Aureolus bir süre kuzey binasının en üst katında öylece durdu.
Bütün katı kaplayan bu devasa en üst kata müdür odası deniyordu. Ancak burası bir hazırlık okulu olduğundan mıdır bilinmez, müdür odasından ziyade bir şirket başkanının makam odasını andırıyordu.
Aureolus gözlerini bu gösterişli iç mekana dikmiş değildi.
Işıltılı odaya arkasını dönmüş, pencereden dışarı bakıyordu; fakat altındaki gece manzarasını da seyretmiyordu aslında.
Sadece camdaki kendi yansımasına bakıyordu.
Böylesi uzak bir yoldan yürüyüp buralara kadar gelmiş olmaları ne büyük bir tesadüftü.
Tek bir sözüyle, daha doğrusu sadece "Geri dön," demesiyle binaların canlı birer yaratık gibi doğrulup düzelmesine bile tek bir kaşını oynatmayan çehresini izlerken derin düşüncelere daldı.
Eski halim böyle değildi, diye geçirdi içinden.
Duygularını dışa vurmakta zorlanan biriydi belki ama eskiden sevinçten öfkeye, kederden neşeye kadar her hissi yaşayabilen, her duygusunu gösterebilen bir insan olduğuna inanırdı.
Şimdiyse yüzündeki tek bir kas bile kıpırdamıyor, gözlerindeki ışık bir milim olsun titremiyordu. Bu bir huzur veya soğukkanlılık belirtisi değildi; sadece mimik yaratacak esneklikten tamamen yoksun kalmıştı.
Bu bile umurumda değil, diye düşündü Aureolus.
Kendi görevini tamamlamak demek, tüm dünyanın sonu gelmez bir savaşın içine sürüklenmesi ve kendi duygularının da yavaş yavaş törpülenip yok olması demekti. Bunun zaten farkındaydı.
Aureolus Isard sadece tek bir kızı kurtarmak istiyordu.
Arkasındaki abanoz ağacından yapılmış büyük masanın üzerinde, derin bir uykuya yatırılmış bir kız duruyordu.
Index Librorum Prohibitorum, yani Yasaklı Kitaplar Arşivi.
Bir insana verilmesi gereken en temel haktan, bir isimden bile mahrum bırakılan bu kızla tanışalı üç yıl olmuştu.
Aureolus Isard, Roma Katolik Kilisesi bünyesinde görev yapan bir yazmandı.
Büyü kitapları kaleme almasına rağmen hâlâ kiliseye bağlı olması, onu istisnaların bile ötesinde bir istisna kılıyordu. Dönemin cadılarının başvurduğu şeytani yöntemleri açığa çıkarır, onlarla baş etme yollarını bulur, bunları yazıya döküp kitaplaştırır ve tüm bunları yaparken de eserlerinin masum insanları cadı tehdidinden koruyacağına inanırdı.
Aureolus’un kaleme aldığı ciltler gerçekten de pek çok insanın hayatını kurtarmıştı.
Ancak Roma Katolik Kilisesi bu kitapları kendi gizli kozu haline getirdi. Hristiyanlık dışındaki insanlara hiçbir şey koklatmadıkları gibi, İngiliz püriten kilisesi veya Rus Ortodoks kilisesi gibi Hristiyanlığın diğer mezheplerine de tek bir kelime fısıldamadılar. Cadı tehdidinden kurtulmak isteyenlerin kendilerine tabi olması gerektiğini üstü kapalı bir şekilde ilan ettiler.
Bunun sonucunda, simyacı onlara çözümü sunduğu halde pek çok insan cadıların elinde can verdi.
Bu durum, hasta bir insana en basit ameliyatı bile yapmayıp göz göre göre ölmesini izlemek kadar akıl dışıydı.
Aureolus bunu asla kabul edemezdi. Kendi tasarladığı kozların herkesi kurtaracağına inancı tamdı.
Çok geçmeden, kendi yazdığı kitaplardan birini kilisenin sınırları dışına çıkarma kararı aldı.
İstikamet, cadıların yol açtığı yıkımlar yüzünden "büyü diyarı" olarak anılan İngiltere’ydi. Kendini büyük bir titizlikle iki üç kat gizlilik zırhına bürüyerek İngiliz püriten kilisesi mensuplarıyla gizlice temas kurmayı başardı.
İşte orada, asla kurtarılamayacak bir kızın bedeninde cehennemi gördü.
Onu ilk gördüğü an anlamıştı. Tüm dünyayı kurtarmak isteyen simyacı, geri kalan herkesi kurtarsa bile bu kızı asla kurtaramayacağını tek bir bakışla kavramıştı.
Bu tek kız, dünyanın dört bir yanından toplanan yüz üç bin büyü kitabını zihninde taşıyordu. Bu şeytani, lanetli ciltlerden tek bir tanesi bile sıradan bir insanı delirtmeye yetecekken, o gökteki yıldızlar kadar çok kitaba ev sahipliği yapıyordu. Üstelik kurtuluş yüzü göremeyeceğini bile bile, küçük bir kız çocuğu gibi gülümsüyordu.
Aslında kızın kurtarılması gerçekten de imkansızdı. İnsan bedeni, doğası gereği yüz üç bin büyü kitabının ağırlığını taşıyacak kadar güçlü değildi. Kızın bedeni o kitapların zehirli bilgisiyle lekelenmiş, zihni ise o karanlık kavrayışın pençesinde can çekişiyordu.
Durum o kadar vahimdi ki, o zehri temizlemek için her yıl hafızasının silinmesi gerekiyordu.
İşte simyacı, kendi ideallerinin son bulduğu yere orada tanıklık etti.
Başkalarının ona dayattığı tüm bu felaketlere rağmen, o kız hâlâ başkaları için gülümseyebiliyordu.
Simyacı, yazdığı kitapların istisnasız tüm dünyayı kurtaracağına inanmaya devam ederek, sırf bu tek kızı kurtarabilmek için büyü kitapları yazmaya başladı. Ne zaman birini bitirse hemen İngiliz püriten kilisesine koşuyordu. Yazdığı kitaplardan on tanesi, hatta yirmi tanesi başarısızlıkla sonuçlansa bile Aureolus asla vazgeçmedi, yazmaya devam etti.
Kaçıncı kitabı tamamladığını artık unuttuğu bir gün, Aureolus bir an durup azminin neden hiç kırılmadığını ve neden hâlâ yazmaya devam ettiğini düşündü.
Bunu düşünmek, sonunda acı bir gerçeği fark etmesini sağladı.
Onu ilk gördüğü andan beri, onun zaten kurtarılamayacak durumda olduğunu biliyordu. Kitap yazıp sunmak, aslında vazgeçmemek için arkasına sığındığı bir bahaneden ibaretti. Gerçek şu ki, o sadece kızı görmek istiyordu.
Özel bir nedeni yoktu.
Simyacının tek arzusu onu kurtarmaktı, oysa aslında kız onu kurtarmıştı.
Bunu anladığında artık son yaklaşmıştı. Aureolus eline kalem bile alamayacak duruma geldi. Tek bir insanı bile kurtaramayacağını fark ettiğinde, hem misyonu hem de kendine olan güveni paramparça oldu.
Kurtarılamaz, kurtarılamaz... Bu yöntemlerle hiç kimse kurtarılamaz.
Eğer hâlâ bu kızın kurtulmasını istiyorsa, seçebileceği tek yol yoldan çıkmaktı.
Bu düşüşünün tek bir sebebi vardı.
Eğer Tanrı’nın gücü tüm dünyayı kurtarmaya yetiyorsa, neden karşısındaki bu kız kurtarılamıyordu?
Böylece Aureolus Isard; Roma Katolik Kilisesi’ni, Hristiyanlığı ve hatta tüm dünyayı karşısına aldı. Yine de kız kurtulamadı. Gizemciliğin bir kolu olan Zürih simya okuluna el attı, yine de kız kurtulamadı. İnsan bedenini tamamen çözebilirse her türlü hastalığı iyileştirebileceğine inandı. İnsan zihnini tamamen keşfederse her ruhu şifaya kavuşturabileceğini düşündü. Yine de kız hiçbir şekilde kurtarılamadı.
Kız yapayalnızdı. Artık onu ne inanç ne de teknoloji kurtarabilirdi.
İşte bu yüzden düşündü...
İnsanlık yolundan sapmış olan Kabil soyunun gücüne sığınmanın nesi yanlış olabilirdi ki?
Amacı uğruna herkese ihanet edebilirdi. Her şeyi kullanabilirdi. Gerekirse Derin Kan’ı kendi elleriyle dize getirirdi.
Simyacı işte böyle doğru yoldan saptı. Geriye kalan tek şey, başkalarının kurtuluşunu kendi hayatından üstün tutan bir adamın trajik enkazıydı.
"..."
Ancak Aureolus Isard’ın fark etmediği bir şey vardı.
Onun arkasından sessizce bakan kişi, yani Derin Kan adındaki o kız da buradaydı; çünkü o da birine yardım etmek istiyordu.
Kurtuluş çok uzaktaydı.
Ufukta hâlâ bir kurtarıcının geleceğine dair en ufak bir işaret yoktu.
"Aureolus, Roma Katolik Kilisesi’nin gerçek Gregoryen Korosu’nu mu taklit etti? Bu imkansız!"
Elinde alevden bir kılıçla Kamijou’yu kovalamayı yeni bitiren Stiyl, gencin anlattıkları karşısında şaşkına dönmüştü.
"Hayır, ciddiyim. Yıkılan binalar, sanki bir video kaseti geriye sarılıyormuş gibi eski haline döndü," diye cevap verdi Kamijou, koridorda koşarken.
Stiyl burayı Kamijou’dan daha derinlemesine araştırmayı başarmış gibi görünüyordu. Söylediğine göre, Aureolus’un karargahını bulduktan hemen sonra hafızası silinmiş ve o zamandan beri binada amaçsızca dolanıp durmuştu.
"...Bu demek oluyor ki... Ama günümüz simyasıyla bu imkansız..." diye mırıldandı Stiyl, canı sıkkın bir halde sigarasından bir nefes çekerek.
"Ayrıca 'yaklaşmayın' ve 'unutun' gibi şeyler de söyledi. Ne yani, büyü dünyasında böyle çılgınca şeyler sıradan mıdır?"
"...Tabii ki hayır. Büyü akademik bir alandır; tamamen teorilere ve kurallara dayalı bir dünyadır. Eğer kuralları bu denli hiçe sayan bir şey var olsaydı, her şey anlamını yitirir ve kimse büyü çalışmakla uğraşmazdı."
"O zaman o gördüğüm neydi öyle? Adam gerçekten de tek bir kelime ediyor ve dünya onun istediği şekle bürünüyor."
"Onun istediği şekle... Hmm. Bu hiç hoşuma gitmedi. Bana Ars Magna’yı hatırlatıyor."
Kamijou, onun "onun istediği şekle" ifadesine verdiği bu tuhaf tepkiye bir an anlam veremeyerek kaşlarını çattı, fakat sonra hatırladı.
Dünyayı istediğin şekle sokma gücü; simyanın nihai hedefiydi ve bunu henüz kimse başaramamıştı. Stiyl bunu ona daha önce açıklamamış mıydı?
"Dur bir dakika. O zaman bu adam simyada ustalaşmış demek değil mi?!"
"Bu hiç mantıklı değil!" diye çıkıştı Stiyl, alışılmadık bir sertlikle. "Sana daha önce Ars Magna’nın bir insanın gerçekleştirebileceği bir teknik olmadığını açıklamıştım. Büyü sözleri tamamlanmış olsa bile, yemeden içmeden, hiç ara vermeden okumaya kalksan yüz iki yüz yıl yetmez. Kısaltmak için atabileceğin tek bir kelime bile yok. Bu işi babadan oğula, oğuldan toruna devretmeye kalksan, kulaktan kulağa oyunu gibi törenin kendisi bozulur. Bu yüzden, sınırlı bir ömre sahip olan hiçbir insan o büyüyü kullanamaz!"
Kamijou büyü eğitimi almış olsaydı, Stiyl’in bu açıklaması kulağa son derece mantıklı gelebilirdi.
Ancak büyücünün sesi titriyordu; sanki inanılmaz bir şeye tanık olmuş gibiydi.
"...Evet, haklısın galiba." Kamijou olaya farklı bir açıdan yaklaşmaya çalıştı. "Eğer dünyayı dilediği gibi değiştirebiliyorsa, bizim hâlâ hayatta olmamız biraz tuhaf değil mi? Sadece ölmemizi dilese işimiz biterdi. Ne Gregoryen taklidine ne de bir dublör kullanmaya ihtiyacı kalırdı."
En başta vampirlere ya da Derin Kan’a bile ihtiyacı olmazdı. Eğer onlara ihtiyacı olsaydı, kendi kendine de yaratabilirdi. Zaten dünyayı istediği gibi değiştirebiliyorsa, vampirleri tamamen aradan çıkarıp dileğini kendi gücüyle gerçekleştirebilirdi.
Yine de o herifin derdi ne, gerçekten anlamıyorum. Güya birini kurtarmak falan istiyor ama insanları gözünü kırpmadan öldürmekten de geri durmuyor. Üstelik bir anda Index de bu işe bulaştı. Galiba tüm bu olanların stresi adamın aklını başından aldı, delirdi herif.
Nasıl yani, o kız mı?
Kamijou, hem karşısındakini hem de kendini rahatlatmak istercesine hafif bir tonla cevap verdi.
Buna benzer bir şeyler geveledi işte. Kızı kendi gözlerimle görmedim. Belki de sadece aklını yitirdiği için hayal görüyordur.
Ancak Stiyl’ın yüzü, az önce simyacı hakkında konuşurlarkenki halinden bile daha çok asıldı. Ağzındaki sigarayı tadı zehir gibi gelmişçesine tükürdü.
Kahretsin, şimdi anlaşıldı. Her şeyi şimdi kavradım. Dış dünyadan tamamen kopup üç yıl boyunca büyü çalışırsan, tabii ki dünyadan haberin kalmaz.
Ağzına yeni bir sigara yerleştirirken sözlerini tamamladı.
Onun ne istediğini çözdüm. Derdi Index.
Ne...?
Kamijou’nun kafası karışmıştı. Index’in en başından beri bu olayla hiçbir ilgisi olmaması gerekirdi.
Beni iyi dinle, Touma Kamijou. Index’in eskiden her yıl hafızasının silinmesi gerekiyordu. Diğer bir deyişle, her sene insan ilişkileri tamamen sıfırlanıyor ve yanına her seferinde yeni bir ortak veriliyordu. Ortaya böyle bir durum çıkmıştı işte.
Evet ama... Ne alakası var şimdi?
Bu yıl sendin, iki yıl önce bendim.
Stiyl, bıkkınlığını gizlemeyerek derin bir iç çekti.
Ve üç yıl önce de ortağının adı Aureolus Isard’dı. Sanırım onun öğretmeni olarak görev yapıyordu.
Kamijou’nun nutku tutuldu.
Geçmişteki tüm ortakları aynı çıkmaza girdi. Hepsi kızın hafıza sorununu çözmek için ölümüne çabaladı ama her seferinde başarısız oldular.
Stiyl dişlerini gıcırdattı.
Doğal olarak o da aynı çıkmaza toslamış olmalı. Demek ki ortaya çıkan sonuçları görünce bunu kabul etmedi.
Yani?
Çok basit. Biz, yani onun geçmişteki ortakları, Index tarafından reddedilmedik. O sadece hatırlamıyor. Bu yüzden her şey kolay görünüyor. Eğer bir yolunu bulup Index’in zihnini iyileştirebilir ve hatırlamasını sağlayabilirsen, o da yeniden yüzünü bize dönecektir.
Kamijou’nun kalbine sanki bir çivi saplandı.
Bu darbenin onu neden bu kadar sarstığını bilmiyordu. Index’in zihninin iyileşmesi harika bir şey olmaz mıydı? Anlayamıyordu ve göğsüne oturan bu puslu huzursuzluk geçecek gibi görünmüyordu.
Kızın gülümsemesi...
O gülümsemenin bir başkasına yöneleceğini düşünmenin bu kadar can yakacağını tahmin etmezdi.
Ayrıca böyle bir şey kesinlikle kabul edilemez.
Stiyl kendi kendine fısıldar gibi konuştu.
Birinin hafızasını silmek ne kadar yanlışsa, o hafızayla oynamak da bir o kadar cehennemlik bir iştir. Bunu bilemeyecek kadar mı yitirdi kendini?
Sesi çok kısık çıktığı için Kamijou ne dediğini duymak adına yüzüne dik dik baktı.
Ancak Stiyl sigarasından bir nefes çekip bıkkınlıkla başını salladı.
Önemli bir şey değil. Sadece o herifin kızı kurtarmasının kesinlikle imkansız olduğunu söylüyordum.
Ne?
Kamijou onun ne demek istediğini tam olarak kavrayamadı. Binaları onarabilen, hafızaları çalabilen, hatta insanların hayatını geriye sarabilen bir adam için imkansız diye bir şey olabilir miydi?
Bu da çok basit bir denklem. Her şeyi sıfıra indiren sensin.
?
Onu kurtardın, değil mi? Zaten kurtarılmış birini bir daha kurtaramazsın. İşin aslı bu kadar basit. Arkasında gizli bir anlam falan aramaya gerek yok.
Ah.
Kamijou sonunda durumu kavrayabildi.
Aureolus Isard, Index’in üç yıl önceki ortağıydı. Kızı kaybedeli üç yıl olmuştu ve dış dünyayla hiçbir bağı olmadığı için elinde hiçbir bilgi yoktu.
Yani Aureolus aslında...
Geldik. Ne kadar da kibar; kapıyı bizim için açık bırakmışlar.
Stiyl önüne baktı.
Misawa Okulu’nun kuzey binasının en üst katındaki müdür odasının devasa kapısı, sanki onları içeri davet ediyormuş gibi aralanmıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.