Uyandığımda oda hâlâ karanlıktı. Bir ara sırtüstü dönmüş olmalıyım. Perdelere baktığımda, aralıklardan sızan henüz bir ışık hüzmesi bile yoktu.
Kurose-san battaniyesine sarılmış, arkasını bana dönmüştü. Ondan görebildiğim tek şey uzun, siyah saçlarıydı. Çoktan uykuya dalmış gibiydi; düzenli ve derin nefes seslerini duyabiliyiliyordum.
Telefonum yastığımın yanında şarj oluyordu. Saati kontrol ettim; gece yarısı ikiydi. Uyanmak için tuhaf bir saatti. Tam gözlerimi yeniden kapatacaktım ki...
“Ha?” diye fırladı ağzımdan, istemeden de olsa sesli bir şekilde.
Runa’nın yatağı boştu.
Önce lavaboya gittiğini sandım ama oranın ışıkları da yanmıyordu.
Bu odanın anahtarları öğretmenlerdeydi, dolayısıyla oda arkadaşları uyurken öylece çekip gitmiş olamazdı. Bu da demek oluyordu ki...
Perdeleri araladığımda, tahmin ettiğim gibi Runa’yı balkonda buldum.
Otel suyun üzerindeydi ve her odanın balkonu vardı. Muazzam bir gece manzarası sunması buranın en büyük cazibesiydi zaten.
Runa kollarını korkuluğa yaslamış, limana ve ışıklarıyla geceyi aydınlatan gökdelenlere dalgın bir ifadeyle bakıyordu.
Kapıyı açıp ona seslendim. “Runa?”
Bana döndü. “Ryuto. Seni uyandırdım mı?”
“Hayır... Neden uyandım ben de bilmiyorum.”
“Ben de.”
Balkon terliklerini giyip dışarı adım attım. Konuşmalarımızla Kurose-san’ı uyandırmak istemediğimden kapıyı arkamdan kapattım. Beklediğim kadar soğuk olmasa da gece yarısı havası yine de ürpertiyordu.
“Nicole ve Sekiya-san uyumuş mudur acaba?” dedi Runa aniden, gözlerini yukarı dikerek.
Biz on ikinci kattaydık. Sekiya-san odasının on üçüncü katta olduğunu söylemişti. Bu arada erkeklerin odaları da on birinci kattaydı.
“Muhtemelen,” diye yanıtladım.
Ya da belki de hâlâ ayaktadırlar... Hayal gücüm bir anda müstehcen sulara dalınca kendimi hem utanmış hem de imrenmiş hissettim.
“Nicole sonunda aşkına kavuştu...”
Runa’nın bakışlarında, en yakın arkadaşının mutluluğunu kutlayan bir ifade vardı. Ancak —belki de sadece bana öyle geliyordu— o bakışlarda kıskançlığa benzer bir şeyler de seziliyordu.
“Ne kadar güzel olsa gerek...”
Görünüşe bakılırsa yanılmamıştım. Bu sözler sanki ruhunun derinliklerinden dudaklarına süzülmüştü. Kulağıma, o da sevişmek istiyormuş gibi geliyordu ve bu düşünce kalbimin deli gibi çarpmasına yetti.
Sakinleşmeye çalışarak başımı kaşıdım, tam o sırada...
“Ah...”
Peruğun kafamda olduğunu tamamen unutmuştum. Uyurken biraz kaymış olmalı ki, başımı kaşıyınca parmaklarıma takılıp yere düştü.
“Şunu geri takmam lazım... Sahi, işe yaradı mı dersin?” diye sordum. “Devriyeye çıkan öğretmen fark etmiş midir acaba? Gelip gelmediklerini fark ettin mi?”
“Hayır, bu gece değil. Belki de henüz kimse uğramamıştır.”
“Anladım.”
“Kim bilir, belki de gezinin son gecesi olduğu için yorgunluktan sızıp kalmışlardır,” dedi Runa.
“Veya bir akşam yemeği partisi veriyorlardır.”
“Evet, olabilir.”
Konuşurken peruğu geri takmaya çalışıyordum.
“Bunu az önce Tanikita-san takmıştı... Kendim becerebilir miyim emin değilim.”
“Ben yaparım. Ver bana.”
Runa peruğu elimden alıp başıma yerleştirdi. Çok yakınımdaydı; o çiçeksi ve meyvemsi kokusunu alabiliyordum. Aniden böyle yaklaşması nabzımı fırlattı.
“Ha? Durmuyor ki bu... A, bone gitmiş,” dedi.
“Öyle mi? Düşmüş olmalı. Nerede acaba...”
Anlaşılan kendi saçlarımı yatıştırmak için taktığım bone bir ara kayıp düşmüştü. Peruğun çıkma sebebi de buydu.
“Bonesiz olur mu bilmem... Saçlarını tokalarla tuttursam nasıl olur?” diye sordu Runa.
Runa peruğu geri takmak için elinden geleni yapıyordu. Yüzü o kadar yakındı ki konuşurken nefesi yüzüme çarpıyordu. Kolları havaya kalkmıştı ve başıma dokunuyordu.
Görüntülü konuşmalarımızdan aşina olduğum o meşhur pijamalarını, şu kalın ve yumuşacık kapüşonlusunu giymişti. Her zamanki gibi fermuarı açıktı ve o kendine has göğüs dekoltesi aradan göz kırpıyordu. Normalde onu bu halde sadece telefon ekranından görürdüm ama şimdi her şey elimin altındaydı.
Yutkunarak balkondan aşağı baktım. Tabii ki yatmadan öncesine kıyasla ışıklar azalmıştı ama sahil şeridi yine de bir mücevher gibi parlıyordu. Simsiyah deniz, kıyı ışıklarının yansımalarıyla titreşiyordu.
Sessiz bir geceydi. Gökyüzünde ne alacakaranlık izi vardı ne de şafağa dair bir belirti. Arınmış, saf bir geceydi.
Odanın pencereleri perdelerle tamamen kapalıydı, içeriden görülmemiz imkansızdı. Runa’yla böyle bir yerde, bu kadar yakınken... Aklımın yasaklı bölgelere kaymasına engel olamıyordum.
Zihnim dizginleri elden bırakmaya başlamışken Runa konuştu.
“Söylemeden edemeyeceğim... Yakından bakınca gözlerin gerçekten çok güzelmiş, Ryuto,” dedi. Peruğu takma çabasını çoktan bırakmıştı. Gözleri gözlerime kenetlendi, gece denizi gibi çalkantılı bakıyordu. “Tenin de ne kadar pürüzsüz...”
O an kendimi bile şaşırtan bir şey yaptım; onun narin kollarını kavradım.
Hafif bir ses çıkardı. “Ah...”
Peruk başımdan düştü. Tek kelime etmeden birbirimize baktık. Onu Enoshima’da da makyajsız görmüştüm; böyleyken her zamankinden daha çocuksu görünüyordu... Ancak parıldayan gözleri ve aralanmış dudakları, cazibesini bir erkeğin üzerinde kullanan büyüleyici, yetişkin bir kadını andırıyordu.
“Runa...”
Anlık bir dürtüyle yüzümü onunkine yaklaştırdım ve öpüştük. Sonra yavaşça geri çekilip tekrar birbirimize baktık.
“Ryuto...”
Hafifçe aralanmış gözleri ışıl ışıldı, yanakları ise karanlıkta bile fark edilecek kadar kızarmıştı. Dudaklarından, ateşli bir hastalığa yakalanmış birininki gibi sık ve kesik nefesler dökülüyordu.
Yüzündeki o ifadeyi gördüğüm an, mantığımın kafamın içinde tuzla buz olduğunu duyar gibi oldum. Kendime engel olamadan onu tekrar öptüm. Bu seferki, aç bir adamınki gibi derin bir öpücüktü. Aralanmış dudakları bir davet gibiydi, dilimi içeri ittim. Başta dili benimkine dolandı ama hemen sonra geri kaçtı; ben de peşinden giderek onu aradım.
Runa’nın boğazından hafif bir inleme yükseldi. “Ngh...” Bu sesle daha da kamçılanmış gibi, dili artık daha hızlı hareket ediyordu.
Vücudum cayır cayır yanıyordu, göğsümde bir ateş harlanmıştı. Bir noktada birbirimize sımsıkı sarılmış, kalçalarımızı birbirine bastırır olmuştuk. Göğsümde yumuşak ve esnek bir şeylerin baskısını hissettim; aşağı baktığımda o beyaz dekoltesinin önümde inip kalktığını gördüm.
Nefes almak için yüzümü geri çektiğimde, Runa bana büyülenmiş bir ifadeyle bakıyordu. Gözleri sarhoş gibiydi, dudakları ise —belki onun, belki benim— salyamızla ıslanmıştı. Hâlâ beni arzularcasına hafifçe aralıktılar.
“Runa...”
Artık duramıyordum. Tekrar derin bir öpücüğe yeltenirken, ağzım ve zihnim sadece Runa’yla doluydu. Onu daha fazla hissetmek isteyerek elimi uzattım ve kapüşonlusunun üzerinden o yumuşak kıvrımlarını kavradım.
Runa inleyerek kıvrandı. “Ahh...”
Göğsümdeki ateş daha da harlandı, bu beni göğüslerine daha çok dokunmaya itiyordu. Mantık artık tamamen devre dışı kalmıştı; parmaklarımı o ak tenine daha çok yaklaştırmak amacıyla kapüşonlusunun fermuarını aşağı indirdim.
Runa’nın dudakları benimkilerden ayrıldı. “B-Bekle!” dedi telaşla.
Geri çekilip bana şaşkın ve huzursuz bir ifadeyle baktı. “Daha ileri... gitmeyelim.”
Bu beni de kendime getirdi. “E-Evet, haklısın... Özür dilerim.”
Ben ne yapıyorum böyle?
Bir süre orada dalgın bir halde dikildikten sonra aklım başıma geldi. Rengim solmuştu.
“Gerçekten çok özür dilerim...” dedim. “Hadi içeri girelim... Devriyeler de gelebilir zaten.”
“Tamam...”
Ayaklarımın dibindeki peruğu aldım ve Runa’yla birlikte odaya döndüm. Peruğu takmaktan vazgeçip yatağa girdim ve battaniyeyi başıma kadar çektim.
Az önce olanları düşündükçe kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpmaya devam ediyordu. Ama aynı zamanda...
“B-Bekle!”
“Daha ileri... gitmeyelim.”
Runa’nın yüzündeki o huzursuz ifadeyi hatırlamak beni büyük bir karamsarlığa sürükledi. Yoksa istememiş miydi?
Aslında bu çok doğaldı. Ne de olsa, sevişmek istediğinde bunu bana söylemesini isteyen bendim. Henüz bir şey dememişti, bu yüzden böyle bir yakınlaşma onun için arzu edilmeyen bir şey olmalıydı.
Benim neyim var böyle?
O isteyene kadar bekleyeceğimi söylemiştim ama işte buradayım, şehvetime yenik düştüm. Rehavete kapılıp az kalsın düşüncesizce bir şey yapacaktım. Eğer Runa beni durdurmasaydı, işin nereye varacağını bilemiyordum.
Öyle ya da böyle, içgüdülerin ne kadar çılgınca olduğunu kabul etmem gerekiyordu. Benim gibi tam bir bakir bile, bir anda birini böyle derinlemesine öpebiliyordu işte.
Yüzü çok seksi ve sevimliydi... Ah, ama dur bir dakika, ya o an bile aslında buna karşıysa...
İçimdeki arzu ve kendinden nefret etme sarmalı, o gecenin geri kalanında gözüme uyku girmesine izin vermedi.
Ben farkına bile varmadan, perdelerin arasından ve kenarlarından odaya ışık sızmaya başladı.
Yüzümü battaniyenin altından çıkardığımda, gözlerim hemen yanımdaki yatağa takıldı.
“Mmh...” Bir ara Kurose-san benim tarafıma dönmüştü. “...kun...”
Ağzı kıpırdıyordu, bir şeyler söylüyordu; belki de uykusunun hafiflediği bir evredeydi.
“Kashima...ku...n...”
İsmimi sayıklayınca kalbim tekledi.
Gözleri kapalıydı. Besbelli uykusunda konuşuyordu ama bu kadarı bile beni sarsmaya yetti.
“Geleceğim hakkında fal baktıracak kadar güçlü hislerim yok.”
Sanki her şeyi geride bırakmış gibi davranmıştı... Ama belki de hisleri değiştirmek o kadar kolay değildi. Bunu düşünmek canımı yaktı ve suçluluk duymama sebep oldu.
Kapı hafifçe çalındı. Telefonumu kontrol ettim; kalkmamız gereken saate daha otuz dakika vardı. Bir öğretmenin bu saatte gelmesini ihtimal dışı gördüğümden, kapının ardında olabilecek tek bir kişi geliyordu aklıma.
“Yamana-san...?”
Herkes mışıl mışıl uyuduğu için kapıyı açmaya ben gittim. Tahmin ettiğim gibi, Yamana-san eşikte dikiliyordu.
"Sağ ol."
Yüzünde mahcup ve hafif utangaç bir ifadeyle içeri girdi.
"Nicole...?"
O sırada Runa yatağından doğruldu. Sessiz olmaya çalışmıştım ama o da zaten pek derin uyuyamıyordu herhalde.
"Vay canına, saat bu kadar oldu mu ya?! Hay aksi!" dedi Runa. "Makyaj yapmam, saçımı düzeltmem lazım... Ama her şeyden önce; Nicole, tebrik ederim!"
"Şey, ah, evet... Teşekkürler..."
Bu sırada Tanikita-san da tüm bu gürültü patırtıya uyanmıştı. "Hoş geldin Nikki! Söyle bakalım, yetişkin biri olmak nasıl bir duyguymuş, hmm?!"
Yeni uyanmış birine göre enerjisi fazla yerindeydi. Gerçi konu da epey iştah kabartıcıydı.
Ancak Yamana-san, yüzünde tarif edilmesi güç bir ifadeyle başını kaşıdı. "Şey... Tam bir birleşme olmadı..."
"Ne?! Neden?!" diye haykırdı Runa ve Tanikita-san aynı anda.
Yamana-san benim kullandığım orta yatağa oturdu. Runa ve Tanikita-san hemen iki yanına doluşup etrafını sardılar. Doğal olarak bunca şamatadan sonra Kurose-san da çoktan uyanmıştı.
Yamana-san omuzlarını büzüp yine o mahcup ve utangaç tavrına büründü. "Şey... Beklediğimden daha büyüktü..."
"Ne, o kadar mı büyüktü yani?"
"Daha önce yapan kızlardan duymuştum, genelde erkeğin boyuyla doğru orantılı olurmuş..."
"Ciddi misin?!" diye bağırdı Tanikita-san. "Düşünsenize, o zaman Ijichi-kun’unki kim bilir nasıldır! Vay canına... Hayal gücüm tavan yaptı şu an!"
"Akari-chan, şu an Nicole-chan’dan bahsediyoruz," diyerek onu azarladı Kurose-san.
"Anlat hadi Nicole," dedi Runa.
Yamana-san yanağını kaşıyarak anlatmaya başladı. "Yani, ilk seferim olmasaydı muhtemelen sorun çıkmazdı... Bayağı uğraştım ama bir türlü girmedi. Dişlerimi sıkıp dayanmaya çalıştım ama o, kendimi zorlamamamı söyleyip başımı okşadı. Biz de... birbirimize sarılıp uyuyakaldık. Gerçi pek uyuyabildiğim söylenemez."
"Anlıyorum..."
"Ne?! Ama bu yaptığın ona haksızlık, biliyorsun değil mi!" Tanikita-san iyice heyecanlanmıştı. "Yani adamınki bütün gece dimdik mi kaldı?!"
"Yok canım, o kadarını yapamazdım herhalde..." Yamana-san elini yüzüne siper edip Tanikita-san ve Runa’nın kulağına bir şeyler fısıldadı.
"Olamaz! Çok cesursun Nikki!" dedi Tanikita-san.
"İlk seferin olduğuna inanmak gerçekten güç!" diye ekledi Runa.
Yamana-san onlara her ne söylediyse ikisini de acayip heyecanlandırmıştı. Kurose-san da duymuş olmalıydı; yanakları kızarmış, gözlerini kırpıştırıp duruyordu.
Kızlar arkadaşlarına bu kadar özel şeyleri gerçekten anlatıyorlar mıydı?! Hem madem anlatıyor, neden bana da söylemiyor ki?! Meraktan çatlayacağım burada!
Hâlâ kapının yanında dikilirken kendimi dışlanmış hissetmek içimi kemiriyordu.
Ayrıca artık kendi odama dönmem gerektiğini fark ettim; yoksa geceyi başka yerde geçirdiğim ortaya çıkacaktı. Icchi’yi uyandırıp uyandıramayacağımdan emin değildim ama ne olursa olsun gitmem gerekiyordu.
"Şey, ben artık gitsem iyi olacak..." diyerek neşeli sohbetlerini böldüğüm için kendimi kötü hissederek mırıldandım.
Hepsi kısa bir an bana baktı.
"Ah, sen hâlâ burada mısın Kashima-kun? Hadi yaylan artık."
Öyle deme be Tanikita-san!
Runa da yüzüme pek bakmıyordu. "Ah, doğru. Sonra görüşürüz Ryuto..."
Arkadaşının anlattıklarına mı daldı yoksa demin olanlardan dolayı mı kendini tuhaf hissediyor, kestiremiyordum.
Fakat o ikisinin aksine...
"Teşekkürler."
Bu üçüncü sesin geldiği yöne baktığımda, Yamana-san’ın yataktan doğrudan bana baktığını gördüm.
"Bu geziden güzel anılarla dönecek olmam senin sayende. Sana minnettarım."
Daha önce yüzünde hiç bu kadar nazik bir ifade görmemiştim.
Birden, onunla ilk kez konuştuğumuz o günü hatırladım. O zamanlar bambaşka biri gibiydi. Bana attığı o keskin bakışlar sanki beni tartıyor, hatta bana düşmanlık besliyor gibi hissettiriyordu.
O günden bu yana mevsimler birkaç kez değişmiş ve sonunda bu noktaya gelmiştik. Artık beni sadece Runa’nın erkek arkadaşı olarak değil, bizzat kendi arkadaşı olarak onayladığını hissedebiliyordum. Bu tuhaf bir şekilde duygulandırmıştı beni.
"Şey, ah, lafı bile olmaz..."
Bunu kekeleyerek söyledikten sonra, sanki kaçıyormuş gibi odadan çıktım.
Tamamen konu dışı bir detay ama kendi odamın kapısını açtırmak için beş dakikadan fazla kapıyı yumruklamak zorunda kaldım. Icchi nihayet uyanana kadar içeriden gelen gürültülü horlama seslerini duyabiliyordum. Sonuç olarak yan odalardaki dışa dönük tipler bana "Çılgın Tokmakçı" adını taktılar; kulağa sanki dünyanın daha önce hiç görmediği kudretli bir savaşçıymışım gibi geliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.