olduğum için üzgünüm.”
Kendi utancından kaçmak ve biraz somurtmak için hızla başka yöne baktı, bu da Alisa’yı daha da güldürdü. Göz ucuyla onu izlerken, öptüğü saçlarını kaldırdı… ve uçlarını kendi dudaklarına bastırdı.
“…?!”
Ona sırıtarak bakarken, dilsiz bir şaşkınlıkla baka kaldı.
“Korkak,” diye alaycı bir şekilde mırıldandı, sonra hızla kolunu yakalayıp kendi kolunu onun etrafına sardı. Onu sıkıca sıktı, başını hafifçe omzuna yaslarken bir kez daha havai fişeklere döndü.
“Kadınlar hakkında zerre kadar bir şey anlamayan bir partnerle ben ne yapacağım ki?”
Sesi bıkkın geliyordu ama gülümsemesi yaramazdı.
Oh… Demek bu yüzden…
…Yüzündeki o ifadeyi görünce sonunda anladı. Anlamaması imkansızdı.
Alya, sen…
Masachika o kadar uzun süre bunu görmeyi reddetmişti ki, artık inkâr etmesi imkansızdı. Ona karşı hisleri olduğunu fark etmemiş gibi davranamazdı. Ve bunu anladığında, kalbi göğsünde burkuluyormuş gibi hissetti.
Ama ben…
Gökyüzüne baktı, yumruğunu sıkıca kenetlemişti, ama şimdi bir zamanlar gerçekten güzel olan havai fişekler nedense gelip geçici ve melankolik görünüyordu. Havai fişekler gökyüzünde birbiri ardına açıp dağılıyor, sanki onun için mükemmel bir an yaratıyormuş gibiydi – oysa o, geçici ve güzel ışıklar yuvalanan gölgelerini yere çizerken ne hissettiğinden habersizdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.