Aksa saat henüz sekiz sularındaydı. Şövalye ruhlu adamların tüfeklerinden çıkan kurşunlar gecenin karanlığını yırtıyordu. Bedenini teğet geçen sıyrıklara aldırış etmeyen Violet, doğrudan gelen atışlardan sıyrılarak öne doğru atıldı.
Hareket halindeki bir vagonun çatısında bu kadar çok adama karşı dövüşmek sınırları zorluyordu. Belki de karşı taraf bunun farkındaydı; nitekim birlik liderinden önce başka biri hücuma geçti. Violet, sanki görünmez bir çekim gücüne kapılmışçasına adama doğru koştu. Üzerine inen palayı tüfeğin süngüsüyle savuşturan adama karşı Violet, aradaki mesafeyi aniden açarak üzerini tarayan mermilerden kurtuldu ve adımlarını tekrar akıcı bir ritme kavuşturarak ileri atıldı.
"Sattığın yoldaşlarımızın intikamı için!"
Violet, bunu haykıran adamın suratına kınını fırlattı; kılıcını savurmak yerine sıçrayıp sert bir dövüş sanatları tekmesi indirdi. Dengesi bozulan adam sendeleyerek düşecek gibi oldu ama son anda ayakta kalmayı başardı. Yüzünde beliren hırslı bir sırıtışla tüfeğin tetiğini çekti.
Görkemli bir patlamayla mermi kovanı terk etti. Violet gözlerini açıp başını hızla yana yatırarak mermiden milim farkıyla kaçtı. Başındaki kurdeleler rüzgarda uçup gitti. Örgülü saçlarının arasından sızan kanla birlikte saçları çözülüp omuzlarına döküldü. Kulak memesi sıyrılmıştı. Taze kan şakaklarına akıyordu ama dudaklarından tek bir acı nidası dahi dökülmedi.
Postalının burnuyla adamın göğsüne sert bir darbe indirdi. Adam çığlıklar atarak vagondan aşağı yuvarlandı. Ancak bir sonraki an yere kapaklanan taraf Violet oldu. Sırtına yağmur gibi yağan süngü darbelerini kılıcıyla karşılamaya çalışsa da ağırlık farkına yenik düştü. Üstelik elindeki pala, üzerine isabet eden mermiler yüzünden savrulup gitmişti.
Violet’in arkasından saldıran şövalye, genç kızın bir şekilde bir vagon penceresinin pervazına tutunduğunu fark etti. İçerideki şaşkın bir yolcu pencereyi açmaya yeltenince, Violet aradaki boşluktan mekanik kolunu içeri soktu ve pencereyi sonuna kadar iterek açtı. Aynen bu şekilde İkinci Yolcu Vagonu'nun içine daldı.
"Ne oluyor?!"
"O kadın... İçeri girdi..."
Yukarıda kalan adamlar, ayaklarının altındaki İkinci Yolcu Vagonu'ndan süzülen ışıkların aniden söndüğünü fark etti. İçeriden yükselen feryatlar geceyi kesti.
"İ-İçeri dönmeli miyiz?"
"Bekleyin."
Liderin emriyle diğer iki adam duraksadı.
Nihayetinde Violet’in kaybolduğu pencereden yükselen feryatlar kesildi. Tıssı bile çıkmıyordu artık.
Lider derin düşüncelere daldı. Bu cadı kılıklı eski çocuk asker şimdi nasıl bir hengame çıkaracaktı?
"Kim... Kim var aşağıda?"
"Bizim kiraladığımız silahlı örgütten birileri."
"Panoramik Vagon'da ve Birinci Yemek Vagonu'nda da adamlar vardı. Ama bu son iki vagonda konuşlananlar o kadını buraya kadar kovaladı... Ve hepsi etkisiz hale getirildi. Güya yerlerine yenileri geçecekti."
Işıklar bir kez daha karardığında, Panoramik Vagon ile Birinci Yemek Vagonu'ndan çığlıklar yükseldi. Ardından her şey yine derin bir sessizliğe büründü.
Lider, yaşanan bu doğaüstü olaylar karşısında mavi pelerinli omuzlarının titrediğini hissetti. Tüyleri diken diken oldu. "İlerliyor."
'Femme Fatale' isimli tren; önden arkaya doğru 1, 2 ve 3 Numaralı Lokomotifler, 1 ve 2 Numaralı Tek Kişilik Yataklı Vagonlar, 1 ve 2 Numaralı Basit Yataklı Vagonlar, 1 ve 2 Numaralı Yolcu Vagonları, Panoramik Vagon, 1 ve 2 Numaralı Yemek Vagonları ve en arkadaki bir yük vagonundan oluşan toplam on üç vagonluk bir diziydi. Violet, İkinci Yolcu Vagonu'na atlamıştı. Ardından muhtemelen Panoramik Vagon'a ve Birinci Yemek Vagonu'na geçmişti. İkinci Yemek Vagonu'nu ise zaten kendisi boşaltmıştı. Hiçbir şeyin olmadığı bir yere doğru kaçarak ne yapmaya çalışıyordu?
Adamlarından biri, "Komutanım, belki de gerçekten içeri girmeliyiz..." demeye kalmadan dizinin üstüne kapaklandı. Diz kapağında kocaman bir delik açılmıştı.
Peş peşe silah sesleri yankılandı.
"Yere yatın!"
Mermiler başlarının üstünden teğet geçiyordu.
Yara almayan adam, vurulan yoldaşına elini uzattı. Fakat yardım etmek için uzanan o avuç da bir mermiyle delindi.
"Geri çekilme! İçeri girip destek çağırın!"
"Ama Komutanım—"
"Daha büyük kalibreli bir silah getirin!"
Yaralı adamlar, taze yaralarını bastırarak vagonların birleşim noktasına doğru süründüler.
Merminin geldiği yön hiç şüphesiz en son vagondun. Ateş seri halde açılmış ama sonra yine kesilmişti. Liderin gözleri, zifiri karanlığın içinden yeşeren bir şeyi seçebiliyordu.
"Kaçtılar demek? Onların icabına sonra bakacağım. Pekala, bir kez daha başlayalım." Karşısındaki insansı varlık, kibarca ona seslendi ve ayağa kalkmasını bekledi.
Bu kadın, savaş alanının orkestra şefiydi. Saldırılarını bir beste gibi dokuyor, sergilediği ezici dövüş sanatları ile izleyenlerin duygularını zirveye tırmandırıyor, akıl almaz eylemleriyle herkesi hayrete düşürerek bölgeyi tamamen domine ediyordu. Saçları ne kadar kana bulanırsa bulansın, giysileri ne kadar yırtılırsa yırtılsın ya da bedeninde kaç yara açılırsa açılsın...
"Pekala, bir kez daha."
...dövüşmeyi asla bırakmıyordu. Birlik lideri, bu kadına neden Leidenschaftlich’in Savaşçı Bakiresi dendiğini şimdi çok daha net anlıyordu.
"Geliyorum, Binbaşım."
Violet’in mermisi bitmiş olmalıydı. Aşağıdaki bir düşmandan çaldığı tüfeği bir kenara fırlattı. Ardından bir hançer çıkardı. Rakibi olan birlik liderinin elinde ise süngülü bir tüfek vardı. Savurdukları silahların ağırlığı kıyaslanamazdı bile.
İki taraf da tek kelime etmeden birbirine girdi. Violet hançerinin keskin ucuyla seri darbeler indirdi ama en sonunda hançer, ağırlık karşısında dayanamayıp kırıldı. İş görmez hale gelen silahı göz ucuyla bile bakmadan protez koluyla savurup attı. Hançer parçası liderin yüzünü çizse de adam geri adım atmadı; süngüyü böğründen savurarak Violet’in bedenine sertçe geçirdi. Yediği darbenin etkisiyle dengesi bozulan Violet, peş peşe gelen hamlelerle sarsıldı. Süngünün sivri ucundan kaçmaya çalışırken göğsü yarıldı. Anında elini yere koyup ağırlık merkezini kaydırdı, gövdesini döndürerek aradaki mesafeyi açtı. Diğer adamlarla kıyaslandığında, bu liderin çeviklik açısından katbekat üstün olduğu belirgindi.
Violet elinin altındaki silahları taradı. Eteğinin altına uzandı ve uyluğuna bağlı kılıftan fırlatmalı bir bıçak çıkardı.
Saçları çözüldüğünde, arasına gizlediği iğneler çoktan kaybolup gitmişti. Fırlatmalı bıçak son kozuydu. Ondan sonra geriye sadece yumrukları kalacaktı.
"Üzerinde daha kaç tane silah gizliyorsun?"
"Bunlar öz savunma için." Bir canavar gibi kesik kesik nefes alan Violet geri adım attı. Bir sonraki hamlenin, bu savaşın kaderini belirleyecek hayati bir darbe olacağını biliyordu. Dövüş gücü bakımından kendisinden aşağıda olan birine karşı savaşsa da, buraya kadar aralıksız dövüşen her insan gibi o da kan ter içinde kalmıştı. Yine de içinde kaybetmeye dair en ufak bir istek dahi yoktu.
Derken, açıkta kalan köprücük kemiğinin üzerinde durması gereken o şeyin yerinde olmadığını fark etti. Düzensiz solukları bir anda kesildi. Geri çekilirken gözleri panikle etrafta gezindi.
"Düşmanın olsam da zafer arzuna hayran kaldım. Pes etmeyi bilmiyorsun."
Böyle bir ölüm kalım savaşında endişelenmesi gereken en son şeydi belki de. Yine de gözleri umutsuzca o broşu aradı. Trenin üzerinde, bu ortama hiç uymayan o güzel, ışıltılı nesneyi hemen göremedi.
"Kazanmak... İstediğimden değil. Bu dövüşü kazansam bile elde edeceğim tek bir şey yok." Violet farkında olmadan çok hızlı konuşuyordu. Bir şey aradığını adama belli etmemeliydi.
"Öyleyse neden dövüşüyorsun?"
"Hiç. Sadece dövüşmem gereken bir ortam oluştu, ben de yapmam gerekeni yapıyorum. Benim için dövüşmek, yaşamak demek. Kaybedersem, sadece ölürüm."
"İçinde hiç mi duygu yok yani?"
"Bilmiyorum. Ben... Kendime dair hiçbir şey bilmiyorum. Eski bir askerim ama asker olmadan öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Belki artık çok geç ama... Hiçbir şey hatırlamıyor oluşum garip değil mi? Nerede doğdum, kimin çocuğuyum, eski adım neydi bilmiyorum. Ama tüm bunların beni üzüp üzmediğini sorarsanız, tek bir an bile üzmedi derim. Çünkü... Çünkü..." Violet konuşurken broşu gördü. Tam da şövalye liderinin ayaklarının dibinde duruyordu.
Adam da fark etti.
"Çünkü ben... Bütün bu boşluğu silecek o tek şeyi bekliyordum."
Koşup o broşu kapma isteğini bastırdı, içindeki arzuyu öldürdü.
"Lafı uzattığını sanmıştım... Demek sebebi buymuş?" Lider, avucunu uzatarak ona durmasını işaret ederken broşu yerden aldı. Bunun birine ait olduğunu ilk kez fark ediyordu. "Önemli bir şey mi?"
Başını sallasa adam onu aşağı atar mıydı? Yoksa geri mi verirdi? Violet bilemiyordu. Ancak kendisi onun yerinde olsaydı ve bu savaştan sonra ne pahasına olursa olsun kurtarması gereken biri, yapması gereken işler olsaydı... Adamın ne düşündüğünü anlamak için kendini onun yerine koymak zorundaydı.
Eğer onun yerinde olsaydı...
"Gel de al!"
...içinde ne tür duygular barınırsa barınsın, o nesne düşmanı tuzağa çekmek için bir yemden başka bir şey olamazdı.
Broş havada süzüldü. Violet hiç duraksamadan ileri atıldı. Şövalye birliğinin lideri süngüsüyle üzerine geliyordu. Violet adamın ayaklarını hedef alıp fırlatmalı bıçağını fırlattı. Adam sanki bunu bekliyormuş gibi hamleyi savuşturdu. Ama bu kısa an Violet’a yetti; uzanıp broşu yakaladı. Gece gökyüzünde ışıldayan bu mücevher, dünyadaki en güzel şey olarak tanımladığı Binbaşı'sının gözleriyle birebir aynıydı.
“Aptal!!”
Broşu tutmadığı sol koluyla gelen darbeyi karşıladı. Peş peşe yediği darbeler dengesini bozunca bir, iki, üç adım gerilemek zorunda kaldı. Ve sonunda Violet’ın sol kolu parçalandı; içindeki mekanik parçalar etrafa saçıldı. Gövdesinden kopup dağılan metal parçaları, savrulan çiçek yapraklarını andırıyordu.
Güm, güm, güm. Violet, kalbinin kulaklarında yankılanan o rahatsız edici atışlarını hissediyordu.
Nedense zaman yavaşlamıştı sanki. Birlik lideri bir yandan küfürler savurup bağırıyor, bir yandan da kılıcını tepesinden aşağı indiriyordu. Violet’ın sırtı trenin iskeletine çarptı. Adam askeri botuyla karnına basınca hareket edemez hale geldi. Birkaç saniye içinde göğsüne saplanan çelikle cansız bedeni oraya serilecekti. Her şey gözlerinin önünde cereyan ediyordu ama her an sanki ağır çekimdeydi.
Violet, üzerine doğru gelen kılıcın ucuna bakmak yerine, son ana kadar avucunda sıkı sıkıya tuttuğu zümrüt broşa dikti gözlerini. Sağ elinin içinde koruduğu o yeşile, henüz hayattayken, gözleri açıkken son bir kez bakmak istemişti.
O ışıltı, doğrudan o adamın kendisiydi.
Binbaşı.
Artık hiçbir yere gitmeyecekti.
Binbaşı.
Bir daha asla ayrılmayacaklardı.
Binbaşı, ben... yaşadım.
Bu his onu tarifsiz bir şekilde mutlu ediyordu.
Binbaşı, hatırlıyor musunuz... İlk karşılaştığımızda bana sarılmıştınız. Benden uzun süre korkmuştunuz. Vahşi hayvanlar bu tür korkuları çok net hisseder. Yine de beni yanınızdan ayırmadınız. Muhtemelen... ben... kesinlikle... herkesin eline düşebilecek biri olduğum için terk edilmiştim. Yine de yarar sağlamak istedim, çünkü sizin bana ihtiyacınız vardı. Sizi göremediğim günler boyunca hep bir şeyler eksikti, sanki zaman geçtikçe o boşluk daha da büyüyordu. Neden başkalarına öldüğünüzü söylemelerini tembihlediğinizi hiç anlamamıştım. Bir gün sizinle karşılaşırsam, bana sorduğunuz "Neden hislerimi anlamıyorsun?" sorusuna ve "Seni seviyorum" sözlerinize karşılık vermek istiyordum. Binbaşı... ben... sizin Violet'ınız... hâlâ sizin tarafınızdan seviliyor mu?
Kemik ve etin biçilme sesi yerine, rüzgarı bıçak gibi kesen silah sesleri patladı. Süngü, Violet’ın görüş alanından kayboldu. Birlik liderinin kolu bir oyuncak gibi yana savruldu ve adam aksi yöne doğru sert bir tekmeyle fırlatıldı.
Biri onun için dövüşüyordu.
Birlik lideri bağırarak bu üçüncü kişinin kim olduğunu sordu ama yanıt alamadı. Diğeri sessizce kılıcını çekip Violet’a siper oldu. Ardından saldırıya geçti. Violet, adamın kılıcı tutuşundaki o tanıdık uzmanlığı ve yıllarca arkasından yürüdüğü o sırtı görünce soluğu kesildi.
“Violet, hayatta mısın!?”
Bu ses, Violet’ın unutmamak için zihninde defalarca yankılattığı sesin ta kendisiydi. Kalbi delicesine çarpmaya başladı. Zorlanarak da olsa bedenini doğrululttu.
Adam, kılıcıyla birlik liderini biçtikten sonra panik dolu bir ifadeyle arkasını dönüp ona doğru koştu. Karşısındaki adam, birlikte geçirdikleri günlerdeki gibi değildi. İlk karşılaştıkları zamandan bu yana dış görünüşü çok değişmişti. Ancak değişmeyen tek bir şey vardı: O mavi ve yeşil gözler birbirine kilitlendiğinde, aralarındaki zaman kısa bir an için dururdu. Sanki birbirlerine "Zaman, dur. Çok güzelsin," der gibiydiler.
En başından beri böyleydi.
“Binbaşı!”
En başından beri, ikisi tam da bu şekilde kaderin bir cilvesiyle karşılaşmak için doğmuşlardı.
Gilbert, Violet’a doğru koşup bedenini destekledi. “Gel, Violet.” Dizlerinin üzerine çöktü, kızın büzülmüş bedenini kaldırıp kucağına aldı. Kılıç kayışını çıkarıp önce kendi koluna, ardından Violet’ın koluna doladı. “Sana... her şeyi sonra anlatacağım. Özür dilemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ama şimdilik, ne olur yapacağım şeyi bağışla... Ve sakın bırakma.”
Violet sıkı sıkıya tuttuğu şeyi hatırladı; dövüş sırasında aceleyle geri aldığı zümrüt broş. Parmaklarını yavaşça açıp broşu Gilbert’a gösterdi. Sonra doğrudan adamın gözlerinin içine baktı. O mavilikte sadece Gilbert’ın aksı vardı. Dudakları titriyor, tek bir kelime bile sarf edemiyordu. Sadece o eşyayı koruduğunu ona haber vermek istiyordu.
Zümrüt broşu gören Gilbert’ın gözleri acıyla burkuldu. “Sen... bunu hâlâ saklıyor muydun?” Broşu Violet’ın avucundan alıp göğüs kısmı yırtılmış bluzunu birleştirircesine yerine takarkenki tavrı, geçmişteki haliyle birebir aynıydı.
“...başı.” Ona bir şeyler söylemeye çalıştı, ne olduğu önemli değildi. “Binbaşı!”
Ancak yerde yatıyor olması gereken birlik lideri doğrulmaya çalışıyordu. Yaralı adamlarından birine tutunarak onlara doğru büyük kalibreli bir pompalı tüfek doğrulttu. “Seni Leidenschaftlich köpeği...!” Gilbert’ın kılıç darbesi yüzünden boynu kan içindeydi. Ağzından kan köpükleri saçılıyordu. “Sizi yok edeceğim! İkinizi birden ortadan kaldıracağım! Bu diyarda size yer yok! Dünyamızdan defolun! Yok olun! Yok olun!”
İki taraf da dışarıdan bir yardım almadan dövüşecek durumda değildi. Karşı tarafı çatışmayı bitirmeye ikna etmek için artık çok geçti. Kimsenin geri adım atacak hali yoktu.
“Binbaşı, lütfen beni bırakın.” Violet hiç tereddüt etmeden söyledi bunu. Eğer kendisini bırakması ve yere düşmesine izin vermesi işleri kolaylaştıracaksa, karşısındaki adam ne olursa olsun bu durumun üstesinden gelebilirdi. Buna tüm kalbiyle inanıyordu.
“Sana bırakma dedim.” Gilbert başını salladı. Violet’ın kolunu ve bedenini saran kavrayışı daha da sertleşti. Ardından protez olan diğer elini trenin üzerinden yukarı doğru kaldırdı.
Birlik lideri kahkaha attı. Birbirine sarılmış bu ikilinin birlikte ölmeyi seçtiğine kanaat getirmişti herhalde.
“Binbaşı... o halde, lütfen,” Violet, sürekli koruduğu o mücevherden katbekat daha güzel olan efendisine gözlerini dikti, “hiçbir yere gitmeyin.”
Tüfek onlara doğrultulmuştu.
“Lütfen yanımda kalın... Bana nasıl davrandığınızın bir önemi yok. Sadece sizinle olmak istiyorum. Hepsi bu. Başka hiçbir şeye... gerek yok. Binbaşı, ben...”
Okuma yazmayı öğrenmiş, sayısız kelime beldelemişti ama gerçekten değer verdiği insanın karşısında o kelimeler bir türlü dökülmüyordu dudaklarından.
“...sizinle birlikte olmak istiyorum.”
Orada duran şey artık bir oyuncak bebek değildi. Sadece tek bir adamın sevgisini arzulayan genç bir kızdı.
“Hiçbir yere gitmiyorum... Sana ihtiyacım var. Yanında olacağım...!” Gilbert Bougainvillea bu yakarışa adeta haykırarak yanıt verdi.
Çünkü tam o anda, görüş alanlarına mermiden başka bir şey girmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.