Tanrıça Gözyaşının Sonu

"Bu da ne böyle? Tesadüfen karşılaştınız sanıyorduk ama sen zaten her şeyi biliyor muydun? Desene, o duygusal kavuşma anınızın bütün büyüsü bozuldu."


“Ne demek istiyorsun?” Baltalı adamın da belli ki kafası en az benim kadar karışmıştı; konuyu deşmeye devam etti.


Ashley’nin babası anlatmaya başladı. “Başka bir maceracı dostumdan duymuştum; bu şehrin yakınlarında genç bir maceracı dolanıp duruyormuş.”


Söylentilere göre bu genç maceracı altın sarısı saçlara, sırtına asılı kocaman bir yaya sahipti ve tanrıçaları arayarak diyar diyar geziyordu.


Babası, belki tanrıçaları arayan başka bir kızı kendileriyle iş birliği yapmaya ikna edebileceklerini düşünmüş ve onu hemen çetelerine katmaya niyetlenmişti. Ancak karşısındakinin Ashley olduğunu görmüştü.


Onu gördüğü anda kim olduğunu anlamış olmalıydı.


Kendi kızının bir maceracı olduğunu zaten biliyordu.


“Mutlu oldum, hatta şaşkınlığım sevincimden de büyüktü; çünkü yanında bir tanrıça gözyaşı taşıyordu.”


Büyücü kadın gözlerini kısarak sordu: “Sahi ya, o taşın hep sende olduğunu söylememiş miydin? Bunu ilk defa duyuyorum.”


Ashley’nin babası elini sallayarak bu iddiayı reddetti.


“Hayır, tanrıça gözyaşı benim değil. Babamın.”


“Babanın mı?”


“O artık emekli oldu ama eskiden maceracıydı. Tanrıçaların ekolojisini keşfeden adamın ta kendisidir. Tanrıça gözyaşı da bir büyücü dostunun yardımıyla babamın bizzat ürettiği bir şey.”


Maceracılara karşı bunca önyargılı olan o dede mi yapmıştı bunu?


O an bir şeyi fark ettim.


“Ah, yoksa Ashley’nin dedesinin maceracılara diş bileme sebebi, insanların tanrıça gözyaşını kullanarak para kazanmaya çalışmasından falan bıkmış olması mıydı?”


Konuşmaya paldır küldür dalarak araya girmiştim.


Hepsi şaşkınlıkla arkalarına döndüler ve silahlarını çektiler. Beklenmedik, davetsiz bir misafir olduğum için bu tepkileri gayet doğaldı.


“...Ashley ile birlikte olan cadı sensin, değil mi? Sen de nereden çıktın böyle?” Ashley’nin babası tetikte beklemeyi bırakarak sordu.


Ardına kadar açık duran kapıyı işaret ettim.


Nereden mi gelmiştim? Kapıdan işte.


“...Anahtarın mı var?”


“Yani, büyüyle halledince çocuk oyuncağı oluyor.”


Ashley’nin babası bu rahat cevabıma karşı derin bir iç çeker gibi oldu. “Bu yaptığın konuta tecavüzdür.”


“Hadi ama. O tanrıçaları yakalamanıza yardım edenlerden biri de ben değil miydim? Gerçi hepsi daha birer civciv ama.”


Bu izinsiz girişimimi görmezden gelmesini istedim.


Benim gevşek tavrıma karşı yüzünü ekşiterek cevap verdi. “Ee, ne istiyorsun?”


“Ah, sadece bir şeyi unutmuşum da.”


“Neyi?”


Odanın arkasındaki kafesleri işaret ettim. Orada, annelerinin yakınlarda olduğuna inanmalarını sağlayan o değerli taşla birlikte zavallı tanrıça civcivleri duruyordu.


Neyi mi istiyordum? Her ikisini de.


“...Ne demek istiyorsun?”


Pek de zeki bir baba sayılmazdı, değil mi?


“Kızınız şu sıralar asi bir döneminden geçiyor da.”


“Ha?”


Ağzından çıkan o anlamsız nidanın hemen ardından—


Vınn!


Bir ok tam aramızdan geçerek Ashley’nin babasının yayının kirişini kesti.


“...Ha?”


Yine o aptalca ses döküldü ağzından. Sonra dördü birden, sanki okun izlediği yolu takip edercesine, az önce girdiğim açık kapıya doğru döndüler.


“—Özür dilerim.”


Herkesin gözü onun üzerinde toplandığında, ikinci oku çoktan yaydan çıkmıştı bile. Bu seferki atışı, adamın elindeki baltayı uçurmuştu.


Bu ikinci atışla birlikte, kızın açık düşmanlığını hepsi kavramış gibiydi.


“—Ashley! Ne yaptığını sanıyorsun sen?!”


Babası bağırdı, artık işe yaramayan yayını bir kenara fırlatıp kılıcını çekti. Nihayet niyetimizi anlamış olmalıydı.


Buna hazırdık. Bu işin bir savaşla bitmekten başka yolu olmadığını biliyorduk.


Kılıç ustası ve baltasını düşüren diğer adam, Ashley’nin babasına katılarak hep birlikte ona doğru atıldılar.


Ashley daha önce bir karacayı bile vurmayı becerememişti ama o an inanılmaz bir beceri ve hassasiyet sergiledi. Üstüne doğru koşan adamların silahlarını birer birer, sakince fırlattığı oklarla ellerinden düşürdü.


Baltalı adam onu çıplak elleriyle yakalamaya çalıştığında, sıyrılıp hamlesinden kaçtı; sonra da kazandığı ivmeyi kullanarak elindeki yayı sert bir darbe gibi adama indirdi.


Anlaşılan o ki, tek başına başının çaresine bakmakta zorlanmayacaktı.


Neden ben de o sırada gidip tanrıça civcivlerini ve değerli taşı hemen geri almıyordum?


Kargaşadan yararlanarak kafeslere doğru süzüldüm—ya da öyle yapmaya niyetlenmiştim ki, gözlerim yakındaki bir şeye takıldı. Maceracı grubunun maceraları boyunca topladığı türlü hazineler öylece orada duruyordu. Silahlar, asalar, mücevherler ve akla gelebilecek her türlü hazine saçılarak bırakılmıştı.


Kıdemli maceracılardan bekleneceği gibi.


“Vay canına...” Silahlardan birini elime aldım. “Demek çoktan değerli eşyaları istiflemeye başladınız ha...? İyi fikir...”


“Elaina?! Ne yapıyorsun sen?!”


Ashley’nin sesi kapının oralardan yankılandı. Sesindeki ton hafif olsa da, bu yorumuyla bana "çabuk ol" dediğini hissetmemek imkansızdı.


Hemen ardından—


“Hey! Şu cadıyı durdurun çabuk!” diye bağırdı Ashley’nin babası.


Arkamı döndüğümde büyücü kadının pek de gönüllü olmayarak bana doğru koşturduğunu gördüm. Arkasında, Ashley’nin babası yerde serili yatıyordu. Görünüşe göre kızı ona yayla sağlam bir dayak atmıştı.


Ben de kargaşadan istifade edip kafesleri aşırmaya çalışıyordum.


Ama yakalanmıştım işte.


Ne büyük zahmet.


“Şey, o civcivleri elimizden alırsan işimiz çok zorlaşacak, o yüzden...”


Büyücü kadın, teslim olmamı isterken asasını tereddütle bana doğrulttu.


Bu da neydi böyle?


“Ah, o asa. Yoksa Niche’in Maceraları kitabındaki Niche’in kullandığı asanın aynısı mı?”


“Ha, o kitabı biliyor musun?”


“Sever misin?”


“He-he-he. Aslında ben tam da büyücü Niche gibi olmak istediğim için maceracı oldum!”


“Bak sen şu işe!”


Karşımızda gerçek bir hayran vardı.


“Ama biraz yoluma çıkıyorsun, o yüzden asana el koymama izin ver.”


Bir büyüyle asasını elinden uçuruverdim.


“Aaa! Asam!”


Bu arada, Niche’in Maceraları'nda boy gösteren o asa, çok eski zamanlardan kalma antika bir modeldi. Bir hayran olarak, zarar görmesine gönlüm el vermezdi.


Bu yüzden, asayı uçurmuş olsam bile havada başka bir büyüyle müdahale ederek yavaşça ve nazikçe yere süzülmesini sağladım.


“Ah, ne kadar naziksin...”


İkimiz de asanın yavaşça yere inişini izledik.


...Öylece dikilip durmanın sırası değildi herhalde.


Tanrıça gözyaşını kafeslerin yanından aldım.


Anneleri—ya da anneleri sandıkları o şey—yanlarından gidince, civcivler o ana kadarki durgunluklarının aksine çılgınca çırpınmaya başladılar. En azından kafeslerinin içinde rahatça hareket edebilsinler diye onları bağlayan tüm ipleri çözdüm.


Kafesler gürültüyle sarsılmaya başladı.


“Elaina.”


Arkamdan bir ses geldi.


Tekrar dönüp baktığımda üç adamın da yerde yüzüstü yattığını gördüm; Ashley önlerinde yayını germiş, hazır bekliyordu.


Okun ucu tam bana dönüktü.


Daha doğrusu, tanrıça gözyaşına.


“Fırlat.”


Ashley’nin onu yakalamak istediğini sanmıyordum.


Tanrıça gözyaşı var olduğu sürece, o civcivler hep annelerinin yanlarında olduğunu sanarak yanılacaktı. Bu taş var olduğu sürece, onu aynı şekilde kullanmaya çalışacak insanlar da hep olacaktı.


“Emin misin?”


“Elbette.”


Böyle bir şey var olmamalıydı. Tanrıça gözyaşını yok etmek istiyordu.


Niyetinin bu olduğunu anladım.


Taşı havaya fırlattım.


“Ashley! Onun ne olduğunu biliyor musun sen?!”


Yerden babasının sesi yükseldi, adeta çığlık atıyordu.


“Biliyorum!” diye onayladı kız.


Okunu serbest bıraktı.


“Sıradan bir taş parçası işte, değil mi?”


O an tanrıça gözyaşı paramparça oldu.


“Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, çözülmemiş pişmanlıklar bir zehir gibi vücudunu kemirip bitirir.”


Kırsalla çevrili küçük bir şehirde—


—Ashley’nin dedesi ona şunları itiraf etmişti:


“Tanrıça gözyaşı denen o mücevher bir kaza eseri ortaya çıktı. Nadir bir kuşun kalıntılarından bir şeyler yapıp yapamayacağımızı görmek için arkadaşlarımla deneme yanılma yoluyla uğraşırken, sonunda o taşı üretmeyi başardık.”


Eskiden maceracı olan dedesi, taşı yarattıktan kısa bir süre sonra tesadüfen başka bir tanrıçayla karşılaşmıştı. “Olağanüstü güzellikte bir kuştu. Büyü enerjisiyle bezenmiş tüyleri, her şeyi kesip atabilecek pençeleri vardı. Ömrüm boyunca bu kadar güzel bir kuş görmemiştim.”


Şaşırtıcı olan, karşılarındaki tanrıçanın onları kendi türünden biri olarak görmesiydi. Tanrıça gözyaşını taşıdıkları sürece, tanrıça kuşlarının hiçbir çekince duymadan yanlarına yaklaştığını kısa sürede fark etmişlerdi.


Ondan sonra tanrıçalar üzerine araştırmalara başlamışlardı.


Bu güzel kuşlara takıntılı hale gelmişlerdi. Tanrıçalar hakkında ne kadar çok şey öğrenirlerse, onlar gözlerine o kadar kusursuz görünüyordu. Kendilerini tamamen kaptırmışlardı. Ve en sonunda, tanrıça gözyaşı için birbirleriyle kavga etmeye başlamışlardı.


“Ondan sonra doğal olarak yollarımız ayrıldı. Kimse böyle bir şeye sahip olmamalıydı,” dedi dedesi, kelimeleri nefretle tükürürcesine.


Bu onun ilk pişmanlığıydı.


İkincisi ise, oğluna maceracı olduğu zamanlardan hikayeler anlatmış olmasıydı.


“Oğlum da tıpkı yoldaşlarım gibi çıktı. Küçüklüğünde ona anlattığım gezi anılarına saplanıp kaldı. Hepsi benim suçum—”


Ve sonra, üçüncü pişmanlığı—


“En azından torunumun, en azından Ashley’nin sonunun aynı olmamasını sağlamak istedim...”


Ancak bu dileği de gerçekleşmemişti.


Torunu Ashley, dedesinin öğütlerini defalarca kulak ardı etmişti. Evden kaçmış ve bir maceracı olmuştu.


Böylece dedesinin o beyhude pişmanlıkları, yıllardır içini kemirip duruyordu.


Yıl be yıl.

Sessizlik.


Ashley’yi en son görüşümün üzerinden yaklaşık altı ay geçmişti.


Tanrıça yavrularını yuvalarına beraber bırakmıştık ve o günden beri yollarımız hiç kesişmemişti.


Bundan sonra ne yapmayı planlıyorsun?


Yavruları nihayet yuvalarına döndürürken ona bu soruyu sormuştum. Yapay anneleri olan tanrıça gözyaşını kaybettiklerinden beri kafeslerinde çırpınıp duruyorlardı.


Nasıl görünüyor? Arkasına döndüğünde yüzünde neşeli bir gülümseme vardı, iki elinde de et parçaları tutuyordu.


Yavrular artık sana eskisi kadar bağlanmayacaklar. Bundan sonrası için planın ne?


Eskisi gibi devam edeceğim. Onlara yemek getireceğim ve yuvadan uçacak kadar büyüyene dek bu küçüklere göz kulak olacağım. Şaşırmadım aslında ama görünüşe bakılırsa onlara bakarken artık eskisi gibi sokulup sarılamayacağım.


Kendisini korkutmak için ellerinden geleni yapan yavrulara bakarken burukça gülümsedi.


Ashley için maceracı olmak demek, başkalarına yardım etmek demekti.


En azından küçükken okuduğu ve ona ilham veren kitaplardaki maceracıların yansıması buydu.


O çok sevdiği hikâyelerde hayranlık duyduğu karakterler kendi ideallerine uygun çıkmasa bile bunun bir önemi yoktu.


Gözlerinin önündeki gerçeklik, eski hayalleriyle çelişiyor olabilirdi.


Ancak bu durum, o ana dek yaşadığı günlerin hiç var olmadığını iddia edeceği anlamına gelmiyordu.


Bu küçükler kendi başlarına uçmayı öğrendikten sonra bir süreliğine eve dönmeyi düşünüyorum.


Gerçekten mi?


Dedemden özür dilemem gerek.


Tanrıça gözyaşını kırdığı için. Onun uyarılarını hiçe sayıp evden kaçtığı için. Ona o berbat sözleri sarf ettiği için.


Geleceğiyle ilgili geri kalan her şeye eve döndükten sonra karar vereceğini söyledi bana.


Ah, unutmadan, Elaina, dedi et parçalarını yavrulara güvenli bir mesafeden fırlattıktan sonra. Sen bir gezginsin, değil mi? Yolunun benim memleketime düşme ihtimali var mı?


Evinin nerede olduğunu bilmiyorum ki.


Eğer bir haritan olsaydı bulabilirdin.


Oraya gitmemi gerektirecek bir şey mi var?


Sorumu sorarken bile ne isteyeceğini aşağı yukarı tahmin etmiştim.


Eğer senin için sorun olmazsa, tanrıça gözyaşının parçalarını dedeme götürmeni istiyorum. Görünüşe bakılırsa burada biraz daha meşgul olacağım.


Bunu söylerken bana bir paket uzattı. İçinde değerli taşın kırık parçaları vardı. Ardından bana bir harita verdi ve cevabımı bekleme gereği bile duymadan kısa kesti: Sana güveniyorum.


Ziyaret edeceğim onun zihninde çoktan kesinleşmiş bir gerçek gibiydi.


Pekala, eğer canım isterse giderim, tamam mı? Gerçi ne zaman olur bilemem. O zaman ona bu cevabı vermiştim.


Yarım yıl kadar olmuştu, ha?


Söz verdiğim gibi, aradan geçen altı ayın sonunda yolum onun memleketinden geçti. Mücevher parçalarını dedesine teslim ettim ve olup biten her şeyi anlattım.


Onu en son gördüğümde gayet iyiydi. Muhtemelen şu an da iyidir.


Babasıyla karşılaşmasından sonra Ashley’nin üzerinde kara bulutlar dolaşmış olsa da nihayetinde bu durum sadece bir süre sürmüştü. Sonrasında her zamanki neşeli tavrına geri dönmüştü, bu yüzden şu an bile bir şekilde başının çaresine baktığından emindim.


Ne zaman dönebileceğine dair bir şey söyledi mi?


Hayır, belirli bir zaman diliminden bahsetmedi.


Pekala...


Adam torununun iyiliği için endişeleniyor olmalıydı.


Elbet bir gün dönecektir. O yüzden, bilirsiniz işte, bence her şey yoluna girecek. Pencereden dışarıya, göz kamaştırıcı mavi gökyüzüne bakarken bu rahat yorumu yaptım.


En az bir tanrıça kadar güzel olan bir kuş, gökyüzünde keyifle süzülüyordu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.