Yarım Kalan Çorba ve Gelecek Kaygısı

Ertesi gün cumartesiydi. Dershanenin etüt odasında ders çalışırken Sekiya-san çıkageldi.

“Seni sabahları burada pek görmezdim,” dedim.

Yılbaşından beri hafta sonları sabahtan akşama kadar üniversite giriş sınavlarıyla uğraşıp duruyordu.

Artık hangi üniversiteye gideceği belli olmuş mudur diye merak ettim ama Sekiya-san bakışlarını kaçırdı, yüzünde bezgin bir ifade vardı.

“Öyleydi aslında. Bugün normalde bir üniversitenin ikinci aşama sınavına girecektim.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Burada olduğuna göre, bugün ikinci aşama sınavı olan okulun ilk aşamasında elenmiş olmalıydı.

İşler onun için pek de yolunda gitmiyor gibi görünüyordu.

Öğle yemeğinde biraz hava değişimi olsun diye dışarı çıktık. Sık sık uğradığımız o zincir ramen aile restoranına gittik.

Sekiya-san elindeki çubuklarla ramen kasesini karıştırıp duruyordu. Eriştelerin çoğu bitmişti zaten. “Eee, hangi üniversiteye gideceğine karar verdin mi?” diye sordu ama pek de meraklı bir hali yoktu. Muhtemelen sadece kendi sınav stresinden uzaklaşmak için bir konu açmaya çalışıyordu.

“H-Hayır... Gelecekte ne olmak istediğimi hâlâ tam olarak bilmiyorum.”

Sekiya-san bu konuyu daha önce açtığından beri üzerinde biraz düşünmüştüm ama henüz kesin bir şeye karar verebilmiş değildim.

“Sözelci mi olacaksın sayısalcı mı? En azından bunu seçtiysen gerisi bir şekilde gelir.”

“Muhtemelen sözel... Ama hangi bölüm olur, hiçbir fikrim yok.”

“Neden gitmek istediğin üniversitedeki bütün sözel bölümlere başvurmuyorsun ki?” diye önerdi. “Hangisini kazanırsan artık, bunu kaderin bir cilvesi olarak görürsün.”

“Ha? A-Ama üniversiteye gideceksem en azından geleceğe dair net bir vizyonum olmalı ve ona göre karar vermem gerekmez mi?” dedim Kurose-san’ın sözlerini hatırlayarak.

Sekiya-san kaşlarını çattı. “Olayları çok ciddiye alıyorsun. Bölümün ya da okulun ne olursa olsun, ailen okul taksitlerini her türlü ödeyecek, değil mi? O zaman bu kadar ince eleyip sık dokumanın ne alemi var?”

“Peki sen neden tıp okumaya karar verdin, Sekiya-san?”

Bakışlarını yere indirdi. “Babam doktor.”

“Ne...?!”

“Kulak burun boğaz uzmanı, evin oralarda çalışıyor. Küçük bir muayenehanesi var ama orayı çocuklarına devretmek istiyor gibi. Kız kardeşimin doktor olmakla uzaktan yakından alakası yok, bu yüzden küçüklüğümden beri orayı benim devralacağım bir şekilde kendiliğinden kesinleşti.”

Demek doktor oğluydu...

Dershane için onca masraf yapan bir mezun olmasına rağmen neden maddi sıkıntı çekmiyor gibi göründüğü şimdi biraz daha mantıklı gelmişti.

“Vay canına, Sekiya-san...”

“Eh, doğduğum aile konusunda turnayı gözünden vurmuş olabilirim sanırım. Gerçi babam benim hakkımda ne düşünüyor, orası muamma...” Üniversite sınavlarının pek parlak gitmemesinden olsa gerek, yüzü gölgelendi. “Biliyor musun, ortaokul giriş sınavlarında da çakmıştım. En çok istediğim üç okulun üçünü de kazanamadım. Babam da ‘Madem öyle, kazanması kolay özel bir okula gideceğine düz devlet okuluna git daha iyi’ dedi, ben de mahalledeki bir okula gittim.”

Yamana-san ile tanıştığı o Kuzey Ortaokulu olmalıydı bu.

“Aslında öyle ahım şahım bir zekam yok. İlkokulda da parmakla gösterilen öğrencilerden değildim. İyi kötü bir liseye kapak atabildiysem, o da ortaokulda spor kulübünde başarılı olduğum içindi.”

Hikayenin geri kalanını zaten biliyordum.

“Babamı daha fazla hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum, o yüzden elimden geleni yapıyorum ama... Bir yeri kazanabilecek miyim, hiç bilmiyorum,” dedi omuzlarını düşürerek.

“Sekiya-san...” Şimdiye kadar sadece lise giriş sınavına girmiş biri olarak ona karşı sorumsuz bir tesellide bulunamazdım. “Yine de sana imreniyorum. Olmayı bu kadar çok istediğin bir şey var ve bunun için ders çalışmaya bu kadar vakit ayırabiliyorsun,” dedim konuya farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışarak.

Sekiya-san bu sözüme hafifçe gülümsedi. “Aslında mesele doktor olmayı çok istememden ziyade, hazırda bir aile işimiz varken onun başına geçmek istemem. Babam bir şirketin CEO’su olsaydı, muhtemelen onun yerine geçmeyi isterdim.”

“Nasıl yani...?”

“Böylesi daha kolay değil mi? Dışarıda sayısız meslek var. Hayatında bir gün bile çalışmamış bir çocuk, daha toplumun içine karışmadan kendi tutkusunu nasıl bulabilir ki? Neden önce bir şeye başlamıyorsun? Eğer sana uymazsa başka bir yol bakarsın. Bu devirde insanlar bayağı uzun yaşıyor, biliyorsun.”

Söyledikleri mantıklı geliyordu gelmesine ama ben hâlâ bu fikre pek ısınamamış bir halde başımı önüme eğmiştim.

“Neden bu kadar temkinli olduğunu anlıyorum,” dedi. “Ciddi bir tipsin sonuçta. Ama bence bazı şeyleri bu kadar dert etmesen de olur. Mesela, sadece baban doktor olduğu için doktor olmayı hedefleyebilirsin. Bana sorarsan, gideceğin üniversiteyi de bu şekilde seçmende bir sakınca yok. Bir hedefin olmazsa motivasyonun da olmaz, değil mi? Hem, üniversiteye gitmek istiyorsun, öyle değil mi?”

Onaylarcasına başımı salladığımı görünce Sekiya-san bir an sessiz kaldı ve devam etti.

“Mezuna kalmadan önce aslında geleceğim hakkında bir türlü karar veremiyordum. Doktor olmak hayalimdi ama gerçekçi düşününce bir yeri kazanıp kazanamayacağım konusunda endişeliydim. Üstelik o zamanlar çok boşlamıştım, sınavlara pek hazırlanamadım... Eğer lisedeyken asılsaydım, yine mezuna kalsam bile şu an işler benim için biraz daha kolay olabilirdi.”

Sonra masanın karşı tarafında oturan bana doğrudan baktı. “Demek istediğim, eğer böyle pişmanlıklar yaşamak istemiyorsan çabuk karar vermelisin. Ve sonra hedefini biraz zorlu bir yere koy. Önünde koca bir yıl var, bu seni sınırlarını zorlamaya itecektir. Eğer doktor olmaya çalışmasaydım, kesinlikle bu kadar çok ders çalışmazdım.”

Aniden bir düşünce belirdi zihnimde: Ya Sekiya-san bu kadar pişmanlığı tam da şu an, neredeyse her gün üniversite sınavına girmek zorunda kaldığı için yaşıyorsa?

“A-Ama üniversiteler hakkında daha pek bir şey bilmiyorum ki...” diye cevap verdim.

Ben hep insanların farklı kampüsleri gezdikten, broşürleri inceledikten, seçenekleri karşılaştırdıktan ve gelecek hayallerini tarttıktan sonra gidecekleri okula karar verdiklerini düşünürdüm. Tabii deneme sınavlarındaki başarıyı da hesaba katmak gerekiyordu. Sekiya-san’ın beni burada, şu an ilk tercihime karar vermeye zorlaması beni panikletiyordu.

“Üniversiteyi ilhamla seçersin. Aşk da böyledir. Kimden hoşlanacağını her şeyi enine boyuna ölçüp tartarak seçmezsin, değil mi? Üniversiteler için de durum aynı. Sadece adı havalı olduğu için ya da en sevdiğin idol oraya gidiyor diye bir okulu seçebilirsin. Kendine bir hedef koyarsan, onun için canla başla çalışabilirsin.”

Bunu duyduğum an zihnimde bir üniversitenin adı çaktı.

“Meğer KEN, Houo mezunuymuş.”

Kalbim güm güm atmaya başladı.

Olamaz... Gerçekten böyle kararlar vermek doğru muydu?

Yine de, eğer Houo’yu kazanabilirsem...

İş aramaya başladığımda, Houo mezunu olduğumu söylemek kesinlikle beni dezavantajlı duruma düşürmezdi. Hatta ömrümün geri kalanında her kapıyı açardı...

Bir anda önümde sayısız gelecek ihtimalinin açıldığını hisseder gibi oldum.

Gerçekten oraya gidebilir miydim...? Bizim liseden her yıl sadece beş kişi falan en üst seviye üniversitelere girebiliyordu. O beş kişiden biri ben olabilir miydim?

“Gerçi bu devirde akademik geçmişin o kadar da avantaj sağlamadığını söylüyorlar,” dedi Sekiya-san. “Artık astronotların bile diplomaya ihtiyacı yokmuş. Ama okuduğun üniversitenin adı? İşte o, senin çabalarının sertifikasıdır. Bir kitabı bir kez okuyunca her şeyi ezberleyen bir dahi bile, eğer o kitapları hiç okumazsa üniversiteye giremez.”

Sekiya-san’ın sözlerinde bir tutku vardı. Belki de kendi kendini her zaman bu tür konuşmalarla kamçılıyordu.

“Bunu aklında tutarak, gelecekteki kendine şu anki halinin gösterebileceği çabayla alabileceği en iyi sertifikayı vermek istemez misin?” diye sordu. “Bunu söylüyorum çünkü bence sen bu çabayı gösterebilecek birisin.”

“Bayağı dertliymişsin bu konuda, Sekiya-san.” Bir anlık refleksle onunla dalga geçmek zorunda hissettim. Bu tonda bir konuşma yapmak tuhaf hissettirmişti.

“Bütün bir yılı günde on üç saat ders çalışarak geçirince, insan ister istemez çok şey düşünüyor,” diye yanıtladı Sekiya-san, benzer bir şaka yollu tonla. Sonra yüzü gevşedi. “Ama harbi söylüyorum; sana baktığımda kendi ortaokul hallerimi görüyorum.”

“Hani şu dini ilahiler dinlediğin zamanlar mı...?”

“Vay be, gerçekten dalga geçmeye kararlısın demek.” Bir süre güldükten sonra Sekiya-san bakışlarını masaya indirdi. “Dürüst ama beceriksizdim... Okul bitip de hayatın nasıl bir yer olduğunu gördüğümden beri, o zamanki hallerimi hatırladıkça soğuk terler döküyorum... Belki de bu yüzden seni öylece kendi haline bırakamıyorum.”

Sekiya-san’ın o hafif mahcup gülümsemesini görünce ben de biraz utandım.

“Teşekkür ederim. Söylediklerin çok yardımcı oldu.” Bu kadarla yetinip hafifçe başımı eğdim.

Öğle vakti olduğu için bu ramen salonundaki tüm tezgahlar ve masalar dolmuştu. Her ne kadar bir aile restoranı olsa da, burada çok uzun süre oturmak içimi huzursuz ediyordu. Yemeğimizi çoktan bitirdiğimiz için sularımızı içip hemen kalkmaya hazırlandık.

Birden...

“Ha?” dedim. “Şu...”

Sekiya-san’ın sandalyenin üzerindeki çantasından dışarı sarkan şey, besbelli bir hediyeydi. Boyutuna ve sarıldığı koyu kahverengi kağıda bakılırsa... İçinde kesin çikolata vardı. Dışarıdan bakınca hazır mı yoksa el yapımı mı olduğu anlaşılmıyordu.

“Onu Sevgililer Günü için mi aldın?” diye sordum.

Popüler adam olmak böyle bir şeydi demek... Dershanede bile çikolata alıyordu...

Şaşkınlığım sürerken Sekiya-san çikolataya baktı. “Ha, evet, bu sabah Yamana’dan aldım,” dedi istifini bozmadan.

“Ne?! Onunla mı buluştun?!”

İstasyonun önünde beni beklemiş anlaşılan. Gişelerden geçerken diğer taraftan bana doğru yürüdü ve tek kelime etmeden yanından süzülüp giderken çikolatayı elime tutuşturdu. Sanki gizli bir iş çeviriyor gibiydi, ne bileyim, uyuşturucu satıcısı falan dersin. Sekiya-san bunları söylerken o anı hatırlayıp yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

Yamana-san... Ona çikolata vermeyi gerçekten bu kadar çok istemişsin demek.

Onunla iletişime geçecek misin?

En azından bir teşekkür etmeliyim herhalde. Sekiya-san’ın bu cevabı verirkenki gülümsemesi, benim yüzümde de kendiliğinden bir tebessüm oluşturdu.

Umarım yakında Yamana-san’a güzel haberler verebilirsin.

Sekiya-san, kalbimden gelerek söylediğim bu sözlerin ona ulaştığını belli edercesine, hem mutlu hem de mahcup bir şekilde gülümsedi.

Evet... Ben de gerçekten öyle umuyorum, dedi.

Nisshi adına üzülsem de Sekiya-san’ın şu anki mutluluğunu görünce, ne olursa olsun Yamana-san’ı mutlu eden kişinin o olmasını istemekten kendimi alamadım.

Dershane çıkışı saat yirmi iki sularında K İstasyonu'na vardığımda, girişin orada Kurose-san ile karşılaştım.

Şaşkınlıkla, Aa... diye bir ses çıktı ağzımdan.

Bana gülümseyerek karşılık verdi. Ders çalışmaktan mı dönüyorsun?

Ha, evet...

Anladım. Ben de öyle. Seni orada fark etmemiştim. Kurose-san bunu söyledikten sonra o güzel siyah saçlarını savurarak arkasını döndü. Hadi, görüşürüz.

Tamam... Dikkatli ol, dedim; geçen günkü tacizci vakası hala aklımın bir köşesindeydi.

Kurose-san hafifçe arkasına dönüp gülümsedi. Merak etme, bugün bisikletimleyim.

Yine de... Sen yine de dikkat et.

Bisiklete biniyor olması, tacizcilerden tamamen güvende olduğu anlamına gelmezdi sonuçta.

Kurose-san durup tekrar bana baktı. Endişelenme! Bak neyim var. Çantasından kişisel bir alarm ve küçük bir tüp çıkardı. Savunma amaçlı kullanılan o göz yaşartıcı spreylerden olmalıydı. Geçen seferki olaydan sonra annem bunları aldı bana. O yüzden hiç korkma.

Pekala.

Onun o huzurlu gülüşünü görünce ben de rahatlayarak yürümeye başladım.

Görüşürüz, dedi.

Evet, görüşürüz.

Bisiklet parkına doğru gidişini izlerken, zihnimin bir köşesinde hayatının geri kalanının sadece mutlulukla dolu olması için sessizce dua ediyordum.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.