Adriyatik'in Gölgeleri

Her şey birkaç hafta önce başlamıştı…

Arabanın tekerlekleri yoldaki ufak tümsek ve çukurların üzerinden geçerken sertçe tıkırdıyor, kasayı hafifçe sarsıyordu. Sakin bir tempoda ilerlese de bu sallantı yolcuya keskin ve köşeli bir his veriyordu; içindekinin uykuya dalmasına imkan tanıyacak kadar huzurlu bir yolculuk değildi bu.

Agnes Sanctis arabanın arkasında oturuyordu. Burası bir iskelet üzerine gerilmiş kumaş brandayla kaplı derme çatma bir yer değildi; meşe duvarlarıyla gerçek bir odayı andırıyordu.

Kız muhtemelen on beş yaşlarındaydı. Kendi yaşındaki kızlara göre biraz daha kısa boyluydu. Ten rengi bembeyazdı, gözleri ise limonlu çay rengindeydi. Çoğu kişinin kızıl diyeceği, kahverengiyle sarı arasında gidip gelen saçları, her biri kurşun kalem kalınlığında birkaç örgüye ayrılmıştı.

Üzerinde kapkara bir rahibe kıyafeti ve otuz santimetre yüksekliğinde kalın tabanlı sandaletler vardı. Giysileri oldukça işlevsel bir malzemeden üretilmişti ancak aynı zamanda sanki doğaüstü bir el değmiş gibi tertemizdi. Normalde kıyafetler kullanıldıkça ve yıkandıkça zamanla eskiyip yıpranırdı ama bunda tek bir iz bile yoktu. Dış görünüşünde en çok göze çarpan şey de buydu.

Küçük rahibe pencereden dışarı baktı.

Kare şeklindeki pencere bir yemek tepsisinden bile küçüktü. Hemen dış kısmına, birbirini kesen kerestelerden bir çit gibi parmaklıklar eklenmişti. Cam kapalı olmasına rağmen burnuna hafif bir deniz tuzu kokusu geliyordu. Dış dünya ile arasındaki camın ötesinde, uluslararası bir cazibe merkezinden beslenen bir uydu kent uzanıyordu. Ellerinde valizlerle ilerleyen aileleri ve onlara seslenen kafe işletmecilerini görebiliyordu.

“Buralara ilk gelişin mi?”

Ses arabanın önünden, sürücü koltuğundan gelmişti. Meşe duvar yüzünden Agnes’in adamı görmesi mümkün değildi.

Orta yaşlı, iri kıyım bir adama ait olan bu ses oldukça karakteristikti; İtalyancasına Fransızca tınlayan kelimeler karıştırıyordu. Agnes, adamın Milano’dan gelmiş olabileceğine dair içinden sessizce tahmin yürüttü.

“Evet. Daha önce gelmemi gerektirecek bir sebep olmamıştı. Kuzeye çıktığımda yolum genelde Milano’ya düşer.”

Öğrenirken oldukça zorlandığı Japoncası biraz kaba olsa da İtalyancası gayet nazikti. Arabacının sözlerini aynı aksan ve tonda yanıtlayınca adamın tavrı anında yumuşadı.

“Vay, ne güzel. Bir seçim yapmam gerekse ben de iç kısımları daha çok severim. Oranın havası bir başka oluyor, anlarsın ya? Daha temiz, daha diri sanki. Gerçi buralarda da gezilecek çok güzel yerler var. Ekmek paramı bu işten kazanıyorum ama yeni yerler görme fikri her zaman çekici gelmiştir. İtalya’da çalıştığım için gerçekten şanslıyım, her yerin kendine has bir ruhu var. Diğer ülkelerin o birbirine benzeyen manzaralarından çabuk sıkılırdım.”

Agnes gözlerini pencereden ayırmadan zayıfça gülümsedi. “Ülke dışında da çok güzel yerler var aslında.”

“Öyle mi diyorsun?”

“Evet. Bir hayran gibi konuşmak istemem ama Dünya Miras Listesi’ni duymuşsunuzdur. O yerlere bizzat gittiğinizde, neden öyle bir listeye girmeye değer bulunduklarını anlıyorsunuz. Fontainebleau’nun bahçeleri Rönesans döneminde su, yeşil ve kabartma sanatıyla işlenmiş birer sanat eseridir; Köln Katedrali ise gökyüzüne uzanan sivri kuleleriyle devasa bir yapılar bütünüdür. Asya’da ise güzellik ya da çirkinlik kavramlarından önce insanı daima bir gizem duygusu sarmalar.”

Arabacı pek de ilgisini çekmiş gibi görünmeyen bir sesle, “Öyle miymiş?” diye mırıldandı.

Araba ağır ağır ilerlemeye devam etti. Bu yavaşlığın sebebi muhtemelen sadece sürücüden değil, arabayı atların değil eşeklerin çekmesinden kaynaklanıyordu. Tam anlamıyla beygir gücünden yoksundular.

“Dünyanın her yerini görmüş insanların anlatacak ne kadar çok ilginç şeyi oluyor.”

“Yok, öyle değil. Daha çok Avrupa üzerine yoğunlaştım diyebilirim.”

“Benim için ‘daha çok’ diye bir şey yok. Avrupa’dan dışarı adımımı atmadım. Malum, meslek meselesi. Bir arabayla ancak bir yere kadar gidebiliyorsun.”

“Uzak yerlere gitmek için herkes uçak kullanmıyor mu artık?”

“Öyle görünüyor. Ama ben hâlâ kara yollarının daha güvenilir olduğunu düşünüyorum. İşin içine bilim girdiğinde, insanların kaçmasını engelleyecek büyüler hazırlanamıyormuş diye duydum… Şey, şimdi bunları konuşmak biraz zor olsa gerek. Kusura bakma.”

“Hayır, sorun değil. Yine de uçağın biraz basık hissettirdiği konusunda size katılıyorum.”

“Gerçekten mi? Biliyordum işte. Uçaklarla her şeyi zorla havada tutmaya çalışıyorlar. Duydum ki içinde bir delik açılsa, o hava basıncı farkı yüzünden koca alet havada tuzla buz oluyormuş. Çok yükseklerde farklı kurallar işlediğini biliyorum ama yine de korkutucu. Balonlar ise öyle mi ya? Şöyle rahat, huzurlu bir yolculuk için birebir.”

“Aslında balonlar da uçaklarla oldukça benzer bir hava ulaşımı yöntemidir.”

“Hadi ya? Neyse, her halükarda o onların alanı, benim pek işim olmaz zaten. Ah, sanırım geldik.”

Arabanın durmasıyla oluşan eylemsizlik Agnes’in vücudunu hafifçe sarstı. Eşeklerin çektiği araba durmuştu. Bakışlarını pencereden çevirip arabanın arkasındaki çift kanatlı kapıya dikti.

Henüz açılmamış olan çıkış kapısına bakarken fısıldadı: “Demek hedefimiz burasıydı… La Regina del Mare Adriatico… ve Kraliçe’nin Filosu.”

Sanki bu sözler gizli bir parolaymış gibi, kapının kilidi tık sesiyle açıldı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.