Itsuki Hashima, Kızıl Avcı (final başlığı henüz belli değil) fikrini çöpe atalı birkaç gün olmuştu. Bu sürenin çoğunu kotatsuya yayılıp mobil oyun oynayarak veya kitap okuyarak, tembellik ederek geçirmişti.
Dışarıdan bakıldığında sadece aylaklık ediyormuş gibi görünebilirdi ama tüm bunlar roman yazma sürecinin hayati bir parçasıydı. Itsuki, Kızıl Avcı’nın yerini dolduracak yeni ve sağlam bir fikir bulabilmek için ham düşüncelerini rafine etmekle meşguldü. Fikir dediğin şey, bilgisayarın başına geçip işe koyulduğunda ve beynine “Hadi bakalım, göster hünerini!” dediğinde öylece ortaya çıkıvermezdi. Genelde tam da böyle anlarda; insan dinlenirken veya işe odaklanmamışken gelirdi. Itsuki’nin durumunda ise bu fikirler genelde oyun oynarken, kitap okurken, banyoda keyif yaparken ya da tuvaletteyken karşısına çıkardı.
Bir romancı için aylaklık etmek ve oyun oynamak, işin en önemli kısımlarıdır. Ciddiyim. İnanın bana.
Itsuki’nin kotatsusunun geri kalanını şu an Haruto Fuwa ve Nayuta Kani işgal ediyordu. Editör toplantısından yeni dönen Haruto, günün notlarını tableti üzerinden düzenlemekle meşguldü. Hiçbir sebebi yokken öylece uğrayıveren Nayuta ise şu an Haruto’ya öfke saçıyor, ona en etkili “Sen buradayken Itsuki benimle işi pişirmeyecek, o yüzden toz ol” bakışını atıyordu.
“Tamamdır, bitti!” diyen Haruto, tabletini masaya bıraktı.
“Ha, işin bitti mi? O zaman artık evine gitmez misin, Prens Zampara?”
Haruto, yüzündeki o yakışıklı gülümsemeyi bozmadan karşılık verdi: “Bana şöyle seslenmeyi keser misin, Kusamella?”
Bir süre önce hep birlikte Moteneba, yani “Popüler Olmalısın” adlı bir kart oyunu oynamışlardı. Oyunun temel amacı, okulun en popüler çocuğu olup kızların ilgisini çekmekti; yani arkadaşlıkları bitirmek için birebir bir teması vardı. Haruto tabii ki herkesi ezip geçerek açık ara kazanmıştı ve Nayuta ona “Prens Zampara” lakabını ilk o zaman takmıştı. “Kusamella” ise, Haruto’nun bir keresinde Nayuta’nın Itsuki’nin kıyafetlerinin her yerine kusmasına şahit olmasıyla doğmuştu.
Şu an elindeki PSP’ye odaklanmış olan Itsuki’ye dönen Haruto, memnuniyetsiz bir tavırla sordu: “Eee, sende durumlar nasıl?”
“…Hiç değil. Kimseye Muramasa düşüremiyorum. Geliştiricileri öldürmek üzereyim.”
“Elminage’dan bahsetmiyorum, yeni hikaye fikirlerinden bahsediyorum.”
Itsuki kaşlarını çattı. “O daha da beter.”
Haruto bu kısa cevaba dişlerini göstererek güldü. “Öyle mi?”
Nayuta araya girdi: “Biliyor musun, hemen şuradaki yatakta kafanı dağıtmaya yardım edebilirim—”
“Kalsın.” Itsuki bu teklifi anında budadı.
“Pekala, o zaman başka bir şeye ne dersin?” diye teklif etti Haruto.
Itsuki, görünüşe göre bu fikirle ilgilenmişti. Bir iç çekerek yerden kalktı ve PSP’sini masaya bıraktı.
Nayuta bozulmuş bir tavırla mızmızlandı: “…Yani Prens Zampara’yı dinlemeye varsın ama beni değil, öyle mi?”
Haruto bir an düşündü. “Hmm… Peki, biraz Kaplumbağa Çorbası ile zihin jimnastiği yapmaya ne dersiniz?”
“...!”
Itsuki ve Nayuta’nın yüzleri gerginlikle buruştu.
“Dostum… Ciddi misin sen?”
“Vay canına, Prens Zampara, kaplumbağaları o kadar çok mu seviyorsun?”
“Mm? Eğer beni yenemeyeceğinizi düşünüyorsanız başka bir şey de yapabiliriz.”
İkisi de yemi yuttu.
“Hadi oradan! Bu oyunu hiç kaybetmediğimi unuttun herhalde!”
“Benim yanımda fazla havalanmasan iyi edersin, Prens Zampara!”
“Harika o zaman. Ayrıca Itsuki, bence yanlış hatırlıyorsun.”
Kaplumbağa Çorbası, yanal düşünme bulmacaları kategorisine giren bir oyundur. Bu isim aslında Japon uydurmasıdır ama temel mantığı Yirmi Soru oyununa benzer; oyuncular, bir başka oyuncu tarafından ortaya atılan bir senaryonun cevabını bulmak için bir dizi evet/hayır sorusu sorarlar.
Klasik Kaplumbağa Çorbası senaryosu şöyledir: Bir adam restorana gider ve kaplumbağa çorbası sipariş eder. Çorbayı içtikten sonra şefi çağırır ve sorar: “Bu gerçekten kaplumbağa çorbası mı?” Şef, “Evet efendim,” diye yanıtlar. Adam restorandan çıkar ve intihar eder. Bunu neden yapmıştır? Oyuncular, doğru cevaba ulaşmak için “Adamın alerjisi var mıydı?” veya “Şef soruyu cevaplarken yalan mı söyledi?” gibi sorular sorabilirler. Cevabı bulurlarsa turu kazanırlar.
Oynamak için hiçbir araca ihtiyaç duyulmadığından, yazarlar arasında partilerde ve benzeri ortamlarda sıkça oynanan bir oyundur. İnternet örnek sorularla doludur, hatta yayınlanmış soru-cevap derlemeleri bile vardır. Itsuki ve Haruto, rekabet dozunu artırmak için evet/hayır sorularına sınır koyarak orijinal senaryolar üretmeyi tercih ederlerdi.
Dürüst olmayan bir sunucu, bilerek çözülmesi imkansız bir senaryo uydurarak oyunu kolayca mahvedebilirdi. Ancak ikna edici olmayan açıklamalarla dolu bu “kötü hikayeleri” sunmak, soruyu soran kişiyi ağır eleştirilere maruz bırakırdı: “Tam bir amatörce iş,” “Git çaylak yarışmalarına katıl,” “Çarpık cinsel sapkınlıkların senaryolarına sızmış,” veya “Bize bu kadar çöp bir soru sorarken hiç mi utanmadın, beynini bir inceletmen lazım.” Tüm bu karakter suikastları, turun sonunda bir zafer getirebilirdi ama beraberinde kırılmış bir kalp de bırakırdı.
Sonuç olarak, soruyu soranların hassas bir denge kurması gerekiyordu: Rakiplerin soru sınırına ulaşmadan çözemeyeceği, ama sadece kıl payı çözemeyeceği kadar zor ve aynı zamanda ikna edici bir arka plana sahip bir senaryo bulmak. Bu durum Kaplumbağa Çorbası’nı bir bakıma, yaratıcıların pek bir kazanç sağlamadan onurlarını ortaya koydukları bir sınav haline getiriyordu.
Haruto, “Tamam,” dedi. “İlk kim bir problem bulursa onunla başlarız. Tur başına on beş soru. Hazır… Başla!”
Üçü de soru tasarlamaya başladı. Üç dakika geçmeden Itsuki ilk elini kaldıran oldu.
“Tamam, sanırım bir şey buldum.”
“Ne zaman istersen gelebilirsin Itsuki…”
“Kes sesini Nayuta!” diye tersledi Itsuki ve sorusunu sordu: “Pekala, bir adam; ruhuyla ve bedeniyle tam bir çöp olan bu kadınla evleniyor. Kadın çirkin, karakteri berbat, onun hakkında söylenecek tek bir olumlu şey bile yok. Ama adam hayatı boyunca tek bir şikayette bile bulunmadan onunla yaşıyor. Neden?”
“Çünkü o adamın kız kardeşi, değil mi?” “Kız kardeşi, öyle değil mi?”
Nayuta ve Haruto’nun cevapları aynı anda geldi. Itsuki şaşkınlıkla geriye sendeledi.
“O-olamaz… Hiç soru sormadan tek seferde mi bildiniz? Zihnimi falan mı okuyorsunuz siz?!”
“…Yani, başlangıç için oldukça çöp bir soruydu ama şu ‘ruhuyla bedeniyle tam bir çöp’ ifadesi kulağa biraz yaratıcı geldi, o yüzden seni çok fazla aşağılamayacağım.”
“Evet, Itsuki’nin senaryoları zaten her zaman berbattır.”
“Hı-hı. Tamam, sıradaki benim.” Haruto derin bir nefes aldı. “Bir romancının teslim tarihi gelmiş çatmış. Adam süreyi tamamen patlatıyor. Ama editör tek bir şikayette bile bulunmuyor; hatta yazı işlerindeki herkes yazara yürekten teşekkür ediyor. Neden?”
“Teşekkür mü etmişler?!”
Itsuki ve Nayuta’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. İkisi de söz verdikleri teslim tarihlerini ekmeye hiç yabancı değildi ve her seferinde yazı işlerinden yükselen o gazap dehşet verici olurdu. Minnettarlık duyulması imkansız bir şeydi.
“…Bunun senin bir halüsinasyonun olmadığına emin misin, Prens Zampara?”
“Bu bir soru sayılır mı, Nayu?”
Nayuta başını salladı. “Hayır, tekrar deneyeyim: Modern Japonya’dan mı bahsediyoruz?” Önceki oyunlarda zaman zaman uzayda veya Japonya’nın Jomon döneminde (M.Ö. 14.000 - 300 civarı) geçen senaryolar olmuştu, bu yüzden ortamı netleştirmek hayati bir stratejiydi.
“Evet,” diye yanıtladı Haruto.
“İmkansız! Japonya’nın yozlaşmış yayıncılık sektörü, benim sorunlarımı zerre umursamadan ‘teslim tarihine uyun, teslim tarihine uyun’ diye baskı yapıp duruyor! Rüya görüyorsun Haruto! Sen de biliyorsun, aynı adamlar için çalışıyorsun!”
“Şey, ben hiç teslim tarihini kaçırmadım ki…”
“Kaçırmadın mı? Onları mı dinliyorsun? Seni hain!”
“Neden onların yanında böyle cici çocuk gibi davranıyorsun, Prens Zampara?”
Haruto, bu mantıksız çıkış karşısında şaşkınlıkla, “Burada neden kötü adam ben oldum?” dedi.
“Heh-heh-heh… Ne olacak şimdi? Ya teslim tarihlerine saygı duymayı bırakırsın ya da bizimle arkadaş olmayı.”
“Eğer durum buysa, bayağı boktan bir arkadaşlıkmış!”
“O kadar kızın kalbini kırdın da bir teslim tarihini mi kıramadın?”
“Ben gerçekten Prens Zampara değilim, biliyorsunuz değil mi!”
“Hadi ama dostum, ne kadar çok teslim tarihini ekersen, duyduğun pişmanlık seni o kadar nazik ve güçlü bir insan yapar.”
“Sanki sen bir programı patlattığında hiç pişmanlık duymuşsun gibi!”
“Eğer teslim tarihlerinin prangalarından kurtulamazsan, kendi kabuğunu nasıl kırabilirsin ki?”
“Prangalar mı…?!”
Ne kadar düşüncesizce ve saçma olsa da, Nayuta’nın ustalıkla ördüğü bu argümanda gizemli bir ikna edicilik vardı. Haruto’nun kafasını bir anlığına karıştırdı ama sonra hemen silkelendi.
“Çocuklar, beni Pislikler Diyarı’na çekmeye çalışmayı bırakın! Bana soru sormanız gerekiyor!”
“Ah, doğru,” diye homurdandı Itsuki. “Sıradaki soru! …Şey, bu yazar birinin kız kardeşi mi?”
“Kardeşleri olabilir ama cevabım hayır. Yazarın kim olduğu önemli değil.”
“Olamaz… Yani kimsenin kardeşi değil ve editörler teslim tarihini kaçırdığı halde adama hala övgüler mi yağdırıyorlar…?”
Nayuta, doğrudan Itsuki’ye bakarak sordu: “Lütfen sorularımızı boşa harcamayı keser misin?”
“…Üzgünüm,” diye dürüstçe özür diledi Itsuki. “…Ama eğer arka plan önemli değilse… Yazarın popüler olması ya da kovulmanın eşiğinde olması falan fark etmiyorsa…? O zaman belki de burada editörlere odaklanmalıyız.”
“Vay, iyi fikir!” diye ünledi Nayuta.
Haruto biraz endişeyle, “Galiba çok fazla ipucu verdim,” dedi.
“Pekala, yazı işleri departmanı bir çeşit kriz içinde mi?” diye şansını denedi kız.
“Evet.”
Itsuki devam etti: “Ve eğer yazar bu işi patlatırsa, editörler içinde bulundukları her ne tehlikeyse ondan kurtulacaklar mı?”
“Evet.”
Itsuki ve Nayuta’nın yüzü gözle görülür şekilde aydınlandı. İyi bir seri yakalamışlardı… Ama bu uzun sürmedi.
“…Teslim tarihini kaçırarak çözebileceğin bir sorun… Ne olabilir ki bu?”
“…Acaba yazarın romanı yayınlanırsa, editörlerin başı büyük belaya mı girecekti?”
Haruto, Nayuta’nın sorusu üzerine bir an düşündü. Omuz silkerek, "Bilmem ki... Sanmam, herhalde?" dedi.
"Çok muğlak bir cevap bu... Yani meselenin kendisi roman değil mi?"
"Belki de roman, telif hakları konusunda çok titiz olan bir tema parkının karakterlerini kullanıyordur? Ya da ne bileyim, yayıncı Shogakukan'dır da yazar Dora-n falan yazmıştır...?"
"Abarttınız ama ha..."
İkisi de sorunun üzerinde biraz daha kafa yordu, sonra Itsuki atıldı.
"Dur bir dakika... Haruto, soruyu tekrar sorar mısın?"
"Peki. 'Bu romancının bir teslim tarihi var; tarihi tamamen patlatıyor ama editörün zerre umurunda olmuyor. Hatta oradaki herkes yazara canıgönülden teşekkür ediyor. Neden?'"
Itsuki, pek de emin olmayan bir tavırla söze başladı. "Şimdi bu roman... Yani bir roman da olabilir, çizgi roman senaryosu veya oyun metni de, her neyse; burada yazarın kendi işini patlatmasından mı bahsediyoruz?"
Haruto gülümseyerek, "Hayır," dedi.
"...! Hmm... O zaman..."
Nayuta araya girdi. "Bir dakika, bir dakika. Kendisine ait olmayan bir şeyi mi patlatmış? Hiçbir şey anlamadım."
Itsuki ona göz ucuyla bir bakış atıp devam etti. "Yoksa bu romancı, fiziksel olarak bir şeyi mi patlatıp açtı diyorsun?!"
"Evet!" Haruto başıyla onayladı, yüzündeki gülümseme artık muzip bir sırıtışa dönüşmüştü.
"Fiziksel olarak mı? ...Ah!" Nayuta oturduğu yerde hafifçe zıpladı. "Yazar, orayı patlatana kadar editörlük ofisinde mi kilitli tutuluyordu?"
"Evet... Meseleyi neredeyse kaptın."
"Patlattığı sırada bütün editörlerin bilinci kapalı mıydı?"
"Pekâlâ, evet. Belki tamamen baygın değillerdi ama hepsi iş göremez haldeydi."
Haruto, yenilgiyi kabul edercesine tekrar omuz silkti. Itsuki ise zafer kazanmışçasına sırıttı.
"...Anladım. Olay şu: Editörlük ofisinin tüm kapıları ve pencereleri kilitliydi ve içeriye bol miktarda karbonmonoksit sızmıştı. Bütün editörler bayılmıştı ama sonra romancı oraya uğradı, bir terslik olduğunu anladı ve kapıyı ya da pencereyi her neyse tekmeleyip patlatarak açtı. Sonra da herkesi kurtardı, onlar da bu yüzden ona minnettar kaldılar! Bu yüzden 'teslim tarihi' ve 'patlatmak' terimlerini iki ayrı cümlede kurdun. Aslında teslim tarihini kaçırmasından bahsetmiyordun bile!"
"Ding, ding, ding! Ofisin neden gazla dolduğuna dair bir arka plan hikayem vardı ama artık önemi yok. Kazandın."
"Ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha! Benim gibi biri için bu tarz sorular çocuk oyuncağı!"
Itsuki o tiz kahkahalarından birini patlatırken, Nayuta da onu alkışlıyordu; Haruto ise bu manzaraya sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Nayuta, "Yine de Prens Zampara'nın standartlarına göre fena bir soru değildi, ha?" diye ekledi.
"Evet, sağ ol. Sıra sende, Nayu."
"Tamamdır. Şimdi öyle bir soru soracağım ki duyduğunuzda şoktan hayatınızın geri kalanında iktidarsız kalacaksınız."
Kısacık bir soru için tuhaf derecede tehditkâr bir girişti bu.
"Şimdi, bir adam var ve bir zıplayış yapıyor. Adam ölüyor. Neden?"
""Ha?""
Diğer ikisi, ağızları açık bir şekilde ona bakakaldılar.
Haruto, "Bütün soru bu mu?" dedi. "Soru değil, açıklama bekliyoruz resmen."
Itsuki de geri kalmadı. "Eğer bu iş, on beş soruda bile çözemeyeceğimiz o çöp sorulardan birine dönerse, benden sıkı bir zılgıt yemeye hazır ol kızım."
"Tabii, sorun değil."
Onlar soru üzerinde çalışmaya başlarken Nayuta ikisine de kendinden emin bir şekilde başını salladı.
"Zıpladı ve öldü mü? Bir binadan mı atladı yoksa kayakla atlamada mı hata yaptı...? Yani, bir düşüş sonucunda mı öldü?"
"Hayır."
"Ne?" diye ünledi Haruto. "Bu da benim sorum gibi zıplamak kelimesini nasıl yorumladığımıza mı bağlı? Adamın borcu mu vardı?"
Japon finans argosunda, sadece faizini ödeyip ana parayı öteleyenler için borcu "zıplatmak" tabiri kullanılırdı. Başka bir deyişle Haruto, adamın para sorunları olabileceğini düşündü. Ancak Nayuta onu hemen hayal kırıklığına uğrattı.
"Bilmem. Hayır diyelim."
"Para değil... Hmm... Onu başkası mı öldürdü?"
"Hayır."
"Adamın kız kardeşi var mıydı?!"
Nayuta, Itsuki’ye ters ters bakarak, "Hiçbir fikrim yok," dedi.
Haruto, "Lütfen soruları bunun için harcamayı bırak artık..." diye yalvardı. "Adam çok yüksek bir yerden mi düştü?"
"Hayır."
"Hayır mı? O zaman düşme şokuyla havada kalp krizi falan geçirmedim herhalde, ha? Zıplayarak ölen ama çok yüksekten düşmeyen biri... Kendini mi astı?"
"Hayır."
"Bir odanın içinde mi öldü?"
"Hayır."
"Dışarıda mı öldü?"
"Dışarıda... sayılmaz, hayır."
"İçeride değil, dışarıda değil... Tehlikeli bir yerde mi öldü?"
"Evet."
Haruto onca sorusuna rağmen hâlâ meselenin özünü bulmakta zorlanıyordu.
Itsuki, Nayuta’nın az önce Haruto’ya sorduğu şeyi hatırlayarak birdenbire, "...Olay günümüz Japonya'sında mı geçiyor?" diye sordu.
Nayuta’nın kaşları hafifçe seğirdi. "...Hayır."
"Günümüz Japonya'sı değil mi? Başka bir ülke mi?"
"Evet. Muhtemelen."
"Muhtemelen mi...?"
"Yani Japonya'da olup olmaması o kadar da önemli değil aslında. Yine de mekân bir nevi kilit nokta sayılır..."
Haruto’nun gözleri parladı.
"Bu olay gerçeklikte mi yaşanıyor?"
Nayuta cevap vermeden önce bir an duraksadı.
"...Hayır."
"Ha-haaa... Sanırım anladım..." Haruto, biraz endişeli görünen bir gülümseme takındı.
Hâlâ dünyadan habersiz olan Itsuki, "Ne demek istiyorsun?" diye sordu.
Haruto üsteledi. "...Video oyunları dünyasındayız, değil mi?"
Nayuta’nın dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "...Evet."
"Bu adam Spelunker’daki tip mi?"
Nayuta pes etmiş bir edayla, "...Evet," diye itiraf etti.
Haruto’nun yüzünde rahatlama ile karışık buruk bir ifade belirdi. "Nayu... Bunu söylemek istemezdim ama bence bu bayağı boktan bir soruydu. Itsuki’ninkinden çok daha iyiydi ama yine de..."
"Hadi ya..."
Itsuki hâlâ ne olduğunu anlamamış gibi, "Ha? Nasıl yani, oyun mu?" diye mırıldandı.
Haruto açıkladı: "Spelunker diye eski bir aksiyon oyunu var. En dipteki hazineleri bulmak için bir sürü kalıntıyı keşfeden bir adamı oynuyorsun. Ama oyun, karakterin tam bir sünepe, hatta hepimizden bile daha zayıf olmasıyla ünlendi. Üstüne bir yarasa pislese ya da kendi boyundan birazcık daha kısa bir mesafeden düşse geberip gidiyor. Eğer onu bir uçurumdan zıplatırsan, yere çakılmadan daha havadayken ölüyor."
"...Ah, evet, internette videosunu görmüştüm galiba! Şu meşhur, aşırı çöp olan oyun değil mi o?"
"Aynen o."
"Spelunker çöp bir oyun değildir!"
Nayuta, damarına basılmış gibi aniden parladı.
"Tamam, Bay Spelunker çok sık ölüyor olabilir ama oyunun kurallarını bu şekilde kabul ederseniz, size asla kasten haksızlık etmez. Eğer ölürseniz, bunun oyunun değil sizin hatanız olduğunu bilirsiniz! Şimdi karakter çok güçsüz diye oyunun adı çıktı, hiç oynamayan insanlar bile hemen çok kötü olduğuna dair hüküm veriyor. Bundan nefret ediyorum!"
"Ooo..."
"Şey... Tamam, sakin."
Nayuta'nın böyle sinirlendiği pek görülmezdi. Bu durum hem Haruto’yu hem de Itsuki’yi bir an duraksatacak kadar nadirdi.
...Zamanında kendini eve kapattığı dönemlerde, internette bir sürü ücretsiz ya da ucuz eski oyunu bitirmişti ve bugün hâlâ retro oyunların büyük bir hayranıydı.
"Gelin, göstereyim size! Hemen şimdi Spelunker oynayabiliriz!"
Hızını alamayan Nayuta, oradaki Wii sistemi üzerinden Virtual Console aracılığıyla Spelunker’ı satın alıverdi. Bu deneyim Haruto’nun ufkunu açmıştı; "Zor ama dikkatli olursan epey ilerleyebiliyorsun, o yüzden sanırım o kadar da adaletsiz değil," diye itiraf etti. Itsuki ise daha ilk birkaç sahnede sürekli ölüp duruyordu. "Gördünüz mü?" diye şikâyet etti. "Harbiden çöpmüş!"
Ancak bu durum Itsuki’nin zihninde bir fikrin tohumlarını ekti; sürekli anında ölüp duran Spelunker tarzı bir kız kardeş hikâyesi... Hemen bir taslak yazar, editörüne gönderir ve reddedilir. Neden?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.