Bir Ressamın Gözünden Dünya

O gün, doğudaki meşhur bir ülkede, ünlü bir ressamın yeni eseri bir sanat galerisinde görücüye çıktı.


Şimdi, sanat konusunda pek bilgili biri sayılmam; bu yüzden son derece pahalı görünen altın bir çerçevenin içinde asılı duran tablosuna gözüm değer değmez verebildiğim tek tepki, "Vay canına, amma da benzemiş!" demekten ibaret, kıymetsiz bir yorum oldu.


Ancak o ülkede yaşayan insanlar için bu tek tablo, binbir türlü anlam barındırıyor gibiydi. Tablonun önünde toplanmış siyah saçlı kalabalığın arasından pek çok ses yükseliyor, havada uçuşuyordu.


"Yıllar sonra nihayet bir şeyler boyadığını duyduğumda heyecanlanmıştım ama bu... Tam bir hayal kırıklığı."


"Her zamanki gibi harika bir tablo. Hele o kibirli ifadeye sahip cadı, özellikle muazzam olmuş."


"Bunca zaman sonra yeni bir eser göreceğim için çok sevinmiştim ama bu da ne? Adam yoldan çıkmış."


"Yoo, bu rota da gayet görkemli!"


"Bu bir ilerleme belirtisidir. Her zaman yenilikçi işler çıkaran birinden beklenecek bir hareket."


"İlerleme mi dedin? Gerileme demek istedin herhalde."


Kısacası, eleştiriler birbirine karışmıştı.


Ressamın adı Coulomb'du. Genç yaşına rağmen ülkenin en iyi ressamı kabul edilen bir dahiydi. Resimlerinin en belirgin özelliği, renkleri son derece cesurca kullanmasıymış... ya da ben öyle duymuştum. Yanındaki tanıtım kartında öyle yazıyordu.


Yeni tablonun hemen yanında, Coulomb’un eski çalışmaları yan yana dizilmişti. Hakikaten de hepsi o kadar cesur renklere sahipti ki, resim cahili olan ben bile en azından "Oha, ne kadar da renkli!" diyerek değersiz bir tepki verebiliyordum.


Peki ya yeni tablo?


Kalabalığın öteki tarafındaki duvarda asılı duran tek tablo, Kül Rengi Cadı unvanını taşıyordu. Siyah pelerinli, sivri şapkalı ve yıldız şeklinde broşu olan yalnız bir cadı, pencere kenarında oturuyordu. Uzun gri saçlarını rüzgarda dalgalandırıyor, yüzünde kibirli bir ifade taşıyordu. Öylece oturmuş, sıkılıyor gibi bir hali vardı.


Bu tablonun neden ressam Coulomb'un tarzına benzemediğini anlayabiliyordum.


Yeni çalışmada en ufak bir cesur renk kullanımı yoktu. Kül Rengi Cadı sadece beyaz, siyah ve soluk gri tonları kullanılarak resmedilmişti.


Gerçekten de geçmişten bir kopuş gibi duruyordu ama bir yandan da yeni bir şeyler denediği hissediliyordu; muhtemelen tablonun bu kadar karışık yorumlar almasının sebebi de tam olarak buydu.


"......"


Neyse, tüm bunları bir kenara bırakıp tabloya bir kez daha göz atalım. Tarz değişikliği falan filan hepsini geçsek bile, bu gerçekten hoş bir resim. Orada, dünya güzeli, narin bir cadı duruyor.


Bu arada, bu tabloya kim modellik yapmış olabilir dersiniz?


Evet, doğru bildiniz, bendim.


Her şey bu ülkeye ilk geldiğimde başladı. Yaklaşık bir hafta önceydi.


Şehirde gelişigüzel dolanırken içime bir fenalık gelmişti, ki bu çok doğaldı.


"...Neler oluyor böyle? Buranın tamamı mı görgüsüzce zengin?"


Sokakta biraz yürüdüğümde bile bu ülke insanının hallerinin vaktinin yerinde olduğu ve sanata aşırı, hatta gereğinden fazla çaba harcadıkları belli oluyordu.


Mesela kitapçıya bakalım. Dışarıdan bakınca bir sanat galerisine benziyordu. Girişte, yürürken kitap okuyan bir erkek çocuğunun bronz heykeli dikilmişti.


Yürürken kitap okumayı mı teşvik ediyorsunuz yani?


Başka bir örnek olarak kasaba bakalım. Girişin etrafına tahnit edilmiş hayvanlar dizilmişti. İneğin, domuzun ve tavuğun yanına bir koyun, bir yaban domuzu, bir at ve hatta bir de köpek eklemişlerdi.


...Köpek mi?


Üstüne üstlük, her dükkanın duvarlarında sanki olması gereken buymuş gibi tablolar asılıydı.


Bir şekilde yolumun düştüğü (nedense dış cephesi devasa bir büfe şeklinde tasarlanmış) bir mobilya mağazasında bile tablolar sergileniyordu.


"......"


Tuvalin üzerine koyu kırmızı bir madde kalın bir tabaka halinde sürülmüştü. Renklendirme öyleydi ki, sanki birisi tüm öfkesini bu tabloya kusmak için elinden geleni yapmıştı. Adı ise Açık Hava Gökyüzü konulmuştu ki, bu oldukça sıkıcıydı.


Bunu çizen kişi iblisin soyundan falan mı geliyordu?


Bu tekinsiz tablodan kaçmak için gözlerimi aşağı indirdiğimde, üzerinde Coulomb adında bir adamın imzasını gördüm ve bir kez daha yorgunluk hissettim.


Bu, ülkeye geldiğimden beri her yerde gördüğüm bir isimdi.


Girdiğim dükkanların çoğunu onun tabloları süslüyordu. Sorumsuzca boyanmışlardı; bir tanesi Deniz başlığını taşımasına rağmen kıpkırmızıydı, bir diğeri ise Orman başlığına rağmen koyu mavi bir renge sahipti.


Bu tarz tablolar neden bu kadar popüler olur ki?


"Selamlar! Hanımefendi, bu tabloyla ilgileniyor musunuz?"


Öylece dalgın bir halde dururken dükkan sahibine yakalandım. Ama bu benim için iyi oldu.


Sorumu pat diye sorayım, değil mi?


"...Söyler misiniz, bu tablonun tam olarak nesi güzel? Cazibesinin ne olduğunu bir türlü çözemedim."


"Vay canına! Bu tablonun cazibesini anlamamak ha... Sanırım buralardan değilsiniz, hanımefendi?"


"Yolcuyum."


"Biliyordum!" Dükkan sahibi abartılı bir şekilde başını salladı. "Bu tablonun olayı şu, görüyorsunuz ya, açık havayı tasvir etmesine rağmen kıpkırmızı. Bu yenilikçilik muazzam! Tabii sanat hakkında az şey bilen bir amatörün bunu anlamasını bekleyemem."


Pek de bir açıklama sayılmazdı bu...


"Burası bir mobilya mağazası, değil mi? Neden burada tablolar var?"


"Çünkü ben sanatı her şeyden çok seven biriyim, ondan!"


"Ha... Ama bu tablo dükkanınızın atmosferine hiç uymuyor, değil mi? Her dükkanda tablo var ama sadece sergilenmek için oradalar gibi. En azından bana öyle geliyor."


Bu, ülkeye ayak bastığımdan beri zihnimde mayalanan bir soruydu ve gezdiğim süre boyunca içimde fokurdayıp durmuştu.


Ben böyle deyince, dükkan sahibi ilk kez gerçek düşüncesini dışarı vurdu.


"Atmosfer matmosfer umurumda değil. Elimde ünlü ve harika bir tablo olduğu sürece benim için yeterli. Nedenini bilmek istiyorsan söyleyeyim; çünkü insanlara dükkanımın işlerinin tıkırında olduğunu göstermemin tek yolu bu! Müşteriler işleri iyi giden dükkanlara alışverişe gelir! Ben de böylece yeni bir tablo daha alabilirim! Muazzam!"


"......"


Dükkandan çıktım ve sokakta yürürken buranın gerçekten tuhaf bir ülke olduğunu düşündüm.


Başlangıçta buranın zengin bir ülke olduğunu sanmıştım ama görünüşe bakılırsa durum öyle değildi.


Bunun yerine, burada şatafatlı şeyleri seven pek çok insanın olduğu hissine kapıldım.


Burada yaşayan insanlarda, varlıklı kimselere has o ağırbaşlılıktan eser yoktu. Ülkenin her yerinde, insanların süslü sanat eserleri sergileyerek gösteriş yapmaya çalıştıklarını görebiliyordunuz.


"......"


Yani basitçe söylemek gerekirse, burası kibirli ve gösteriş meraklısı insanlarla dolu bir yer, ha?


Bakış açımı değiştirince, ülkenin görünüşü de değişti. Mesela sokak tezgahlarında bile gösteriş meraklısı insanlar olduğunu gördüm.


Gösterişli binaların arasına sıkışmış o dükkanlarda akla gelebilecek her şey vardı.


Özellikle sebze satan sokak tezgahları çok tuhaftı; içleri daha önce hiç görmediğim kadar devasa, tuhaf şekilli ve kusurlu görünen sebzelerle doluydu. Ancak burada, bu ülkede, bunlar görünüşe göre oldukça nadir ve değerliydi; tezgahlar da kapış kapış gidiyordu.


Ayrıca pek çok renkli mantar da sergileniyordu ama ne kadar nadir ya da değerli olurlarsa olsunlar, onların zehirli olduğundan emindim.


Bir süre tezgahlarla dizili sokak boyunca ilerledim, ta ki bir meyve dükkanı görüş alanıma girene kadar. Ama orada satılan şeyler de normal değildi.


Dükkanın önünde durdum.


Tuhaf renkli meyveler sergileniyordu. Bir elma, ama masmavi. Bir muz, ama şeftali renginde. Bir şeftali, ama kapkara.


Gerçekten de sanki—


"Bu meyveler boyanmış gibi görünüyor, değil mi?"


Öyle duruyorlardı.


Ancak dükkan sahibi başını salladı. "Yok canım, olamaz öyle şey küçük hanım. Bunlar nadir meyve türleridir."


"Öyle mi?"


Denemek için (kıpkırmızı) bir portakalı elime aldım ve parmağımla hafifçe kazıdım.


Tırmık, tırmık.


"Ah, hey, dur bakalım! Mala zarar vereceksin!"


Dükkan sahibi panik içinde kırmızı portakalı elimden çekip aldı. Kazıyan parmağıma baktığımda, üzerinde hafif kırmızı izler kalmıştı.


......


Utanç verici...


"—Ooo, şu muz ne kadar da güzel görünüyor!"


Yanımda biten bir adam bu kafa karıştırıcı yorumu yaptı. Benden uzundu ve ince bir yapısı vardı. Yirmili yaşlarının ortalarında gibi duruyordu. İki elinde de poşetler tuttuğuna göre alışverişin ortasında olmalıydı.


Bana dik dik bakan dükkan sahibi, yeni müşterinin gelişiyle tavrını aniden değiştirdi ve cevap verdi: "Evet, sadece muzlar da değil! Bunların hepsi yeni getirdiğim nadir meyveler."


"Anlıyorum. Renklerinin biraz tuhaf gelmesine şaşmamalı."


Bence birazdan fazlasıydı.


"Peki ya şu şeftaliye ne dersiniz? Kapkara bir şeftali, kesinlikle nadir görülen bir şeydir."


"Hmm... Bana pek lezzetli görünmedi."


"Hiç merak etmeyin efendim. Tadı tıpkı normal bir şeftali gibidir."


Ee, sonuçta üzerine sadece boya sürmüştü.


"Peki şu soluk renkli üzümler ne?"


"Onlar misket üzümü denen bir çeşit."


Neden sadece misket üzümlerini rahat bıraktın ki?


Yanımdaki adam dükkan sahibine bakıp kırmızı portakalı işaret etti. "İlginç... Elinizde tuttuğunuz o şey nedir?"


Dükkan sahibi irkilerek omuzlarını dikti, sonra portakalı arkasına sakladı.


"Şey, bu satılık değil. Diğer müşteri buna zarar verdi de, görüyorsunuz ya."


Ne kadar kaba.


"Pek zarar sayılmaz. Sadece ürün olarak değerini yitirdi, öyle değil mi?"

"Kes sesini. Sus artık küçük kız! Sana satacak meyvem falan yok benim!"


"Öyle mi?"


Satış teklifim reddedildi.


Gerçi zaten bir şey almaya niyetim yoktu, o yüzden benim için pek de sorun sayılmazdı.


"—Hey..."


Dükkan sahibinin sözlerini zihnimde tartarken, yanı başımdan cılız bir ses duydum.


Dönüp baktığımda, burnundan soluyan dükkan sahibiyle olanları umursamazca geçiştiren cadı arasındaki bu atışmayı baka kalmış bir ifadeyle izleyen bir adam gördüm. Sanki inanamadığı bir şeye bakıyormuş gibi, yüzü hayretle doluydu.


"...Sen... Saçlarına ne oldu böyle?"


"...Efendim?"


"O saçlar, o renk... Nasıl olur da...?"


Adam iki elinde tuttuğu poşetleri yere bıraktı.


Poşetler hışırtıyla yere yığıldı ve içlerinden her boydan ve renkten boyalar, fırçalar, çeşitli sanat malzemeleri etrafa saçıldı.


Sonra adam, oldukça heyecanlı bir sesle, "S-sen! Lütfen, eğer mahzuru yoksa, resmim için bana modellik yapar mısın?! Karşılığını fazlasıyla öderim!" dedi.


Elimi tuttu.


"...Efendim?"


Ona yine aynı soruyla karşılık verdim.


"Beş altın paraya ne dersin?!"


Bu sözleri haykıran adam, beni şehrin ortasındaki müstakil bir eve götürdü.


Ya çok gösteriş meraklısıydı ya da gerçekten zengindi; çünkü beni getirdiği yer bariz bir lüks daire, daha doğrusu görkemli bir konaktı.


"Epey büyük bir eviniz varmış."


"Öyle sayılır. Görünüşe bakma, oldukça ünlü bir sanatçıyım."


"Adınızı bağışlar mısınız?"


Adam, giriş kapısının koluna elini koyarken başını salladı.


"Coulomb."


"...Ah. Şu adam."


"Vay canına. Eserlerimi biliyor musun?"


"Evet. Renk kullanımı alışılagelmişin çok dışında olan o kişisiniz."


"Hmm... Utandırıyorsun beni."


Düşününce, "alışılagelmişin dışında" ile "tuhaf" kelimeleri bir bakıma eş anlamlıydı, değil mi?


"Neden renkleri bu şekilde kullanıyorsunuz?"


"Şey, çünkü dünya benim gözüme böyle görünüyor."


"Ha, gerçekten mi?"


"Pek ilgini çekmiş gibi görünmüyor..."


"Bu tabloları kesinlikle çok garip birinin yaptığını düşünmüştüm."


"Bilirsin, garip tabloları sadece garip adamlar yapmaz."


"Haklısınız sanırım. Gerçi garip tablolar yapan insanların, kendilerinin garip olduğunu her zaman fark etmedikleri de bir gerçek."


"Ha-ha... Bu biraz ağır oldu."


Gözlerini kısıp kuru bir kahkaha attı.


Ardından kapı açıldı.


Evin daha iç kısımlarına buyur edildim ve atölyesine davet edildim.


Bu gereksiz derecede geniş odada, taze çiçek kokuları boya kokusuna karışmış, havada asılı kalmıştı. Pencerenin yanındaki perdeler rüzgarda dalgalanıyor, öğleden sonra ışığında pırıldayarak süzülüyordu.


Duvara tam dayanmış büyük bir çalışma tezgahı vardı; üzerinde boyalar, şişeler ve ne işe yaradığını pek anlamadığım bir sürü eşya darmadağınık halde duruyordu.


Odanın bir köşesinden bir tuval çıkarıp şövaleye yerleştirdi ve oturdu. Resim yapmaya hazırlandığı o an, kesinlikle popüler ve ünlü bir sanatçı gibi görünüyordu. Ancak arka planda etrafa saçılmış çok sayıda başarısız tablo, ortama tuhaf bir melankoli yayıyordu.


Çöpe atılmış o resimler, sanki yaptığı her şeyin bir başarı öyküsü olmadığını fısıldıyordu.


"Pekala, nereden başlasak...? Ah, şimdilik pencerenin kenarında durur musun?"


"Tabii."


Denileni yaptım ve işaret ettiği yerde durdum. Bu arada, dimdik, asker gibi bekliyordum.


"...Şey, bu epey doğal olmayan bir duruş. Eğer bir poz verebilirsen çok minnettar kalırım."


"Ha..."


Benden bir poz istiyordu ama aklıma iyi bir şey gelmediği için iki kolumu da havaya kaldırmayı denedim.


"Olmaz. Çok yapay. Lütfen daha doğal görünen bir şeyler yap."


"Şöyle mi?" İki kulağımı da kapattım.


"Hayır. Başka bir şey."


"Peki ya buna ne dersiniz?" Bu sefer iki gözümü birden kapattım.


"Bu daha da kötü. Sıradaki."


"Bunu nasıl buldunuz?" Bu kez ağzımı kapattım.


"Hmm, bir yerlerini kapatma işinden uzaklaşalım, ne dersin?"


"Anladım." Bu işten sıkılmaya başlamıştım ve pencere pervazına oturdum.


"İşte bu harika!"


"Öyle mi?"


Demek sonunda bu pozdan memnun kaldın? İlginç.


"Tamam, öyle kal. Bir süre kıpırdama. Eskize başlıyorum şimdi." Sonra hırpalanmış bir kurşun kalem çıkardı ve tuval ile benim aramda mekik dokuyan keskin bakışlarla beni incelemeye başladı.


"Ne kadar süre böyle durmam gerekiyor?"


"Çizimin bitene kadar."


"Yani ne kadar sürer?"


"Üzgünüm ama şu an çiziyorum. Sen konuşunca konsantre olamıyorum, o yüzden lütfen sessiz ol."


"......"


Bu adamın derdi ne böyle...?


Ondan sonra ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Bir saat de olabilir, üç de; hatta belki çok daha fazlası.


Sadece pencere pervazında oturup dışarıyı seyrederek geçirdiğim o vakit, hayal ettiğimden çok daha sıkıcı ve azap vericiydi.


"—Tamam. Kısa bir ara verelim."


Fırçasını bırakıp hafifçe gerinen Coulomb’un bu sözleri, kulağıma bir idam kararı gibi geldi.


"...Ha? Devam mı edeceğiz?"


Sorum karşısında, cevap çok aşikarmış gibi başını salladı.


"Henüz yarısı bile bitmedi. Sen de yorulmuş olmalısın. Şuraya bir yere otur. Ben içecek bir şeyler getireyim," diyerek odadan çıktı.


......


Müthiş derecede bitkindim ama daha da önemlisi, resmin nasıl gittiğini merak ediyordum. Az önce adamın çakılı kaldığı yere doğru yürüdüm ve tuvale göz attım.


"...Oha."


Tuvalde, pencere kenarında duran, yüzünde kederli bir ifadeyle uzaklara dalıp gitmiş bir cadı vardı. Henüz bitmemişti ama çok güzeldi.


Dünyada kim bu modelin yerinde olmak istemezdi ki?


Zihnimde bu aptalca şaka belirdi; tuvalden uzaklaştım ve atölyede dolanmaya başladım.


Yerde üst üste yığılmış başarısız tablolar... Az önce oturduğum pencere... Ne işe yaradığını anlamadığım çeşitli eşyalar... Ve masanın üzerine saçılmış boyalar...


Her şey oldukça büyüleyiciydi.


Sanki insanların dahi dediği bir sanatçının tüm o ıstırap dolu günleri bu tek bir odaya sığdırılmıştı.


"......?"


Odanın içinde boş gözlerle dolanırken, birdenbire masanın üzerinde tek başına duran bir kadeh gözüme çarptı. Düşünmeden elime aldım. İçindeki koyu kıvamlı, kanı andıran sıvı çalkalandı ve kenarından süzülen tek bir damla elime bulaştı.


İçecek olabilir diye kokladım ama kesinlikle ağza sürülecek bir kokusu yoktu. Hatta resmen boya gibi kokuyordu.


Bu da neyin nesiydi acaba?


"Hmm..."


Resim hakkında bu kadar az bilgisi olan benim gibi biri, ne kadar kafa yorarsa yorsun cevabı bulamazdı.


"Belki de bozuk bir boyadır?" diye geçirdim içimden.


Tam kadehi masaya bırakıp elimi silmeye başlamıştım ki Coulomb odaya geri döndü.


"Tamam, beklettiğim için kusura bakma— Dur, hey. Hey, iyi misin?"


Elinde iki bardakla gelmişti ve beni görür görmez gözleri fal taşı gibi açıldı.


"...? Ne demek istiyorsunuz?"


"Ne demek ne demek mi—?" Paniklemeye başlamıştı. Kapıyı bile kapatmadan bardakları olduğu yere bıraktı ve odanın içinde koşturmaya başladı. "Kanıyorsun, değil mi? Tamam, peki. Şuralarda bir yerde kanamayı durduracak bir şeyler olmalı—"


"......?"


Kanama mı?


"Yoksa bir bıçağa falan mı dokundun? Çok özür dilerim. Bu oda tam bir çöplük..." Odanın bir köşesinden birkaç kumaş parçası çekip bana uzattı. "Al, kanamayı durdurmak için bunları kullan. Gerçi yara sığ görünüyor ama... Acımıyor mu?"


Kumaşı aldım.


"Şey, aslında hiç kanamıyorum," dedim elimdeki sıvıyı silerken. Sonra donup kalan Coulomb'a dönüp ekledim: "Özür dilerim. Masanızdaki kadehi merak edip dokunmuştum. Görünüşe bakılırsa içindeki sıvıdan birazı elime bulaşmış."


"......" Bir an için yüzü buruştu. "A-ah. Öyle miydi...? Görünüşe bakılırsa yanlış bir kanıya varmışım."


"Evet— üzgünüm. Dokunmamalıydım."


"Hayır. Sorun değil. En önemlisi yaralanmamış olman."


"...Evet."


Elimi silmeyi bitirdiğimde sıvı kumaşa epey işlemişti. Elimde hiçbir iz kalmamıştı. Tamamen temizlenmişti.


"Bu arada," diye sordum, "Neden yaralandığımı düşündünüz?"


"Şey, ıı, yani... Bilmem ki... Sanırım kana benzediği içindir?"


"O şey mi?"


Masayı işaret ederek tekrar sordum.


"Onu kanla mı karıştırdınız?"


İşaret ettiğim şey—masanın üzerindeki o kan gibi yapışkan sıvı, o simsiyah sıvı, kadehin içinde hafifçe çalkalanıyordu.


"...İç çeker..."


Derin bir iç çektikten sonra adam, yarım kalmış tablosunun durduğu şövalenin önüne çöktü. Yüzünde hırpalanmış bir ifade vardı.


Belki de sırrını daha fazla gizli tutamayacağını anlamıştı.


"Lütfen birazdan söyleyeceklerimi kimseye anlatma, olur mu?"


"Tabii, anlatmam."


Gerçi zaten anlatacak kimsem yoktu ya, neyse.


Sonra bana şunları anlattı:


"Ben... renkleri göremiyorum. Doğduğumdan beri, insanların renk dediği o şeyler benim gözlerimde hiç var olmadı. Gökyüzü, deniz, orman... Gördüğüm her şey siyah, beyaz ve grinin tonlarından ibaret. Ama ben bunun normal olduğunu sanıyordum. İlk kez çocukken şüphelenmeye başladım. Arkadaşlarım benim için aynı görünen şeyleri 'kırmızı' ya da 'mavi' diye ayırıyorlardı. Dünyada neden bahsettiklerini merak ederdim."


"...Hmm."


"Hayatım boyunca hiçbir rengi göremedim. Başkalarının gördüklerini göremiyorum. Bu gerçeği fark ettiğimde ağır bir şok yaşamıştım. Gerçi artık hepsi geride kaldı."


Gözlerini yere dikti.


Uzun bir sessizlikten sonra devam etti: "Renkleri göremesem de, etrafımdaki insanlara bunu hiç itiraf etmedim. Normalmişim gibi davrandım. Göremediğim şeyleri görebiliyormuş gibi yaptım."


"......"


Belki de bu yüzden bu kadar gösteriş meraklısıydı.

"Renkleri göremesen bile çabalarsan normal bir hayat sürebilirsin. Sadece resim yaparken biraz zorluk çektim, o kadar. Küçüklüğümden beri en büyük hobim resim yapmaktı. Renkleri ayırt edemediğimi anladıktan sonra bile bırakmak istemedim. Ben de tamamen hobi amaçlı devam ettim. Hiç kimse beni tanısın, takdir etsin gibi bir niyetim de yoktu..."


"Ama şimdi yere göğe sığdırılamayan bir ressamsın, öyle mi?"


"Öyle. İşin komiği, ne yaparsam yapayım resimlerim hep övüldü. Bu ülkenin insanları eserlerimi görünce büyük tantana kopardılar; yok efendim çok özgünmüş, yok renk kullanımı alışılmışın dışındaymış, daha neler neler."


Bu durumun sebebi, ülkenin kendini beğenmiş gösteriş meraklılarıyla dolu olması mıydı yoksa bu adam gerçekten bir dahi miydi, merak ediyordum.


"Yani lafın kısası; sen renkleri rastgele karıştırdın, onlarla bir şeyler karaladın ve ne olduğunu anlamadan dünyaca ünlü bir sanatçı olup çıktın. Öyle mi?"


"Aşağı yukarı öyle oldu sayılır... İşte tam da bu yüzden şimdi sıkıntı çekiyorum ya."


"Hadi ya? Nedenmiş o? Gördüğün şeyi olduğu gibi resmedip bir sürü para kazanmaktan daha tatlı ne olabilir ki?"


"Sana söylemesi kolay geliyor ama o çılgın renk paletlerini tutturmak hiç de basit değil. Ünlendikçe ve daha çok eser ürettikçe eleştirilerin dozu da arttı. Renk dengemin bozulduğunu ya da resimlerimin gerçekçi manzaralara benzemeye başladığını falan söyleyip duruyorlar."


"...Hmm."


"İşte bu yüzden, son zamanlarda yeni bir şeyler denemem gerektiğini düşünmeye başladım. Az önce elinde tuttuğun o şeyi kullanarak sadece siyah ve beyazdan oluşan bir resim yapmayı planlıyorum."


"O şey mi?" Masaya doğru baktım. "Bardaktaki sıvıdan mı bahsediyorsun?"


"O kömür mürekkebi. Suyla seyrelterek dünyayı tam olarak gördüğüm haliyle resmedebileceğim."


"...Anlıyorum."


"Bu mürekkeple yeni bir tarz denemek istiyorum. Sen ne dersin?"


Bana sorma...


"İki tane resim yapıp sonra karar versen nasıl olur? Biri şimdiye kadar yaptığın tarzda olsun, diğeri ise şu kömür mürekkebi dediğin şeyle."


"Saçmalık. Aynı resmi iki kez yapsam bile aradaki farkı ben bile anlayamam ki, değil mi?"


"......"


Doğru ya.


"Artık kim ne derse desin, bu sefer mürekkeple boyamaya kararlıyım."


"......"


Madem kömür mürekkebiyle resim yapmaya zaten karar verdin, o zaman neden fikrimi soruyorsun ki? Anlam veremiyordum. Sadece içini dökmen için orada duran bir duvar mıydım ben?


"Bu resim bitip sergilendiğinde, insanların gerçek yeteneğimi ilk kez göreceğini hissediyorum. Gerçekten bir cevher miyim yoksa şans eseri buralara gelmiş, el üstünde tutulan zavallı bir adam mıyım, o zaman anlayacaklar..."


Yani bu resim, onun için bir nevi kendini ispat etme sınavıydı.


Buralarda dürüst bir eleştiri alabilme düşüncesi bile onu zorluyor olmalıydı. Bu ülke gösteriş meraklılarından ve sahtekarlardan başka bir şeyle dolu değildi çünkü.


Belki de bu yüzden, dünyayı kendi gözlerine göründüğü haliyle resmetmeye bu kadar kararlıydı.


"Neyse, bu kadar mola yeter sanırım," dedi. Bu, dolaylı yoldan yerime dönmemi söyleme şekliydi.


Emredildiği gibi camın kenarına ilerledim.


Coulomb, fırçalarını yeniden düzenlerken tuvaldeki resmime pür dikkat bakıyordu.


Sonra bir şey hatırlamış gibi başını kaldırdı ve sordu: "Sahi, senin gerçek saç rengin ne?"


Pencere kenarındaki yerime otururken sorusunu yanıtladım.


"Bunu sen bile görebilirsin."


***


Sonsöz


Bu hikayeyi aslında ikinci cilt için yazmıştım ama içeriği pek çok açıdan fazla kasvetli bulunduğu için reddedildi. İlk başta bu duruma tepki gösterip bir gün mutlaka yayımlatacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Israrlarım sonucunda Kakuyomu'da kendine yer bulabildi. Bu tarz hikayeleri gerçekten seviyorum, o yüzden daha sık yazmak istiyorum ama...


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.