Gökyüzü sonsuzluğa uzanıyor gibiydi. İçinde sadece incecik bulut tutamları süzülüyordu.
Serin bir rüzgar tepelik arazi boyunca eserken manzarayı engelleyen neredeyse hiçbir şey yoktu; çiçekler bir aşağı bir yukarı salınıyordu. Medeniyete dair hiçbir iz, insan etkinliğine dair ise yok denecek kadar az emare vardı.
Cadı, vahşi, uçsuz bucaksız arazide tek başına yürüyordu.
"…Ne güzel bir manzara."
Bu birkaç basit sözcük ağzından dökülüverdi. Böylesine sıradan bir manzara karşısında bir nebze duygulanmıştı. Cadı, sivri siyah bir şapka ve siyah bir cüppe giyiyordu. Adı Elaina idi.
O bir cadıydı ve bir gezgin.
Seyahat ederken her zaman yürümezdi. Genellikle süpürgesine biner, manzarayı keyfince seyrederdi ama bu sefer öyle yapmıyordu.
Sadece yavaşça ilerliyordu.
Bu arada—
Peki, tek başına çıktığı bu yolculukta hâlâ böylesi bir özgürlüğe dalmış olan bu cadı kim olabilirdi?
Doğru, o bendim.
Hafif eğimli yolun az ilerisinde küçük bir ev vardı. Bulunduğum yerden tamamını göremesem de muhtemelen iki katlı olduğunu anlayabiliyordum. Duvarları soluk tuğladan, çatısı ise kırmızıydı. Çok basit bir yapısı vardı; bulunduğum yerden gördüğüm kadarıyla, uzun, dar bir kutuya benziyordu.
Sıradan, sıkıcı bir evdi. Mütevazı bir aileye ait olabilecek düz bir ev. Görünüşe göre, sadece hoş, alelade bir manzaraydı.
Ama kaşlarımı çatıyordum.
Evin hemen üzerinde biraz tuhaf bir şey vardı.
…………
Tam tepede, kuşlar hoş görünen daireler çizerek dönüp duruyordu. Uzaktan sayabildiğim kadarıyla en az on tane vardı. Evde bir şey mi vardı, yoksa evcil hayvan olarak mı besleniyorlardı, bilemiyordum ama kuşlar gökyüzünde bir şey arıyormuş gibi aynı düzgün daireleri çizerek dönüp duruyordu. Davranışları tarif edilemez derecede tuhaftı.
Aynı zamanda, böylesine tuhaf bir yere çekildiğime göre ben de muhtemelen tuhaf bir gezgindim.
Doğruca eve doğru yürüdüm ve çok geçmeden ön kapıya vardım.
Uzaktan bakarken sıradan bir ev olduğunu düşünmüştüm ama elbette, şimdi daha yakından bakınca kapının önünde bir tabela durduğunu gördüm.
Üzerinde şunlar yazıyordu—
ÇIRPINAN KUŞLAR EVİ
…………
Tabelada tam da gördüğüm şeyi anlatan kelimeler vardı. Kapıyı açarsam, bu evin ne olduğunu ve kuşların neden üzerinde çırpındığını anlayacağımdan şüpheleniyordum.
"Burası aşırı şüpheli geliyor ama…"
Eğer sıradan bir mizaca sahip biri olsaydım, tetikte olurdum. O an, normal bir insan şöyle düşünürdü: "Ah, böylesine bariz şüpheli bir binada yaşayan kimse normal olamaz, değil mi? Kesin baş belasıdırlar; acele edip geri dönsem iyi olur!" ve oradan uzaklaşırdı. Aslında, evi uzaktan gördükleri an, "Vay canına, kesin kaka kaplıdır!" diye düşünürlerdi. Normal bir insan o evi kesinlikle ziyaret etmezdi.
Aynen öyle, tam da bu.
Pekala, o zaman—
"Müsadenizle!"
Tak-tak-tak-tak-tak-tak-tak-tak.
Kapıyı büyük bir şevkle çaldım.
Gezginler, her günlerini enerji ve coşkuyla yaşayan insanlardır. Bunu unutmayın.
Açık konuşmak gerekirse, o an, evde gerçekten kimsenin yaşamadığını düşünüyordum. Bölgenin insanlar tarafından çoktan terk edildiğini ve çürüyen evin doğa tarafından geri alındığını varsaymıştım.
Ancak—
Beklentim, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, hızla altüst oldu.
"Buyurun?"
Biri çıktı.
Çok güzel genç bir kadın olduğunu görünce şaşırdım.
***
Kapıyı açan ve kendini "Lütuf Cadısı" olarak tanıtan kadın, büyüleyici güzellikteydi ve dış görünüşüne bakılırsa oldukça çekiciydi de.
"Evime hoş geldiniz, saygıdeğer misafirim."
Saygıyla başını eğerek yanımdan geçti, oturma odasına doğru ilerlerken bana, "Son misafirimsiniz. Ne büyük şans," diye bildirdi.
Son mu?
"Yani bugün için son ziyaretçiniz miyim?"
Pencerelerden içeri süzülen aynı güneş ışığı, dışarıdaki ovalara eşit şekilde yayılıyordu. Dükkanı kapatmak için biraz erken gibiydi.
Ama kadın başını salladı.
"Hayır, bugünden sonra bu işi bir daha yapmayı düşünmüyorum. Bırakma vaktimin geldiğini düşünüyordum. Yani kelimenin tam anlamıyla son müşterimsiniz."
Anlattıklarına göre, kadının işinin pek verimli olduğu söylenemezdi. Uzmanlaşmış büyülü teknikler gerektiriyordu ama müşterileri ona sadece bir bakır sikke ödüyordu.
Onunla müşterileri arasında el değiştiren para, sadece küçük bir dilim ekmek almaya yetiyordu. Üstlendiği riskler ve sahip olduğu özel yetenekler için pek de uygun değildi.
Bu yüzden işinden istifa etmesi gayet mantıklıydı.
"Bu gerçekten çok kötü…" Yine de, dediği gibi, o bırakmadan hemen önce buraya gelmiş olmam bir şanstı.
"Evet," dedi, yavaşça başını sallayarak. "Ama son işim olsa bile hiçbir şeyi yarım bırakmaya niyetim yok, o yüzden endişelenmeyin—" Konuşurken asasını eline aldı ve havada salladı.
Bunu yapar yapmaz arkasındaki pencere açıldı.
Benim yapamayacağım bir şey yaptı.
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla ustalaşamayacağım bir gücü kullanıyordu. Açık pencereden, binanın üzerinde uçtuğundan emin olduğum tüm kuşlar, sanki her şeyi önceden ayarlamış gibi bir sıra oluşturarak içeri girdi. Doğruca uçtular ve arkasında sıraya dizildiler.
Küçükten büyüğe, şehirlerde sakinlerden ekmek kırıntısı alan kuşlardan yırtıcı, etobur av kuşlarına kadar çok çeşitli kuşlar vardı.
Lütuf Cadısı ayağa kalktı ve asasının ucunu kuşlara doğru tutarak bana baktı.
"Peki o zaman, hangisi olmak istersiniz?"
Havada özgürce uçmayı denemek istemez misiniz?
Komşu toprakların en yoksul kesimlerini hedef alarak, bazen beklenmedik bir şekilde bu tür mektupların ulaştırıldığını duymuştum. Borç batağında, perişan haldeki insanlar. Varodularda yaşayan isimsiz kitleler. Savaşlarda yenilmiş ülkelerin vatandaşları. Kim bilir nereden gönderilen bu mektuplar, cadının evine davetiye niteliğindeydi.
Sadece tek bir bakır sikke karşılığında, günlük acılarınızı sonsuza dek unutturacağım.
Mektuplardaki vaatlerden etkilenen birçok kişi, kadının evini ziyaret etmişti.
Lütuf Cadısı'nın yarattığı büyü, görünüşe göre bir insanla bir kuşun bilincini belirli bir süre için değiştirebiliyordu. Böyle bir büyünün hangi prensiple çalıştığını bilmiyordum ama birçok davetlinin onun büyüsü sayesinde kuş olarak havada uçtuğunu duymuştum. Sadece bir bakır sikke karşılığında.
"Bu arada, beklediğim misafirlerden değilsiniz, değil mi?"
Lütuf Cadısı tatlı tatlı gülümsedi ve bana baktı.
Başımı salladım.
"Bazen biri, dağıttığınız mektuplardan birini bir tüccara satacak kadar kaba olabiliyor."
"Aman Tanrım. Yani o tüccardan mı aldınız mektubu?"
"Hayır. O tüccar benim."
Bir süredir bu yeri merak ediyordum. Ülkeden ülkeye dolaşırken çeşitli bilgiler toplamıştım. Evini çok az kişi biliyordu ve orayı gerçekten ziyaret etmiş biriyle hiç tanışmamıştım. Varlığı hakkında birçok söylenti vardı ama başka pek bir şey söylenmiyordu.
İnsanlar, sıkışık ve sıkıcı günlük yaşamlarını sürdürürken yukarı baktıklarında gökyüzünde hep büyücüler olduğunu konuşurlardı. Yerde sürünmekten başka bir şey yapamayan kendilerinin aksine, büyücülerin gökyüzüne sahip olduğunu. Büyücülerin sadece yukarı bakabildikleri bir şeye erişimi olduğunu.
Büyücülerin sahip olduğu şeylere her zaman özlem duyan insanlardan duymuştum bunları.
"Gökyüzüne özlem duyan herkesi, davetlilerimden olmasanız bile ağırlıyorum." Karşımda duran Lütuf Cadısı bana gülümsedi. "Büyü kullanamayan insanların bile gökyüzünün ihtişamını bilmesini istiyorum. Bu işe bu yüzden başladım."
"Ama son müşteriniz olduğumu söylemiştiniz?"
"Evet. Talihsiz bir durum ama bu kadar düşük bir fiyata iş yaptığınızda, tatsız tipler ortaya çıkma eğiliminde oluyor."
Gülümsedi.
Uçucu bir gülümsemeydi.
Söylediğine göre, yer değiştirecek ve farklı bir işe girecekti. Ayrıca, yoksulların müttefiki olarak, onlara gökyüzünden manzaralar göstererek bir daha asla çalışamayacağını da belirtti.
Başka bir deyişle, bu beni gerçekten de onun son müşterisi yapıyordu. Büyü kullanamayan bir insan olmasına rağmen, havada dilediğince uçacak son kişi.
"Hangi kuşu seçeceksiniz?"
Soruyu bana tekrar yöneltti.
Kuş sırası hâlâ kadının yanında nazikçe bekliyordu.
Herhangi biri olabilirdi.
İşaret ettim.
"Bakalım—sanırım bu mavi kuşu seçeceğim."
Şanslıydım.
***
"Bu adamı daha önce gördünüz mü?"
Bir fotoğrafa işaret ettim ve masanın karşısında oturan Lütuf Cadısı'na gösterdim.
O günlerde Birleşik Büyü Derneği ile yeni çalışmaya başlamıştım ve işe karşı hâlâ alışılmadık bir heves içindeydim. Beni küçümsememesi için diğer kadına kaşlarımı çatarak, sert bir ifadeyle baktım.
Lütuf Cadısı ise hiç etkilenmemişti.
"Evet, gördüm. Eski işimdeki son müşterimdi."
"O zaman hafızanız çok iyi."
"Ben sadece her bir müşterimi çok değerli bulurum."
Tüccarın ortadan kayboluşunun üzerinden üç ay geçmişti. Adamın son izleri, Lütuf Cadısı'nın daha önce yaşadığı evde sona ermişti.
Birleşik Büyü Derneği'nden personel oraya vardığında bina tamamen terk edilmişti. O zaten taşınmıştı.
Aradan yaklaşık üç ay geçmişti ve sonunda onun izini bulmayı başarmıştım. Küçük bir ülkede sakin bir hayat sürüyordu. Eski işi hakkında birkaç soru sorup soramayacağımı yokladığımda, başını sallamış ve beni evine davet etmişti.
Görünüşe göre oldukça iyi para kazanıyordu. Oldukça geniş konut, tek bir kadın için fazla lüks kaçıyordu.
“Şimdi ne tür bir iş yapıyorsunuz?”
Anlaşılan, eski işi, müşterilerin tek bir bakır sikke karşılığında kuş olabildiği bir hizmet sunmaktı.
“Çalışmıyorum ya da benzeri bir şey yapmıyorum.” Hemen başını salladı. “Şu an sadece araştırmalarımla meşgulüm.”
“Öyle mi…? Buna rağmen oldukça iyi yaşadığınız ortada.”
“Biraz birikimim var.”
Lütuf Cadısı kıkırdadı.
Servis ettiği çayın da yüksek kaliteli olduğu belliydi. Çay fincanından yükselen salınan buhar öyle hoş bir koku taşıyordu ki, neredeyse içimi çekecektim.
“Tüccardan bahsedelim,” dedim. Ona bakıp konuşmaya başladım. “Kızına evinize doğru yola çıktığını bildiren bir mektup gönderdikten sonra ondan gelen tüm haberler kesildi. O zamandan beri, düzenli müşterileriyle bile görüşmek için ortaya çıkmadı. Emin misiniz, size hiçbir şey söylemedi mi? Belki de sizin müşteriniz olduktan sonra nereye gideceğinden bahsetmiş olabilir mi?”
“Hayır, ne yazık ki tek kelime etmedi.” Başını eğdi, hâlâ gülümsüyordu. “Ama sizce de şimdi dünyanın bir yerlerinde keyif sürmüyor olabilir mi? Ne de olsa o bir tüccar, değil mi?” diye ekledi sonunda.
“…………”
“Maalesef, size yardımcı olacak herhangi bir bilgim yok. Üzgünüm.” Başını eğdi.
Yalan söylediğinden şüpheliyim. Adamın nereye gittiğini kesinlikle bilmiyor.
Ama—
“Anladım. Çok kötü.” Başımı eğdim.
Ağzım dolusu yalan söylüyordum.
Başından beri ondan net cevaplar beklemiyordum.
“Daha fazla yardımcı olamadığım için çok üzgünüm.”
“Hayır, lütfen dert etmeyin.”
Başlangıçta—
Burayı tamamen farklı bir nedenle ziyaret etmeye gelmiştim.
“Bu arada, size bir şey daha sorabilir miyim?”
“Hmm? Ah, elbette. Buyurun.”
“Peki, önceki işinizden ne kadar kâr ettiniz?”
“……?”
Belki sorumun anlamını anlamamıştı ya da aniden bunu soracağımı beklemiyordu. Yaptığı tek şey, kafa karışıklığı içinde başını yana eğmek oldu.
Devam ettim.
“Böyle görkemli bir lüks dairede yaşamak için hatırı sayılır birikime ihtiyacınız olduğunu varsayıyorum. Ve yine de şu an sadece araştırma yaptığınızı söylediniz. Önceki işinizden tam olarak ne kadar para kazanabildiniz?”
“Ah…” İçini çekti. Üzgün görünüyordu. “Korkarım düşündüğünüz türden bir iş değildi. Büyü kullanamayan insanlara hayallerini gerçekleştirmeleri için yardım etmek amacıyla yaptığım bir şeydi. Bu yüzden sadece tek bir bakır sikke kabul ettim.”
Anladım.
Ama—
“Müşterilerinizden, demek istiyorsunuz.” Ayağa kalktım ve asamı elime aldım. “Bir süre önce Birleşik Büyü Derneği’ne bir ihbar geldi ve insan organları kaçakçılığı yapan bazı tüccarları tutukladık. İhbar, insan bedenlerini büyüyle kesip taze organları karaborsada yüksek fiyata sattıklarını söylüyordu.”
Anlaşılan, bu karaborsa organları büyüyle korunuyor ve çok paraya satılıyordu. Birleşik Büyü Derneği’nin çalışmaları sayesinde organ tacirleri tutuklandı ve kaçakçılık ağı durduruldu.
Ancak bundan sonra bir soru daha ortaya çıktı.
Organların kaynağı.
Kaçakçılığı yapan grup, insanların hayatlarını alıp organlarını çıkaranlar değildi. Nihayetinde, yaptıkları tek şey organları farklı bir kişiden satın almaktı.
“Kaçakçılar organları nereden edindiklerini hemen bize söylediler.”
Bize verdikleri bilgiye göre, tepelik bir yerde yaşayan yalnız bir cadı – Lütuf Cadısı adıyla bilinen bir kadın – organ tacirlerine düzenli teslimatlar yapıyordu.
“Anlaşılan, o cadı onlara ruhları büyüyle bedenlerinden çıkarılmış gibi, tamamen taze cesetler getiriyordu. Öyleyse—”
Asamı ona doğrulttum.
“Peki, önceki işinizden ne kadar kâr ettiniz?”
Basit bir hikâyeydi.
Başka yerden para kazanabileceğinden emin olduğu için, kuş olarak gökyüzünde uçmaya gelen her müşteriden sadece bir bakır sikke almıştı, hepsi bu.
Düşkün, borç batağındaki insanlar. Varodularda yaşayan isimsiz yığınlar. Savaşlarda yenilmiş ülkelerin vatandaşları.
Lütuf Cadısı, bu savunmasız insanları hedef alan mektuplar göndermiş, belirli bir süre için bilinçlerini bir kuşla değiştirecek bir büyü vaadiyle onları kapısına çekmiş ve sonra da uyutmuştu.
Bilinci bir kuşa aktarılan insanların tek bir tanesi bile o evden geri dönmemişti.
“Araştırmalarım için ne pahasına olursa olsun tekrarlanan deneyler yapmam gerekiyordu. Hepsi araştırmalarım için çok faydalı oldular,” Lütuf Cadısı, Birleşik Büyü Derneği tarafından yakalandıktan sonraki duruşmada böyle ifade etti.
Üzerinde çalıştığı büyü, bir kişinin bilincini zorla başka bir kişiye aktaracak bir büyüydü – başka bir deyişle, kendisi sonsuz yaşama sahip olabilsin diye başkalarını feda etme büyüsü.
Muhtemelen hâlâ geliştirme aşamasındaydı.
Büyüyü kuşlar üzerinde test ettiği anlaşılıyordu.
İnsanların zihinlerini kuşlara aktararak, sonra da boş bedenlerini organ kaçakçılarına satarak deneyleri için para kazanıyordu. Bu da demek oluyordu ki, onun için etrafında kuşların uçuştuğu o ev, hem laboratuvarı hem de para kazanmak için verimli bir zemindi.
Hiç şüphesiz, Lütuf Cadısı açısından o ev, olunması gereken en mantıklı yerdi.
Her şey bittikten sonra, Birleşik Büyü Derneği’nin bir şubesine gittim. Orada bir büro memuru bana kibarca eğildi. “Zorlu göreviniz için teşekkür ederiz, Gece Yarısı Cadısı Hanım. Lütuf Cadısı’nın olaylardaki rolünü doğruladık. Anlaşılan ağır bir cezaya çarptırılacak. Bu sizin başarınız. Tebrikler.”
Yeni gelenin çalışmasını övdükten sonra memur devam etti, “Zaten biliyorsunuzdur ama lütfen bu olayın gerçekliği hakkında tek kelime bile dışarı sızdırmayın. Halkın bildiği kadarıyla, Lütuf Cadısı zavallı insanları kuşlarla çevrili evine çekmiş, onları öldürmüş ve kalıntılarını kaçakçılara satmış, olan budur.”
Lütuf Cadısı o evde ne araştırıyordu? Dernek, o kısma dair tüm bilgileri gizlemeye karar vermişti.
Bu, başka hiç kimsenin onun araştırmasına devam etmeye çalışmasını engelleme girişimiydi.
Olay çözülmüştü.
“…Bir sorun mu var?”
Ama anlaşılan suratım asıktı. Memur bana şaşkın bir ifadeyle baktı.
“Şey…”
İnsanları aldatan ve hayatlarını kendi deneyleri için kullanan Lütuf Cadısı güvenle yakalanmıştı. Hiçbir masum insan bir daha onun uğursuz pençelerine düşmeyecekti.
Ama—
“Hâlâ içime sinmeyen bir şeyler var.”
“İçinize sinmeyen mi?”
Başımı salladım ve memura baktım.
“Dinleyin. Birleşik Büyü Derneği kaçakçıları ne zaman yakaladı?” diye sordum.
Bakmaya gerek yoktu. Memur hemen cevap verdi. “Dört ay önce.”
Dört ay önce. Başka bir deyişle, Lütuf Cadısı’nın meskenini bulmam bir ay sürmüştü.
Birleşik Büyü Derneği organ kaçakçılarını yakaladığında ve tepelik bir yerde yaşayan Lütuf Cadısı ile bağlantılarını keşfettiğinde, gerçekleri çevre bölgelerde geniş çapta duyurmuştu. Ona giden herkesin öldürüleceğini bildirmişlerdi.
Ne kadar cazip olursa olsun, hiçbir koşulda ziyaret etmemeleri için bir uyarı yayınlanmıştı.
Ve yine de—
“…Neden o eve gitti acaba?”
Tüccarın, tehlikeli olduğu bilinen bir yeri bile bile neden ziyaret ettiğini sorgulamaktan kendimi alamadım. İçimde atamadığım bir huzursuzluk vardı.
“Belki de bilmiyordu?”
“Sıradan biri olsaydı belki, ama ülkeden ülkeye gezen bir tüccarın ara sıra bir gazete makalesi okumadığına inanmak zor, değil mi?”
“Yani biliyordu ve bile bile oraya gitti?”
“Bu olasılığı göz ardı edemeyiz.”
“Yine de birinin hayatını bile bile böyle hiçe sayacağını hayal edemiyorum…”
“…Evet.”
Ve beni rahatsız eden de bu.
Cadının son kurbanı olan tüccar, tepesinde kuşların uçuştuğu o evde tam olarak ne olup bittiğini muhtemelen bilmiyordu, ama oraya giderse ne olacağını bilmeliydi.
Çok iyi bir nedeni olmadıkça oraya gitmeyi aklına bile getirmemeliydi. Üstelik tüccar, kendinden önceki kurbanların aksine, yoksullukla boğuşmuyordu. Gerçekten bir tüccarsa, o eve yaklaşmak aklına bile gelmezdi.
Lütuf Cadısı gibi mantıklı bir nedeni olmadıkça.
Kül Cadısı
“Buralara kadar gelenler nadirdir, ama bazen olur.”
Tüm süre boyunca umursamaz bir tavır sergileyen, beni evine davet eden kadın, masaya çay fincanları bırakıp sordu, “Cadı Hanım, siz bir gezgin misiniz?”
Başımı salladım.
“Gördüğünüz gibi, bir gezginim.”
“Gerçekten de öylesiniz. Ben de öyle düşünmüştüm. Buralarda yaşayan insanlar bu yere yaklaşmazlar—,” dedi.
Görünüşe bakılırsa, muhtemelen yirmili yaşlarının başındaydı. Uzun siyah saçları ve şaşırtıcı derecede soluk bir teni vardı ve çay fincanına uzanan kolu incecikti.
“Yani bu bina… karanlık bir geçmişe sahip.”
Sessizce konuştu ve bana evde meydana gelen korkunç olayı anlattı.
Uzun zaman önce, ev sahibim çocukken, bu evde yaşamış olan cadının masum insanları içeri çekip, onları deneylerinde denek olarak kullandığı ve sonra da öldürdüğü anlaşılıyordu.
BAŞLIK: Çırpınan Kuşlar Evi
İşte böylesine trajik bir olayın yaşandığı yer olduğundan, cadı evi boşalttıktan sonra, kimse oraya yerleşmek istemedi ve ev uzun süre tepelik bir arazinin ortasında terk edilmiş bir şekilde durdu.
Sonra, ev sahibim anlattığına göre, evi satın almış ve şimdi orada tek başına sessizce yaşıyordu.
—Burada yaşayabilmenize şaşırdım.
Dürüst fikrimi söyledim. Hayaletlere ve benzeri şeylere pek inanmazdım ama yine de böyle bir olayın yaşandığı bir yerde yaşamak istemezdim. Biraz ürpertici gelirdi.
Ama o bunu umursuyor gibi görünmüyordu.
Aksine, nazik bir gülümseme takındı. Tamamen rahatlamış görünüyordu.
—Küçükken korkunç bir hastalığa yakalandım ve doktorlar yetişkinliğe kadar yaşayamayacağımı söylediler. Beni kurtarmak için babam dünyayı dolaştı, çok çalıştı ve bol para kazandı. Ama yine de hastalığımı iyileştiremedi. Yapabildiği tek şey, biraz daha uzun yaşamama yardım etmekti.
—…Babanızın mesleği neydi?
—Tüccardı.
—Mıydı?
—Küçükken öldü. Tam da bu evde.
…………
Sadece sessizlikle karşılık verebildim. O ise ısrarla, sanki sıradan bir şeymiş gibi anlatmaya devam etti: “Babam öldü ve geriye bana kalan tek şey, aldığım büyük miktardaki taziye parası ve organlarının çoğu eksik olan bedeniydi. Para hayatımı kurtardı. Ama babam asla geri gelmeyecek.”
…………
—Biliyor musunuz, ben hayaletlere ve benzeri şeylere inanmam ama nedense, buradayken, babamlaymışım gibi hissediyorum—işte böyle hissediyorum.
Babasının varlığının evin bir yerinde olduğunu hissettiğini söyledi.
—Bu yüzden mi burada yaşıyorsunuz?
—Evet. Bir de o taziye parasından harcayacak biraz kalmıştı. Olay yüzünden ev ucuzdu, dedi gülümseyerek.
Ama geri gülümsememin uygun olup olmadığını anlayamadım, bu yüzden şimdilik dudaklarımı önüme konan çayla ıslattım.
—Neredeyse eminim ki olaydan sonra kimse buradaki hiçbir şeye dokunmadı. Tek bir şey bile değişmiş gibi görünmüyor. Eşyalar tam da eskisi gibi ve…
Pencereden dışarı baktı.
Açık pencereden içeri tek bir mavi kuş uçtu ve odanın içinde yavaşça bir tur attıktan, sonra konacak bir yer arayarak dolaştıktan sonra, kızın omzuna kondu.
—…Lütuf Cadısı’nın evcil hayvan olarak beslediği kuşlar bile bunca yıldır değişmemiş; sadece burada yaşıyor gibi görünüyorlar.
—Size oldukça düşkün görünüyorlar.
—Konacak başka bir yer yoktu herhalde. Çok hafif bir iç çekti ve bana, “Ayrıca, sadece bu uysal,” dedi.
Mavi kuş omzundan ona doğru baktı.
—Sadece bu, nedense, yanıma geliyor.
Soluk, ince bir parmak uzattı ve kuşun başını parmak ucuyla okşadı.
—Garip, değil mi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.