Kalbin Fısıltısı

Saat sekizi yirmi geçe, o devasa patlamanın artçı sarsıntıları Violet ile Gilbert'a kadar ulaştı. Zifiri karanlığın bağrından yükselen ışık ve alev huzmeleri, geceye saçılan ölümcül çiçekler gibi göğe süzüldü. İstasyonun havaya uçan çatısından kopan devasa bir parça, doğrudan şövalye birliği liderinin ve astının sırtına çarptı. Tetik çekilmişti fakat kurşun hedeften tamamen sapmıştı. Tutunmaya bile fırsat bulamayan ikili, şaşkınlık dolu çığlıklarla vagonun gövdesine çarpıp aşağı yuvarlandı. Violet, yanından kayıp giderlerken hemen elini uzatmaya yeltendi fakat uzattığı kolu ağır hasarlı olandı.

“Violet, sakın bırakma!”

Gilbert bir yandan Violet'ı korurken bir yandan da tren tamamen durana kadar darbenin şiddetine göğüs gerdi. Yolcuların feryatları kulaklarında çınlıyordu. Tren devrilmeden, istasyona çarpmak üzereyken ramak kala durabildi.

Vakit kaybetmeden silah sesleri yükselmeye başladı. Trenin ön tarafından yoğun bir sis perdesi yayılıyordu. Leidenschaftlich Özel Taarruz Birliği üyeleri, tıpkı Gilbert gibi bu karmaşayı fırsat bilip kontrolü ele geçirmeye başlamıştı. Üstelik istasyondaki engelleri aşarak trene doğru fırlayan birden fazla motosiklet vardı. Trenin üzerine "fırladıklarını" söylemek garip bir ifade gibi duruyordu fakat kelimenin tam anlamıyla yaşanan şey buydu. Kiminde tek bir sürücü vardı, kimindeyse iki kişi birden kurulmuştu. Ancak hepsinin tek bir ortak noktası vardı.

“Kaçmak isteyen herkes buraya gelsin!”

Bunlar CH Posta Servisi çalışanlarıydı. Bu kargaşadan yararlanıp normalde mektup dağıtımı için kullandıkları motosikletlere atlamış, kaçmaya çalışan ahaliyi köye doğru yönlendirmeye başlamışlardı. Aralarında, pencerelerden yağmur gibi yağdırılan mermilere aldırış etmeden korsanlara misilleme yapan iri yarı bir adam göze çarpıyordu. Bu kişi Violet'ın çalışma arkadaşı Benedict'ten başkası değildi. Kurtarma operasyonuna destek olarak gelen diğer Leidenschaftlich taburu da nihayet sahnede belirdi.

Gilbert önündeki manzaraya bakarak derin bir nefes verdi. Violet da aynısını yaptı. Yolcuları korumak adına alınan tüm önlemler pürüzsüzce işliyor gibiydi.

İçleri biraz olsun rahatlayınca, iki genç bir an öylece kalakaldı. Ne de olsa karşılarındaki manzara korkutucu derecede masalsıydı. Küller, kıvılcımlar ve alev hüzmeleri gecenin karanlığında rüzgara kapılıp dans ederek üzerlerine yağıyordu.

Gilbert, Violet'ın bedenine doladığı kılıç kemerini çözdü. Ardından askeri üniformasının ceketini çıkarıp kızın omuzlarına örttü. “Violet.”

Bu koşullarda aşağı inmek son derece tehlikeli görünüyordu. Gilbert'ın atması gereken bir sonraki adım, kargaşaya bulaşmadan Violet'ı kurtarma ekibindeki postacılara emanet etmekti. Ardından çatışmaya geri dönüp kaosu bastırmaya yardım etmek zorundaydı.

“Binbaşım.”

“Violet, dinle beni.”

“Kalkmana yardım edeceğim, ayağa kalkmalısın,” diyecekti ama kıza baktığı an kelimeler boğazına düğümlendi.

Violet'ın gözleri titreşiyordu. Gözpınarlarında biriken yaşlar her an taşmaya hazırdı.

“Binbaşım…” Kız, göğsündeki broşun durduğu yere sımsıkı tutundu.

Gilbert Bougainvillea tam karşısındaydı. Sadece bu gerçek bile, savaş alanının dahi başaramadığı bir şekilde kalbinin güm güm atmasına yetiyordu.

“Ben de savaşacağım. Sivilleri kurtarmak için geldiniz, değil mi?” Kendini bir makine gibi davranmaya koşullandırdığı için Violet, bu şartlarda bile Gilbert'ın işine yarama gayretindeydi.

“Sen de o sivillerden birisin.”

“Ben… Binbaşı'nın… aracıyım.”

“Sen bir araç değilsin. Benim korumam gereken kişi sensin ve senin savaşmaman gerekir. Bu görev Leidenschaftlich ordusunun albayı olarak bana, Gilbert Bougainvillea'ya aittir. Emrimdeki askerlerin görevidir. Violet, seni hemen güvenli bir yere götüreceğim.”

Violet'ın yüzünde, sanki sert bir darbe almış gibi bir ifade belirdi. “Albay… Binbaşım… Albay… Gil… bert.”

“Bana ‘Binbaşım’ demende bir sakınca yok.”

“Bin… ba… şım… Gilbert…” Violet sağ eliyle yüzünü kapattı. Parmaklarının arasından gözyaşları süzülüyordu.

Şu an ‘üzgündü’.

“Eğer… bir araç değilsem, neden… beni bırakmayacağınızı söylediniz…?”

Onu bırakmayacağını duymak içini ‘huzurla’ doldurmuştu. Fakat varlık sebebinin reddedilmesi ona ‘keder’ veriyordu. Yeniden karşısına çıkmışken, neden tekrar bir araç olmasına izin vermiyordu ki? Violet'ın dünyasında kendi değerinin yegane karşılığı şiddetten ibaretti.

“Violet.”

Araç olmakla insan olmak arasında bocalayıp duran kıza, aşkı ve sevgiyi bilmeyen o küçücük ruhuna, Gilbert tam o anda bir şeyleri yeniden aktarmaya yeltendi.

“Hayatını mahvettim. Savaşa gitmene göz yumdum. Canını yaktım. Bütün bunlardan öyle büyük bir pişmanlık duydum ki kendi canıma kıymayı bile düşündüm. Yine de beni aradığını biliyordum. Seni uzaktan korumaya karar vermiş olsam da bugün kendime hakim olamayıp çıkıp geldim. Ben… zannettiğin gibi biri değilim. Yüce bir efendi ya da onurlu bir adam değilim. Kesinlikle sana layık biri değilim.”

Ne olursa olsun, nerede yaşarsa yaşasın ya da bir budala dahi olsa ona olan sevgisinin asla tükenmeyeceğini biliyordu.

“Yine de, şu an bile seni bir insan olarak seviyorum. Benim için asla bir araç değilsin.”

“Bir… araç… olmasam… bile mi…?”

“Artık ustan da değilim. Yine de yanında kalmama izin vermeni istiyorum.”

Sessizlik

“Violet?”

Violet, boğazını yakıp kavuran o hissin akıp gitmesine izin verdi. Gözyaşları ateş gibi sıcacıktı. Bunlar, hayatı boyunca tek bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda döktüğü o gözyaşlarının, içindeki duyguların kanıtıydı.

İlk ağlayışı çocuk bir asker olduğu zamanlardı. Mücevher misali mavi göz irisleri ve altın sarısı kirpikleri olan, güzeller güzeli küçük bir kız çocuğu, bir araçtı o zamanlar.

“Ben…”

Şimdiki hali, Gilbert'la ilk karşılaştığı o zamanki gibi değildi artık. Savaş meydanlarında koşturduğu dönemdeki görüntüsünden de eser yoktu. Saçları uzamış, karşısında duran o zarif ve vakur genç kadına dönüşmüştü. Gilbert'ın elini bıraktığı o küçük kız, şimdi sevdiği adamın karşısında tam manasıyla yetişkin bir kadın olarak duruyordu.

“Ben…”

Aradan geçen yılların ardından nihayet duygularını aktarabileceği o ana, o yere ulaşabilmişti.

“İlk başta… beni bırakıp gitmenizin, beni Evergarden çiftine teslim etmenizin ve Başkan Hodgins'e emanet etmenizin anlamını çözememiştim. Ya da bana özgür olmamı söylemenizin sebebini. Sadece… artık bana ihtiyacınız olmamasına rağmen neden beni sokağa atıp fırlatmadığınızı düşünüp durdum. Sizin hislerinizin… hiçbirini anlayamadım Binbaşım. Şimdi bile bana bunları söylerken, bir araç olsaydım her şeyin daha iyi olacağını düşünmeden edemiyorum. Ben… ben size layık biri değilim Binbaşım… Benim varlığım… sanki yanlışlıkla üretilmiş hatalı bir ürün gibi. Bu yüzden insanların düşünceleri de… Ama…”

İri gözyaşı damlaları mavi gözlerinden süzüldü. Çenesinden akıp zümrüt broşunun üzerine damladı.

“Artık bir şeyleri hissedebiliyorum. Binbaşı'nın bana bağışladığı bu yeni hayat sayesinde, azar azar da olsa anlamaya başladım. Üzüntüyü, sevinci… gururu, korkuyu, her şeyi… Bir insanın başka birine duyabileceği tüm hisleri… Bunları kendi hislerimmiş gibi tamamen kavrayamasam da başkalarının yerine mektup yazarken, tanıştığım insanlar sayesinde hissedebiliyorum. Binbaşım, ben… yavaş yavaş… söylediğiniz şeyleri de anlamaya başladım.”

O zamanlar söylediği şeyleri. Ona anlattığı o sözleri.

“Küçükken senin için daha fazlasını yapabilseydim, acaba bu tür şeylere ilgi duyar mıydın?”

“Siz… öyle düşünseniz de… benim için siz…”

“Emirlerimi… bu kadar çok mu istiyorsun?”

“Neden… her şeyi ne olursa olsun bir emir olarak görüyorsun ki?! Gerçekten seni bir araç olarak gördüğüme inanıyor musun? Öyle olsaydı, o küçük halini kucağımda taşımazdım ya da büyürken kimsenin sana sataşmasına engel olmazdım! Ne olursa olsun, sana karşı… ne hissettiğimi… anlamıyorsun. Normalde… herkes… bunu kesinlikle anlardı. Kızgın olmamın, acı çekmemin sebebi sensin. Ama sen bunun ufacık bir kısmını bile kavramıyorsun.”

“Hiç duygun yok mu senin? Öyle değil, değil mi? Hiç hissin yokmuş gibi davranma. Öyle değil çünkü! Eğer duyguların yoksa yüzündeki bu ifade de ne? Böyle bir yüz ifadesi takınabiliyorsun işte! Duyguların var senin. Tıpkı benimki gibi… bir kalbin var!”

“Sevmek… dünyada en çok korumak istediğin kişinin o olduğunu düşünmektir.”

“Sen önemlisin… çok değerlisin. Canının yanmasını asla istemiyorum. Mutlu olmanı istiyorum. İyi olmanı istiyorum. Bu yüzden Violet… yaşamalı ve özgür olmalısın. Ordudan kaç ve kendi hayatını yaşa. Ben yanında olmasam da iyi olacaksın. Violet, seni seviyorum. Lütfen yaşa.”

“Onları… anlamaya başladım.” Farkında olmadan sesi sanki solup gider gibi kısıldı. Görüş alanı da bulanıklaşıyordu. Violet'ın mavi gözlerinden yaşlar dökülmeye devam etti. Eskiden duyguları anlamadığını söyleyen o dudaklardan bu kez bambaşka kelimeler döküldü: “Ben de… ‘seni seviyorum’ ne demek… birazcık olsun anlıyorum artık.”

Henüz her şeyi kavrayabilmiş değildi. Yine de hiçbirini reddetmeden, bundan sonra her şeyi anlamaya kararlıydı. İçinde yükselen bu gayretin ardındaki tek sebep, Gilbert Bougainvillea’nın ona sevgisini haykırmış olmasıydı.

Gilbert’ın göğsü, içinde kasırgalar koparan hislerle sıkıştı. Keder ve tarifsiz bir sevinç gözlerini buğulandırdı.

“Violet.” Elini ona doğru uzattı.

Parmak uçları havada asılı kaldı. Az önce onu korumak için ölesiye bir çabayla sarılırken aklına bile gelmeyen bir korku zihnini sarıvermişti. Şimdi ona dokunmaktan çekiniyordu.

Genç kız onu kabul eder miydi? Violet artık Gilbert’ın bir emri altındaki araç değildi. Küçük bir çocuk da değildi. Ona öyle kolayca dokunamazdı.

Violet Evergarden, yeryüzünde kendi ayakları üzerinde duran tek bir canlı, onun bu dünyada sevdiği tek kadındı. Gilbert hayatında ilk kez birini böylesine seviyordu. Birini sevmenin, birinin sevgisiyle sarmalanmanın inceliklerini o da henüz öğrenmekteydi.

İkisinin kaderine kazınmış o savaş gürültülerinin ortasında, nihayet yeni bir şey filizleniyordu.

Gilbert, gözyaşları içindeki bu kız çocuğuna bakarken içindeki şefkati dizginleyemedi. “Violet, gözyaşlarını silmeme izin ver.”

Bu rica üzerine Violet yüzünü ellerinin arasına daha da gömdü. Ağlarken görünmek istemediği açıktı. Kendince, attığı her adımla karşısındaki adamın nefretini kazanma ihtimalinden dehşete düşüyordu. Sevgi her ne kadar narin bir his olsa da bir o kadar da kırılgan bir yapıya sahipti, bunu içgüdüsel olarak sezmişti.

“Violet, lütfen. Yüzünü göreyim. Ne halde olursan ol, sana olan hislerim asla değişmeyecek.” Kız yüzüne bakmayınca Gilbert utangaç bir tebessümle fısıldadı. “Bak, ben de ağlamak üzereyim.”

Aslında gözyaşları çoktan süzülmeye başlamıştı bile. Kendini tutamıyordu. Yaşlar göz pınarlarından dökülüyor, döküldükçe yenileri ekleniyordu. Tıpkı ona karşı beslediği hisler gibi, bu gözyaşlarını da durdurmanın bir yolu yoktu.

“Violet.”

Genç kız, sadece adının onun dudaklarından dökülmesiyle bile titredi.

“Yavaş yavaş olsa da olur. Eğer... anlamaya başladıysan, ne kadar sürecekse beklerim. Adım adım gitmemizin hiç mahzuru yok. Senden hemen bir yanıt istemiyorum. Sen 'Artık anlıyorum' diyene kadar... Ne kadar sürecek olursa olsun, sadece senin için bekleyeceğim. Bugün sana seni sevdiğimi bir kez daha söylemek istedim ama karşılığında bir şey beklemiyordum.”

Gözyaşları bir kez daha yanaklarından aşağı süzüldü.

“Senden... artık hiçbir şey çalmayacağım. Sana vermekten başka hiçbir dileğim yok. Bir gün 'Anladım' diyecek olursan, sevgimi kabul etmeni isterim. Violet.” Adam, protez koluyla hıçkırıklarını bastırmaya çalışan kıza doğru eğildi. “Seni seviyorum. Bırak, gözyaşlarını sileyim.”

Bileğinden tutup yavaşça yüzünden uzaklaştırdığı elin ardında, artık o sessiz, ifadesiz ve makineden farksız Otomatik Anı Oyuncak Bebek yoktu. Aksine, birinden ilk kez böylesine katıksız bir sevgi görmenin verdiği o hafif korku ve sevinçle ağlayan kanlı canlı bir çocuk vardı.

Gilbert, yanaklarını okşadıktan sonra titreyerek gözyaşı döken Violet’a sıkıca sarıldı. “Bunu öylesine çok istiyordum ki...” diye fısıldadı, gözyaşları yeniden sel olurken.

“Violet, seni seviyorum.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.