"Akari bu çikolatayı Ijichi-kun'a vermek istiyor," dedi Maria. "Ama kendisinden geldiğini kesinlikle bilmesini istemiyor. Ijichi-kun'un ayakkabı dolabına sığmayacak kadar büyük olduğu için benden rica etti. Ama ben onunla hiç konuşmadım, o yüzden benim yerime sen verir misin?"
"Ha? Şey, olur..."
Demek mesele buydu.
"Tamamdır, ben hallederim," diye cevap verdim.
Icchi buna kesinlikle çok şaşıracaktı. Çikolatanın Tanikita-san'dan geldiğine dair en ufak bir tahminde bulunmasına imkan yoktu.
Onun vereceği tepkiyi hayal etmek eğlenceliydi. Tam kağıt çantayı elinden alacaktım ki sınıfa açılan kapı gürültüyle savruldu. Kapı eşiğinde duran kişi...
"Runa!" Kurose-san ile aynı anda şaşkınlıkla bağırdık.
Runa kaşlarını çatarak, "Nishina-kun'a Ryuto'yu görüp görmediğini sordum, burada olduğunuzu söyledi," dedi. "Siz ne karıştırıyorsunuz?"
"Ha? Şey... Şöyle ki..."
Çikolatanın Icchi için Tanikita-san tarafından gönderildiğini Runa'ya söylemenin doğru olup olmayacağından emin değildim. Muhtemelen Kurose-san da aynı şeyi düşünüyordu. Sessizlik içinde birbirimize bir bakış attık.
"O elindeki çikolata, değil mi?" diye sordu Runa. Halimizden şüphelendiğinde ifadesi daha da sertleşti.
İşte o an, durumu tamamen yanlış anladığını fark ettim.
Kurose-san, "Bak, aslında bu..." diye söze başladı.
Tam o sırada...
ŞRAK!
Sadece üçümüzün olduğu sınıfta keskin bir ses yankılandı.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
Runa’nın omuzları hızlı nefes alışverişleriyle inip kalkıyordu; sağ elini az önce savurmuşçasına öylece kalmıştı.
Kurose-san ise başı yana düşmüş, dalgın bir halde bakıyordu. Sol yanağı kıpkırmızı olmuştu.
Parçaları birleştirdiğimde gerçek suratıma çarptı: Runa, Kurose-san’a tokat atmıştı.
Darbe yüzünden kağıt çanta Kurose-san'ın elinden kayıp yere düştü.
Runa gözlerini yerdeki çantaya dikerek, "Neden hep böyle yapıyorsun? Ryuto'yu zaten yeterince ayarttın, artık daha fazlasına yeltenme!" dedi. Yüzü daha önce hiç görmediğim kadar büyük bir öfke barındırıyordu.
Kurose-san’ın daha önce söyledikleri aklıma geldi.
"Runa arkadaşlarına kolay kolay kızmaz ama sinirlendiği nadir anlarda gerçekten ürkütücü olur."
Şu an karşımda duran Runa, tüm öfkesini kusarak Kurose-san ile yüzleşiyordu.
"Ryuto benim erkek arkadaşım! Onu sana vermeyeceğim!" diye bağırdı Runa, gözleri dolarak. "Hep aynısını yapıyorsun Maria. Chi-chan olayında da böyleydi." Hırsla dudağını ısırıp kardeşine baktı. "Neden? Zaten çok fazla şeye sahipsin. Benden daha fazla bir şey çalmayı bırak artık."
Kurose-san, bu sözler canını yakmış gibi kaşlarını çattı. "Ha? Sen neyden bahsediyorsun asıl? Çok şeye sahip olan sensin!" Sanki içindeki bir baraj yıkılmış gibi kelimeler dudaklarından dökülmeye başladı. Kısasa kısas yapıyordu. "Popülersin, bir sürü arkadaşın var. Babamız bile... Herkes seni seviyor, babam da bu yüzden seni seçti zaten. Eğer ben de senin gibi doğsaydım, beni de sevebilirdi. Ama sen sanki tüm bunlara sahip olman en doğal hakkınmış gibi yaşıyorsun, bu beni deli ediyor! Senin gibi olmayı ne kadar çok istedim, haberin var mı?"
"Ne...?"
Kurose-san devam etti. "Hep böyleydin zaten. İnsanlar seni olduğun gibi sevdiği için, kendini zorlamadan iletişim kuramadığın insanların duygularını hiç umursamıyorsun, değil mi? Dışarıdan masum ve açık kalpli görünüyorsun ama aslında çok dayatmacısın. Bana verdiğin şu ay ve yıldız küpesi bile tamamen senin tarzın. Kendini ne kadar çok seviyorsun, değil mi?"
Runa hemen cevap vermedi. Kaşlarını hafifçe çatarak, incinmiş bir ifadeyle Kurose-san’a baktı. Yıllardır ayrı kaldığı kardeşi, ona karşı gerçek hislerini bir çırpıda haykırmıştı; sarsılması normaldi.
Bir süre sonra Runa tekrar konuştu. Karışık duygular içinde, "Anneme neden böyle yaşamak zorunda kaldığımızı hiç sordun mu? Yani senin annemle, benimse babamla kalmamızın sebebini." dedi.
Kurose-san sanki bu gerçeği kusmak ister gibi, "Tabii ki sordum," diye cevap verdi. "Her şeyi enine boyuna düşündükten sonra böyle bir karar verdiklerini söyledi. Yetişkinlerin, gerçeği söyleyemediklerinde uydurdukları klasik yalanlar işte."
Runa, söyleyecek çok şeyi olan birinin bakışıyla ona baktı. Sakince anlatmaya başladı: "Babam bana neden böyle ayrıldığımızı anlattı. Görünüşe göre annem ikimizi de yanına almak istemiş. Ama o zamanlar çalışmıyordu ve büyükannem de evde büyükbabamın bakımıyla meşguldü. Babamdan alacağı destek parasıyla ikimizi birden büyütemeyeceğini düşünmüş ve sadece birimizi seçmeye karar vermiş."
Kurose-san dinlerken gözlerini yere dikmişti.
Runa sözlerini bitirdi: "Babam seni seçmemezlik etmedi. Annem beni değil, seni seçti."
"Ha...?" Kurose-san kirpikleri titreyerek kardeşine baktı.
"Annem, 'O kolayca incinir ve duyguları konusunda dürüst olamaz, bu yüzden annesi olarak yanında olmalı ve ne hissettiğini anlamalıyım,' demiş babama. Kararı böyle vermişler."
Kurose-san iki eliyle ağzını kapattı. "Olamaz..."
Runa net bir ses tonuyla devam etti. "Hep babamın seni seçmediğini mi düşündün? Öyle olsa bile, annemle birlikte olabildiğin için mutlu olmalıydın. İnsanlar seçim yapmak zorundadır. Her şeye aynı anda sahip olamazsın. Ben bile bazı şeylerden vazgeçmek zorunda kaldım. Ama karşılığında başka şeyler kazandım."
Kastettiği şeylerden biri annesi, diğeri ise tüm ailenin yeniden bir arada yaşaması hayali olmalıydı. Bu "kazandığı diğer şeyler" arasında belki benim de olduğumu düşünmek beni mutlu etmişti.
"Birlikte yaşadığımız zamanlarda, ikimizin de annemizi ve babamızı eşit derecede sevdiğimizi hatırlıyor musun?" Runa'nın bakışları yumuşamıştı. "Annem benim yanımdan, babamsa senin yanından yok olup gitti. Sence de bu yüzden kaybettiğimiz ebeveynimiz bize bu kadar değerli gelmiyor mu? Onları bu yüzden bu kadar çok sevmiyor muyuz? En azından benim için bir dönem böyleydi."
Kurose-san sessiz kaldı.
Runa aniden ciddileşerek, "Hala annemden nefret mi ediyorsun?" diye sordu. "Eğer ediyorsan, onu bana verir misin?"
Kurose-san bu soruyla irkildi. "Hayır," diyerek başını salladı. "Senin baban var. Bu yüzden annemi sana veremem."
Kısa bir süre Runa ciddi bir bakışla Kurose-san’ı süzdü. "Pekala. O zaman olduğumuz gibi yaşamaya devam edelim; ben babamla, sen annemle." Sonra gülümsedi.
Kurose-san gözlerini kaçırarak, "Ben de bana verilenlerin değerini bilmek istiyorum," dedi. Sesi kesik kesik ve mahcuptu. "Son zamanlarda nihayet böyle düşünmeye başladım... Yani Kashima-kun'u senden çalmaya çalışmıyordum."
"Ha? Ama..."
Kurose-san yerdeki kağıt çantayı işaret etti. "Bu sence benden Kashima-kun'a giden bir çikolataya mı benziyor?"
"Ne...?"
O an kağıt çantaya daha yakından baktım ve bir detay fark ettim.
Yere düşmenin etkisiyle içindeki kutunun kapağı açılmıştı. Kutunun içinde devasa, kalp şeklinde bir çikolata duruyordu. Üzerine beyaz ve pembe çikolata sosuyla "En büyük Yusuke ♡" yazılmıştı.
Kesinlikle idol hayranlarının taşıdığı o gösterişli yelpazeleri andıran, insanı utandıracak kadar iddialı bir çikolataydı. Tanikita-san'ın hislerini bu paketten okumak hiç de zor değildi.
Runa da bunu görünce donup kaldı. "Olamaz...!" diye haykırdı.
"Sadece bir arkadaşımın Ijichi-kun'a iletmem için verdiği bu çikolatayı ona vermesini istiyordum."
Kurose-san durumu gayet sıradan bir tonla açıklarken, Runa’nın rengi kireç gibi oldu.
"Şey... Ö-özür dilerim Maria..."
Derken bir anda...
ŞRAK!
Bu kez Kurose-san, Runa'ya bir tokat attı.
"Seni aptal! Hemen peşin hüküm vermeyi bırak artık!" diye bağırdı Runa'ya dik dik bakarak.
Tam her şeyin daha da sarpa saracağından korkup paniklerken...
Kurose-san birden Runa'ya atıldı ve ona sıkıca sarıldı.
Runa kardeşini kollarıyla karşılarken şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Runa'nın Noel günü bana söylediklerini anımsadım.
"Sadece... Sanki hala tam olarak eski halimize dönememişiz gibi hissediyorum. Aramızda bir bariyer var gibi... Dile kolay, altı yıl boyunca neredeyse hiç görüşmedik, bu çok normal. O süre boyunca onun neler hissettiğini, neler yaşadığını bilmiyorum. Aynı şey onun için de geçerli."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.