Sekiz Yıllık Tomurcuk

"Rio, neden hep böyle tepeden bakıyorsun insana?"

Bu sözü yüzüme karşı ilk duyduğumda, şok olmaktan ziyade içten içe bir rahatlama hissettim.

Sonunda bana karşı dürüst olmuşlardı. Benden nefret etmelerinin, beni görmezden gelmelerinin sebebi meşru bir hata yapmış olmam değildi.

Hava kötüyken "Hafif çiseleyen yağmur bitki incelememizi etkilemez," dediğim için değildi. Haftada sadece iki gün olan kulüp faaliyetlerini artırmak istediğim için de değildi. Hatta Sana’nın hoşlandığı çocuktan gelen o ani itirafı reddettiğim için bile değildi...

Sadece onlara göre "tepeden bakıyor" gibi görünmemdi sebep.

Bu ihtimali ben de düşünmüştüm.

Elbette göğsümü gere gere "Ben çok yüceyim," diye dolaşmıyordum. Sadece lise giriş sınavları için deli gibi ders çalışıyor, kimsenin üstlenmek istemediği sınıf başkanlığı görevini yürütüyor, öğretmenlerin tavsiyesiyle öğrenci birliği başkanlığına aday oluyor ve bilim kulübünü canlandırmak için kendi kendimi başkan ilan ediyordum. Tüm bunlar üst üste bindiğinde, dışarıdan bakınca gerçekten de "yukarıda" görünüyor olmalıydım. Fakat bu benim yaşam tarzımdı.

"Sürekli tuhaf şeylerden bahsediyorsun. Rio ile konuşmak gerçekten yorucu, değil mi?"

Sana bunu bile söylemişti. Sonra da beni görmezden gelmeye başladı.

Bilim kulübündeki arkadaşlarımla bilim üzerine pek çok kez sohbet etmiştim. Ben eğlendiğimizi sanıyordum ama görünüşe göre diğerleri öyle hissetmiyordu. Belki de sadece sevdiğim konulardan bahsetmek isterken, aslında tek taraflı ve üstten bir tavırla onları bilgiye boğuyordum.

Beni mutlu eden bir şey yüzünden arkadaşlarımı kaybetmiş olmak canımı yakıyordu.

Başkan olmama rağmen artık kulüp faaliyetlerine katılamıyordum.

"Gerçekten de insan ilişkilerinde tam bir fiyaskosun. Halbuki çok yeteneklisin."

Yuka, iki elinin parmaklarıyla dikdörtgen bir çerçeve yapıp yüzümü o karenin içine aldı.

Ortaokul bahçesinde öğle tatilinde baş başaydık. Ağzımdaki lokmayı yavaşça yuttum.

"Fiyasko, ha..."

"Yok canım, ne alakası var" gibi sahte alçakgönüllülük cümlelerine gerek duymadan samimiyet kurabildiğim tek kişi Yuka'ydı. Beni en iyi o tanırdı. Benden çok daha sevimliydi, atletik becerileri müthişti ve notları da aşağı yukarı benimkiler kadardı. Aynı yaşta olmamıza rağmen o benim hayat mentorümdü. Yuka'dan gelen övgüleri her zaman olduğu gibi kabul ettim.

"Getirisi düşük işlere çok fazla enerji harcıyorsun. Boşa kürek çekiyorsun demiyorum ama kasten hep en zor yolu seçiyorsun. Sınıf başkanı veya öğrenci birliği başkanı olmak gibi mesela... Senin notlarınla kanaat notuna falan ihtiyacın yok ki. Bilim kulübü de öyle. Orada çabalaman sadece senin 'ucube puanını' artırıyor."

"Demek öyle."

Tavsiyesini önce bir tarttım, sonra cevap verdim.

"Ama bilim kulübü farklı. Orada olmak bana yük gelmiyor. Sevdiğim için yapıyorum. Sen de basketbolu sevdiğin için oynamıyor musun? Aynı şey işte."

Getirisi düşük olabilir, popülerlik kazandırmayabilir ama bir şeyi seviyorsan kar-zarar hesabı yapmazsın.

"Elbette, sevdiğin şeyin peşinden sonuna kadar gitmek güzel bir şey. Ama ön plana çıkmamak da bir seçenek. Tamamı eziklerden oluşan o bilim kulübüne bu kadar bağlı kalmana gerek var mı? Rio, orada kendini paralamasan da olur. İlkokuldayken de araştırmalarını kendi başına yapmıyor muydun?"

Yuka sert bir mizaca sahip olsa da asla kötü niyetle konuşmazdı. Bilim kulübündekiler hakkında böyle konuşmasının sebebi, onların bana "tepeden bakıyorsun" demesi karşısında beni korumaya çalışmasıydı.

"Kendi başıma, ha..."

"Evet. Yaşam tarzını değiştirmek zorunda değilsin ama işleri biraz daha akıllıca yürütebilirsin."

Sonuç olarak bilim kulübünden ayrılmama gerek kalmadı. Çünkü kısa bir süre sonra kulüpte benden başka kimse kalmamıştı. Birinci ve ikinci sınıfların bir kulübe üye olma zorunluluğu olsa da üçüncü sınıflar için böyle bir kural yoktu. Bahar geldiğinde, üçüncü sınıfa geçenlerin hepsi, erkekler dahil kulübü bıraktı.

Yeni üye de gelmemişti.

"Yeni öğrenciler gelince işler iyice karışacaktı, biz de hepsini başımızdan savdık."

Sana’nın bu açıklamasını mezuniyet gününde duymuştum.

Dell-chan'ın bana verdiği dişbudak lalesi çiçeği ezilmiş, tamamen kurumuş ve rengi solmuştu.

Yine de ona her baktığımda o güzel anılar canlanıyordu. Baharın o böcekleri cezbeden canlı, uçuk kırmızı rengi...

Oysa dişbudak lalesinin asıl özü toprağın altındaydı.

Kurutulmuş bitki örneği, çiçeğinden köküne kadar eksiksiz duruyordu. Özenle topraktan çıkarılmış o ince soğan yapısı, bana bu çiçeğin sadece ilkbaharın başında nişasta depolamak için verdiği o uzun ve zahmetli mücadeleyi hatırlatıyordu.

Sekiz yıl.

Bir dişbudak lalesinin filizlenip çiçek açması için gereken süre buydu.

Bitkilerin duygularını anlayamam —zaten sinir sistemleri olmayan bitkilerin duyguları da olmaz ya— ama eğer olsaydı, o çiçek bu sekiz yıl boyunca muhtemelen hep açacağı günün hayalini kurardı.

Yerin derinliklerinde sabırla geçen yılların meyvesini, bir bahar gününün sahnesinde utangaçça sergileyeceği o anın hayalini...

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.