Sağanak yağış dindikten sonraki sabah büyüleyiciydi. Çisenti kesilmiş, yerini çiğ damlalarıyla bezeli ağaçların ve çimenlerin o kendine has yağmur sonrası kokusuna bırakmıştı. Güneş, dünyayı gün batımından çok daha farklı, duru bir ışıkla sarmalıyordu. Parlayan güneşin altında, havadaki nem zerrecikleri elmas gibi ışıldıyordu. Issız bir adada kök salmış gizemli bir tarikatın kutsal kabul ettiği bir genç kızın hem doğum günü hem de cenaze töreni, işte böylesine güzel bir günde başlıyordu.
“Leydi Lux, lütfen huzurla gidin.”
Bilekleri bağlı olan Lux, üzerine doğrultulmuş bir silahın gölgesinde, çiçeklerle doldurulmuş küçük bir kayığa bindirildi. Lisbon’un ağzından dökülen o huzur dileği, ölecek olan kızın iyiliği için söylenmemişti. Lux’un yüzünde feci şekilde darp edildiğine dair mor izler vardı. Dudakları patlamış, morarmış; göz kenarları yarılmıştı. Muhtemelen günlerdir uyumasına izin verilmediği için başı öne düşüyor, bakışları bir noktaya odaklanamıyordu.
Lux bu perişan haline rağmen sessizliğini koruyunca Lisbon alaycı bir kahkaha attı. “Leydi Lux, şimdiye dek gördüğüm en uysal ve yönetmesi en kolay yarı tanrı sizdiniz. O Otomatik Anı Bebeği’nin kaçmasına yardım ettiğiniz için sizi affetmiş değiliz ama... Madem göklere doğru bir yolculuğa çıkıyorsunuz, artık sizi suçlamayı bırakacağız. Son bir sözünüz var mı?”
Lux, boş gözlerle Lisbon’a baktı. Dünya böylesine eşsiz bir manzaraya sahipken, içinde yaşayan insanlar nasıl bu kadar çirkin olabiliyordu? Lux’un ne hissettiğini anlamış gibi, Lisbon’un dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi.
“Bunu daha ne kadar yapmaya devam edeceksiniz?”
“Daima. Sonsuza... Kadar.”
“Peki, bunun anlamı ne?”
“Bunu şimdi mi soruyorsun?” Lisbon onu küçümseyerek burnundan soludu. “Tanrıların yarattığı bu dünyayı korumak istiyoruz. Yarı tanrı efsanelerini birkaç kez dinledin, değil mi? Onlar hem göklerde hem de yeryüzünde birer aykırılıktır. Sen de bir aykırılıksın. Senin gibi bir varlık... Çok tuhaf. Öyle değil mi?”
Lux, tuhaf olarak damgalanmasına karşılık verecek gücü kendinde bulamadı.
“Varlığın bile başlı başına tuhaf. O gözlerin, o saçların ne öyle? Hiç normal değiller. Aykırı olanlar ortadan kaldırılmazsa, başımıza iş açabilirler.”
“Ben... hiçbir şey... yapmadım.”
“Henüz bir şey yapmamış olsan bile, bir gün yapabilirsin. Varlığın huzur kaçırıyor. Basitçe söylemek gerekirse, senin gibilerden... korkuyoruz. İşte bu yüzden sana tapıyor, saygı duyuyor ve sonra da seni öldürüyoruz.”
Kendilerine benzemeyen, kendi kalıplarına uymayan hiç kimseye tahammülleri yoktu.
Lux, bu insanların neden bir araya geldiğini nihayet anlamıştı. Sınırı aşmış bir öz sevgi... Bir başkasını kendileriyle bir görmediklerinde huzursuz oluyorlardı. Bu yüzden de onu yok ediyorlardı. Bu sapkın bir inançtı ancak onlar için normal olan buydu.
——Ve burada asıl deli olan benim, çünkü bu insanlar tarafından öldürülmenin en iyisi olacağını düşünmüştüm.
Silah, Lux’un başındaki taca doğrultuldu.
“Aslında boğularak ölmen gerekiyordu ama seninle ilgilenen Rahibe merhamet etmemiz için yalvardı. Bu yüzden seni kurşunla öldüreceğiz. Çünkü nefessiz kalarak can vermek... korkunçtur. Elveda Leydi Lux. Son anlarında sana bu ilahiyi armağan ediyoruz: Otuz iki numaralı koro parçası.” Lisbon, arkasına bir işaret çaktı.
İşaretle birlikte, orada dizilmiş olan ve ikisini izleyen diğer rahibeler bir ağıt söylemeye başladılar. Toplu bir cinayete yeltenirken bile sesleri kulağa çok güzel geliyordu.
“Göklerdeki Tanrılarımız...”
Şarkı bittiğinde öldürülecekti.
Ölüm korkusunu hafifletmek için Lux, kutsal kitaplardan ezberletilen sözleri defalarca mırıldandı: “Ben senin çocuğunum, senin etin ve kanınım, senin gözyaşlarınım...”
Kayığın altından yankılanan su sesi, yakında içine akıp gideceği mezarının sesiydi.
“Acı bana, acı bana, halime acı.” Dişleri birbirine vuruyordu. “Tanrım, bana merhamet et.” Sesi ağlamaklı çıkıyordu. Lux, ölüme doğru giden bu geri dönülemez yolculuğun korkusuyla sessizce gözyaşları döküyordu.
Ölmeyi kendisi seçmiş olsa da, ölümü karşılamanın ürkütücü olduğu gerçeği değişmiyordu. Yaşamak daha korkunç olsa da, kendisini bekleyen o son sancı dayanılmazdı.
“Tanrım... Tanrım... Leydi Roses...”
Lux’un bedeni muhtemelen nehir boyunca sürüklenecek ve o büyük şelaleden aşağı düşecekti. Cesedi çiçeklerle birlikte suyun üzerinde süzülecek, aşağıdaki gölete düşüp yutulacaktı. Tüm benliği sular altında kalacak ve dibe çökecekti. Sadece bunu hayal etmek bile bayılmasına yetiyordu. Keşke şimdi bayılıp kalabilseydi; bu harika olurdu.
“Tanrım... Leydi Roses... Leydi Roses...” Lux, annesi olduğu söylenen tanrıçanın adını sayıklayıp duruyordu. “Leydi Roses... Leydi Roses...” Korkusunu yenmek için dualar okumak yerine defalarca onun ismini haykırıyordu. “Leydi Roses... Leydi Roses... Leydi Roses...”
——Anne, beni doğurup terk ettikten sonra şimdi benimle hiçbir ilgin yokmuş gibi mi davranacaksın?
“Leydi Roses...”
——Hayatım ne için vardı ki?
“Leydi... Roses... öğğ... ah, ugh...”
——Küçükken, fakir olmama, bir yetim olmama rağmen ölümü asla kendi isteğimle seçmezdim. İşler nasıl bu noktaya geldi?
“Leydi... Roses... uuh...” Hıçkırıklar içinde sesleniyordu. “Uuh... uh... Rose...” Son anlarını böyle geçiriyordu. “Uah—aaah... uuugh...” Ağzı bir karış açık, son bir nefes alma arzusuyla inliyordu. “Vi...” Korkularını söküp atan kurtarıcısının adını sayıklıyordu. “Vi... o...” Lux, içgüdüsel bir çığlık attı. “Vi... o... let!”
“Eğer yardıma ihtiyacın olursa, adımı seslen.”
Hayatında onu gerçekten kurtarmaya yeltenen tek kişinin adıydı bu.
“Violet! Violet, Violet! Yardım et bana! Ölmek istemiyorum!”
Bu yakarış bir şeyleri mi tetiklemişti? Ağıtın ortasında bir çığlık yükseldi. Lisbon aniden yere yığıldı. Lux, birinin Lisbon’a arkadan vurduğunu gördü. Başına aldığı darbeyle Lisbon, kayığı tutan ipleri elinden kaçırdı ve kayık akıntıya kapılmaya başladı. Ancak ipler anında bir el tarafından yakalandı ve kayık durdu.
“Ha?”
Bu hadsizliği yapan rahibe, ifadesiz bir yüzle orada duruyordu.
“Ne? Neler oluyor?”
Kayığın iplerini tutan rahibe, Lux’u zorla karaya çekmek için kollarını ona doğru uzattı. Lux’u korumacı bir tavırla arkasına itti ve boş kalan kayık, kimsenin umurunda değilmişçesine akıntıyla sürüklenip gitti.
Sanki zaman durmuştu. Herkesin ağzı şaşkınlıktan bir karış açık kalmıştı.
“Ben...”
Ritüeli böylesine bozan birinin içeriden, aralarından çıkması akıl almaz bir durumdu. Bu imkansız bir şeydi.
“...adımı seslenmenizi bekliyordum, Leydi Lux.”
Bunu yapan kişi...
Başındaki beyaz örtüyü çıkarıp yüzünü gösterdi.
“Vi... olet!”
Hayatında Lux’a gerçekten yardım etmek için kendini tehlikeye atan tek kişi oydu. O tuhaf Otomatik Anı Bebeği.
Violet, kimse ne olduğunu anlamadan Lisbon’un düşürdüğü silahı kapmıştı. Hiç acımadan rahibelerin ayaklarına ateş açtı. Mermilerin çarptığı toprak, küçük patlamalarla havaya sıçradı.
“Yolu açın. Eğer birisi engel olmaya kalkarsa, uyarırım; bu işten sadece birkaç morlukla kurtulamazsınız.”
Rahibeler yerlerinden kıpırdamadan birbirlerine baktılar.
“Karşılık verin! Tanrılara hizmet eden kardeşlerim, saldırın!” Başındaki acıya dayanamayıp yerde kıvranan Lisbon diye bağırdı.
Rahibeler bu cesur çağrıya uyarak bir araya geldiler. Cübbelerinin altından bıçaklarını ve tabancalarını çıkarıp ikisine doğru yöneldiler.
“Kusura bakmayın ama size biraz sert davranmak zorundayım.” Violet, Lux’u kollarına aldı. Onu taşımanın zorluğunu umursamadan koltuğunun altına sıkıştırdı ve koşmaya başladı.
Rahibeler, sanki onlarla çarpışacakmış gibi üzerlerine doğru geliyordu. Violet, koşusundan aldığı hızla sıçradı ve birkaçını sanki domino taşlarını devirir gibi tekmeyle yere serdi.
Bir eşya gibi taşınan Lux, dengesiz bir çığlık attı. Violet, onu açtığı yolun sonuna doğru bıraktı ve tekrar düşmanlarına döndü. Cephanesi biten silahı geniş bir kavisle savurarak, Lux’u nişan almış birine fırlattı; silah kadının tam yüzüne çarparak onu bayılttı. Ardından, bıçakla üzerine koşan birinin midesine tekme atıp havaya zıpladı ve ters takla attı. Yere serilen bir rahibeden iki silah kapıp her ikisiyle de ateş ederek çevreyi kontrol altına aldı. Tek bir kişinin orduya karşı olduğu bu eşitsiz savaş alanında, Violet üstünlüğü tamamen eline almıştı.
Lux korkudan titreyerek geri çekildi. Bir düşmanın Lux’a tekrar saldırmaya çalıştığını fark eden Violet, anında ileri atıldı. Bir yılan gibi rahibenin vücuduna dolandı, bacaklarını kadının boynuna dolayarak ağırlığını verdi ve onu yere çaldı. Sonra da yumruğunu kadının suratına indirdi.
——O... inanılmaz.
Lux’un gözleri Violet’in dövüş tarzına mühürlenmişti.
Violet, yere serilmiş ve şaşkınlıkla ona bakan rahibelere dönerek, alışılmadık derecede yüksek bir sesle seslendi: “Kollarım Estark Şirketi yapımı protezlerdir. Vücudunuzu kolayca paramparça edebilirler. Buna hazır olan varsa, lütfen öne çıksın.” Bir elini göğsünün önünde açıp, avucundan gıcırtılar çıkararak yumruk yaptığı o cesur duruşu, güzel bir savaşçının ta kendisiydi.
Rahibeler, sanki defalarca tapındıkları savaş tanrıçası Garnet Spear’ın vücut bulmuş halini görüyorlarmış gibi ona bakakaldılar.
Kanası akan başına rağmen bir şekilde doğrulmayı başaran Lisbon, Çığlık atar: “Ne yapıyorsunuz? Yakalayın şunu! Onu tam burada göklere kavuşturabilirsiniz... Buna izin veriyorum. Böylesi bir canavarın bu topraklarda serbestçe dolaşmasına izin veremeyiz!”
"Yarı tanrılar canavar mı yani?"
Violet'in sorusuna hiç duraksamadan cevap verdi Lisbon: "Aynen öyle. Senin gibi canavarların bu dünyada yeri yok. Ne insan ne de tanrı olan melezler... Gücünüz bize ancak trajedi getirir! Sen... Sen bunun en büyük örneğisin! Böyle dövüşmeyi nerede öğrendin? Kaç kişiyi katlettin? Senin gibiler hiç doğmamalıydı. Sizi gidi heretikler!" Lisbon’un gözleri kan çanağına dönmüştü. Eskiden zarif bir gülümsemeyle kıvrılan dudaklarından artık öfke saçılıyor, ağzından köpükler taşıyordu.
Lisbon'un sözleri karşısında şaşkınlığa uğrayan rahibeler olsa da ona hak verip başıyla onaylayanlar silahlarını yeniden sıkıca kavradı.
Violet, Lisbon’un savurduğu lanetleri sakinlikle karşıladı. "Anladım. Görünüşe bakılırsa gerçekten bir yarı tanrı olabilirim. Eğer durum buysa, pek çok şeyi doğrulamam mümkün." Sesi o tatlı tınısını yitirip buz gibi bir hâl aldı. "Haklısın, benim gibi bir insan taklidinin göklere kavuşturulma bahanesiyle öldürülmesine belki de yapacak bir şey yoktur. Fakat Leydi Lux farklı. O... O sadece korkunç deneyimler yaşamış küçük bir kız." Ne sözlerinde ne de hareketlerinde en ufak bir tereddüt kırıntısı vardı. "Belki 'lütfen beni götürün' deseydim tatmin olurdun. Ancak ben artık evilleştirilmiş bir canavarım. Öyle kolayca öldürülmeye niyetim yok. Gereksiz savaşlara girmem yasak ama..." Siyah eldivenlerini çıkarıp yapay kollarını gözler önüne serdi. "Efendim bir keresinde bana 'yaşa' demişti."
Violet o anda Lisbon’a doğru atıldı ve bu kez yumruğunu tam midesine indirdi.
Lisbon uzun bir mesafe uçtu. Bedeni nehre düştü; akıntıya kapılıp sürüklenecek gibi göründüğü için diğer rahibeler büyük bir telaşla yardımına koştu.
Yumruğunun tek bir savruluşu bile koca bir insanı bir oyuncak bebek gibi havada uçurmaya yetmişti. Bu gerçeğe şahitlik edenler, ellerine geri aldıkları silahları birer birer yere bıraktı.
"Meydan okumak isteyen varsa öne çıksın. Ben, Violet Evergarden, sizinle yüzleşeceğim."
Bunca şiddetin ortasında sakince duran bu güzel kadın, hem ürkütücü hem de büyüleyici görünüyordu.
Neticede o andan sonra hiç kimse ona karşı gelmeye yeltenemedi. Lux ve Violet, oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.