Kül Rengi Bir Hikâye: Kırık Mücevherler ve Ormandaki Misafir

Kırsalın ortasında, küçük bir şehirdeydim.

Kapısını aniden çalan cadıya şüphe dolu gözlerle bakan yaşlı adam, sorusunu yöneltti:

“Kimsin sen?”

Kendimi Kül Cadısı Elaina olarak tanıtıp torununun arkadaşı olduğumu eklediğimde, yaşlı adamın tavrı sanki sihirli sözcükleri söylemişim gibi bir anda değişti. Beni büyük bir hevesle içeri buyur etti.

Gardını biraz fazla çabuk indirdiğini düşünmedim değil ama sanırım taşra hayatı bazen böyleydi.

Ya da belki de o devasa lüks dairesinde tek başına kalmaktan canı sıkılmış, konuşacak birini arıyordu.

Yaşlı adam beni yemek odasına götürdü; torununun nerede olduğunu ve neler yaptığını sordu. Ben de bildiğim her şeyi tüm dürüstlüğümle anlattım. Konuştuğum süre boyunca beni sessizce dinledi. Anlatacaklarım bittiğinde derin bir iç çekip “Demek öyle,” diye mırıldandı.

Ardından başını öne eğdi. Kelimelerin anlamını tek tek tartıyormuş gibi ağır ağır konuşmaya başladı.

“Zaman ne kadar geçerse geçsin, bu beyhude pişmanlıklar bir zehir gibi bedenimi kemirip duruyor.”

Gözlerinin çevresi derin ve koyu çizgilerle boğulmuştu. Bakışlarını masaya dikti, dirseklerini yaslayıp ellerini kenetledi. Kilisede günah çıkarıyormuş gibi göründüğü bu duruşuyla, yaşlı adam bana uzun zaman öncesine ait bir hikâye anlatmaya koyuldu.

Bu, faydasız pişmanlıkların hikâyesiydi.

Hiçbir yanlış yapmamasına ve elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen, hiçbir şeyi başaramayan birinin hüzünlü masalıydı.

“……”

Tüm hikâyeyi dinledikten sonra elimden gelen tek şey konuyu değiştirmek oldu.

“Aslında, torununuz bana bir şey emanet etti.”

“Ne olabilir ki?”

İşler sarpa sardığında sadece konuşmak bile insanın kendini daha iyi hissetmesine yeterdi. Yaşlı adamın çehresi, az öncesine kıyasla sanki biraz daha canlanmıştı, dayanıklılığı yerine gelmiş gibiydi.

Hafif bir suçluluk duygusuyla paketi masaya bıraktım ve yavaşça açtım.

İçeride, adamın torunu Ashley tarafından bana emanet edilen o eşya vardı.

Maceracı Ashley’nin her zaman gözü gibi baktığı, parıldayan koyu mavi bir değerli taştı bu.

Tanrıça gözyaşı olarak bilinen özel bir eşyaydı.

“Bu... bu da ne?”

Yaşlı adam gözlerini fal taşı gibi açmış, paketin içindekilere bakıyordu.

İçinde tanrıça gözyaşı vardı; ya da en azından ondan geriye kalanlar. Bir zamanlar paha biçilemez olan o taş, şimdi sadece parıldayan parçalardan oluşan bir moloz yığınıydı. Işıltısını çoktan yitirmişti. Renkli cam parçalarından hiçbir farkı kalmamıştı.

“Toplayabildiğim kadarını topladım ama...”

Mücevher o kadar çok parçaya bölünmüştü ki onu eski haline getirme umudu kalmamıştı. Üstelik elimdekiler orijinal halinin yarısı bile etmezdi. Sadece bir kısmını kurtarabilmiştim.

Bu aslında ne benim suçumdu, ne Ashley’nin, ne de büyükbabasının.

Ben sadece o beyhude pişmanlıkların son meyvesini sahibine ulaştırmıştım.


Gece gökyüzünde muazzam güzellikte bir dolunay asılıydı.

Harikaydı ama pek de parlak sayılmazdı.

Bulutlar gökyüzünde ağır ağır sürükleniyor, soğuk bir rüzgâr esip geçiyordu. Bulutlar ayı ne zaman gölgelese gökyüzü karanlığa gömülüyor, tüm dünyayı zifiri bir karanlık sarıyordu. Etrafına bakındığında, kendini sanki okyanusun dibinde oturuyormuş gibi hissediyordu insan; daha soğuk, daha derin bir karanlık dört bir yana yayılıyordu.

Sanki dünya tamamen karanlığa bürünmüştü.

Cadı, titreyen alevlerin içine tek bir dal parçası attı. Konaklamaya başladığından beri hiç sönmeyen ateş, yeni yakıtı için minnettar mışçasına çıatırtılarla parladı ve cadının gölgesi bu ışıkta dans etti. Ateşin yanında, değneklere geçirilmiş iki tatlı su balığı duruyordu. Yenmeye hazır görünüyorlardı.

“Çok soğuk...”

İnsan yolculuk ederken sık sık öngörülemeyen durumlarla karşılaşırdı.

Örneğin, gezgin bir cadının hikâyesini ele alalım. Her zamanki dikkatsizliğiyle haritaya bakıp, “Pekâlâ, mesafeye bakılırsa süpürgemle gitmem yarım günden fazla sürmez,” diyerek her şeyi hafife alıp yola koyulmuş; ancak kısa süre sonra yolunu kaybedip gece çökerken kendini hiç bilmediği bir ormanın ortasında bulmuştu.

Sonunda yapacak bir şey kalmamıştı ve kamp kurmak zorunda kalmıştı. Şimdi ise ellerini ateşin üzerinde ısıtıyordu.

Mevsim ya kış sonu ya da çok erken bir bahardı.

Cadı, çok ama çok derin bir iç çekti.

“Böyle bir yerde kaybolmak ne kadar acınası. Tam bir aptalım.”

Bu arada...

Kendi durumuyla dalga geçen, ruhu boşalmış gibi hisseden bu cadı da kimdi acaba?

Evet, doğru bildiniz, benim.

Hayal kırıklığıyla dolu sözlerim bile gecenin karanlığında yitip gidiyordu. Ay ışığının aydınlattığı bu ormanda duyulan tek ses, kendi sesim ve ateşin çıtırtısıydı. Sessiz gecenin romantik bir tarafı vardı belki ama dürüst olmak gerekirse biraz da ürkütücüydü.

Yolculuk sırasında beklenmedik durumlar yaşanabilirdi ve genelde bu durumlar, daha da beklenmedik olayları beraberinde getirirdi. Bir kez kötü bir şey oldu mu, uğursuzluklar sanki ilk olaya çekiliyormuş gibi birbirini kovalamaya başlardı.

“Bu noktada yapılacak en iyi şey, sessizce sabahı beklemek ama...”

Bilirsiniz, ne zaman böyle bir cümle kursanız mutlaka bir şeyler olur. Bu sözler ağzımdan çıkar çıkmaz bir şey fark ettim.

Hışırtı... Çatırtı... Arkamdan bir ses geliyordu.

Sanki birisi arkamdan sessizce yaklaşmaya çalışıyordu. Ama bu sessiz ormanda ağaçlardaki yaprakların titremesini bile netçe duyabiliyordum. Tüm dikkatimi sese verdim.

“Hah... hah...”

Oha, bir sapık!

İçindeki şehvetten mi yoksa başka bir şeyden mi bilmiyorum ama arkamdan yaklaşan kişinin nefes alışverişi düzensiz ve kesikti. Çalıların arasındakinin vahşi bir hayvan olmadığı kesinleşince, karşımdakine fark ettirmeden asamı çıkardım.

Hışırtı, kıpırtı. “Hah, hah...” Kesik nefesler devam ediyordu; çalıların arasından bana doğru yavaş yavaş, adım adım yaklaşıyordu.

Böyle birine karşı, yeterince yaklaştığında sağlam bir büyü patlatmaya ne dersiniz? Canını almaya gerek yoktu. Bir daha bu ateşe yaklaşmaya cesaret edemeyecek kadar canını yakmak yeterli olurdu.

Asamın ucunda bol miktarda büyü enerjisi topladım ve tam o anda...

...Çalıların arasından çıkıp tam arkamda durduğu o an...

“Daha fazla yaklaşma, seni sapık!”

...Hızla arkama döndüm ve aynı anda büyü enerjisini serbest bıraktım. Bir ışık hüzmesi hedefini buldu ve kişinin tam mide boşluğuna çarptı.

“Guaaaaaaaaaaaahhh!”

Şiddetli bir çığlıkla beraber, sapık alt edilmişti.

“Heh heh heh, beni hafife aldın. Karşında sıradan bir kız olduğunu sandın değil mi? Ama kendini korumasını bilmeyen birinin böyle bir yerde kamp yapmasına imkân yok, öyle değil mi?”

Ben, yani cadı, zafer kazanmış bir edayla asamın ucuna üfledim. Galibiyetin sarhoşluğuyla, bir çalının üzerine yığılıp kalmış sapığın yüzüne bakmak için eğildim.

“…………?”

Bu bir kızdı.

Sarı saçları başının arkasında iki yanından toplanmıştı. Yirmili yaşlarının sonlarında gibi görünüyordu. Oldukça sevimli bir yüzü vardı. Üzerindeki deri zırh ise acınacak kadar inceydi. Midesine yediği tek bir darbeyle bayıldığına göre, zırhı da muhtemelen göründüğü kadar dayanıksızdı.

Kızın sırtında büyük bir yay asılıydı. Şöyle bir baktığımda, onun bir maceracı olduğu anlaşılıyordu.

Eli bir çalının üzerinden sarkmıştı ve parmaklarının arasında birkaç madeni parayı sıkıca tuttuğunu görebiliyordum.

İşte o an, durum üzerine biraz daha derinlemesine düşündüm.

Eğer bana saldırmaya niyetli bir sapık olsaydı, neden silahını eline almamıştı? Eğer beni o devasa yayıyla tehdit etseydi ya da bir hamle yapsaydı, çaresiz bir genç kız olsaydım muhtemelen ellerimi uysalca havaya kaldırırdım.

Neden silahı yerine elinde para tutuyordu ki?

“Senin... balığın...”

Nihayet, bu birkaç kelimeyi zorlukla fısıldadıktan sonra aniden bilincini kaybetti.

Ah, anlıyorum; demek ki ateşin üzerinde pişirdiğim balıklardan alabilmek için bana para teklif etmeye çalışıyordu.

Anlıyorum, anlıyorum.

Bu durumda nefesinin neden o kadar kesik olduğunu da anlıyordum. Muhtemelen yoldan geliyordu, açlığa artık dayanamayacak hale gelmişti ve fiziksel gücü de sınırına dayanmıştı. Ve tam o sırada, midesine sert bir büyü darbesi yemişti.

Anlıyorum, anlıyorum.

“...Eyvah.”

Vay canına.

Öngörülemeyen durumlar bitmek bilmiyordu, değil mi?


Elimde mükemmel şekilde pişmiş bir balık şişini tutup burnunun dibinde bir o yana bir bu yana salladığımda, ismini bile bilmediğim o kız bir çığlıkla uyandı.

“Balık!”

Gözlerini açar açmaz ağzını kocaman açıp ileriye atıldı.

Ancak öne doğru fırlasa da kızın ağzı balığa ulaşamadan durdu. Balığı, bir ağaca bağlanmış olan kızın yetişemeyeceği bir mesafede tutuyordum.

Şimdilik uyanmış olmasına sevinmiştim. İçim rahatlamış bir şekilde onu selamladım. “Günaydın. Ben Elaina, gezgin bir cadıyım.”

“...? Şey, ah, tamam. Merhaba... Ben Ashley, bir maceracı...?” Ashley, nazikçe başını eğerek bana cevap verdi; belli ki iyi bir eğitim almıştı. Aynı zamanda biraz saf birine benziyordu çünkü bağlı olduğunu ancak selam verdikten sonra fark edebildi.

“Şey, ben neden bağlıyım...?”

Sorması çok doğal bir soruydu.

“Üzgünüm. Seni bağlamak için geçerli bir sebebim vardı.”

“Bana kirli şeyler yapacağın için mi...?”

“Hayır.”

Neden bahsediyorsun sen? Hâlâ tam uyanamadın mı?

“Her şeyden önce şunu sormak istiyorum; yolunu buraya nasıl düşürdün?” diye sordum balığı önünde sallayarak.

"Şey, ben, yani... Doğrusunu isterseniz şu an çok açım," dedi, gözlerini bir kedininki gibi sağa sola kaçırıp balığı takip ederek. "O yüzden, şey, belki bir tanesini bana vermekten çekinmezsiniz diye düşünmüştüm—"

Meğer balıklarımdan birine karşılık bana para vermeye çalışıyormuş.

Anlaşıldı, tıpkı tahmin ettiğim gibi acele edip yanlış sonuca varmıştım.

"Demek mevzu buydu... Kusura bakma." Özür dileyerek onu tutan ipleri gevşettim.

"Al bakalım, ye bir tane."

Her ne kadar bir yanlış anlaşılma olsa da, karnının ortasına o kadar sert bir darbe indirdikten sonra karşılığında bir balık istemesini ona çok göremezdim. Bedavaya vermeye karar verdim. Kızın gözleri parladı.

"Ha?! Gerçekten mi? Oley! Siz bir tanrıça mısınız?"

"Sizinle tanıştığı an size saldıran birine tanrıça denebilirse, sanırım öyleyim."

"Benim memleketimde tanrıça kelimesi genelde bu anlamda kullanılır."

"Ne kadar çarpık bir yerden geliyorsun sen böyle..."

Ashley balığını iştahla midesine indirirken, "Oldukça tuhaf insanların olduğu, tuhaf bir diyar," dedi bana.

Anlattığına göre memleketi buradan çok ama çok uzaklarda, dağların derinliklerindeydi. Son iki yıldır bir maceracı olarak dünyayı geziyordu.

"Vay canına, bu balık çok iyiymiş... Bu kadar lezzetlisini yemeyeli aylar olmuştu..."

Ashley derin bir iç çekti. Balığı pişiren kişi olarak, basit bir dere balığından bu kadar keyif alan birini görmek beni mutlu etmişti.

"Zor zamanlar geçirmiş olmalısın..." Son iki yıldır katettiği yolun hiç de kolay olmadığını tahmin edebiliyordum.

"Zorluk her yolculuğun olmazsa olmazıdır. Hedeflerin yüceyse, oraya giden yol da doğal olarak sarp olur." Ashley bunu gayet doğal bir şeymiş gibi söylemişti.

Yüce hedefler, ha?

"Maceran boyunca neyi amaçlıyorsun?"

Ben bu soruyu sorduğumda, az önce iştahla çiğneyen Ashley balığı yuttu ve kısa bir an duraksadıktan sonra, yürüdüğü yolun ne kadar sarp olduğunun bilincinde olan birinin o bezgin gülümsemesiyle cevap verdi: "Bir tanrıçayı arıyorum. Hiç tanrıça gördünüz mü?"

Bunu sorarken parmağıyla gökyüzünü işaret etti.

Ay, bulutların arasından usulca kendini gösterdi.

"Pekala, bu benim memleketimde anlatılan bir masal."

Ashley masalı, sanki bir çocuğa uyku öncesi hikaye anlatıyormuşçasına özenle ve yumuşak bir sesle anlattı.

Görünüşe göre Ashley'nin doğup büyüdüğü kasabada "Tanrıçaların Efsanesi" diye bir hikaye kök salmıştı. Efsaneye göre, yaşadığı bölgede tanrıça kelimesi canlı mavi tüyleri olan devasa kuşlar için kullanılıyordu.

Evler kadar büyük oldukları söyleniyordu. Mavi kanatları pırıl pırıl parlar, gökyüzünde süzülürken sanki birer kayan yıldız gibi görünürlermiş.

"Kulağa çok güzel yaratıklarmış gibi geliyor."

"Dahası da var. Bu kuşların bedenlerinde inanılmaz bir güç gizli olduğuna inanılırdı. Kanatlarından dökülen tüyler son derece güçlü bir sihirli enerji barındırır, tek bir tanesine dokunmak bile her türlü hastalığı anında iyileştirirdi. Pençeleri her şeyi kesip atabilecek bıçaklar gibiydi ve eğer gözyaşları toprağa düşerse, özel güçler barındıran kıymetli mücevherlere dönüşürlerdi."

"Desene kuşların her yerinden bir cevher fışkırıyormuş."

"İşte bu yüzden eskiler o kuşlara tanrıça dermiş."

"Anlıyorum."

"Ha, bir de tanrıçalar etrafa mavi alevler püskürtmeye pek meraklıymış."

"Korkunç canavarlar olmadıklarına emin misin?"

O ilahi isimlerinin aksine, kulağa epey hırçın yaratıklar gibi geliyorlardı.

"Tahmin edeceğiniz gibi, o muazzam kuşlardan biriyle temas kurmak müthiş bir azim gerektiriyor. Tek bir tüyünü, pençesini ya da gözyaşını ele geçirmek bile hayatınızı sonsuza dek değiştirmeye yeter."

"Yani sen de o kuşlardan birini bulmak için mi geziyorsun?" Onlar hakkında konuştukça kafam daha da karışıyordu. "Sadece doğru anladığımdan emin olmak istiyorum. Bu kuşlar gerçekten var, değil mi? Hiç gördün mü?"

"Bir kez bile görmedim," diye cevap verdi Ashley.

"......"

"Az önce 'Bu işte bir bit yeniği var' diye düşündün, değil mi?" diye sordu.

"Tam olarak öyle düşündüm," dedim.

"Biliyordum. Öyle bir surat ifaden vardı ki anlamamak imkansızdı."

Yüzümün dürüstlük konusunda kusurlu olduğunu söylerlerdi hep. Talihsiz bir yüz hatlarına sahiptim. İhanet eden yanaklarımı çimdikleyip çekiştirdim.

"Ama eğer hiç görmediysen, tanrıçaların gerçekten var olup olmadığını nasıl bilebilirsin?" diye sordum, hala yanaklarımı sıkarken.

"I-ıh. Var olduklarını kanıtlayabilirim. Balık için teşekkür mahiyetinde, sana harika bir şey göstereceğim."

Ashley başını iki yana sallarken boynundaki ince bir kordonu çekip çıkardı.

Kordonun ucunda, kıyafetinin altına gizlenmiş, parlak koyu mavi bir mücevher vardı.

"Bu bir tanrıça gözyaşı," dedi Ashley. "Özel güçler barındıran kıymetli bir cevher."

"Özel güçler..."

Bunu az önce de söylemişti.

Ben de sordum: "Ne tür güçleri var?"

"Çok yüksek bir fiyata satabilirsin."

"Tüyler ve pençelerle kıyaslayınca epey mütevazı bir güçmüş."

"Bir de, bir teoriye göre sadece ona sahip olmak bile gerçek mutluluğu bulmanı sağlarmış."

"Bu da fazlasıyla belirsiz bir güç."

"Ve görünüşe göre, seni bir tanrıçanın bulunduğu yere götürürmüş."

"Peki hiç gördüğün oldu mu dersen—"

"Yol boyunca pek çok zorlukla karşılaştım..."

"Yani hiç görmedin."

Anlıyorum, anlıyorum...

Şimdilik adet yerini bulsun diye başımı salladım. Ashley bunu yaptığımı görünce gözlerini kısarak bana dik dik baktı.

"Yine 'Bu işte bir bit yeniği var' diye düşündün, değil mi?"

"Anlaşıldı mı?"

"Hem de nasıl. Tam olarak o ifade vardı yüzünde."

Yine de, kendisi tam iki koca yıldır peşlerinden koştuğuna göre, bu yaratıkların ne kadar nadir bulunduğunu en iyi o biliyor olmalıydı.

Ben yine yüzümü çimdikleyip çekiştirmeye başladım; yanı başımda, boş gökyüzüne bakan Ashley, "Bir gün bir tanrıçayla karşılaşacağım. Çünkü bu benim hayalim," dedi.

Hayal kuran bir kız için gözleri oldukça kararlı bakıyordu.


O kızla ormanın derinliklerinde karşılaşıp bu konuşmayı yapmamızın üzerinden epey zaman geçmişti.

Ancak ne kadar vakit geçerse geçsin, onu hiç unutmamıştım.

Onunla ilk tanıştığım o geceyi bugün bile tüm canlılığıyla hatırlarım.

Ne tuhaf. Neden acaba?

Belki de gökyüzünde dolunayın asılı olduğu her güzel gecede, bana anlattığı o hayali hatırladığım içindir. Ya da belki seyahat ederken gökyüzüne her baktığımda, bir şekilde, günün birinde o tanrıça denilen mavi kuşu bulabileceğimi umut etmeye başladığım içindir.


"Ah, Elaina değil mi bu? Seni tekrar görmek ne güzel."

"Selam."

Ya da belki de seyahat ettiğim yerlerde düzenli olarak onunla karşılaştığım içindir.

......

Belki de ikimiz de aynı bölgelerde dolaşıp duruyoruzdur.

İlk tanışmamız birkaç yıl önceydi ama o günden beri her birkaç ayda bir, yollarda birbirimize rastlıyorduk.

İkinci karşılaşmamız, eğer yanlış hatırlamıyorsam, ona o balığı ikram ettiğim günden yaklaşık bir hafta sonraydı. Yukarıdaki o basit selamlaşmayla tesadüfen yeniden bir araya gelmiştik.

Bir hafta aradan sonra birbirimizi tekrar gördüğümüz için o sırada biraz heyecanla sohbet etmiştik.

Ona, "Eee, şu tanrıçanı ya da her neyse onu bulabildin mi bari?" diye sormuştum.

Ama o gülüp geçmişti. "Bir haftada bulmamın imkanı yok, değil mi?" Sonra da içini çekmişti.

Aşağı yukarı bu minvalde bir sohbetin ardından, bir daha karşılaşmamızın pek olası olmadığını, aynı zamanda birbirimize anlatacak pek bir şeyimiz de kalmadığını düşünerek yollarımızı ayırmıştık. Ayrılırken el sallamış ve benden beklenmeyecek kadar sıradan, içi boş bir veda cümlesi kurmuştum: "Eğer tekrar rastlaşırsak birlikte yemeğe falan çıkarız."


Onu bir sonraki görüşüm bundan yaklaşık iki ay sonraydı sanırım.

"Vay, Elaina! Görüşmeyeli uzun zaman oldu! Yalnız mısın?"

"Selam Ashley."

Belli bir ülkenin popüler bir restoranında, elini bir sağa bir sola sallayarak önümde bitivermişti.

"Bir masayı bu kadar cömertçe kullanmak da epey gösterişliymiş."

Görünüşe göre kalabalık bir restoranın ortasında dört kişilik bir masayı tek başına işgal eden bir cadı görüntüsü pek de hoş bir izlenim bırakmamıştı.

"Ben geldiğimde boştu, sonradan kalabalıklaştı," diyerek açıklama yaptım ve karşımdaki koltuğu işaret ettim. "İstersen yanıma oturabilirsin?"

"Aa? Sorun olmaz mı? Teşekkürler."

Başımı iki yana salladım. "Utanmaya başlamıştım zaten, aslında bana yardım etmiş oluyorsun. Üzerimdeki bakışlardan rahatsız oluyordum, bu çok iyi oldu."

Ve sonra, tuhaf bir şekilde, son ayrılığımızda öylesine söylediğim teklif gerçek olmuş gibi karşı karşıya oturup yemek yedik, yemek boyunca dostça sohbet ettik. Bir tanrıçaya rastlayıp rastlamadığını sorduğumda gülmüş ve hala bir izine bile rastlamadığını söylemişti. İfadesi bir önceki seferden daha yorgun görünüyordu.

Ondan sonra yine kendi yollarımıza gittik. Ama o gün ayrılırken el sallayıp "Bir dahaki sefere görüşürüz," demiştim ve içimde yine onunla karşılaşacağıma dair bir his vardı.

Ve bu his, doğal olarak doğru çıktı. Yaklaşık üç ay sonra onu tekrar buldum.

"Sen de mi maceracısın? İstersen bizimle takılabilirsin."

Bir akşam, belli bir ülkede kalacak yer arayarak etrafta dolanırken—

—Tek bir kadının etrafını sarmış şüpheli bir grup adam gördüm.

"Hadi ama, lütfen? Birlikte biraz ganimet avlarız!" diyordu biri.

"Sadece bir turdan zarar gelmez. Hadi," diyordu bir diğeri.

Vay vay vay, görünüşe göre bir asılma girişimiyle karşı karşıyaydım. Durumu iyice süzebilmek için kasten yanlarından yürüyüp geçtim.

Geçtikten hemen sonra üç adım geri gidip inanamayarak gözlerimi kırpıştırdım.

Etrafı adamlar tarafından sarılmış olan, rahatsızlıktan kaşlarını çatmış genç kadın aslında tanıdık bir simaydı.


Bu, tanrıçaların peşinden koşan maceracı Ashley'den başkası değildi.


“Hayır... Şey... Yani, şöyle ki...”


Gözüm ona takıldığında, tekliflerini geri çevirmek için bir bahane uydurmaya çalıştığı belliydi. Ama kelimelerle arası pek iyi değildi galiba; adamlara hayır anlamında başını sallarken sesi gitgide kısıldı. “Gerçekten, tek başıma iyiyim, o yüzden...” En sonunda sadece mırıldanıyordu.


Adamlar üzerindeki baskıyı artırdıkça, şaşırtıcı derecede ürkek bir tavır sergiliyordu.


“Endişelenme! Dışarıdan nasıl görünüyoruz bilmem ama gerçekten güçlüyüzdür. Yanımızda olursan bize güvenebilirsin!”


Adamlardan biri elini kavradığı gibi onu yürütmeye başladı.


O kadar güçlüyseniz onu yanınıza almanıza gerek kalmazdı, değil mi?


“Affedersiniz. O kız benimle yolculuk ediyor, o yüzden—”


Son karşılaşmamızda bana yaptıklarına karşılık bir teşekkür mahiyetinde, arkasından yaklaşıp Ashley’nin diğer elini tuttum. Kendi üzerime vazife olmayan bir işe burnumu soktuğumun farkındaydım ama—


“...! Elaina...!”


Haliyle, tekinsiz adamlar tarafından sürüklenip götürülmesine öylece seyirci kalamazdım. Sertçe çekip onu heriflerin pençesinden kurtardım. Ashley de hemen arkama saklanarak onlardan uzaklaştı ve “Arkadaşımın dediği gibi!” diye bağırdı. Güvenli sığınağından düşmanlarına hırlayan bir kedi gibiydi.


Buna karşılık adamlar bizi bir tartıyormuş gibi son derece kaba bakışlarla süzdüler.


“Ooo, ne bu? Çift mi geziyorsunuz? O zaman siz de bize katılsanız ya—?”


“İmkansız.”


Sözümü bitirir bitirmez arkamı döndüm. Eğer peşimizden gelirlerse üzerlerine büyü yağdırmak için asamı gizlice hazırlamıştım ama neyse ki o kadar aptal değillerdi.


Kalabalıktan uzaklaşıp daha sakin bir yere vardığımızda ona döndüm.


Ashley huzursuz görünüyordu. Bu hali komiğime gitti, kendimi tutamayıp güldüm.


“Pek alışık değilmişsin bu tür durumlara. Hiç senden beklemezdim,” dedim.


Mahcup bir tavırla başını önüne eğdi.


“Onları reddetmem gerektiğini biliyordum ama... Bir yandan da bu tarz insanlardan belki tanrıçaya dair bir bilgi alabilirim diye düşündüm. Onları terslemenin bir kayıp olacağını falan hissettim galiba... Nasıl desem... Emin olamadım işte. Temelde olay bu.”


“Öyle tiplerle bulacağın hiçbir tanrıça, bulunmaya değmez.”


Anlaşılan bu konuda iyice köşeye sıkışmışsın.


Ona, “Bir tanrıçayla tanışmak senin için gerçekten bu kadar önemli bir hayal mi?” diye sordum.


“Kesinlikle öyle. Eğer olmasaydı, yıllarımı maceracı olarak harcamazdım, değil mi?”


“......”


Bu kadınla dördüncü karşılaşmamızdı, bu yüzden geçmişine dair çok derin bir bilgim yoktu.


Kuşların peşinden gitmek için memleketinden ayrılmış bir maceracıydı. Hakkında bildiğim her şey aşağı yukarı bundan ibaretti.


Bu yüzden sordum: “Eğer sakıncası yoksa, neden tanrıçaların peşinde olduğun hakkında biraz daha detay dinleyebilir miyim?”


“...Uzun bir hikaye. Sorun olmaz mı?”


“Benim için dert değil.”


Yıllardır peşinden koştuğun bir hayalin hikayesi çabucak bitseydi, biraz hayal kırıklığı yaratırdı zaten.


“O zaman şuradaki restoranda birlikte yemek yiyelim mi? Beni kurtardığın için teşekkür niyetine ben ısmarlıyorum.”


Konuşurken elimi tutup yürümeye başladı.


Vay canına, daha iyisini isteyemezdim!


“Dört gözle bekliyorum.”


Başımı sallayıp gece gökyüzüne baktım.


Tıpkı ilk tanıştığımız geceki gibi, dolunayın önünden bulutlar süzülüyordu.


Anlattığına göre küçüklüğünden beri dedesiyle birlikte, baş başa yaşamışlardı. Ashley doğduktan kısa süre sonra annesi vefat etmişti. Babası ise nadiren eve uğrayan bir maceracıydı.


Ashley’nin en büyük neşesi, birkaç ayda bir eve uğrayan babasından macera hikayeleri dinlemek ve bir de yayla yaptığı antrenmanlardı.


Babası zaman zaman, hiçbir haber vermeden, damdan düşer gibi geliverirdi. Dünyayı gezerken gördüklerini ve duyduklarını anlatırdı ona. Gittiği yerlerde rastladığı tuhaf insanlar... Karşılaştığı garip ülkeler... Batık işlerin öyküleri...


Okçuluk derslerinin aralarında babasının anlattığı bu türlü türlü hikayeler, kuş uçmaz kervan geçmez o kırsalda sahip olduğu birkaç zevkten biriydi.


Tanrıçaların efsanesi de babasının anlattığı o hikayelerden biriydi.


“Bu dünyada tanrıça denilen efsanevi kuşlar vardır. Onları biliyor musun Ashley?”


“Biliyorum! Yaklaşırsan ağzından ateş püskürten korkunç kuşlar, değil mi?”


“Heh heh heh, Ashley. İşin aslı, tanrıçaların gerçek sureti o değildir.”


Babası onunla dalga geçer gibi bir tonda konuşuyordu. Küçük kız oltaya gelip merakla başını yana eğdi. “Ha? Nasıl yani?”


Babası, başkasının duymaması gereken bir sırmış gibi sesini alçalttı ve anlatmaya devam etti.


“Buralarda onlara tehlikeli kuşlar derler ama tanrıçalar aslında çok zarif yaratıklardır—”


Kanatlarındaki tüyler muazzam bir büyü enerjisi taşırmış ve sadece bir tanesine dokunmak bile her türlü hastalığı anında iyileştirirmiş. Pençeleri her şeyi kesebilen bıçaklar gibiymiş ve gözyaşları toprağa düştüğünde, içinde özel güçler barındıran değerli mücevherlere dönüşürmüş.


Babası ona işte böyle uçarı bir masal anlatmıştı.


Kulağa büyüleyici kuşlar gibi geliyorlardı.


“Gerçekten böyle kuşlar var mı?” diye sordu küçük Ashley.


Babası başını salladı. “Baban o tanrıçalarla tanışmak için yolculuk ediyor. Eğer yoklarsa başım dertte demektir,” dedi.


Sonra babası tekrar Ashley’ye doğru eğildi ve ona tek bir mücevher gösterdi. “Bu kesinlikle bizim sırrımız kalmalı.”


Işıl ışıl, koyu mavi bir taştı bu.


“Bu, tanrıçaların gerçekten var olduğunun kanıtıdır.”


Mücevher, tanrıça gözyaşı olarak bilinen şeydi.


Pek öyle ahım şahım bir güzelliği yoktu, donuk bir ışıltısı vardı. Ama taşın tuhaf bir cazibesi vardı ve görüntüsü gizemli bir şekilde hafızasına kazınmıştı.


Ondan sonra babası tekrar yollara düştü.


O gün bir dönüm noktası oldu ve babası bir daha asla eve dönmedi. Yıllar geçmesine rağmen gelmedi. Maceracı babası, evine bir daha adımını atmadı.


Babasının dönüşünü bekleyerek geçen günler, genç kız için yürek burkucuydu.


“Ashley. Sakın onun gibi biri olup çıkma.”


Kızın dedesi, maceracı oğluna karşı büyük bir önyargı besliyor gibiydi. Hatırlayabildiği kadarıyla, babası ne zaman eve gelse dedesiyle kavgaya tutuşurlardı. Aralarının bozuk olduğu kesindi.


“Küçük kızını terk edip var olmayan kuşların peşinde dolanmak ancak bir budalanın yapacağı iştir. Maceracı mıdır nedir, o işler düzgün insanların harcı değil. Bir ebeveyn böyle olmamalı. Beni dinliyor musun? Artık büyümen lazım.”


Araları bozuk olduğu için oğluyla hep böyle konuşuyor olmalıydı.


Oysa kız babasına hayrandı.


Dedesinin babası hakkındaki o ağır sözleri her gün canını yakıyordu.


Genç kız, babasının izinden gidip kendisi de bir maceracı olmak istiyordu. Yetişkinliğe adım attıkça, küçükken babasından öğrendiği okçuluk becerilerini geliştirdi.


Haliyle maceracılara karşı önyargılı olan dedesi, bu yaptığına şiddetle karşı çıkıyordu.


“Seni aptal! Sana defalarca söylememe rağmen hala akıllanmadın mı! Maceracı falan olmayacaksın! Tanrıça diye bir şey yok!”


Dedesi ona her seferinde bu işleri bırakmasını ve gerçek dünyaya dönmesini söylüyordu.


Başlarda, ne zaman azarlansa geri adım atardı.


Ama alışmaya başladıkça o da karşı çıkmaya başladı. “Olamaz, imkansız!”


Zamanla cevapları “Kes sesini!” gibi daha sert kelimelere dönüştü.


Yay kullanmadaki becerisi her dolunayda daha da arttı ve sonunda memleketinde ona denk kimsenin kalmadığı konuşulur oldu. Eğer bu kadar gücü varsa, maceracılığın üstesinden gelebilirdi herhalde.


Yine de dedesi, hayallerini onaylamayı inatla reddediyordu.


“Burada gayet iyi geçinip gidebilirsin! Manasız bir masalın peşinde hayatını heba etmeyi bırak artık!”


“Manalı olup olmadığına ben karar veririm! Sana susmanı söyledim!”


Ashley, ne ara olduğunu anlamadan dedesiyle neredeyse her gün kavga eder hale gelmişti. Dedesi maceracılardan gerçekten nefret ediyordu. Ya da belki de Ashley’nin evden ayrılması fikrinden nefret ediyor ve bu düşünceyle yüzleşmeye dayanamıyordu. Ashley sadece kısa bir süreliğine dışarı çıksa, hatta dağa ava gitse bile dedesi hemen burnunu sokar, “Maceracı olayım deme” ya da “Maceracılık kötü bir fikir” derdi. Bu noktada tepkileri artık hastalıklı bir hal almıştı.


Neden maceracılardan bu kadar iğreniyordu ki?


Ashley memleketinde günlerini bu kasvetli duygularla geçiriyordu.


Ve sonra bir gün—


Uzun zamandır kayıp olan ve hala dönmeyen babasının eşyalarını düzenlemek için ailenin ambarına girdi.


Babasının ne zaman eve döneceğini merak ediyordu. Gitmeyeli ne kadar zaman olduğunu düşündü.


Babasının çantaları eski tozlarla kaplanmıştı. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, onları almaya gelmemişti. Ashley, babasını anmanın bir yolu olarak eşyalarını sıraya koymaya başladı.


Daha önce gördüğü sadece birkaç eşya vardı. Çoğunluğunu hatırlamıyordu bile. Şüphesiz babasının ona anlattığı hikayeler, bunca yıllık maceralarının sadece küçük bir kısmını kapsıyordu. Tehlikeli silahlar ve gizemli kitaplar buldu. Ambar, daha önce hiç gözünün değmediği şeylerle dolup taşıyordu.


“Babam harbi inanılmaz biriymiş...”


Babasının ağzından hiç duymadığı hikayelerin kanıtlarını gördükçe gözleri parladı.


“...?”


Ve sonra—


—tüm bunların arasında tuhaf bir eşya göze çarpıyordu.


Donuk bir ışıltı saçan, koyu mavi bir mücevher.

Bu taş, tanrıçaların gerçekten var olduğunun kanıtıydı; vaktiyle babasının yanında taşıdığı o kutsal iz. Yıllarını tanrıçaların peşinde koşarak geçiren babası için dünyadaki hiçbir şeyin bundan daha kıymetli olamayacağından emindi. Toz toprak içindeki o ambarda, öylece bir kenara atılmış halde ne aradığını merak etti.

“Neler dönüyor burada?”

Ashley, mücevheri kaptığı gibi dedesinin yanına koştu.

“Bu taş da ne?”

Dedesi başını yana eğip taşı tanımıyor gibi yaptı. Gerçekten bilip bilmediğinden emin olamıyordu Ashley. Belki de cidden haberi yoktu, bu ihtimali tamamen yok sayamazdı.

Ancak zihninde dönüp duran başka bir ihtimal daha vardı.

Dedesi, babasının maceracı olarak yaşamasına içten içe diş bilemiş, bir yükü olmamasına rağmen onu sorumsuzlukla suçlayıp durmuştu.

Haliyle yaşlı adam, babasını hayallerinden vazgeçirmek için kim bilir ne planlar kurmuştu.

Mesela babasının maceraları sırasında bulduğu değerli bir mücevheri çalıp saklarsa, belki babası bu işlerden elini eteğini çeker diye düşünmüş olabilirdi.

Ya da bu taşı geri verme karşılığında onu maceracılığı bırakmaya zorlamayı planlamış olabilirdi.

Hayır, babam gerçek bir maceracıydı. Öyle olsa bile pes etmezdi. Yine yollara düşerdi.

Ashley o günleri hatırlamaya çalıştı.

Babasını son gördüğünde, dedesiyle daha önce hiç tanık olmadığı kadar şiddetli bir kavgaya tutuşmuşlardı.

Neden peki?

Neden o günden sonra bir daha hiç dönmemişti?

Demek ki yolları tamamen ayrılmıştı.

“Sen berbat birisin! Babamı bu eve hapsetmek için gerçekten bu kadar ileri mi gittin? O sadece kendi hayallerinin peşinden gitmek istiyordu!”

“Bir adam kendi kızını arkasında bırakıp gitmemeli.”

“Ben kendimi hiç de terk edilmiş hissetmiyordum!”

“Sen ne dersen de, senin evde tek başına kalman dışarıdan bakınca öyle görünüyordu.”

“Hepsi senin ön yargıların.”

“Dünya böyle döner kızım.”

“O kokuşmuş heriflerin ne düşündüğü umurumda bile değil! Babamın anlattığı hikayelerdeki o uzak ülkeler, burasından çok daha büyüleyiciydi!”

“...Büyüyünce anlarsın. Maceracılığın hiçbir anlamı yok. Kendi memleketinde kalıp dizini kırmak çok daha—”

“Anlamı yok mu? Yanılıyorsun. O anlamı babamın elinden alan sensin dede!”

Normalde babasının elinde o tanrıça gözyaşıyla dünyayı gezmesi, tanrıçaların varlığını kanıtlaması gerekiyordu. Oysa şimdi, elindeki o kutsal kanıt çalındığı için kim bilir nerede, amaçsızca sürükleniyordu.

Ashley bunu asla affedemezdi.

“Ben gidiyorum.” Bu kelimeleri söylemek için yıllardır hazırlık yapıyordu ama o an her şey bir anda dökülüverdi ağzından. “Bu evden ayrılıyorum ve tıpkı babam gibi bir maceracı olacağım.”

Dedesi bu sözler karşısında küplere bindi.

“Seni aptal! Sen de mi baban gibi bir budala olacaksın?!”

“Ben de tam olarak bunu söyledim ya zaten!”

“Var olmayan tanrıçaların peşinde koşmanın ne manası var?!”

“Tanrıçalar varlar, eminim! Bu taş da onların kanıtı.”

“Değil! Tanrıçalar bir masaldan ibaret. Hayatını o ufacık çakıl taşına kanıp heba mı edeceksin?”

“Bu sadece bir çakıl taşı değil! Bu bir tanrıça gözyaşı. Özel güçleri olan değerli bir mücevher!”

“Hıh. Sahip olanı salağa çevirme gücü falan mı var?”

“...Bu kadar yeter.”

Ne kadar tartışırlarsa tartışsınlar, asla ortak bir noktada buluşamayacaklarını anlamıştı. Ashley, mücevheri avucunda sıkarak dedesinin baskısından kurtuldu, tüm enerjisiyle evden dışarı fırladı ve arkasına bakmadan kaçtı.

Dedesinin haykırışları duyulmaz olana kadar delicesine koştu.

Yolculuğu işte böyle, birkaç yıl önce başlamıştı ve o günden beri evine bir kez bile uğramamıştı.

Tıpkı babası gibi.


Onunla ilk tanıştığım gün Ashley, zorlukların yolculuğun tuzu biberi olduğunu söylemişti bana. Ancak evden ayrıldıktan sonraki hayatı, bitmek bilmeyen bir zorluklar silsilesine dönüşmüştü.

Kendine maceracı diyordu ama aslında dünyadan haberi olmayan bir köylü kızıydı. Ve tabii ki hayatında bir kez bile tek başına yola çıkmamış biriydi. Bildiği kırıntılar, babasından duyduğu yarım yamalak macera hikayelerinden ibaretti. Övünebileceği tek beceri, sırtında taşıdığı yayı kullanmaktaki ustalığıydı.

Açık konuşmak gerekirse, parmağında oynatması oldukça kolay bir maceracıydı. Yüzü cana yakındı, gençti ve nazik görünüyordu. Gittiği her ülkede, her çeşit insan ondan yardım dileniyordu.

“Affedersiniz, maceracısınız değil mi? Aslında başım biraz dertte de...”

Gittiği ülkelerden birinde, tarlalarını her gece talan eden bir yaban hayvanı sürüsünü temizlemesi için ona yalvaran yaşlı bir kadınla karşılaşmıştı.

“Tabii ki! Siz bana bırakın!”

Ashley yaşlı kadının isteğini hemen kabul etmişti. Onun zihninde maceracılar, başkalarının dileklerini yerine getiren insanlardı. İyilik yapmak onun için en doğal eylemdi.

“Hepsi bitti!” Doğal bir eylem olsa da, o sürüyü temizlemek ciddi bir emek istemişti. İş bittiğinde Ashley bitap düşmüştü ama yine de yüzündeki gülümsemeyi eksik etmiyordu. Çünkü ona göre maceracılar, insanların umudu olmalıydı.

“Ah, çok teşekkür ederim. Pek bir şey değil ama lütfen bunu kabul et.”

“Hayır, hayır, olmaz. Ben sadece doğru olanı yaptım, o yüzden...”

Ashley elini sallayarak karşılık beklemediğini vurguladı. Yaşlı kadın, “Olur mu öyle şey, lütfen al şunu,” diyerek parayı avucuna sıkıştırdı.

“Ah, ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten sorun olmaz mı? Çok teşekkür ederim!” Ne kadar kararsız görünse de sonunda parayı kabul etti. Yol masrafları için paraya ihtiyacı vardı elbet ama bu işi bir iyilik olarak gören Ashley için paradan bahsetmemek önemli bir onur meselesiydi.

Kadının yanından ayrıldıktan sonra Ashley gizlice elindeki paraya baktı.

Üç bakır sikke.

Size o ülkede üç bakır sikkeyle ne alabileceğinizi söyleyeyim:

Üç somun ekmek.

Hepsi bu.

—Cidden mi? Bu kadar az mı?

O an gerçek düşüncesi zihninden bir şimşek gibi geçti.

Hayır, hayır, böyle düşünmemeliyim. Bu doğru değil. Ben bir ücret talep etmeden yardımını kabul etmişken o bana nezaket gösterip para verdi, kadının cömertliğine minnettar olmalıyım.

Kendini böyle avuttu.

Maceracılar diğer insanlar için iyi şeyler yapmalıydı.

Ama paraya da ihtiyacı vardı.

Ashley, bu çelişkiyi de yanına katıp macerasına devam etti. Nihayetinde, insanlar onu suistimal etmeye devam ediyordu. Ashley, art niyetli tipler için tam bir kolay hedefti.

“Vay, maceracı hanım kızım? Tanrıça denilen kuşları mı arıyorsun? Dur bakayım, sanki öyle kuşlar gördüm gibi hatırlıyorum.”

Gittiği başka bir ülkede, pek de tekin görünmeyen bir adam ona bunları söylemişti. Üstüne bir de eklemişti: “Eğer yerlerini söylememi istiyorsan, şu işte bana biraz yardım etmen lazım.”

Ashley, adamın hiçbir şey bilmediği gün gibi ortadayken bile tek bir soru sormadan adama yardım etmeyi kabul etti.

Canavarlar avladı, ağır çantalar taşıdı. Tonla işe yardım ettikten sonra adam Ashley’ye, “Binlerce kez sağ ol! Al bakalım, tanrıçaların yeri tam burada yazıyor!” diyerek eline bir kağıt parçası tutuşturup oradan uzaklaştı.

“Sağ olun efendim!”

Kağıdı açtı.

—Bomboştu.

“Hey, bir dakika, bu kağıtta hiçbir şey yazmıyor. Ne demek bu şimdi? Bekle! Efendim! Durun!”

Uzun lafın kısası, adam tanrıça bilgilerini yem olarak kullanmıştı. Sonuçta adam kaçmış, Ashley’nin emeği boşa gitmiş ve birkaç günü heba olmuştu.


Sadece kolay kandırılan biri de değildi; aynı zamanda başkalarını memnun etmek için kendini parçalayan ve bela nerede olsa oraya balıklama atlayan bir karakteri vardı.

Eğer kaybolmuş bir çocuk görse, hemen yardımına koşardı. Ashley’nin dünyasında, bir maceracının asli görevi buydu.

“Zordaki insanlara yardım etmek bir maceracının borcudur.”

Bir gün, onunla kim bilir kaçıncı kez karşılaştığımda, “Böyle bir yerde ne yapıyorsun?” diye sormuştum ve bana bu cevabı vermişti.

Şöyle bir etrafıma bakıp sorumu tekrarladım.

Onunla sarp bir dağlık bölgede karşılaşmıştım; gözün görebildiği her yer çıplak kayalıktı. Bir elinde hayvan eti sallıyordu, önünde ise yiyecek diye bağıran yeni yumurtadan çıkmış kuş yavruları vardı.

“Gördüğüm kadarıyla buralarda yardım edecek pek insan yok.”

“Çok detaycısın.”

Hırsla yiyecek bekleyen yavrulara yem verirken Ashley’nin yanaklarını öfkeyle şişirmesini izledim. Bu kuşların tüyleri siyahtı ve boyları yaklaşık dizime geliyordu. Yavru olmalarına rağmen oldukça iriydiler ama Ashley’ye fena halde alışmışlardı; yuvadan ona doğru cıvıldayıp yemek dileniyorlardı. Onu anneleri sanmışlardı herhalde.

“Bu küçüklerin derdi ne?”

Yuvaya yaklaşıp içine göz attım. Yavrular anında gazap dolu bir çığlık kopardılar; ayaklarımın dibine küçük taşlar fırlatıp kusmaya ve dışkılamaya başladılar.

......

Görünüşe göre benden nefret etmişlerdi.

“Ne yaptın onlara Elaina?”

“Henüz... hiçbir şey,” dedim. Sonra tekrar sordum: “Bu kaba saba kuşların olayı ne peki?”

“Sadece sana karşı kabalar Elaina... Bir hafta önce maceralarım sırasında onlara rastladım. Anneleri gelmeyi bırakmış sanırım; bulduğumda bir deri bir kemik kalmışlardı, ölmek üzereydiler.”

“Hmm.”

Demek anne ve babalarının yerine bu yükü o sırtlanmıştı. Sürekli buralara kadar gelip onları ziyaret ediyor olmalıydı. Cıvıldayıp duran yavrular da ona tamamen bel bağlamış gibi görünüyordu.


Ashley, elindeki eti parçalara ayırıp siyah tüylü yavrulara uzatırken, "Şu an yakındaki bir şehirde kalıyorum," dedi. "Fırsat buldukça da onları beslemek için buraya geliyorum."


"Yakındaki bir şehir mi...?"


Gördüğüm kadarıyla bu civarda herhangi bir yerleşim yeri yoktu.


"Buraya gelip gitmen ne kadar sürüyor?"


"At sırtında, tek yön iki saat."


"Senin 'yakın' anlayışın bu mu yani?"


"Şey, ama birileri bu yavrulara yemek vermezse ölecekler... Gidiş dönüş dört saat sürse bile gelmem gerekiyor, değil mi?"


"Gerçekten çok özverilisin."


Ashley kısık bir sesle mırıldandı: "Sadece herkesin yapacağı şeyi yapıyorum. Dönmeyecek bir ebeveyni evde bekleyip durmak onlar için çok zor olmalı."


"......"


Bu kız gerçekten de fazlasıyla kolay lokmaydı.


"Daha ne kadar devam etmeyi düşünüyorsun?"


"Kim bilir? Sanırım bu küçükler uçmayı öğrenene kadar gelmeye devam edeceğim."


Şaka yollu kıkırdadı.


Şimdiye kadarki sözlerine ve tavırlarına bakılırsa, bunun tamamen bir şakadan ibaret olmadığına emindim.


Kaldığı şehir tesadüfen benim de bir sonraki durağımdı; bu yüzden birbirimize bir şey söylememize gerek bile kalmadan beraber yola koyulduk. Ancak şehre varır varmaz, daha soluklanmadan kuş yavrularına verebileceği yiyecekleri bulmak için kasap kasap dolaşmaya başladı.


Neticede, o sadece haddinden fazla iyi bir insandı. Küçükken babasının anlattığı onca macera hikâyesinde, muhtemelen kâr-zarar hesabı yapmaya dair tek bir kelime bile geçmemişti.


Yine de durum böyle olsa bile, çocukken hayalini kurduğu o ideal maceracı gibi davranmaya devam etmenin ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezdim.


"......"


Kuş yemi seçmek için dolanan Ashley’yi izlerken birden aklıma bir fikir geldi. At sırtında her gün tek yön iki saat. Eğer benim süpürgemle uçarsak, muhtemelen bu sürenin yarısından bile kısa bir sürede orada olabilirdik.


Maceracılar her zaman insanlara yardım ederler.


Ancak hayatını bir idealin peşinden koşarak sürdürmek zahmetli bir iştir. İster bir işte çalışın, ister okulda olun, durum hep aynıdır. Hayallerle o büyük, güzel dünyaya atılan ama vardıkları yerde tek bir çiçeğin bile açmadığını gören insanların hikâyelerini sık sık duyarsınız.


Ve çoğu insan bu duruma alışır; gerçeklerin yarattığı hayal kırıklığına rağmen yaşamaya devam eder.


"Hey, Elaina, sence bu etlerden hangisini daha çok severler?"


Böyle bir dünyada, Ashley gibi dur durak bilmeden hayal kurmaya devam eden birini görmek, insana oldukça ışıl ışıl gelen bir manzaraydı.


Şimdi taşlar yerine oturuyordu. Garip insanların neden ona yaklaşıp onu manipüle etmek ve ondan faydalanmak istediğini anlayabiliyordum. Çünkü onun gibi biri, karanlıkta yanan bir fener gibi göze çarpıyordu.


"Bence ikisinden de memnun kalırlar. Senden geldiği sürece hangisi olduğu fark etmez," diye cevap verdim.


"Vay be, ne kadar tembelce bir cevap," dedi sitemle ve yanaklarını şişirip tekrar derin düşüncelere daldı. "Hmm..."


Acaba dünyanın geri kalanı onun gözünde nasıl görünüyordu?


"Pekâlâ, öyle olsun! İkisini de alırım o zaman."


Sonunda düşünmekten vazgeçip yüzünde neşeli bir gülümsemeyle, elinde iki parça etle yanıma döndü.


"......"


Tuhaf tiplerin onu kandırıp sömürmek için yaklaştığını düşünmüştüm ama belki de o insanları kendisine çeken bizzat kendi karakteriydi.


O günden sonra, bir şekilde onun bu hobisine, yani kuşlara bakma işine yardım ederken buldum kendimi. Benden açıkça yardım istememişti ama yapacak başka bir işim de yoktu ve bir el atmaktan zarar gelmez diye düşünmüştüm.


"Hey küçük hanım, şu tanrıça kuşlarını aradığını duydum. Yakınlarda tıpkı senin gibi tanrıçaları arayan bir grup maceracı olduğunu biliyor muydun? Bana biraz para ateşlersen seni onlarla tanıştırabilirim. Heh heh heh..."


"Ha? Gerçekten mi? Vay canına, teşekkür ederim! Ne kadar istiyorsunuz?"


"Heh heh heh heh... Bakalım, ne kadar istesem acaba...?"


......


Doğrusunu söylemek gerekirse, ne derseniz deyin, manipüle edilmeye bu kadar açık bir kız için endişelendiğimden buralarda kalıyordum.


"Ashley, gidiyoruz. Böyle insanlara kulak asmamalısın." Onu zorla dükkândan uzaklaştırdım. Arkama dönüp baktığımda, o şüpheli dükkân sahibi sanki bir malı tartıyormuş gibi Ashley’ye bakıyordu.


Ürkütücü...


"Hey, Elaina! Ne yaptığını sanıyorsun?! Tam tanrıçalarla ilgili bir ipucu yakalamak üzereydim!"


Tabii ki, yoluna taş koyduğum için bu kırgın kızın protestolarına maruz kaldım.


"Öyle bir adamla bulacağın hiçbir tanrıça, zahmetine değmez."


Daha önce Ashley’yi kendileriyle gelmeye ikna etmeye çalışan adamlar gibi, tanrıçaları arayan herkesin bencilce amaçları vardı.


Her neyse, o günden sonra ona yardım etmeye başladım.


Yaptığımız şeye gelince; sabah, öğle ve akşam aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorduk.


Pazara gidiyor, biraz et alıyor ve kuşlara götürüyorduk. Hepsi bu. Zor bir tarafı yoktu. Üzerine düşünecek bir şey de yoktu. Umutsuz bir şekilde şanssız olmayan herkesin yapabileceği bir şeydi.


Şehirden ayrılıp yavruların yanına döndüğümüzde, Ashley az önce aldığı etleri parçalamaya ve onlara vermeye başladı.


"Tamam, uslu kuşlarım benim. Bugün size yine yiyecek bir şeyler getirdim!"


Yavrular, onu gördüklerine sevinmiş gibi yuvalarında zıplayıp duruyorlardı.


Ashley onların bu halini görünce yüzünde güller açtı.


"Olamaz, çok tatlılar!"


"Bana hiç de öyle gelmiyorlar."


"O kadar tatlılar ki onları yiyebilirim!"


"Kuşlardan bahsederken bu tabiri kullanmanın pek uygun olmadığını düşünüyorum."


Bunlar sana tavuk gibi mi görünüyor?


"Bu küçük bücürler benim göz bebeğim...!"


Belki de bir tür annelik içgüdüsü yaşıyordu.


Hâlâ yiyeceği tutarken, şefkat dolu gözlerle bir sonraki kuşa doğru elini uzattı.


Bu arada, yavrular gerçekten çok aç görünüyordu.


Yavrulardan biri, büyük bir güçle Ashley’nin elini hırsla ısırdı.


"Aaaaaaaaaaaahhh!"


Çığlığı dağlarda yankılandı.


Belki de kuş yavruları da Ashley’nin yenilecek kadar tatlı olduğunu düşünmüştü. Dönüş yolunda onu neşelendirmeye çalıştım. "Aranızda gerçekten harika bir sevgi bağı var!"


Yavruları beslemek için parası bittiğinde, "Ben usta bir okçuyum," dedi. "Kendi başıma et bulmamam için bir sebep yok, değil mi?" Kasaba para bayılmayı bir kenara bırakıp doğal yöntemlere başvurdu.


"Vay, gerçekten yapabilir misin?"


"Buralara kadar gelmişken, sana becerilerimi göstereyim."


Bunu söyleyip beni yakındaki ormana götürdü. Biraz dolandıktan sonra, su kenarında duran bir yavru geyik gördük. Ashley, memleketinde kazandığı becerileri sergileme fırsatı bulduğu için kuşkusuz heyecanlıydı; saklandığı yerden yayını gerdi. Bakışları ciddileşmişti. Avına dik dik bakarken gözlerindeki o her zamanki neşeden eser yoktu.


Sonra derin bir nefes aldı ve nefesini bıraktığı anda ok, elinden pürüzsüzce süzüldü.


Tak!


Ok bir ağaç gövdesine saplandı.


"Aaaaaaa!"


Ashley’nin feryadıyla ormandaki tüm canlılar bir anda kaçıştı.


"Şimdiye kadar sadece karizmanı çizdiğin anlara şahit oldum galiba."


Bir akşam bir restoranda yemek yerken bunu söyledim.


"Hıh. Elaina, sen daha gerçek beni tanımıyorsun," diye cevap verdi Ashley kibirli bir tavırla; masadaki şişeyi alıp bardağına boşalttı. "Su ister misin Elaina? Senin için de koyayım."


"Hayır, iyiyim."


Şu bahsettiğin gerçek Ashley ile tanışmayı ben de çok isterim.


"Bu arada Ashley?"


"Efendim?"


"O döktüğün sos."


"Aaaaaaaaaaaahhh!"


Zihnimdeki Ashley portresi şuydu: Hayır demeyi bilmeyen, büyüttüğü kuş tarafından ısırılan, okla hedefi tutturamayan, sos şişesiyle su şişesini ayıramayan ve ne kadar şanssız olduğuyla övünen biri.


İşlerin bu haliyle, bunca zamandır maceracılığa nasıl devam edebildiğini merak ediyordum. Her gün başına gelen onca talihsizliğe rağmen, hayatın önüne koyduğu her şeye dürüstçe göğüs geriyordu.


Sözde tanrıçaları aramak için yola çıkmıştı. Ama yine de burada, anne ve babalarının yerine yavruları beslemek için tüm vaktini yollarda harcayarak günlerini tüketiyordu. Kimse ona bunu emretmemişti; bunu kendisi istediği için yapıyordu.


Bu kuşları beslediği günler uzadıkça, tanrıçalardan daha da uzaklaşacağı kesindi.


Yemekten sonra sohbet ederken, dolaylı yoldan bunu sordum.


Aklında bir şey olup olmadığını merak ediyordum.


"...Bir şey var, babamın söylediği bir şey."


Yemek yiyip doyduğu için göz kapakları ağırlaşan Ashley, yüzünde safça bir ifadeyle, "‘Eğer içtenlikle elinden gelenin en iyisini yaparsan, bir gün istediğin şeylere mutlaka kavuşursun,’ derdi," dedi.


Karşımdaki bu dertli insanın kuş yavrularını görmezden gelememesinin sebebi bu olmalıydı.


"Sen fazla iyi niyetlisin."


"Bu sözler, büyükbabasıyla kavga edip evden kaçan asi bir kız için biraz fazla."


Konuşurken yumuşakça gülümsedi.


Kısa bir süre sonra, sohbetin durakladığı bir anda derin bir uykuya daldı. Her ne kadar hep gülümse se de, hiç tanımadığı insanlar tarafından sürekli zahmetli durumların içine çekildiği için bitkin düşmüş olmalıydı.

"Elden bir şey gelmez artık," diye mırıldandım. Uykusunda huzurla nefes almaya başlamışken onu rahatsız etmeye pek niyetim yoktu.

Ancak görünüşe bakılırsa, şanssızlığı uyurken bile peşini bırakmıyordu.

"Tanrıçaları arayan ikili siz misiniz?"

......

Uyurken bile tuhaf adamlar gelip onunla konuşmaya çalışıyordu. Bu da neyin nesiydi böyle? Üzerinde garip tipleri kendine çeken bir koku falan mı yayıyordu?

Sakin bir tavrı olan adam aniden masamızda bitiverdi. İzin isteme gereği bile duymadan yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu.

"Sizden bir arkadaşımdan duydum. Bir büyücü ve bir okçunun beraber seyahat ettiğini, tanrıçaları aradıklarını söyledi."

Kendi kendine konuşmaya başlamıştı bile.

Vay canına, ne büyük bir çıkmaz ama.

"Maalesef, tanrıçaları aramak için başka biriyle ekip kurma niyetimiz yok," diye karşılık verdim.

Aslına bakarsanız, ben onları aramıyordum bile.

"Emin misiniz? Yazık oldu..." Adam bunu söylese de yerinden kalkmaya hiç niyeti yokmuş gibi görünüyordu.

Aksine, fazlasıyla samimi bir tonla konuşmaya devam etti.

"Eğer aradığınız tanrıçalarsa, biz onları zaten bulduk," diye iddia etti.

"...Az önce ne dediniz?"

Yanlış mı duymuştum?

"Dedim ki, tanrıçaların yerini çoktan tespit ettik. Geriye sadece onları yakalamak kaldı ama bunun için ekibimizde gerçek güce sahip en az bir kişi daha olsun istiyoruz. Bu yüzden gelip sizinle konuşmaya karar verdim."

Bunu dedikten sonra adam, şüpheli görünüşüyle hiç bağdaşmayan, son derece cömert bir teklifte bulundu. Söylediğine göre, tanrıçalardan toplayabileceğimiz tüm tüy ve pençeleri bize verecek, üstüne bir de küçük bir miktar para ödülü ödeyecekti.

Şimdiye kadar kaderin yüzüne gülmediği Ashley için bundan daha ideal bir teklif olamazdı.

"Ne diyorsunuz?" diye sordu adam bir kez daha.

"Kusura bakmayın ama ben aslında sadece ona yardım ediyorum—" Masanın karşı tarafında derin uykusunda olan kızın kafasına hafifçe dokundum. "Karar tamamen ona kalmış."

Ama cidden, ne biçim bir bahtsızlık vardı bu kızda?

Tam biri gelip mükemmel bir teklif sunarken, o burada keyifle horul horul uyuyordu.

"Ah, öyle mi? Peki o zaman, kız uyanınca tekrar gelirim—"

Muhtemelen o zaman gelip konuşacağını söyleyecekti ama adam birden donup kaldı, gözlerini dikmiş hayranlıkla Ashley'e bakıyordu.

Eyvah, ne oluyoruz? Yoksa bu adam da sonuçta onun cazibesine kapılan sıradan bir tip miydi?

Ona şüpheyle baktım.

Ancak adamın ağzından dökülen bir sonraki kısık sesli kelime, hiç beklemediğim bir şeydi.

"...Ashley?"

Onun adıyla seslenmişti.

Verdiği tepki, ismini ilk karşılaşmada tahmin eden birinden ziyade, onu çok uzun zamandır tanıyormuş gibiydi.

"......Hmm?"

Ashley, adamın sesini duyunca uyandı.

Gözlerini açar açmaz nefesi kesildi.

Bunun sebebi önünde yabancı bir adamın oturuyor olması değildi.

Tıpkı adam gibi, o da sanki çok eskiden tanıdığı birini görüyormuş gibi bakıyordu.

"B-Baba...?"

Ona, eğer içtenlikle elinden gelenin en iyisini yaparsa bir gün istediği şeylere mutlaka kavuşacağını söyleyen kişinin ta kendisiydi. Görünüşe bakılırsa, sergilediği içten çabalar sonunda onları kavuşturmuştu.

"Aslına bakarsanız, tanrıçaların yerini epey bir zamandır biliyoruz."

Ashley'nin uzun yıllardır maceracılık yapan babasına göre, tanrıça olarak bilinen yaratıklar efsanevi canavarlar falan değildi. Aksine, tamamen normal, kanlı canlı hayvanlardı.

Ancak, belki de çok güzel formlara ve özel vücutlara sahip oldukları için son derece nadir bulunuyorlardı. Ayrıca çok ürkeklerdi ve insanların karşısına neredeyse hiç çıkmıyorlardı.

"Sana tanrıçaların efsanevi yaratıklar olduğunu falan söyleyen çok kişi olacaktır ama bu bir hata. Tanrıçalar kesinlikle gerçek."

Ashley’nin babası cebinden mavi bir tüy çıkardı. Işıl ışıl parlayan tüy, büyü enerjisine bulanmıştı. Daha yakından bakmak için yaklaştım; sadece tüyün yanında durmak bile vücudumda bir güç dalgasının kabardığını hissettirdi.

"Bu tüy iyileştirme özellikleriyle donatılmıştır; sadece elinde tutmak bile her türlü yaralanmanın çok daha hızlı iyileşmesini sağlar. Bunu yanımda taşımaya başladığımdan beri, üzerimde tek bir çizik veya morluk bile oluşmadı."

"Bunu biliyorum!"

Babasıyla olan bu yeniden buluşma, Ashley’yi her zamankinden daha enerjik bir hale getirmişti. Kendi cebinden o parıldayan koyu mavi değerli taşı çıkardı.

"Gerçek olduklarına her zaman inandım," dedi taşı göğsüne bastırarak.

"...Bu—" Babasının nefesi kesildi. Değerli taştan yayılan parıltı, kendi elindeki tüyün ışığından daha zayıftı ama yine de inkar edilemez derecede büyüleyiciydi.

"Ashley, o taş... Onu da nereden buldun?"

"Evden getirmiştim!"

Ashley bunu söylerken taşı babasına uzattı, adeta ellerine tutuşturdu.

"...Bunu bana verdiğine emin misin?" Babası, taş avucuna bırakılınca biraz şaşkın görünüyordu.

"Neden bahsediyorsun? Zaten en başında senindi, değil mi? Seni bir gün görürsem verebilmek için bunca zamandır yanımda taşıyordum baba. O yüzden onu geri veriyorum." Gülümsedi.

"Ah..." Babası, elindeki değerli taşın dokusuna hayran kalmış gibi parmağını üzerinde gezdirdi. Koyu parıltısına takdirle baktı. "Teşekkür ederim, Ashley."

Sonra kızın başını okşadı.

"Ah, yapma ama... Arkadaşımın önünde yapma şunu... Benimle dalga geçecek." Ashley, kendi yaşındaki her kız gibi kızarmıştı.

Aslında dalga geçilecek bir şey yapmıyorlardı ama babasının yanında yetişkin biriymiş gibi davranmaya çalışması biraz komikti; dayanamayıp hafifçe kıkırdadım.

Yıllar sonra bir baba ile kızının kavuşmasıydı bu.

Oldukça iç ısıtan bir sahneydi, değil mi?

"Ama bunu bana getirmekle gerçekten büyük iyilik ettin, Ashley. Artık planlarımıza yarından itibaren sorunsuz bir şekilde devam edebiliriz."

"...Ha? Neden bahsediyorsun?" Ashley başını yana eğdi.

Babası, "En başta bizimle katılacak bir okçu ve bir büyücü arıyor olmamın sebebi, yarınki stratejimizin biraz zorlayıcı eylemler gerektirecek olmasıydı," dedi.

"Zorlayıcı eylemler mi?"

Bu da ne demekti şimdi?

Ben de tıpkı Ashley gibi başımı yana eğdim.

"Tanrıçalar sadece aşırı ürkek olmakla kalmaz, aynı zamanda vahşi ve yırtıcı kuşlardır. Onları yakalamak için büyük tehlikeleri göze almamız gerekecek. Ancak çok sert de saldıramayız, yoksa tanrıçaları yaralayabiliriz. Doğru dengeyi bulmak çok zor."

"...Hmm."

Anlattığına göre tanrıçalar çok hırçın ve narin yaratıklardı; hatta ne kadar yırtıcı olsalar da, yakalanmanın verdiği baskı yüzünden bazen ölebiliyorlardı.

"Geçen sefer birini yakaladığımızda olan tam olarak buydu. Ortaklarım ve ben bir tanesini ağla yakaladık ama onu taşırken kendi alevli nefesiyle kendini yaktı ve elimizde öldü."

Sonuç olarak, neredeyse hiç pençe veya tüy toplayamamışlardı. Hatta az önce bize gösterdiği tüy, kurtarabildikleri tek şeydi.

"Peki hiç mi tanrıça gözyaşı elde edemediniz?" diye sordum, ama kuş alevler içinde kaldıysa, geriye pek bir gözyaşı kalacağını sanmıyordum zaten.

Bunun bariz bir şey olduğunu belirtircesine başını salladı.

"Tabii ki alamadık." Sonra ekledi: "Bu arada, Sayın Büyücü, tanrıça gözyaşları aslında tanrıçalar ağladığında ortaya çıkan mücevherler değildir, biliyorsun değil mi?"

"Hmm?"

Öyle miydi?

"Gözyaşlarının bu kadar güzel mücevherlere dönüşmesinin imkanı var mı hiç?" Başını iki yana sallayarak, cahilliğim karşısında bana nazikçe ve detaylıca açıkladı.

Ona göre tanrıça gözyaşları, tanrıçaların bizzat kendi güçlerinin yoğunlaşmış toplarıydı.

"Bu değerli taşlar, ebeveynlerimizin neslindeki büyücüler ve maceracılar tarafından yapıldı. Bir tanrıçanın varlığını taklit etmenizi sağlayan bir etkileri var."

"Varlıklarını taklit etmek mi?"

"Basitçe söylemek gerekirse, bunlardan birine sahip olduğunuzda tanrıçalar sizi kendilerinden biri sanır ve size gelirler. Eminim geçen sefer yakaladığımızda bunlardan birine sahip olsaydık, asla kendini o alevlerle yakmazdı."

Eğer bu doğruysa, Ashley’nin elinde o gözyaşının olması, tanrıça avlayan bu adam için müjdelerin en büyüğü olmalıydı.

O anda aniden yavru kuşların ona ne kadar bağlandığını hatırladım.

"......"

Fakat acaba Ashley, bir tanrıça gözyaşına sahip olmanın bu etkilerinden haberdar mıydı?

"Oha... Bunun böyle bir etkisi olduğunu kim bilebilirdi ki...?"

Ellerini birbirine vurarak bunun ne kadar harika olduğunu haykırdı.

Tamam, belli ki haberi yoktu.

"Gerçekten teşekkür ederim, Ashley. Sayende en büyük dileğim gerçek oluyor—"

Duygularına hakim olamayan babası, Ashley’yi kucakladı.

Ashley yolculuğuna çıkmadan çok uzun zaman önce o da tanrıçaları arıyordu. Şimdi o hayal avuçlarının içindeydi; üstelik bunu mümkün kılan, onun izinden gidip maceracı olan kendi kızıydı.

Ashley’nin babası için bu, hayatının en mutlu günü olmalıydı.

Ve muhtemelen Ashley için de.

"...Evet."

Artık utanmaktan falan bahsetmiyordu.

Sadece babasına sarılabildiği kadar sıkı sarılıyordu. "Yarın elimizden gelenin en iyisini yapalım," diye cevap verdi ona.

Bu arada, bendeniz yolcu, böyle bir anda bile ortamın havasını okumayı becerememiştim.

"Yarın nerede ve ne zaman buluşuyoruz?"

Kenardan seslenerek, eğer erken kalkacaksak bir an önce hana dönüp uyumak istediğimi belirttim.

Dünyadaki herkesi unutmuş olan Ashley’nin babası, acı acı gülümseyerek Ashley’yi bıraktı ve bana cevap verdi. "Erken kalkmaya pek gerek yok. Tanrıçanın yuvası çok uzak değil."

"Öyle mi?"

"Hayır, buradan atla yaklaşık iki saat uzaklıkta bir noktada yuva var—"

Öğle vakti civarında gizli üslerinin önünde buluşmamız gerektiğini söyleyerek devam etti.

Gizli üslerinin nerede olduğunu sorduğumda, şehrin bir haritasını çıkarıp yeri işaretledi. Şu an konuştuğumuz restoranın hemen yakınındaki bir depoydu. Görünüşe bakılırsa bir süredir arkadaşlarıyla orada kalıyor, onlarla birlikte maceraya atılıyordu.


Tanrıçaların nerede olduğunu sorduğumda ise haritada bir noktayı işaretlerken yarı şaka yarı ciddi beni uyardı: “Sakın bizden önce davranıp önden gitmeye kalkma, tamam mı?”


“...Anladım.”


Başımı sallayarak onu onayladım.


“......Ee.”


O sırada Ashley, kafa karışıklığıyla karışık tuhaf bir ses çıkardıktan sonra ağzını sıkıca kapattı.


İşte tam o an, Ashley’nin şansının ne kadar kötü olduğu gün gibi açığa çıktı.


Babasının daire içine aldığı yer dağlıktı.


Burası, Ashley’nin o kadar zamandır sık sık ziyaret ettiği yerin ta kendisiydi.


Küçük kuş yavrularının yuvasıydı.


Ertesi gün, ne olduğunu bile anlamadan her şey bitip gitmişti zaten.


Öğle vaktinde, Ashley’nin babasının operasyon merkezi olarak kullandığı gizli sığınağa beraber gittik. Kendisiyle birlikte toplamda dört kişiydiler ve hepsinin elinde eski püskü, yıpranmış silahlar vardı. Aralarında bir de büyücü vardı; grubun tek kadınıydı ve yirmili yaşlarının sonunda gibi görünüyordu. Diğer üç adamın ise otuzlu veya kırklı yaşlarında olduğunu tahmin ediyordum.


Babasının anlattığına göre hepsi de bu işten para kazanan, özellikle nadir hayvanları yakalama konusunda uzmanlaşmış deneyimli maceracılardı.


Anlaşılan tanrıçalarla yüzleşmek, onlar gibi kıdemli isimler için bile zorlu bir mücadeleydi.


“Tanrıça olsalar da bu sefer sadece yavruların peşindeyiz. Geçen seferki olaydan sonra işi sağlama almamız gerekiyordu. Ashley, o tanrıça gözyaşını bize getirmen gerçekten çok büyük bir yardım oldu.”


Babası, ellerinde tanrıça gözyaşı olduğu sürece endişelenecek bir şey kalmadığıyla övünüp duruyordu.


Onun gözünde Ashley’nin şu an burada, yanlarında olması tam bir mucizeydi. Bu yüzden de keyfi inanılmaz yerindeydi.


“Bundan sonrası basit. Tanrıça gözyaşını taşıyan kişi onlara iyice yaklaşacak. Geri kalanımız da onları paketleyeceğiz. Bütün olay bu.”


Görünüşe göre yanımızda tanrıça gözyaşı olduğu sürece, yavrular ağın içine kendiliklerinden düşecekti.


Sonrasında yaşanacaklar da bir o kadar kolaydı. Tanrıça gözyaşını hemen yanlarına bıraktığımız sürece yavrular direnç göstermeyecekti. Uslu uslu kendilerini götürmemize izin vereceklerdi.


“Pekala, birimizin tanrıça gözyaşını tutup yem rolünü oynaması gerekiyor. Ashley, bunu sen yapar mısın?”


Basit stratejisini anlatırken babasının gözleri parlıyordu. Sonra elini, kendisini hayallerine bir adım daha yaklaştıran sevgili kızının omzuna koydu. “Senin sayende nihayet bu noktaya kadar gelebildik. Bunun şerefine, bu önemli görevi senin üstlenmeni istiyorum.”


“......B—Ben mi... yapacağım...?”


Ashley’nin kafası iyice karışmıştı.


“Korkma, her şey yolunda gidecek.” Babası onu cesaretlendirmeye çalışıyordu. “Sen de tıpkı bizim gibi bir maceracısın, bunu başarabilirsin. Elinde tanrıça gözyaşı varken sana saldırmalarının imkanı yok. Hem olur da saldıracak gibi olurlarsa biz hemen yardıma koşarız. Hadi, kırmayacak mısın babanı?”


Eminim ki Ashley’nin babası, kızına ona ne kadar minnettar olduğunu göstermeye çalışıyordu.


Kendince babalık yapmaya çalışıyordu muhtemelen.


“...P-peki... tamam...”


Hayır demeyi beceremeyen Ashley, kendini bir anda planın içinde buldu ve hep birlikte kuş yavrularının yuvasına doğru yola koyulduk.


Dağlara vardığımızda, Ashley planlandığı gibi yavruların önünde durdu. O an tanık olduğum sahne, daha önce defalarca gördüğüm o tablonun aynısıydı. Karnı acıkan yavrular, öz anneleri gelmiş gibi ağızlarını kocaman açarak cıvıldamaya başladılar.


Yavrular, her gün onlara et getiren Ashley’yi gerçekten de anneleri sanmışlardı.


“—Özür dilerim.”


Ashley bu kelimeleri fısıldar fısıldamaz olanlar oldu. Yakınlarda saklanan maceracılar, aynı anda ağlarını yavruların üzerine fırlatıp onları kıskıvrak yakaladılar. Ardından alışkın hareketlerle küçük kuşların gagalarını mühürlediler, direnememeleri için gövdelerini ve bacaklarını bağladılar ve her birini tek tek kendi kafeslerine tıktılar.


Tüm bunlar olurken yavrular bir kez bile karşı koymadı. Bağlanırken son derece uysal davrandılar.


Ancak dışarıdan bakıldığında, kafeslerinde bir milim bile kıpırdayamadan oturan o kuşlar içler acısı görünüyordu. İş bittikten sonra, dönüş yolu boyunca Ashley kafeslerin yanından ayrılmadı.


“......”


Gözlerini kederle yere dikmiş, öylece oturuyordu.


Babası şefkatle başını okşadı.


“Sorun yok. Onları taşırken fazla heyecanlanmasınlar diye böyle yapıyoruz. Ne de olsa bu küçüklerin sonunun annelerininki gibi olmasını istemeyiz.”


Sonunda yavrular, Ashley’nin babasının üssüne getirildi.


Maceracıların sevinci görülmeye değerdi.


Yıllarca süren emeklerinin karşılığını nihayet alacaklardı. Tanrıça tüyleri ve pençeleri inanılmaz nadir bulunuyordu ve ölçülemez derecede değerliydi. Özellikle de büyü enerjisiyle yoğrulmuş olan tüyler, iyileştirme gücüne bile sahipti. Kim bilir kaç kişi onlardan bir tanesine sahip olabilmek için can atıyordu.


Tüy üretimini yapay yollarla artırmanın bir yolu bulunursa ne kadar harika olurdu. Bu durum ona kesinlikle hayatı boyunca tüketemeyeceği bir servet getirecekti.


Bu, normalde sevinilecek bir durumdu.


“......”


Fakat Ashley bunu bilmesine rağmen bir türlü mutlu olamıyordu.


“Şey, baba—?”


Duygularını kelimelere dökmekte zorlanan Ashley, yalvaran bir tonla babasına seslendi.


Yapılan şeyin yanlış olup olmadığını, kötü bir şey yapıp yapmadıklarını sorgulayacak cümleleri toparlamaya çalışıyor gibiydi.


“Ne oldu? Neşelensen ya Ashley. Artık pek çok insanın hayallerini gerçeğe dönüştürebiliriz,” dedi babası, yüzünde neşeli bir gülümsemeyle. “Sen de zaten bu yüzden maceracı olmamış mıydın?”


***


“Peki ya o kadar zamandır peşinden koştuğun hayal, senin ideallerine uymuyorsa ne yapmalısın?”


Her şey bittikten sonra ikimizden de çıt çıkmadı. Her zaman gittiğimiz o restorana doğru yürümeye başladık. En sonunda yolda giderken bana bu soruyu sordu.


Bakışları mahzun ve allak bullaktı.


“Zor bir soru.”


Yıllardır hedeflediği şeyi başardığı için mutluluktan uçan babasının aksine, Ashley’nin yüzünde derin bir çaresizlik okunuyordu. İdealleriyle gerçekler arasındaki uçurum çok büyüktü. Çocukken babasından dinlediği tüm o hikayeler, sonunda sadece birer masaldan ibaret çıkmıştı.


Belki de insanlar ideallerine göre yaşamayı beceremiyordu. Bir idealin peşinden koşarak ömür tüketmek zor bir zanaattı. Büyük ve güzel bir dünyaya bir hayalin peşinden koşan, ama varış noktasına ulaştığında tek bir çiçeğin bile açmadığını gören insanların hikayelerini sık sık duyarsınız.


Peki böyle bir durumda ne yapmalıydılar?


“Çoğu insan gerçeklerin yarattığı bu hayal kırıklığıyla yaşamaya alışır.”


Gerçekliğin ideallere uymaması karşısında yapabileceğin bir şey yoktur sonuçta.


“Normal olanı, hayallerin sadece hayal olduğu gerçeğini kabullenmek ve hayatına dişini sıkarak devam etmektir.”


“......”


“Ve çok geçmeden, eskiden ne tür hayallerin olduğunu bile unutacağından emin olabilirsin.”


“...Biraz hazin sanki.”


“Öyle gerçekten.”


“......” Ashley gözlerini yerden ayırmadan bana bir soru daha sordu. “Peki ya sen Elaina?”


“Ben ne?”


“Eğer senin peşinden koştuğun idealler de gerçeklerle uyuşmasaydı, sen olsan ne yapardın?”


“Bu da zor bir soru.”


Ben olsam ne mi yapardım?


Bir kitaptaki hikayelerin hayaliyle yola çıktığımda, gerçeklerin her zaman o hikayeler kadar toz pembe olmadığını fark ettiğimde neler yaptığımı düşündüm. O günleri hatırlayıp anılarımı deşerken, sanki bir masal anlatmaya başlar gibi konuştum.


“Benim başıma geldiğinde, ben de diğer herkesin yaptığını yaptım.”


O nadiren düzgün ve güzel olan gerçeklik beni de yaraladı, hayal kırıklığına uğrattı; sonra bunu kabullenip yoluma devam ettim.


“......”


Görünüşe bakılırsa Ashley cevabımdan pek hoşlanmamıştı. Yüzü daha da asıldı.


“Demek gerçekten de böyle yürüyor işler, ha?” diye sordu.


“Gerçekten de böyle yürüyor.” Başımı salladım.


“Ama,” diye devam ettim, “hayatımın sadece ideallerime göre gitmediği için pek de değiştiğini sanmıyorum.”


“......?”


Soru sorar gibi başını yana eğdi. Ben de bilmiş bir tavırla göğsümü kabartıp ona şu düşüncelerimi sundum:


“Benim hayalim yolculuk yapmaktı ama yolculuğum beklentilerime uymadı diye seyahat etmekten vazgeçmedim.”


“......”


“Hayallerim bu yolu seçmemin sebebiydi ama tüm hayatıma onlar hükmetmiyor.”


Bu arada, benim de yol boyunca kendi şüphelerim olmuştu elbet.


“Evden ayrılma sebebin gerçekten tanrıçaları bulmak mıydı?”


“Ha?”


“Deminden beri sanki dünya başına yıkılmış gibi bir ifaden var. Ama yanlış hatırlamıyorsam hayalin babanın anlattığı o hikayelere duyduğun hayranlıktı, değil mi?”


“...Öyleydi, ama...” Orada bile olmayan babası duyacakmış gibi sesini alçaltarak, “Ama babamın yaptıkları benim ideallerimle örtüşmüyor, o yüzden...”


“Hayallerinin peşinden gitme sebebini mi kaybettin?”


“Şu ana kadar yaptığım her şeyin amacını sorguluyorum. En azından şunu biliyorum; peşinden koştuğum hayal, yavru kuşları kaçırmayı içermiyordu,” diye mırıldandı.


Hayır, sanmıyorum.


“Sadece ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.”


Ashley tamamen yolunu şaşırmıştı.


“Sen ne yapmak istiyorsun? Şimdiye kadarki sen olsan ne yapardı?” diye sordum ona.


“......”


Bana bir cevap verdi.


Bu arada, onun hakkında bir şeyi daha hatırlamıştım.


İyi biriydi ama aynı zamanda asi bir evlattı.


“Vay canına, kızının bir tanrıça gözyaşıyla çıkıp geleceği hiç aklıma gelmezdi! Bu seferki başarımızı gerçek bir mucizeye borçluyuz!”

Büyük başarının ardından maceracılar, öğleden sonrayı bir masanın etrafına kurulup içkilerini yudumlayarak geçirdiler. Ashley’nin babası, yayı sırtında öylece oturuyordu. Yanındaki kılıç ustası, adamın omzuna dostane bir şekilde vurarak son başarılarını kutluyordu. Baltalı bir diğer adam ise bir köşede sessizce içkisinin tadını çıkarıyordu. Grubun son üyesi olan büyücü kadın ise asasının bakımıyla meşguldü.

Toplamda dört kişiydiler.

“Kim bilir, belki de gerçekten bir mucizedir.” Ashley’nin babası, arkadaşını onaylayarak başını salladı ama hemen ardından kulağa biraz tuhaf gelen bir itirafta bulundu. “Aslında size hiç söylemedim ama bir süredir onun bu şehrin yakınlarında bir yerlerde olduğunu biliyordum.”


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.