Öyle demiştim demesine ama aksesuarlar, el kremleri ya da pelüş oyuncaklar olsun, her birinin kendi içinde bir sürü çeşidi vardı.
Bunların arasından bir seçim yapmak gerekirse... Daha epey vakit alacak gibi görünüyor.
— A, Ichijo-kun?
Hediye seçme konusunda çıkmaza girdiğim sırada, aniden ortamda neşeli bir ses çınladı.
Arkamı döndüğümde orada tenis kulübünden Todo ve Ando duruyordu.
— Ah, gerçekten Ichijo-kun'muş. Selam!
— Todo ve Ando, siz miydiniz?
— Evet, görüşmeyeli uzun zaman oldu. Bizi hatırlamana sevindim.
Todo sırıttı ve neşeyle güldü.
— Yine de bu tuhaf bir kombinasyon olmuş. Zampara ve gevşek Kiryu-kun her zaman yanında olurdu ama Tsukishimo-san'ın da size eşlik etmesi şaşırtıcı.
— Hey, kime gevşek diyorsun sen?
— Sana diyorum.
— Hah, komikmiş... Tenis tecrübesi olmayan bana karşı maçta galip gelememiş birinden bunları duymak ne güzel.
— O maç berabere bitmişti bir kere! Bir daha oynarsak seni kesin yeneceğim.
İkisi de rekabet hırsıyla dolup taşarak birbirlerine dik dik baktılar.
Şimdi hatırladım da, geçen günkü derste tekli maç yapmışlardı. Tenis tecrübesi olmayan Kanata'nın Todo'ya karşı bayağı iyi dayandığını anımsıyorum.
Kanata, temel olarak her türlü yetenekte sivrilen biridir.
Çoğu alanda daha en baştan ciddi bir beceriye sahip olmasının yanı sıra öğrenme hızı da çok yüksektir.
Eğer bir yolda uzmanlaşmaya karar verseydi, o yolda geçmişte eşi benzeri görülmemiş sonuçlar elde edeceği gün gibi ortadaydı. Ancak Kanata’nın kendisi çabuk sıkılan ve uğraşmaktan kaçınan biri olduğu için, yeteneği tam anlamıyla heba oluyordu.
— Mi-Miku-chan! Yapma böyle, kavga etmek yasak!
— Kanata-sama, siz de öyle.
— Cık, neyse tamam. Madem öyle, şimdi aramızdaki hesabı tam olarak kapatacağız.
— Canıma minnet.
Aniden düelloya tutuşmaya karar veren ikiliye ayak uydurmak zorunda kalarak, kendimizi alışveriş merkezinin içindeki oyun salonunda bulduk.
— Oyun salonu mu? Fırsat varken tenis oynamayı tercih ederdim.
— Burada tenis kortu yok, o yüzden o iş başka bahara. Ama önüme atılan eldiveni de yerde bırakacak değilim.
— Ne kadar da uğraştırıcı bir kişiliğin var.
— Senin de öyle.
İkisi de şimdiden gaza gelmiş gibiydi, aralarında adeta kıvılcımlar çakıyordu.
— Sadece sporda değil, oyunlarda da iyiyimdir! Hangi oyunda yarışacağımızı seçmeyi sana bırakıyorum.
Todo, kendine olan aşırı güveniyle gururlu bir tavır sergileyerek göğsünü kabarttı.
— Vay, bayağı özgüvenlisin demek. O zaman bu nazik teklifini geri çevirmeyeyim. Bakalım... Yarışacağımız şey şu olsun.
Kanata bunu söyledikten sonra parmağıyla sıradan bir oyuncak yakalama makinesini işaret etti.
Yarış oyunları veya nişancılık oyunları gibi doğrudan karşı karşıya gelinecek bir tür yerine, sırayla oynanan bir makineyi seçmesi epey şaşırtıcıydı.
— Doğrusu şaşırdım ama neyse, tamam. O zaman ilk başlayan—
— Tek seferde beş hak üzerinden oynayacağız, ilk sen başlayabilirsin.
Kanata, az önceki teklifin karşılığını verircesine rahat bir gülümsemeyle önceliği ona devretti.
Dışarıdan öyle görünmese de gururu oldukça yüksektir, tam ona yakışır bir hareketti.
— He... Gerçekten emin misin? Sıra sana gelmeden ben hepsini toplayıp bitiririm bak.
— Elinden geliyorsa dene bakalım.
Ve böylece ikisi arasındaki savaşın perdesi açıldı.
İç çeker, bu iş biraz uzayacak gibi duruyor...
— Sahi, Tsukishimo-san ile Kiryu-kun'un sevgili olduğu doğru mu?
İkisinin kapışmasını izlerken, Ando aniden Yui-chan'a böyle bir soru yöneltti.
— Se-Sevgili mi—!?
O an, o ana dek ifadesiz duran Yui-chan'ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.
Onu ilk kez bu kadar duygusal bir ifadeyle görüyordum...
Yui-chan, Kanata'nın hizmetçisi olarak görevine bağlı olduğu için normalde duygularını dışarı vurmaz, daima ifadesizliğini korurdu.
Bunun bu kadar kolay yıkılması, demek ki durum gerçekten de öyleydi.
— ...Hayır, benimle Kanata-sa... yani Kanata Bey arasında kesinlikle, şey... sevgili olmak gibi o harika... rüya gibi... Öksürür... Her neyse, öyle bir ilişki söz konusu değildir.
Hâlâ panik halinde olmalı ki, normaldeki o kusursuz hizmetçi modundayken asla ağzından kaçırmayacağı şeyler söylüyordu.
— Ö-Öyle mi... Ama sen Kiryu-kun'dan hoşlanıyorsun, değil mi?
Ando, az önceki o aşırı net tepkiden durumu çakmış olacak ki, geri adım atmadan üstüne gitmeye devam etti.
— Şey, o...
Zorda kalan Yui-chan bana yardım isteyen gözlerle baktı ama elimden gelen bir şey olmadığı için fark etmemiş gibi yapıp gözlerimi kaçırdım.
Tek umudu da kesilen Yui-chan tamamen dağıldı ve "Uu... Auu..." diye anlamsız sesler çıkarmaya başladı.
— ...Bu arada, siz bugün buraya ne yapmaya geldiniz?
Ando, Yui-chan'ın bu perişan haline acımış olacak ki konuyu değiştirdi.
— O şey...
Yui-chan bakışlarını bir süre etrafta gezdirdikten sonra bana kısa bir bakış fırlattı ve ağzını kulağıma yaklaştırdı.
— Eğer sizin için de uygunsa... Ando-san'a da danışmaya ne dersiniz? Kanata-sama da yanımızda değilken, ondan yerinde tavsiyeler alabileceğinizi düşünüyorum.
— Ama—
— Sorun olmaz. Ando-san güvenilir biridir.
— ...Anlıyorum. Sen öyle diyorsan en iyisi bu olacak galiba.
Strateji toplantımızı bitirdiğimizde Ando bize meraklı gözlerle bakıyordu.
— Bugün bir kız arkadaşıma hediye almak için geldim. Yardımcı olmaları için onlardan bana eşlik etmelerini istedim.
— Ne? Kız arkadaşın mı!? Kim o?
Görünüşe göre Ando, bir sevgilim olmasına şaşırmıştı; şimdi büyük bir merakla soruyordu.
— Bizim sınıftan mı? Yoksa başka bir—
— Maalesef, başka bir okulun öğrencisi.
Yanlış bir cevap verip işin deşelenmesi can sıkıcı olacağı için gerçeğe uzak bir yanıt verdim.
— Eeee!? Başka bir okuldan biriyle demek... Ö-Öyle mi...
— Şaşırdın mı?
— Dürüst olmak gerekirse evet... Bu duyulursa kızlar arasında büyük olay olur. Seni gözüne kestiren epey kız vardı çünkü.
Ha? Bunu da ilk kez duyuyordum...
— Ama yine de çok şaşırdım... Bana göre sen ve Nanase-san birbirinize çok yakışıyordunuz...
Birden Nanase'nin adının geçmesiyle bir anlığına sarsıldım.
Doğru ya, Ando diğer öğrencilerden sık sık aşk meşk konularında danışmanlık alıyordu... Bu muhtemelen tecrübelerinden gelen bir sezgiydi.
— Neden böyle düşündün ki?
— Geçen günkü tenis maçında uyumunuz mükemmeldi, birbirinize olan güveninizi hissedebiliyordum... Demek öyle... Benim favori çiftim hayal oldu desene...
— Öyle desen bile...
Ona danışma konusunda içimi ciddi bir endişe kaplamaya başladı... Gerçekten bir sorun çıkmaz, değil mi?
— Neyse, boş ver şimdi. Hediye diyorduk, değil mi? Bu işi bana, Aşk Ustası Ando Tsukasa'ya bırak!
Ando bunu söyledikten sonra özgüvenle göğsünü kabarttı.
Konu aşk olunca karakteri bir anda değişivermişti...
— Peki, o kızla şu anki ilişkiniz nasıl?
— Şey... Çıkmaya başlayalı çok olmadı ama aramızın bayağı iyi olduğunu düşünüyorum.
— Anlıyorum...
Ando elini çenesine koyup bir süre düşüncelere daldı.
Biraz düşündükten sonra nihai kararını verdi.
— O zaman sana bir takı almanı öneririm.
Takı mı... Bunu ben de bir ara düşünmüştüm ama yeni çıkmaya başlamış birine vermek için fazla "ağır" kaçar diye vazgeçmiştim.
— Ichijo-kun, sen o kızla arandaki bağı daha da derinleştirmek istiyorsun, değil mi?
"Yani... Şey, evet... Öyle sanırım."
"O zaman daha girişken olmalısın! Hemen bir takı hediye edip o kızın kalbini sımsıkı yakalamalısın!"
"A-ama, ilk hediye için takı fazla ağır kaçmaz mı? Henüz erken değil mi?"
Ben bu son derece makul şüphemi dile getirince, Ando 'hiçbir şeyden haberin yok' dercesine başını iki yana salladı.
"Bak Ichijo-kun... Sevdiği çocuktan takı alıp da mutlu olmayacak tek bir kız bile yoktur!"
"Öyle mi diyorsun?"
"Öyle tabii! Yui-chan, sen de Kanata-kun'dan— yani sevdiğin birinden takı alsan mutlu olurdun, değil mi?"
"Ne, na-nasıl?!"
O an, her zaman soğukkanlı olan Yui-chan çok net bir şekilde paniğe kapıldı.
"Ne-neden bunu bana soruyorsunuz ki?"
"Öylesine, içimden geldi."
Yui-chan durumdan pek hoşnut kalmamış gibi görünse de bir süre düşündükten sonra, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle cevap verdi.
"...Çok mutlu olurdum, herhalde."
Bunu söyledikten sonra o kadar utanmış olmalı ki elleriyle yüzünü gizledi.
Onun bu halini gören Ando'nun yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme belirdi, durumdan gayet keyif alıyor gibiydi.
Yui-chan için biraz üzüldüm ama Ando'nun radarına bir kez girdin mi, bu senin alınyazın demekti.
"Bak gördün mü, sana demiştim."
"Sorgulamak istediğim çok şey var ama... Şimdilik ne demek istediğini anladım. Yani burada çıtayı yükseltip takı vererek aradaki ilişkiyi bir anda ilerletmeliyim. Bunu kastediyorsun, değil mi?"
"Tam olarak öyle. Biraz olsun işine yaradı mı bari?"
"Fazlasıyla, sağ ol."
"Ehehe, rica ederim."
Bu tür konularda cahil olan benim için Ando'nun fikirleri gerçekten ders niteliğindeydi.
Takı demek... Acaba Nanase'ye en çok ne yakışır?
Hayaller kurarak etrafa boş boş bakarken, bir yandan kapışmaya devam eden Kanata ve Todo'yu fark ettim.
Sırası ilk olan Todo, beş haklık oyun süresini bire kadar düşürmüştü.
"Vay be, tek bir hakla alabilecek misin gerçekten?"
"Kes sesini be! Şu an konsantre oluyorum... İşte burası!"
Todo hırsla bağırıp düğmeye bastığı an, vinç ödül olan pelüş oyuncağa doğru alçaldı.
Hedefleme kusursuzdu; üç tırnaklı vinç kolu oyuncağı sımsıkı kavradı.
"İşte bu—"
Ancak kol yukarı kalktığı anda oyuncak pıt diye kayıp düştü.
"Aaaaah! Aldım sanmıştım...!"
Kazanacağından o kadar emindi ki, hayal kırıklığıyla dizlerinin üzerine çöktü.
"Sıra bende."
Kanata, çökmüş haldeki Todo'ya yandan bir bakış atıp makinenin başına geçti.
Vakit kaybetmeden ilk hakkını kullandı ancak yanlış bir hamle yapmış olacak ki, vinç kolu oyuncaktan tamamen bağımsız bir noktaya yöneldi.
"Nereyi hedefliyorsun sen? Böyle gidersen bin kere de oynasan alamazsın."
Todo onunla dalga geçse de Kanata'nın yüzündeki o aşırı öz güvenli ifade zerre değişmedi.
Derken, vinç kollarından biri oyuncağın etiket ipinden süzülerek içeri girdi.
"Ne?!"
Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan Todo'yla alay edercesine, vinç koluna asılı oyuncak gözlerinin önünden geçip gitti.
"Ben kazandım."
Kanata, çıkış haznesine düşen oyuncağı alırken zaferini ilan etti.
Tahmin etmiştim ama yine de Kanata'nın kazanması şaşırtmadı. Todo'nun hamlelerinden oyuncağı gövdesinden kaldırmanın imkansız olduğunu anlamış ve doğrudan etiketi hedeflemişti.
Akıl etsen bile bunu öylece yapabilmek kolay bir iş değil... Yine de Kanata'dan beklendiği gibi.
"Cidden, sen ne biçim bir şeysin ya..."
Kanata, hayıflanan Todo'yu görmezden gelerek elindeki oyuncakla bize doğru yürüdü.
Yanımda duran Yui-chan'ın önünde durdu ve kazandığı ayı pelüşünü ona uzattı.
"Yui, bu senin olsun."
"Kanata-sama... Bu da nedir böyle?"
"Benim tarzım değil sonuçta. Sen pelüş oyuncakları seviyordun, değil mi?"
"...Bunu kabul etmemde bir sakınca yok mu gerçekten?"
"İstemiyorsan kız kardeşime veririm, olur biter."
"Teşekkür... Teşekkür ederim."
Yui-chan oyuncağı Kanata'dan aldı ve sanki çok değerli bir şeymiş gibi şefkatle göğsüne bastırdı.
"Senin adına sevindim, Tsukishimo-san."
"...Evet."
Yui-chan bunu mırıldanırken yüzünde son derece mutlu bir ifade vardı.
Tam Kanata'ya göre bir hareketti. Oyun olarak o makineyi seçme sebebi, muhtemelen Yui-chan'ın o oyuncağı gördüğündeki gözlerindeki ışıltıyı fark etmiş olmasıydı.
Aptal işte, "Bunu senin için aldım" dese kız çok daha fazla sevinecek ama o kadar el çabukluğu olsa da kalbi biraz odun. Neyse, bunları içimden geçirip sesimi çıkarmadım.
Todo ve Ando ile vedalaştıktan sonra, Kanata ve Yui-chan'ın eşliğinde bir takı dükkanına uğradım. Hediyeyi kazasız belasız aldıktan sonra, adımlarımın hafiflediğini hissederek dönüş yoluna geçtim.
"Buyur, işte sipariş ettiğin pasta."
"Teşekkürler, müdür bey."
Okul çıkışı yarı zamanlı iş yerime uğrayıp müdürden önceden rica ettiğim pastayı teslim aldım.
Müdürden de bu beklenirdi zaten; muazzam görünüyordu.
Müdür, bu kafeyi açmadan önce pastacılık eğitimi almıştı. Hatta biz çalışanlara bazen ikram ettiği el yapımı tatlılar, hem görünüş hem de tat olarak lüks bir dükkanda satılsa kimse şaşırmazdı.
"Yine de şaşırdım doğrusu. Senin gibi birinin doğum günü pastası hazırlatacağı birinin olacağını hiç düşünmezdim. Eee, nasıl biri peki? Güzel mi? Elini tuttun mu? Ya öpüştünüz mü?"
Müdür ellerini çenesinin altına koyup sırıtarak benimle dalga geçmeye başladı.
Yine bir yanlış anlaşılma mı söz konusu acaba?
"...Şey, müdür bey... O kızla aramızda sadece arkadaşlık var, tamam mı?"
"Tabii tabii, anlıyorum. Şimdilik 'çok yakın' arkadaşsınız yani."
Ah, olmayacak... Bu adam beni hiç dinlemiyor.
"İşte ücreti."
"Gerek yok, bize her zaman çok yardımın dokunuyor."
"Ama..."
"Onun yerine, bir dahaki sefere pastanın nasıl olduğunu ve doğum günü kutlamasının başarılı geçip geçmediğini anlatırsın, olur mu?"
"...Peki, anlaştık."
Müdür gülümseyerek "Söz verdin bak!" dedi neşeyle.
Her zamanki gibi, bu adamın ne düşündüğünü kestirmek imkansızdı.
"Ben geldim."
Ağız alışkanlığıyla söylediğim kelimelere bir cevap gelmedi, evin içi derin bir sessizliğe bürünmüştü.
"Doğru ya... Birlikte yaşamaya başladığımızdan beri ilk kez eve tek başıma geliyorum... Ben ne diyorum ya..."
Kendimden beklenmeyecek şeyler söylediğim için kendime kızarak, aldığım malzemeleri ve pastayı buzdolabına yerleştirdim. Ardından önlüğümü takıp mutfağa geçtim.
Nanase bugün akşamüzerine kadar yarı zamanlı işte olacaktı, o gelene kadar doğum günü hazırlıklarını tamamlamayı planlıyorum.
Peki, ne yapsak acaba... Madem özel bir gün, Nanase'nin seveceği bir şeyler olsun...
Telefondan tariflere bakarken aklıma bir şey geldi.
Sahi, Nanase makarna sevdiğini söylemişti sanki...
Malzemeleri ve baharatları kontrol ettim, her şey tamamdı.
Tamamdır, karar verildi.
Normalden çok daha büyük bir hevesle yemek yapmaya koyuldum.
"Tamamdır, bitti."
Ortaya çıkan yemek, kendimle gurur duyacağım kadar iyi olmuştu. Nanase kesin çok sevinecekti.
Tam o sırada, giriş kapısının açılma sesini duydum.
"Hoş geldin."
"Ben geldim, Minato."
Geri dönen Nanase paltosunu çıkarırken yemeğin kokusunu almış olacak ki burnunu çekerek havayı kokladı.
"Çok güzel bir koku... Yoksa makarna mı?"
"Evet, sevdiğini hatırlıyorum da."
"Hatırlamışsın... Çok mutlu oldum."
"Tabii ki. Yemeğe geçelim mi artık?"
"Evet, karnım da acıkmıştı zaten, sabırsızlanıyorum."
Nanase neşeyle gülümsedi ve sandalyeye oturdu.
Şimdilik Nanase'nin en sevdiği yemeğin makarna olduğunu doğru tahmin ettiğim için rahatlayarak makarnayı tabaklara paylaştırdım ve onun beklediği masaya koydum.
"Vay... Çok lezzetli görünüyor..."
Nanase gözleri ışıl ışıl parlayarak masanın üzerindeki makarnaya dik dik bakıyordu.
Bugün yaptığım yemek carbonaraydı. Şimdiye kadar birlikte geçirdiğimiz sürede Nanase'nin damak tadına en uygun olacağını düşündüğüm şeyi seçip yapmaya çalışmıştım.
"Hadi, afiyet olsun."
"Evet."
İkimiz de ellerimizi birleştirip yemek için teşekkürler dedikten sonra, Nanase kibar bir şekilde çatalıyla makarnayı sardı ve ağzına koca bir lokma attı.
Bunu yaptığı an, safir rengi gözleri büyük bir sevinçle parıldadı ve yüzünde huzurlu bir tebessüm belirdi.
Görünüşe göre gerçekten lezzetli olmuştu.
Aslında Nanase'nin damak tadına tam olarak uyup uymayacağı konusunda epey endişeliydim, bu yüzden rahat bir nefes aldım.
"Harika olmuş. Sanki gerçek bir İtalyan restoranında yiyormuşum gibi."
"Gerçeğiyle yarışamam tabii ama... Yine de teşekkürler."
Hafifçe güler "Ben teşekkür ederim."
Gözlerimizi birbirimize diktik ve karşılıklı gülümsedik.
"Bugün tatlımız da var."
Nanase makarnasını bitirip derin bir nefes aldığında, dükkan müdürünün özel olarak yaptığı pastayı çıkardım.
"İnanılmaz! Harika bir pasta..."
Nanase önündeki pastaya bakarken gözleri yine ışıl ışıl parladı.
"Yiyebilir miyim?"
"Tabii ki."
Ben öyle cevap verince Nanase çatalıyla pastadan tek lokmalık bir parça kesip ağzına attı.
O an, artık ne kadar beğendiyse, bana bakarak memnuniyetle üst üste başını salladı.
"Çok lezzetli."
"Beğenmene sevindim. Aslında bu pastayı bizim dükkan müdüründen rica edip yaptırdım."
"Aaa? Müdürden mi?"
"Evet, benim bildiğim en lezzetli pastaları o yapıyor çünkü."
"Bir dahaki sefere ona teşekkür etmeliyim."
Nanase bunu söyledikten sonra pastadan bir lokma daha aldı ve yüzünde mutlu bir gülümseme belirdi.
Gerçekten de çok iştahlı yiyordu...
Ona böyle bakarken Nanase bakışlarımı fark etmiş olacak ki utanarak gözlerini kaçırdı.
"B-bana öyle bakarsan utanırım ama...?"
"Kusura bakma, çok iştahlı yiyorsun diye düşündüm de. Sen bana bakma, ye lütfen."
"İlahi..."
Sitem edercesine yanaklarını şişiren Nanase nedense çatalını bana doğru uzattı.
Hı? Bu da neyin nesiydi şimdi...
Ben ne yapacağımı bilemez halde kalakalmışken Nanase utangaç bir şekilde gözlerini yere indirerek mırıldandı.
"Utancımdan kendim yiyemiyorum artık... Benim yerime sen yedirir misin?"
Bence bu şekilde yemek çok daha utanç vericiydi.
Ama neyse, bugün onun doğum günüydü. Bu isteğini geri çevirmemeliydim.
"Peki."
"Ha? Olur mu gerçekten?"
"Evet."
Nanase'nin elini kavrayıp çatalı teslim aldım, pastadan tek lokmalık bir parça kesip ona doğru uzattım.
"Yemiyor musun?"
"Y-yiyeceğim."
Kendisi teklif etmiş olmasına rağmen son derece utanarak, uzattığım pastayı ağzına aldı.
"Çok... lezzetli..."
"Bir lokma daha ister misin?"
"Y-yok, gerisini kendim yerim, sorun değil!"
Nanase çatalı elimden çekip aldı ve sessizce pastasını yemeye devam etti.
Anlaşılan makarnanın ardından pasta işi de büyük bir başarıyla sonuçlanmıştı.
"..."
Ben tam böyle düşünürken Nanase bana dik dik bakmaya başladı.
Başarılı... oldu, değil mi?
'Peki... Şimdi ne yapacağım...'
Yemek bittikten sonra bulaşıkları yıkarken kafamda sonraki planı tartıyordum.
Ne yapsam... Hediyeyi şimdi mi versem? Yoksa biraz daha beklesem mi...
Göz ucuyla Nanase'ye baktığımda, yemek sonrası kahvesini yudumlayarak keyif çatıyordu.
Hayır, vereceksem bir an önce vermeliydim. Yoksa cesaretim kırılacaktı.
Kararımı verip sakladığım kağıt torbayı elime aldım ve Nanase'nin yanına gittim.
"Nanase."
"Efendim? Ne oldu—"
"Doğum günün kutlu olsun."
Bunu söyleyerek içinde hediyenin olduğu kağıt torbayı ona uzattım.
Nanase o an şaşkınlıktan donakaldı.
Yaklaşık iki saniyelik bir sessizlik oldu ama ben bu iki saniyede, hayatımda yaşadığım en tehlikeli anlardan bile daha yoğun bir gerilim hissettim.
"Te-teşekkürler..."
Sonunda üzerindeki şaşkınlığı atan Nanase, hâlâ afallamış bir halde hediyeyi benden teslim aldı.
"Nereden biliyorsun...? Bugünün benim doğum günüm olduğunu..."
Merakla sordu.
Gerçekten de insana söylemediği halde birinin doğum gününü bilmesi kulağa biraz ürkütücü geliyordu. Durumu düzgünce açıklamam lazımdı.
"Görücü usulü tanışma zamanındaki kişisel bilgilerinde yazıyordu, oradan aklımda kalmış. Sonuçta nişanlımın doğum günü. Önemli bir bilgi."
Aslında babam söyleyene kadar benim de haberim yoktu ama bunu şimdilik kendime saklasam iyi olacaktı.
"Demek öyle. Akşam yemeğinin bu kadar görkemli olmasının sebebi anlaşıldı."
Nanase durumu kavramış bir şekilde cevap verdi.
"Fırsatın varken açıp baksana."
"Ş-şey, tamam..."
Şaşkınlığı hâlâ tam olarak geçmemiş olan Nanase, dizlerinin üzerindeki torbadan kurdeleyle süslenmiş şirin bir kutu çıkardı.
Kurdeleyi özenle çözüp kutuyu açtıktan sonra içindekini görünce bir kez daha şaşırdı.
"Bu... bileklik mi?"
En sonunda Nanase'ye hediye olarak seçtiğim şey, pembe altın renginde, kuş tüyü motifleriyle süslenmiş bir bileklikti.
"Çok güzel..."
Nanase bilekliği eline alıp kendi kendine mırıldandı.
Birkaç saniye büyülenmiş gibi baktıktan sonra bana döndü.
"Şey."
"Efendim?"
"Takabilir miyim?"
"Tabii ki, ne demek."
Hafifçe güler "Teşekkürler. O zaman—"
Bunu söyleyen Nanase, nedense bilekliği bana doğru uzattı.
Hı? Bu ne anlama geliyordu şimdi...
Ben daha bunu soramadan Nanase muzip bir tavırla mırıldandı.
"Benim için sen takar mısın?"
Bu sözleri duyduğum an beynim durdu.
Takmak mı...? Benim, Nanase'nin bileğine... bir bileklik takmam mı...?
Bu durum sanki—
"Ne oldu? Takmayacak mısın?"
"...Tamam."
Kısa bir kararsızlığın ardından kabul edip bilekliği Nanase'den aldım.
Nanase elini çoktan bana doğru uzatmıştı ve "istediğin zaman takabilirsin" der gibi bir ifadeyle bana bakıyordu.
Nanase'nin elini tuttum ve bileğini süsleyecek şekilde nazikçe bilekliği taktım.
"...Böyle iyi mi?"
"Evet... Teşekkürler..."
Taktığım bilekliğe Nanase mutlu bir şekilde bakıyordu.
"Nasıl? Yakışmış mı?"
"Evet, çok yakıştı."
Tahmin ettiğim gibi... Hatta tahmin ettiğimin de ötesinde, Nanase'nin havasına tam uymuştu.
Ben onu övünce Nanase utangaç bir şekilde gülümseyerek güzel siyah saçlarını parmağına doladı.
"Teşekkürler... Olamaz, senin doğum günümü kutlayacağını hayal bile edemezdim... Üstelik böyle harika bir hediye de verdin... Çok mutluyum..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.