Fırtınanın Getirdiği Yabancı

O gün gökyüzü sabahtan beri kapalıydı; bembeyaz bulutlar zifiri bir karanlıkla harmanlanmıştı. Güneş batarken yağmur toprağı dövmeye başladı. Gök gürültüsü öyle şiddetliydi ki demir parmaklıklarla korunan pencereleri bile sarsıyordu.

“Hava epey soğudu, değil mi?”

Sonbaharın başı olmasına rağmen sıcaklıklar son vakitlere kadar mevsim normallerinin üzerinde seyretmişti. Muhtemelen havanın aniden soğuması yüzünden, az önce beraber kutsal metinleri okuduğumuz rahibe ayağa kalktı ve bahardan beri yüzüne bakılmayan şömineyi hazırlamaya koyuldu.

Gözlerimi yarıda bıraktığımız kutsal metinlerden ayırıp odada gezdirdim. Sayvanlı bir yatak. Mitolojik tanrıların resmedildiği altın çerçeveli bir tablo. Antik bir ayna standı. Her birinin üzerine derin bir gölge çökmüştü. Atmosfer bir hayli kasvetliydi.

“Şey...” Sessizliğin ağırlığına dayanamayıp rahibeye seslenmeye yeltendim ancak sözüm kulakları sağır eden bir gök gürültüsüyle kesildi. Ses, toprağı çatlatacak kadar güçlüydü. Üzerimdeki ipek kıyafetlerin altından tüm vücuduma bir ürperti yayıldı.

Altın işlemeli, lacivert kumaşlardan dikilen bu giysiler bir tanrı çocuğunun vakarına yakışır nitelikteydi ama bana hiç uymuyordu. Başımda duran, Ay tarafından sarmalanmış Güneş tacı, bu oda ve geri kalan her şey için de aynı durum geçerliydi.

Sandalyemden kalkıp rahibenin yanına yürüdüm.

“Her şey yolunda, Leydi Lux. Bu bölge her zaman çok şimşek alır, bu yüzden Ütopya’nın çevresine paratonerler yerleştirilmiştir. Hem bize isabet etse bile size hiçbir şey olmaz Leydi Lux. O yüce bedeniniz, dört gün sonraki Rehberlik Günü’ne kadar güvende kalacaktır.”

Hafif bir gülümsemeyle söylenen bu sözler karşısında sadece acı acı gülebildim. Bunlar ne iyi ne de kötü sayılabilecek, sadece nötr teselli sözcükleriydi.

“Affedersiniz,” dedi kapının dışından başka bir rahibe. Muhtemelen Ütopya’nın idari yönetiminden ve güvenliğinden sorumlu olan kişiydi.

“Bir sorun mu var Lisbon?”

“Bu yağmur yakındaki nehrin taşmasına neden oldu. Bu koşullarda liman tarafına giden köprüden geçmek imkansız...”

“Kışı bile çıkaracak kadar erzağımız var. Bir sorun çıkmaz, değil mi?”

“Hayır, mesele o değil... Geçiş imkansız hale gelince, bu topraklarda dolanan bir gezgin Ütopya’ya sığınmak istemiş. Fırtına dinene kadar kalıp kalamayacağını soruyor. Yolunu kaybetmiş bir çocuğu geri çevirmemiz imkansız. Onu kapıdan içeri buyur ettik ama... o gezgin...”

Rapor veren rahibenin gözlerindeki sevinç dolu parıltıyı görünce bir şeyler olduğunu anladım. “O da benim gibi bir ‘yarı tanrı’ mı?” diye sorduğumda kalbim, korkuyla karışık bir sevinç ve beklentiyle karışık bir kederle öyle şiddetli çarpmaya başladı ki göğsüm sızladı.

“Henüz bir inceleme yapmadık, bu yüzden kesin bir şey diyemem ama... figürü savaş tanrıçası Garnet Spear’ın tıpkısının aynısı. Tıpkı kutsal metinlerde anlatıldığı gibi.”

“Yağmurlu günler uğursuzdur, böyle zamanlarda gelen biri ‘yarı tanrı’ değil de sıradan bir insan olmasın? Bence fırtına diner dinmez aşağı dünyaya dönmesini tavsiye etmeliyim.”

Sesim biraz sert çıkmış olabilir. Bu ütopyada bir ‘yarı tanrı’ olarak övülüp tapılsam da iletişim becerilerim yoktu. Yine de o gezginin iyiliği için elimden geleni yapmam gerektiğini düşündüm.

İki rahibe bakıştı.

“Her hâlükârda gezgini buyur edelim. Bu yağmurda donmuş olmalı.”

“B-ben de bu kişiyle tanışmak istiyorum.”

“Kendinize çekidüzen verdikten sonra selamlamanıza izin vereceğiz. Lütfen Leydi Lux, müsterih olun.”

Rahibeler bu sözlerin ardından beni odada bırakıp aceleyle çıktılar. Kapı arkadan mandallandığı için zorlasam da yerinden oynamadı.

“Hey, açın kapıyı! Kimse yok mu?”

Koridordan hiçbir ses gelmiyordu. Kederle içimi çektim. Yapacak başka bir şeyim kalmayınca pencereye yöneldim. Parmaklıklar yüzünden manzara kısıtlı olsa da ön kapıları net bir şekilde görebiliyordum.

“Ah.”

Gözlerim, dışarıda üzerinde hiçbir yağmurluk olmadan duran gezginin figürüne takıldı.

Bulunduğum oda ile zemin arasında epey mesafe vardı. Gözümü ayırmadan ona bakarken bu mesafeden bakışlarımı fark etmesine imkan yok diye düşünüyordum; ancak o, aniden başını kaldırıp doğrudan bana baktı. Nefesim kesilecek gibi oldu. Bakışlarımın fark edilmesi beni ürkütmüştü fakat asıl sebep, o gezginin güzelliğinin Tanrı’nın bir lütfu olduğunu uzaktan bile görebilmemdi.

Bu, ben Lux Sibyl ile Violet Evergarden’ın ilk karşılaşmasıydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.