Yine mi rüya görüyorum?
Zihnimde bulanık görüntüler beliriyor. Gözlerimle görmekten ziyade, sanki görüntüler doğrudan beynime aktarılıyor. Bu hissi daha net kavrayabilmek için gözlerimi hafifçe kapatıyorum.
Görüntüde bir kız var.
Her zaman olduğu gibi yapayalnız.
"Sadece ben kaldığım için bir şeyler yapmalıyım."
Kız, her tökezlediğinde kendini bu sözlerle yüreklendiriyor.
Çağlar aşıp, türlü insanlarla tanışarak kalbindeki bir inancın peşinde dört dönüyor. Zamanla ona "Gezgin" adı veriliyor; o ise köylülerle bağ kurmanın yollarını arıyor. Bir çağda yağmurdan kaçınmayı sağlayan tılsımlar öğreniyor, bir başkasından felaketleri savuşturma yöntemleri ediniyor. Yeni bir bilgi edindiği her an geçmişe dönüyor; geçmiş ve gelecek arasında mekik dokumaya devam ediyor. Kaç kişiyi kurtarabilir? Kaç felaketin önüne geçebilir? Tüm benliğiyle sadece bunları düşünüyor.
Bir kez, iki kez, sayısız kez... Dur durak bilmeden deniyor ama her seferinde başarısız oluyor.
Her başarısızlıkta ailesinin ve sevdiklerinin ölümüne bir kez daha tanıklık ediyor.
Sonunda hangi çağda olursa olsun, kız hep tek başına kalıyor.
Şimdi bile, hâlâ yapayalnız.
Gözlerimi açtığımda karşımda duran tam da o kızdı.
Kimselerin olmadığı ıssız Kiriyama Köyü'nde tek başına ağlıyordu.
"Özür dilerim, affet beni, gerçekten çok üzgünüm..."
Dudaklarından sadece özür sözleri dökülüyordu.
"Yalnızım... Çok yalnızım..."
Kız, kendisinden başka kimsenin kalmadığı köyde hıçkırıklara boğuluyordu.
Köyde ondan başka herkes yok olmuştu.
Köyde tek bir insan nefesi bile yoktu; ortalık doğaya aykırı denecek kadar sessizdi. Sanki her şey bir anda yok olmamış da, en başından beri hiç var olmamış gibiydi. Ya da bu sessizlik o kadar doğaldı ki, burada bir şeylerin var olması gerektiği fikri bile uzak geliyordu.
Ancak bu ıssız manzaranın ortasında, bir kız başını önüne eğmiş oturuyordu.
Ne yapmak istersem isteyeyim; kızın gözyaşlarını silmek, ona sıkıca sarılmak... Hiçbirini başaramıyordum.
Sanki bir ekranın öteki tarafındaki bir manzarayı izliyor gibiydim; ne kadar güçlü bir iradem olursa olsun kıpırdayamıyordum.
Sürekli kızın ismini haykırıyordum. Beni duyamayacağını bilsem de seslenmeye devam ediyordum.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; gökyüzünün renginin defalarca değiştiğini fark etsem de aldırış etmedim.
Sonra kız yavaşça hareket etmeye başladı.
Uzun süre ağladığı için gözleri şişmişti. Yine de ayağa kalktı ve bana doğru yürümeye başladı.
"Yaichi..."
Adımı sesleniyordu ama sesinde derman kalmamıştı.
"Yaichi, Yaichi, Yaichi."
Kız ellerini uzatmış, yürürken el yordamıyla yerimi bulmaya çalışıyordu.
Ona karşılık verebilmek için ben de inatla elimi uzattım. O çaresiz, umutsuz ve gözü yaşlı kıza, Yui'ye nerede olduğumu göstermek istedim.
Yui'nin eli benimkiyle çakıştığı anda.
Birdenbire görüşüm netleşti ve gerçekliğin nefesini ensemde hissettim. Beş duyum yeniden çalışmaya başladı; yaşadığımı damarlarımda hissettim.
Evet, az önce de yaşıyordum ama ruhsal olarak gerçeklik duygusunu tamamen yitirmiştim.
Etrafıma bakındım. Köy meydanındaydım; Tetsuya, Maya, Machiko Teyze ve diğer köylüler birer birer uyanıyordu. Anlaşılan tüm köy bir tür uyku haline geçmişti, sanki herkese toplu bir hipnoz uygulanmış gibiydi.
Bilincim tamamen yerine gelince derin bir iç çektim. Yui tam karşımdaydı.
Normalde ışıl ışıl parlaması gereken siyah saçları, ışığı emiyormuşçasına matlaşmıştı. O güzel, berrak gözleri şimdi kıpkırmızı ve şişti. Yağmur altındaki terkedilmiş bir kedi yavrusu gibi bitkin görünüyordu.
"Yaichi, Yaichi! Özür dilerim."
Yui sadece adımı sayıklıyor ve durmadan özür diliyordu.
Konuşmaya devam edeceğini sandığım sırada aniden arkasını dönüp koşmaya başladı. Nereye gittiğini bilmiyordum.
"Neler oluyor?"
Durumu zerre kadar kavrayamıyordum.
Yui ile yüksek bir tepede olmamız gerekirken, kendimi bir anda meydanda bulmuştum. Üstelik sadece biz değil, tüm köy halkı bir tuhaftı.
"Her neyse, Yui'nin peşinden gitmeliyim!"
Şu an önceliğim durumu anlamak değil, Yui'ye yetişmekti.
Nedenini bilmesem de yaralarımın acısı hafiflemişti; hâlâ sızlıyordu ama yürümeme engel değildi.
Yui dağ yoluna doğru koşuyordu, nedense çok gergin görünüyordu. İçimden bir ses Yui'nin yok olmak üzere olduğunu fısıldıyordu.
Vücudumdaki ağrıyı görmezden gelip hiç düşünmeden dağa doğru atıldım.
Yui'nin kesinlikle yukarı çıktığını biliyordum, bu yüzden ben de o yöne koştum.
Yanımdan geçen köylülerin çoğu olan bitenden habersiz, "Az önce ne yapıyorduk biz?" diyerek şaşkınlık içinde birbirlerine bakıyorlardı. Hepsi uykudan yeni uyanmış gibiydi.
Başka yerlerden de şaşkınlık ve kaygı dolu sesler yükseliyordu: "Ne! Üç gün mü geçmiş?" Anlaşılan köylülerin de tıpkı benim gibi son üç güne dair anıları silinmişti.
Evet, Kiriyama Köyü'ndeki herkesin hafızasında üç günlük devasa bir boşluk vardı.
Ancak kendime, şimdi yıkılma zamanı olmadığını söyledim.
Köydeki bu anormalliğin nedenini kesinlikle Yui biliyordu. Ona yetişmek zorundaydım.
"Yui..."
Furukawa Tapınağı'na varmıştım.
Yui, tapınağın önünde dizlerini karnına çekmiş, sanki bir şeyden korkuyormuş gibi kollarını kendine sarmıştı.
Sessizce yanına sokuldum. Yakından bakınca yüzündeki ifadenin ne kadar acı dolu olduğu görülüyordu. Sanki dünyanın sonuna şahitlik etmiş gibiydi.
"Yaichi..."
Bana özlem dolu gözlerle baktı. Daha önceki bakışlarında olan o güç ve kararlılık tamamen uçup gitmişti.
"Yui, ne oldu?"
Sesimi mümkün olduğunca yumuşatarak ona seslendim. Şu anki Yui, rüzgar esse paramparça olacak kadar kırılgandı.
"Herkes yok oldu."
"..."
"Tetsuya, Maya, sen ve köydeki herkes... Hepsi gitti."
Az önce yaşadığı korkunç tecrübeyi tek tek anlatıyordu.
"Sizi her yerde aradım. Sen birden kayboldun, nedenini anlayamadım. Köye bakmaya gittim ama orada 'hiçbir şey' yoktu. Ne bir köylü, ne bir canlı... Orası artık bir köy bile değildi."
"Bu nasıl..."
Yui'nin sözlerini tam olarak kavrayamıyordum. O rüya benzeri sahneler, aslında bilincimi yitirdiğimde gördüğüm şeylerdi; Kiriyama Köyü'nün tamamen silindiği o anlar.
"Sadece çok uzun zamandır kimsenin yaşamadığı harabe evler kalmıştı. Yüzlerce yıldır terk edilmiş gibi duran bir enkaz yığınıydı orası. Neden böyle olduğunu, senin ve herkesin neden yok olduğunu düşündüm."
Şöyle devam etti:
"Bilgi bulmak için 'Kiriyama Antik Belgeleri'ne bakmak istedim ama onlar da yoktu. Daha doğrusu silinmişlerdi, oysa ben o belgeleri hep yanımda taşırdım."
Ve o an fark ettim.
"Hepsi benim yüzümden!"
"Hepsi... Senin yüzünden mi?"
"Çünkü gerçekten bu çağda kalmak ve seninle sonsuza dek beraber olmak istedim."
Bunu tüm kalbiyle istediği için herkes yok olmuştu. Yui buna yürekten inanıyordu.
"Bu ne demek şimdi? Senin benimle olma isteğinle insanların yok olmasının ne alakası var..."
Sözümü bitirdiğimde gerçeği anladım.
Bahsettiği şey, "Kiriyama Antik Belgeleri"nde kayıtlı olan kurban sayısıydı.
Başta gördüğüm rakam 594'tü. Bunun nihai sayı olduğunu sanmıştım. Ancak Yui başka çağlara gittiğinde bu sayının 748 olduğunu görmüştü. Bunu duyduğumda neden daha önce anlamamıştım? Neden hemen bir sonuca varmıştım? Yui o günkü heyelan kazasında o tapınağa sığınmasaydı ne olurdu diye düşünmeliydim. Yani geleceğe hiç gitmemiş olsaydı...
Yui'nin bugüne kadarki eylemlerine göre kurban sayısı sürekli değişmişti. Sonucu etkileyen en büyük faktör, en başta alınan önlemlerdi. İlk zaman yolculuğu, kurban sayısını en çok etkileyen olaydı.
Belgelerde gördüğüm o ilk sayı, 594... Köylülerin yarısından fazlasının toprak altında kaldığı yazıyordu. Benimle tanışmadan önce defalarca geçmişe gitmiş olmasına rağmen sonuç hâlâ bu kadar trajitti.
Bu yüzden—
Eğer Yui geçmişe dönmekten vazgeçerse; yani Yui'nin eylemleri artık geçmişi etkilemezse, köy o kazanın orijinal felaket boyutuna geri dönecekti. Ve o orijinal yıkım...
"Yani,"
Ben sonuca vardığım anda, Yui de aynı cümleyi kurdu.
"Aslında, Kiriyama Köyü..."
Yui, her ne kadar çaresiz kalsa da kurtarmaya çalıştığı o geçmişi anlatmaya başladı.
"O heyelan kazasında tamamen haritadan silinmiş."
Öyle dedi.
104 yıl önceki o kazada Kiriyama Köyü tamamen yok olmuştu. Bu yüzden ne Tetsuya, ne Maya, ne ben ne de diğer köylüler aslında var olmamalıydık. Şöyle devam etti:
"Ve sonra, bunu fark ettiğimde seninle sonsuza dek beraber olma hayalimden vazgeçtim. Geçmişe dönmeye karar verdiğim o saniyede, herkes yeniden belirdi."
Birlikte olmayı dilemek ayrılık getirdi; birlikte olmaktan vazgeçmek ise kavuşmayı. Ne yaparsak yapalım, arzularımıza ulaşamıyorduk.
Ne kadar acı! Dünyadaki en büyük ironi buydu.
"Bu yüzden geçmişe döneceğim. Dönmek zorundayım."
Her şeyi öğrendikten sonra şimdiki zamanı feda eden Yui; bu ağır gerçeği tek başına omuzlamış, bana bakıp gülümseyerek bu sözleri söylüyordu.
"Bunu yapmazsam, en sevdiğim kişi yok olup gidecek."
Köyün varoluşunu, yüzlerce insanın hayatını ve tüm sorumluluğu kendi omuzlarına yükleyen bu genç kızın gülümsemesi, her şeyden daha güçlü ama bir o kadar da acıydı.
Yui, üç gün sonra geçmişe döneceğini söyledi.
Her ne kadar ani olsa da, eğer bir tarih belirlemezse kararlılığının sarsılacağını biliyordu. Üstelik modern dünyada geçirdiği her an kurbanların sayısının artacağını düşünmesi, onu üç gün sonra yola çıkmaya iten asıl sebepti.
Böylece, bütün bir günü Yui'nin gitmek istediği yerleri gezmeye adamaya karar verdik.
"Okula gitmek istiyorum."
"Okula mı?"
"Evet. Yüz yıl geçtikten sonra dünya tamamen değişmiş. Elbette gitmek istediğim çok yer var ama benimle aynı yaştaki insanların okuduğu okulu görmek istiyorum. Aslında senin okulunu görmeyi çok isterdim ama orası çok uzak, o yüzden beni en yakındaki okula götürsen yeter."
Yui'nin bu dileğini gerçekleştirmek istiyordum. En yakın istasyona gitmek bile arabayla bir buçuk saat sürüyordu. Bu kavurucu yaz sıcağında yürümek çok riskli olacağı için Köy Muhtarı'ndan bizi arabayla götürmesini rica ettim.
Tetsuya ve Miyabi-san da oldukça düşünceli davranarak bizimle gelmediler.
Niyetleri baş başa vakit geçirmemizi sağlamaktı, bu inceliklerine minnettardım.
Ayrıca Miyabi-san'a bir kez daha teşekkür etmem gerekiyordu. Okula gideceğimiz için akıllılık edip Yui'ye bir üniforma giydirmiş ve bana sıkıca bir başparmak işareti yapmıştı.
Denizci üniforması içindeki Yui, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar sevimliydi.
Yui üniformanın içinde utangaç görünse de, hayatında ilk kez arabaya biniyordu; aracın performansına, camdan akan manzaraya ve arabanın sunduğu konforlara karşı yoğun bir ilgi gösteriyordu.
Otomobilden trene aktarma yaparken de durum aynıydı. Okula en yakın istasyona varmak otuz dakika sürdü. Neredeyse hiç yolcu olmayan trende çok mutlu görünüyordu. Bu çocuksu hali tam da yaşına uygundu. Keşke o da diğer lise öğrencileri gibi okula gitmenin ne kadar zahmetli olduğundan şikayet edebilseydi, arkadaşlarıyla aşk meşk meselelerinden konuşabilseydi... Gençliğin getirdiği tüm o sıradan anların tadını çıkarmasını ne kadar çok istesem de bu mümkün değildi.
O, normal bir lise kızının asla taşıyamayacağı kadar ağır bir sorumluluğu ve görevi tek başına üstlenmeye çalışıyor, üstelik bunu gayet doğal bir şeymiş gibi görüyordu.
Sırtlanmak zorunda kaldığı bu "doğallık" insanı kahrediyordu.
Yine de duygularımı yüzüme yansıtmamaya çalışarak okula en yakın istasyona ulaştık.
"Okul burası mı..."
"Öyle olmalı."
İstasyondan yaklaşık on dakikalık bir yürüyüş mesafesindeydi. Bakımlı ve düzgün yollarda yürüyorduk, neredeyse hiç araç geçmiyordu ve yolun sonu okula çıkıyordu.
Etraftaki gür yeşillik manzara Kiriyama Köyü'nden farklıydı; burası tamamen bir "kasaba" olarak planlanmış ve gelişmişti. Sadece gerçek bir market değil, okul gibi modern tesisler de mevcuttu.
Başka bir deyişle burası, hayal edilen o kırsal kasaba tasvirine uyuyordu; Kiriyama Köyü ise zamandan kopuk bir yerdi.
"İçeri girip bakmak ister misin?"
"Gerçekten mi? Girebilir miyiz?!"
"Evet, Tetsuya okula önceden haber vermiş gibi görünüyor, izin aldık."
Tetsuya'nın bu titizliğine içtenlikle hayran kaldım.
Ana kapıdan geçerek okulun bahçesine girdik. Kampüste herhangi bir kulüp faaliyeti görünmüyordu, sanki uzun süredir kullanılmıyormuş gibi bir ıssızlık havası vardı. Tabii ki aslında okul faaldi; ana binada birkaç öğretmen vardı, yan taraftaki bina ise yurt gibi görünüyordu ve insanlar genelde orada toplanmıştı.
Yol oldukça uzundu; araba ve tren aktarmasıyla birlikte gelmemiz iki saatten fazla sürmüştü. Buna rağmen Yui'nin yüzünde en ufak bir yorgunluk belirtisi yoktu. Her şeye ilgi duyuyor, gözleri parlıyordu.
"Yui, gidelim mi?"
"Hı-hı!"
Elimi uzattım, Yui hiç tereddüt etmeden elimi tuttu. El ele okulun içine girdik.
Önce öğretmenler odasına gidip geliş amacımızı açıkladık ve okulu gezmek istediğimizi belirttik.
Ardından, neredeyse kimsenin olmadığı okul binasını rastgele dolaşmaya başladık. Kütüphane, müzik sınıfı, sınıflardan spor salonuna kadar her şey Yui için yepyeniydi; heyecandan sürekli gülüyordu.
Kütüphanedeki tüm kitapları bitirmek isteyen Yui; müzik sınıfındaki tüm enstrümanlara dokunmaya çalışan Yui; spor salonundaki tüm aletlere ilgi duyan Yui... Onun tek bir ifadesini bile kaçırmak istemiyordum.
"Of, çok eğlenceliydi. Okul gerçekten sihirli bir yer."
"Çünkü seçenek çok fazla."
Yüz yıl önceki okullarla kıyaslandığında bu okul oldukça çeşitliydi ve zamanla kampüsün nasıl geliştiğini gösteriyordu. Bir eğitim alanı olarak belirlenmiş pek çok farklı kullanım amacı, uzun yılların getirdiği değişimi net bir şekilde sergiliyordu.
Yui her iki dönemi de gördüğü için şaşkınlığı dinmiyordu.
Güneş batarken Yui ile pek de büyük olmayan bir sınıfa girdik ve pencere kenarındaki sıralara yan yana oturduk.
Alçalan güneş dünyayı kızıla boyarken, gölgeler pencerenin dışındaki dünyada yavaş yavaş yayılmaya başladı.
Sanki gün batımı, zamana uymayan ne varsa hepsini saklıyordu.
Atmosfer, sanki birazdan bir itiraf eylemi gerçekleşecekmiş gibi hissettiriyordu.
"İşte insanların dediği gençlik bu olsa gerek."
"Gençlik mi?"
"Evet. Bizim yaşımızdaki insanların normalde tadını çıkarması gereken şey. Duygusal olarak hassas ve dengesiz olsak da, hayaller ve umutlarla dolu, düşüncesizce ileri atılabileceğimiz o dönem. Bu yüzden bazıları hayatı dört mevsime benzetir ve bu aşamaya da gençlik derler."
Bunun benimle pek ilgisi olmadığını düşünüyordum. Kimse tarafından anlaşılmayan bir hayalin peşinde, gençlik denemeyecek kadar sönük bir hayat sürmüştüm. Yui ise Rahibe olma sorumluluğu yüzünden pek çok şeyini kaybetmiş, zamanı elinden alınmıştı. Tahmin edilebileceği gibi, bu yüklerin altında gençlik diyebileceği günler geçirmesi imkansızdı.
"Yine de..."
"Evet!"
"Biz ikimiz şu an..."
"Tam olarak gençliğimizi yaşıyoruz!"
Sonuç olarak durum buydu.
Ben Yui ile tanıştım, Yui benimle tanıştı. Sonra zaman akmaya başladı, defalarca düşüncesizce işler yaptık; bazen birbirimize yardım ettik, bazen tartıştık ve sonunda birbirimize aşık olduk.
Hiç şüphe yok ki bu, gençliğin ta kendisiydi.
Bu kelimeye layık olmadığımı hissederdim hep ama Yui ile tanıştıktan sonra gençliği gerçekten hissetmeye başladım.
Kendi zamanımın gerçekten akmaya başladığını derinden kavradım.
Tam da bu yüzden, bir adım daha ileri gitmek istiyordum. Önceden hazırladığım şeyi çıkardım.
"Sana bir şey dinletmek istiyorum."
"Bu da ne?"
Telefonumu ve bir gün gizlice depoya gidip "Kiriyama Kadim Metinleri"ni alırken yanımda getirdiğim kulaklığı çıkardım.
"Sana daha önce de söylemiştim, bir hayalim vardı ama ailem bunu onaylamıyordu. Bu yüzden evden kaçıp Kiriyama Köyü'ne geldim."
O zamanlar, onaylanmamanın verdiği çaresizlik ve hırsla, çocuk gibi küsüp kaçan acınası biriydim. Her ne kadar bunu gizlemeye çalışsam da, hayalime ilham olan Yui'nin, bu hayal için verdiğim onca çabanın sonucunu bizzat duymasını istiyordum.
Kulaklığın tekini Yui'ye uzattım.
"Bunu kulağına tak, müzik duyacaksın."
Bunu söylerken kulaklığın diğer tekini de ben taktım.
Loş karanlığın içinde tek ışık kaynağı batan güneşti; zaman huzurla ve ağır ağır akıyordu.
Ardından, o şarkıyı başlattım.
Yui ve ben bilincimizi sadece işitme duyumuza verdik, tüm kalbimizle melodiyi dinledik. Deniz esintisi, rüzgarla salınan dalgalar, deniz yüzeyindeki parıltılar... Zengin tınılar, sanki yaz mevsiminin tüm manzarasını kesip almışsınız gibi hissettiriyordu; oldukça huzurlu, gürültüden uzaktı. Burası bir plajdan ziyade, iki kişinin tenha bir koyda baş başa kalması gibiydi. Bu his çok tanıdıktı; sanki ruhun derinliklerinde uyuyan o uzak, görkemli yaz anılarını uyandırıyor gibiydi.
"Çok güzel..."
Yui fısıldayarak düşüncesini dile getirdi, hemen ardından gelen notalar onu tekrar etkisi altına aldı.
"..."
Müzik aniden hızlandı. Hızlanan melodi, dinleyicinin nefes ritmini bozacakmış gibi bir baskı hissi yaratıyordu; pek de konforlu sayılmazdı. Sanki hava aniden bozmuş, geceyle birlikte gök gürültülü sağanak yağış her yeri sarmış gibiydi.
Ancak tuhaftır ki, gece çöktüğünde o baskı hissi bir anda kayboldu ve yerini yeniden huzura bıraktı.
Ve sonunda, o nakarat başladı.
"Denizden daha derin, gökyüzünden daha yüksek; çok uzaklardaki sana armağan olsun."
Bu, o gün Yui'nin mırıldandığı melodinin ve tınıların aynısıydı; benim besteci olma hayalimin fitilini ateşleyen şeydi. Bu yüzden, sesim pek iyi olmasa da o kısmı seslendirdim; bana bu şarkıyı fısıldayan sana armağan etmek için.
"Bu..."
Yui dinlemeyi bitirir bitirmez şaşkın bir ifadeye büründü.
"İşte bu, bunca zamandır üzerinde çalıştığım şeyin sonucu."
İkimiz de kulaklıkları çıkarıp birbirimize döndük.
"O gün kaza geçirdiğimde beni kurtarmıştın. O sırada mırıldandığın şarkıyı hiç unutamadım, bu yüzden kendi başıma beste yapmayı öğrenmeye başladım. Benim hayalim buydu."
"Demek öyleydi..."
"Kimse beni anlamak istemedi. 'Zaten sadece çok küçük bir kesim başarılı olabilir' gibi lafları duymaktan kulaklarım nasır tutmuştu ama benim hayalim başkaydı. İyi bir beste yapmak elbette önemli, insanların sevdiği bir şey yapmak da öyle; ama benim için asıl amaç, az önce dinlettiğim bu şarkıyı dinlediğinde senin memnun kalmandı."
Adını "besteci olma hayali" koysam da, aslında bu sadece hafızama kazınan o melodiye bir saygı duruşuydu; tamamen kişisel bir tatmin çabasıydı.
Ancak—
"Ama asıl hedefim buydu ve bu hedefi kovalamamın sonucunda Sisli Dağ Köyü'ne gelip seninle tanıştım. Bu beste, tam da şu an ve senin için var oldu."
"Yaichi, o kadar mutluyum ki... Bu şarkı benim için çok özel. Geçmişimi ve geleceğimi birbirine bağlıyor, bana her ne olursa olsun yalnız olmadığımı hissettiriyor; bu beste bu anlamları da içinde barındırıyor. Küçüklüğümden beri ne zaman ağlasam, annem bunu bana söylerdi."
Yui, özlem dolu bir sesle konuştu.
Tıpkı bu şarkının taşıdığı anlam gibi, geçmiş ve gelecek işte böyle birbirine bağlandı.
"Kaza sonucu ölecek köylüleri kurtarmanın senin misyonun olduğunu söylüyorsun ama böyle bakınca, bu besteyi tamamlamamın ve seninle tanışmamın da benim misyonumu, yani sana yardım edip rehberlik etmemi gerçekleştirmek için olduğunu hissediyorum."
Bu sözleri bir giriş olarak söyledim, asıl anlatmak istediğim ise şuydu:
"Sen geleceğe gitmeyi seçtiğin andan itibaren biz zaten birbirimize bağlandık. Her şey tesadüf gibi görünse de aslında hepsi bu zaman diliminde karşılaşmamız içindi. Birbirimize bağlıyız; şimdi, gelecekte, her nerede ve ne zaman olursa olsun."
"Yaichi..."
Eminim ki Yui, beni bu işe alet ettiği ve bana hoş olmayan anılar yaşattığı için kendini suçluyordu. Onun nasıl biri olduğunu çok iyi biliyordum.
"Ve birbirimizi seviyoruz. Seninle tanıştığım için kalbimin derinliklerinden şükrediyorum."
Bu yüzden devam ettim.
"Az önceki şarkı sözlerinin devamı kesinlikle şöyle olmalı..."
— Dünyanın en uzak ama bir o kadar da en yakın köşesinde olan sana ithafen.
Sözlerim bittiğinde Yui ile gölgelerimiz üst üste bindi. Batan güneşin ters ışığı altında silüetlerimiz tek bir vücut gibiydi.
Az önce bıraktığım kulaklıktan zayıf bir ses geliyordu. Tekrar çalmaya başlayan melodi, yavaş yavaş Yui ile olan anılarımıza dönüşecekti.
Geriye iki gün kaldı.
"Bu, kurban sayısının hedeflediğin seviyeye ulaştığı anlamına mı geliyor?"
"Evet, senin yardımın sayesinde buraya kadar gelebildim."
Kalan iki günü birbirimizden bir an bile ayrılmadan geçirdik.
Köyde el ele yürüdük. Benimle dalga geçen köyün çocuklarına inat ellerimizi gururla havaya kaldırdım; aynı zamanda Tetsuya'ya, içe kapanık Miyabi'nin peşinden daha kararlı gitmesi için tavsiyeler verdim.
Bizim bu halimizi gören Tetsuya da Yui'nin kararını fark etmiş gibiydi. Üstelik bu noktadan sonra artık Yui'yi durduramazdım.
Yui herkesle bu kadar iyi anlaşıyorsa, kendi zamanına döndüğünde de çok sevilecekti. Buradan ayrılsa bile, Yui Sisli Dağ Köyü'nde kendine mutlu bir hayat kurabildiği sürece her şeyi kabullenmeye karar verdim.
"Yui, kendi zamanına döndüğünde mutlaka mutlu ol, tamam mı?"
"Ne kadar da naziksin. Ama biliyorsun, kendi mutluluğumdan ödün vermeyeceğim. O yüzden sen de mutlu olmalısın."
"Tabii ki."
"Senin olmadığın bir günlük hayatta mutluluğu bulmak belki biraz zor olacak ama madem söz verdim, elimden geleni yapacağım."
"Kim bilir, belki senin torununun çocuğuyla karşılaşırım."
"Ne! Bundan hiç hoşlanmadım. Kendi soyumu mu kıskanmamı istiyorsun?"
"Veya belki Sisli Dağ Köyü'nde seninle tekrar karşılaşırız."
"O zaman yüz yaşını geçmiş olurum, herhalde sağlıklı kalabilir miyim bilemiyorum."
Anlamsız ama keyifli bir sohbetti.
"Yine de Yaichi'den daha iyi birini bulmak pek kolay olmayacak."
"Benim için de öyle. Senden daha tatlı birini bulabileceğimden şüpheliyim."
Bu sözleri söylerken artık utanmıyorduk, sadece gülüyorduk.
Çevredeki pek çok köylü bize kol kanat geriyor, sıcak bakışlar fırlatıyordu. Herkes Yui'nin varlığını ve ilişkimizi kabullenmişti. Bu atmosferi çok seviyordum; onun sadece benim anılarımda değil, herkesin zihninde kalmasını istiyordum.
Çünkü Yui bu köyün kurtarıcısıydı. Herkesin canını ve hayatını devam ettiren bir kahramandı.
Gece olduğunda hala konuşuyorduk.
Machiko Teyze'ye resmen yalvar yakar olup sonunda izin kopardık; misafir odasında bir geceyi beraber geçirebilecektik. Son ana kadar birlikte olabilirdik.
Machiko Teyze durumumuzu tam olarak anlamasa da ilk bakışta pek masum görünmeyen bu isteğimizi hemen kabul etmişti.
"Geçmişe döndüğünde herkesi nasıl kurtaracağını düşündün mü?"
Yatağa uzandığımızda, aklımı kurcalayan o soruyu sordum.
Sadece geçmişe dönmekle kurban sayısı azalmazdı. Yui, gelecekten edindiği bilgileri bizzat kullanarak gidişatı değiştirecek hamleler yapmalıydı.
"Elbette düşündüm. Zaten bir yöntem bulduğum için geçmişe dönmeyi ciddi ciddi düşünmeye başladım."
"Bence bu yöntemi bulduğum için Sisli Dağ Yazıtları'ndaki kurban sayısı azaldı," diye ekledi Yui.
"Nasıl bir yöntem?"
"Aslında bu döneme ilk geldiğimde bir şeyi fark etmiştim."
Muhtemelen cesaret testi hazırlıkları sırasındaydı.
"Daha önce hep toprak kaymasından köylüleri nasıl kurtaracağımı veya yağmurun etkisini nasıl azaltacağımı düşünüyordum."
"Hasat Festivali yapıldığı için mi?"
"Evet. Yılda bir kez yapılan Hasat Festivali'nin anlamı çok büyük; köylülerin huzur içinde yaşaması için düzenleniyor. Bu yüzden hava kötü olsa bile festival iptal edilmez. Bir kere başladı mı pek çok köylü katılır ve tapınağın dışında beni beklerler. Bu benim ve köylüler için çok doğal bir şeydi. Zihnimde, dağlık alana girmek en büyük öncelikti. Fakat bu döneme gelip cesaret testinin neden yapıldığını duyunca şoke oldum."
O sırada benim de kafam çok karışık olduğu için hemen idrak edememiştim ama nedense hazırlıklara aktif olarak katılmam gerektiğini hissetmiştim. Yui böyle diyordu. Sonuçta bir tür görev bilinci onu buna itmişti.
"Cesaret testinin amacı, çocuklara dağ korkusu aşılayıp onları dağlık bölgelerden uzak tutmak, değil mi?"
Bu sözleri duyunca daha önce aklıma gelmeyen bir düşünce tarzını fark etmeye başladım. Yani sadece insanları dağdan uzak tutması yeterliydi.
"Sakın Hasat Festivali günü tüm köylüleri korkutup kaçıracak bir cesaret testi düzenlemeyi mi düşünüyorsun!?"
"Yaklaştın. Ama benim yöntemim köylülerin dağa yaklaşmamasını daha kesin bir hale getirecek."
Yui tam olarak ne yapacağını açıklamadı ama herkesi şüpheye yer bırakmayacak şekilde kurtarabileceğinden emin görünüyordu. Belki de Sisli Dağ Yazıtları'ndaki kurban sayısının sıfıra inmesi, onun bu fikrini kanıtlamış ve özgüvenini artırmıştı.
"Bir şey daha var... Beraber geçmişe gittiğimizde tapınağın kapısının açılmadığını hatırlıyor musun?"
"Tabii ki hatırlarım, o zaman ne olacak diye çok endişelenmiştim..."
"Sanırım bunun nedenini anladım. Aslında Tetsuya'nın tavsiyesi sayesinde jeton düştü."
O gizemden artık ümidi kesmiştim. Ama arkasında böyle bir sebep olacağı aklıma gelmezdi.
"Tetsuya, bunun bir zaman paradoksu yüzünden olduğunu söyledi."
"Zaman paradoksu mu..."
Zamanda yolculuk yapmanın yarattığı bir çelişkiydi bu. Mesela, kendi doğumundan önceki bir zamana gidip ebeveynlerini öldürürsen, ebeveynlerin öldüğü için sen doğamazsın; ama sen doğmazsan ebeveynlerini de öldüremezsin. İşte bu içinden çıkılmaz çelişkiye zaman paradoksu denirdi.
"Basitçe anlatmak gerekirse, aynı zaman diliminde tıpatıp aynı iki kişinin bulunması mantığa aykırı. Bu yüzden kendi var olduğumuz bir zaman noktasına gidemiyoruz. O gün tapınağın kapısını bu yüzden açamamıştık."
"Peki o zaman neden kapı birden açıldı ve geçmişe gidebildik?"
"Gittiğimiz zaman dilimini hatırlıyor musun?"
"Şey... Doğru ya! Bizim kaybolduğumuz ve herkesin bizi aradığı o gündü..."
"Yani?"
"Ah! Demek öyle! O sırada biz köyde değildik... Yani tapınağa girdiğimiz an, bizim bu dünyada var olmadığımız zamana denk geliyordu. Bu yüzden zaman paradoksu tetiklenmedi ve sadece o ana dönebildik!"
Gizem çözülmüştü.
Daha sonra tüm gece boyunca sohbet ettik. Birlikte geçirdiğimiz yazı, sıradan günlük olayları andık; birbirimize şimdiye kadarki yaşam tarzlarımızdan bahsettik.
Ona akıllı telefonumdan modern Tokyo fotoğraflarını, lunapark gibi eğlence merkezlerini gösterdim. Gözleri parlayarak her birine büyük ilgi gösterdi.
"Bir kez gitmeyi çok isterdim."
"Seni her zaman götürebilirim."
"Hı-hı."
Sadece bu tür boş vaatlerde bulunabilmek ne kadar da acı vericiydi.
Buna rağmen Yui bana gülümsüyordu, bu kadarı bile yeterliydi.
"Doğru ya, bunu sana vereyim."
Birkaç gün önce kullandığım kulaklığı ve telefonu ona uzattım. Telefon desem de arama özelliği devre dışı kalmış, sadece müzik çalar işlevi gören boş bir kasadan ibaretti.
"Olur mu hiç?"
"Evet. Tapınağın içi sıkıcıdır, bunu benim yerime yanında taşımanı istiyorum. Zamanlayıcı işlevi de hala çalışıyor olmalı."
"Teşekkür ederim. Senin vekilin ha? Öyleyse artık yenilmezim demektir."
"Ne yenilmezi, abartma istersen."
"Hiç de bile. Bununla daha sıkı çalışabilirim."
Onun bu kadar sevindiğini görmek beni tatmin etmişti.
"...Garip."
Yui ile konuşurken aniden şiddetli bir uyku bastırdı.
Yui ile biraz daha konuşmak istiyordum. Birlikte geçirebileceğimiz vaktin azaldığını bildiğimden, uykuyla geçen zamana bile acıyordum ama üzerime çöken uyku mahmurluğuna direnemedim...
"Yaichi, gerçekten teşekkür ederim."
Bu sözleri duyduğumda hissettiğim son şey, yanağımdaki yumuşak dokunuş oldu ve bilincim karanlığa gömüldü.
Uyandığımda köyde bir hareketlilik vardı.
Üç gün sonra gerçekleşecek olan Hasat Festivali için herkes hazırlıklara başlamış olmalıydı. Köylüler, sanki köyün yok olduğu o üç günlük boşluğu telafi etmek istercesine canla başla çalışıyor, oradan oraya koşturuyorlardı.
"Tuhaf... Yui nerede?"
Normalde yanımda uyuyor olması gereken Yui’den eser yoktu.
Dünkü hatıralarım da oldukça pusluydu. Keyifle sohbet ettiğimizi hatırlıyordum ama ikimizin ne zaman uykuya daldığını anımsayamıyordum.
"Herhalde çok yorgundum."
Ancak onunla geçireceğim her saniyenin hesabını yapan benim için, Yui’nin yanımda olmaması büyük bir sorundu. Bugünün, onun bu zamanda kalacağı son gün olduğunu söylediğini hatırlıyordum. Furukawa Tapınağı gizemli bir zamanı geri sarma yeteneğine sahip olsa da, yüz dört yıl geriye gitmek belli bir hazırlık süreci gerektiriyordu. Bugün bazı ön işlemler yapacağını söylediğine göre henüz gitmiş olamazdı.
Evin altını üstüne getirdim ama Yui’yi bulamadım. Onun yerine odalara bakarken, Tetsuya’nın odasının bir köşesine gizlenmiş Kiriyama El Yazmaları'nı buldum. Geçen gün Kiriyama Köyü haritadan silindiğinde, kayıtları tutan kişi artık hayatta olmadığı için bu kitap da yok olmuştu. Ancak biz geri döndüğümüze göre, mantıken el yazmaları da geri gelmiş olmalıydı.
Yui mi yoksa Tetsuya mı saklamıştı bilmiyorum ama bir süredir kayıp olan Kiriyama El Yazmaları tekrar karşımdaydı.
Her ne olursa olsun, kitabı elime alıp sayfalarını çevirmeye başladım. Son zamanlarda kitap hep Yui’de olduğu için içeriği kontrol edememiştim. Eğer Yui amacına ulaştıysa, kitaptaki kayıtlar en son gördüğümden çok daha farklı olmalıydı.
Heyelan kazasının anlatıldığı o tanıdık sayfayı açtım. İçerik değiştikçe Yui ile birlikte duygudan duyguya sürüklendiğimiz, hatıralarla dolu o sayfa...
Beklediğim gibi, tam da Yui’nin dediği gibi, kurbanların yazılı olduğu sütunlar tamamen silinmişti.
O ilk gördüğümde beni dehşete düşüren uzun kayıp listesi artık yoktu. Bu sonucu görünce sevincimden çığlık atasım geldi ama gözüm o can alıcı cümleye takıldı.
"Heyelan kazasında bir köylü hayatını kaybetti."
Basit, tek bir cümle.
Ve üzerinde yazan isim: "Yui Furukawa".
Dağdaki rahibenin, heyelan anında kaçmayı başaramadığı yazıyordu.
"Yalan... Bu gerçek olamaz..."
Eğer elimden gelseydi, senin mutluluğunu kendi ellerimle kurmak isterdim.
Ancak bu ne kadar zor olsa da, onu mutlu eden kişi ben olmasam bile, bir yerlerde huzur içinde gülümsediği bir hayat sürmesi benim için yeterliydi. Bu yüzden onun iradesine saygı duymuş, ayrılık acısına rağmen onu desteklemiştim.
"Ama... neden?"
Yui o kadar çabaladı, her şeyi tek başına omuzladı; neden bir tek o karşılığını alamıyor? Bu nasıl bir adaletsizlik!
Yui’nin çabaları, yaptıkları bunca köylüyü kurtardı ama tarihte buna dair tek bir iz bile kalmadı. O dönemin insanlarından hiçbiri onu hatırlamıyor. Oysa onurlandırılması gerekirdi. Buna rağmen o hiç umursamadı, yüzündeki gülümsemeyi hiç eksik etmedi; ama hep yalnızdı. Ölürken bile yapayalnız kalacak olması, bu kadarı çok insafsızca.
Farkına vardığımda kendimi Furukawa Tapınağı’nda buldum.
Neye kızdığımı tam olarak bilmesem de, şu an tüm vücudum öfkeyle titriyordu.
"Okumura-kun?"
Tapınağa vardığımda Miya ve Tetsuya oradaydı, doğal olarak Yui de.
Miya ve Tetsuya festivalin önemli isimleriydi, hazırlıklarla meşgul olmalarını beklerdim. Neden buradaydılar? Üstelik yanlarında bir sürü eşya vardı.
"Siz ikiniz ne yapıyorsunuz?"
Aslında bakınca ne yaptıkları belliydi.
"Yui’ye yardım ediyoruz," diye cevapladı Tetsuya soğuk bir sesle. "Asıl ben sana sormalıyım. Madem uyandın, gel de bir el at."
Görünüşe bakılırsa, Yui’nin geçmişe dönmek için ihtiyaç duyduğu eşyaları tapınağın önüne taşıyorlardı.
Yardım etmek yerine asıl amacımı dile getirdim.
"Yui’nin gitmesine engel olmaya geldim."
Gözlerimi Tetsuya ve Miya’dan kaçırıp doğrudan Yui’ye doğru yürüdüm.
"Senin bu şekilde gitmene izin veremem."
"Yaichi..."
Yüzündeki ifade ne anlama geliyordu? Bu aşamaya gelmişken onu durdurmaya çalışmama mı şaşırmıştı, yoksa bu kadar sert bir tavır takınmam mı onu sarsmıştı?
"Kiriyama El Yazmaları'nı okudum."
Sözlerimi duyar duymaz Yui’nin gözleri faltaşı gibi açıldı.
"Nasıl görürsün!?"
Bu tepki, el yazmalarını benden saklayanın Yui olduğunu kanıtlıyordu. Onu Tetsuya’ya mı emanet etmişti yoksa odasına mı saklamıştı bilmiyorum ama bugün o kitabı bulmam tamamen bir tesadüftü.
Yui kitaptaki kaderini biliyordu ve buna rağmen geçmişe dönmeye karar vermişti; üstelik benden saklayarak.
"Tetsuya, Miya... Kusura bakmayın ama bizi biraz Yui ile yalnız bırakır mısınız?"
Sesimdeki ağırlık beni bile şaşırtmıştı.
Tetsuya bana baktı, bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sonunda vazgeçip isteğime uydu.
Belki yakındaki ağaçların arasına saklanıp bizi dinleyeceklerdi ama bu umurumda değildi. Sadece Yui ile baş başa konuşmak istiyordum.
"Yui, tekrar söylüyorum, senin bu şekilde gitmene izin veremem."
"Olmaz, bunu yapamam..."
"Senin gitmene nasıl göz yumabilirim!"
Çünkü...
"Çünkü sen..."
Dişlerimi sıktım.
"Öleceksin, değil mi!?"
"Evet."
"Bunun ölüme yürümek olduğunu biliyor musun!?"
"Biliyorum."
"Geçmişi değiştirmeyi başarsan bile sen var olmayacaksın!?"
"Biliyorum, biliyorum!!"
Yui her şeyin farkındaydı ve buna rağmen kararını vermişti. Bu zamandan ayrılmaya, benden kopmaya, herkesi kurtarmaya ve tüm bunların sonunda sadece kendisinin öleceği gerçeğine çoktan hazırlanmıştı.
"O zaman neden dönüyorsun?"
"Dönmek zorundayım. Çünkü dönmezsem neler olacağını biliyorum. Üstelik atacağım adımların pek çok hayatı kurtaracağını da biliyorum."
"Ama bu..."
"Herkesi kurtarmak istiyorum. Kendi ailemi, büyüdüğüm köyü, gelecekteki her şeyi ve... en çok sevdiğim seni."
"..."
"Sadece kendinin en sevdiğin kişiyi kurtarabiliyor olması... Sence de harika bir şey değil mi?"
Sözlerini bitirdiğinde bembeyaz dişlerini göstererek zoraki bir neşeyle gülümsedi.
Gerçekten kararını vermişti, diye geçirdim içimden.
Dikkatli bakınca o duru yüzünün hafifçe şişmiş olduğunu, göz pınarlarının kızarıp kabardığını fark ettim. Yine de gülümsüyordu. Ne kadar zor, ne kadar ağır, ne kadar yalnız ve ne kadar kederli olursa olsun; en azından son anında bana gülümsemek, bana o hayat dolu enerjisini göstermek istiyordu. Güçlü iradesi her bir zerresinden okunuyordu.
"Bu yüzden geri döneceğim, ölecek olsam bile. Eğer benim hayatım, benden sonraki yeni canlara, geleceğe bağlanacak bir köprü olacaksa... Bunun hiçbir sakıncası yok."
"Yui..."
Ona sıkıca sarıldım.
Aslında sonunda işin buraya varacağını başından beri biliyordum. Onu durduramayacağımı, onunla gidemeyeceğimi de biliyordum. Onunla gitmeyi, ona yardım edebileceksem ölmeyi bile düşünmüştüm. Ama bu, Yui’nin bunca zamanki çabasını hiçe saymak olurdu; onu daha çok acıya boğmaktan başka bir işe yaramazdı.
Bu yüzden yapabileceğim tek şey, ellerimi gevşetip gitmesine izin vermekti.
Yui’yi asla unutmayacaktım. Beni sadece bir kez değil, ikinci kez kurtarmaya çalışan Yui’yi... Bana başkalarını sevmenin gücünü öğreten Yui’yi...
"Seni seviyorum..."
"Ben de seni seviyorum."
"Çok seviyorum... Gerçekten çok, çok seviyorum..."
"Biliyorum, ben de seni çok seviyorum."
"Hep yanında olacağım... Aramızda uçurumlar olsa da hep yanında olacağım... Daima..."
"Biliyorum, biliyorum..."
Kollarımda sıkıca tuttuğum Yui hiç şikayet etmedi, sadece ellerini sırtıma dolayıp beni usulca teselli etti. Şefkat dolu, yumuşacık eller... İncecik olmasına rağmen insana sonsuz bir huzur veren o eller; sevdiğim kadının elleri.
Ancak o eller, bir sonraki an tapınağın kapısına uzandı.
"Yui!!"
Haykırışım boşlukta yankılandı.
Yui önümden, bu zamandan silinip gitti. Geriye sadece sırtımda kalan o sıcak dokunuşun izi kaldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.