Zincirlerden Güçlü Bağlar

O gün sabahtan beri Nix'in üzerinde bir gerginlik vardı.

Huzursuzca malikanenin içinde dolanıyor, tam odasına döndü derken tekrar dışarı çıkıyor, bir türlü yerinde duramıyordu.

Nix’in bu acınası hali karşısında hayretler içinde kalmıştım.

— Sakin olsana. Alt tarafı Dorothea-san ziyarete geliyor.

Özenle seçtiği kıyafetleri içindeki Nix, saçlarını da iyice şekle sokmuştu.

Dorothea-san'ın gelişini dört gözle beklediği her halinden belli oluyordu.

— Be-ben gayet sakinim!

— Hiç öyle görünmüyor ama.

Nix bana hoşnutsuz bir bakış fırlatsa da, heyecanını yatıştırmak için ara ara derin nefesler alıp veriyordu.

Daha kısa bir süre öncesine kadar Dorothea-san’dan çekiniyordu, ne ara bu hale geldi ki?

— Öz abim falan ama gerçekten acınası durumda.

Omuz silker ve pes etmiş bir tavırla başımı iki yana sallarım. Benim bu sözlerim üzerine, söylediklerimi onaylamayan Luxion her zamanki iğneleyici tavrıyla araya girdi.

'Eğer abiniz acınasıysa, efendim, siz ondan daha da acınası bir durumdasınız.'

— Kes sesini be. Ben kaçacak yerim kalmadığında kararımı verip işi üstlendim, değil mi? Ama abim evliliğin eşiğine gelmiş olmasına rağmen hâlâ çocuk gibi mızmızlanıp duruyor.

'Bu algınızın hatalı olduğunu belirtmek isterim.'

— Neresi hatalıymış? Daha dün bile "Acaba benim gibi biri onun için uygun mu?" diye sızlanıp duruyordu.

'Sizin kaçacak yeriniz kalmadığında kararınızı verdiğiniz kısmından bahsediyorum. Son ana kadar mızmızlanan asıl sizdiniz. Abinizi küçümsemeye hakkınız yok.'

— Öyle mi dersin?

Ben surat asarken, odanın köşesinde Colin’in beni izlediğini fark ettim.

— Colin!

— Hih!

Ben telaşla ayağa kalkınca, Colin korkuyla yerinden sıçrayıp kaçtı. Arkasından elimi uzatsam da nafileydi; bugün de onunla konuşamadığım için moralim bozulmuştu.

— En azından iki kelime etseydi. Luxion, bir şeyler yap.

Bu mantıksız emrim karşısında Luxion reddettiğini belirtti.

'Mesele zaten neredeyse çözüldüğü için reddediyorum.'

— Ne demek reddediyorum! Bu bir emirdir!

'Sorun yok. Halihazırda çözüme doğru ilerliyor.'

— Öyle mi dersin?

Ben Luxion’dan şüphelenirken, malikanenin girişinden sesler yükselmeye başladı. Görünüşe göre Dorothea-san ve beraberindekiler varmıştı.

Aşk acısı çektikten sonra Colin, Leon’dan özür dilemek için fırsat kolluyordu. Ancak bir türlü cesaretini toplayıp seslenememişti.

Tekrar Leon’un olduğu tarafa yöneldiğinde, orada tekerlekli sandalyedeki Noelle’i gördü.

— Leon, Colin’le konuşabildin mi?

— Olmadı.

— Anlıyorum. Ben de onunla konuşmak istiyorum ama şu an benden kaçıyor.

İkisinin bu üzgün halini gören Colin’in vicdanı sızladı. Fakat onları böyle samimi görünce, hala kabullenemediği şeyler vardı.

Küçük bir çocuk olan Colin’den her şeyi bir kenara bırakıp olgun davranmasını beklemek haksızlık olurdu; nitekim bu sefer de Leon’a seslenmeden oradan uzaklaştı.

'En azından Noelle ablamın olmadığı bir yerde özür dileyeyim.'

Böyle kaçıp durduğu için özür dileme fırsatlarını bir bir tepiyordu.

Huzur bulabileceği bir yere gitmek isterken, malikanenin penceresinden anne ve babasının bir bot hazırladığını gördü.

Depodan çıkardıkları şey, suyun üzerinde süzülen küçük bir bottu. Botun içine yiyecek ve içecekler yerleştirilmişti.

Barcas her zamankinden biraz daha şık giyinmiş, Luce de süslenmişti. İkisinin bu hali Colin’in ilgisini çekti ve dışarıya, yanlarına gitti.

Malikaneden çıkıp yanlarına vardığında, ikisi bota binmek üzereydi. Barcas, Luce’ye binmesi için yardım ediyordu.

Colin onlara seslendi:

— Nereye gidiyorsunuz? Bugün misafirlerimiz var ama?

Önemli misafirlerin geleceğini duymuştu, bu yüzden anne ve babasının evden ayrılması Colin’e tuhaf gelmişti. Ancak Barcas ve Luce birbirlerine bakıp gülümsediler.

— Nix onlarla ilgilenir, sorun değil. Ben annenle biraz dışarı çıkacağım, sen de uslu dur ve sakın abine engel olma.

Barcas böyle söyleyince Luce de Colin’i tembihledi:

— Evet, sakın Nix’e ayak bağı olma. Diğerleriyle oyun oynayabilirsin.

Colin pek bir şey anlamasa da şimdilik başıyla onayladı.

— Tamam. Peki ama siz ikiniz nereye gidiyorsunuz?

Barcas utandığından olsa gerek, parmağıyla yanağını kaşıdı.

— Şey, bu... İşte, annenle bölgeyi bir kolaçan edelim dedik. Sandalla buralarda biraz tur atacağız o kadar.

Uçan küçük bir tekneye binip bölgeyi gezeceklerdi. Gökyüzünün derinliklerine açılmak değil, küçük bir gezinti gibi bir şeydi. Ancak ebeveynlerinin normalden daha şık olması Colin’in dikkatinden kaçmamıştı.

Ve sonunda cevabı buldu.

— Yoksa randevuya mı çıkıyorsunuz?

Luce gözlerini kısarak gülümsedi.

— Aman da aman, bu çocuk ne kadar da büyümüş böyle.

Barcas cevap vermeden kafasını kaşıdı. Belli ki utanmıştı. Bu yüzden onun yerine Luce cevap verdi:

— Babanla arayı düzelttik, o yüzden beraber gezmeye çıkıyoruz. Sen de bugün uslu uslu evde bekle tamam mı?

— Böyle bir zamanda gitmeniz doğru mu?

Roseblade ailesinden Dorothea geliyorken anne ve babasının evde olmaması uygun muydu? Colin’in bu sorusuna Barcas cevap verdi:

— Böylesi Nix için de daha rahat olur. Colin, Nix’e engel olma. Ama Leon’a engel olabilirsin, o piç biraz zorlansın, müstahaktır ona.

Luce de Barcas’ın fikrine katıldı.

— Gerçekten o çocuk bazen harikalar yaratıyor, bazen de bir halta yaramıyor.

Ebeveynleri Leon hakkındaki değerlendirmelerinde hala kararsız gibiydiler. Ancak Colin onların bu halini görünce rahatladı.

'İkisi barışmış.'

Son zamanlarda aralarına bir mesafe girdiği için, çocuk aklıyla onlar adına endişeleniyordu. İlişkilerinin eski haline döndüğünü görmek Colin’e huzur verdi.

— Tamam o zaman. Odama gidip kitap okurum.

Barcas, Colin’in saçlarını hafifçe karıştırarak okşadı.

— Aferin benim oğluma.

Bota binen ikiliyi uğurlarken Colin o manzaraya imrenerek baktı. Birbirini seven, iyi anlaşan bir karı koca.

Kısa süre öncesine kadar Zola adında bir asıl eş vardı ama Colin’in onunla ilgili pek iyi anıları yoktu. Genelde malikanede olmazdı, geldiğinde ise sadece dırdır eder, şikayet ederdi. Barcas’ın karısı olmasına rağmen, Colin onu asla ailesinden biri olarak görememişti.

İkisi gözden kaybolunca, Colin o an bir şeyi fark etti.

— Ha? Babam, annem ve Zola ile evliydi ama o gittikten sonra hep tek kaldı, değil mi?

Zola bir şekilde ortadan kaybolmuş ve ailedeki hiç kimse onun adını anmaz olmuştu. Çocuk olduğu için sormaması gerektiğini düşünmüştü ama o zamandan beri Barcas’ın başka bir kadınla evlendiği de olmamıştı.

Colin bir tuhaflık sezdi.

— Bir dakika...

Colin malikaneye döndüğünde Jena ve Finley’nin koridorda yürüdüğünü gördü. İkisi Colin’i fark etmemişti, koridorda durup konuşmaya başladılar.

Colin, onlara seslense bile ya kendisiyle dalga geçeceklerini ya da tersleyeceklerini bildiği için, bir sütunun arkasına saklanıp gitmelerini beklemeye karar verdi.

O sırada ikisi dert yanmaya başladı.

— Ah, yeter artık! Gerçekten, bizimki gibi ücra bir köşeye o sosyetik hanımefendiler neden gelip durur ki?

Jena, Angelica ve diğerleri gibi asil hanımefendilerin evlerinde olmasını gerçekten anlayamıyormuş gibi bir ifadeyle şikayet ediyordu. Finley de aynı görüşte gibiydi ama o pek şikayetçi görünmüyordu.

"Gerçekten tuhaf ama en azından onlar sayesinde hediyeler alıyoruz, fena mı?"

Finley’nin bu gamsız yorumuna Colin de hak veriyordu.

Anje malikânede kalmaya başladığından beri yemekler lüksleşmişti.

Ayrıca Redgrave Dükalığı’ndan konaklama masraflarının yanı sıra çeşitli hediyeler de geliyordu. Bunların içinden çıkan nadir tatlılar Colin’i çok mutlu ediyordu.

Anje buradaysa tatlı da gelir; çocuk için mesele bundan ibarettir.

Onun bir hanımefendi olduğunu duymuştu ama tam olarak ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu kestiremiyordu.

Sadece anne ve babasının onun önünde el pençe divan durmasından, kendilerinden çok daha asil biri olduğu sonucunu çıkarıyordu.

Jena, Finley’nin bu rahat tavrı karşısında elini alnına koyarak iç çekti.

"Normalde etrafındaki dalkavuklardan biri olmadığın sürece yanına bile yaklaşamayacağın insanlar bunlar. Leon’un durumuna şaşırmıştım ama Nyx’in bile bir kontun kızını eve getireceğini hiç düşünmezdim."

"Biz de sonuçta bir baron ailesi değil miyiz?"

"Aptal!"

"Ah, acıdı!"

Sonuçta kendilerinin de soylu olduğunu, bir baron ailesi oldukları için çekinmelerine gerek olmadığını söyleyen Finley’nin alnına Jena parmağıyla vurdu.

Jena’nın Finley’e uzun uzun anlattığı şey, Holfort Krallığı’nın acı gerçekleriydi.

"Bizim ülkemizde baronluk ile kontluk arasında dağlar kadar fark var. Roseblade ailesinin kalesini gördün değil mi? İşte gerçek soylu odur. Bizimkisi ise şövalye ailesinden hallice bir şey."

"Tamam, kontluk büyüleyiciydi ama..."

Jena, tatmin olmayan Finley’e bakıp derin bir iç çekti.

"Akademiye girdiğinde istesen de istemesen de anlayacaksın. Gerçek hanımefendiler bambaşka bir seviyededir."

"O kadar mı?"

"Giydikleri her şey özel dikimdir, ellerinin altında onlarca usta çalışır. Kendilerine ait özel uçan gemileri bile vardır. Onlara eşlik eden hizmetçiler bile şövalye ailelerinden gelir."

"Zenginlik ne kadar korkunç bir şeymiş."

Finley etkilenmiş görünse de hâlâ durumu tam kavrayabilmiş değildi.

Konuşmaları dinleyen Colin için de durum aynıydı; etkileyici gelse de hayal gücünü aşıyordu.

Jena, sözlerini anlamayan kız kardeşine sinirlense de muhtemelen akademiye girmeden önceki kendi halini hatırladığı için onu daha fazla azarlamadı.

"Şimdi anlayamıyor olabilirsin ama başkente gittiğinde mecburen göreceksin. O zaman bizim evdeki bu durumun ne kadar doğal dışı olduğunu fark edeceksin."

"Şu an bile tuhaf geliyor zaten. Bizim şu sünepe abilerimiz, nasıl olduysa gidip en asil hanımefendileri kapıp getirdiler. Leon abim dükün kızıyla, Nyx abim kontun kızıyla... Ben bile inanamıyorum."

Onların günlük hallerini bilen Finley’e göre abileri gerçekten de sünepeydi.

Bu güzel hanımefendilerin o sünepe abilerine nasıl aşık olduğunu iki kız kardeş bir türlü anlayamıyordu.

Sonra konu Nyx’in partneri olan Dorothea’ya geldi.

Jena, endişeli bir halde kollarını kavuşturup başını öne eğdi.

"Nyx’in durumu daha dertli çünkü evi o devralacak. Onun karısı demek, günün birinde bu evde yaşayacak demek. Angelica-sama nasılsa gidecek diye sabrediyorum ama Dorothea-sama’nın bu evi çekip çevireceğini düşününce—"

Jena’nın yüzü kireç gibi olmuştu, tir tir titriyordu. Gerçekten korktuğu her halinden belliydi.

Sütunun arkasına gizlenen Colin, normalde zorba olan ablasının bu denli sinmiş olması karşısında ürperdi.

'Dorothea "Sama" mı? Jena ablamın bu şekilde hitap ettiği biri daha varmış demek. Hem o kadar korkutucu olan Jena ablam korkuyorsa, Dorothea abla gerçekten çok mu korkunç biri acaba?'

Jena’nın bu halini gören Finley de Anje’nin ürkütücü yanlarından bahsetmeye başladı.

"Ah, seni anlıyorum! Ben de Leon abimden harçlık istediğimde Anje bana öyle bir baktı ki... O bakış gerçekten dehşet vericiydi."

Ancak Finley, Jena’nın aksine "azarı yedik işte" der gibi sırıtıyordu.

İkisi ne zaman Leon’a karşı hadlerini aşan bir tavır sergilese, Anje veya Livia rahatsızlıklarını belli ediyordu.

Onlara göre soylu olmayan Livia korkutucu değildi.

Fakat Anje başkaydı.

Kendinden büyük olan Jena bile ona karşı sesini yükseltemiyordu; çünkü soylu sınıfının katı kuralları vardı.

Bu, okul hiyerarşisinden çok daha güçlü ve sarsılmaz bir ölçüttü; bu yüzden Jena boyun eğmek zorundaydı.

İşin içine erkekler girdiğinde kurallar biraz esneyebiliyordu ama kadınlar arasındaki alt-üst ilişkisi son derece katıydı.

Jena, kendilerini bu zor duruma sokan Leon’a hırsla diş biledi.

"Sadece dükün kızı da değil, bir de üstüne yabancı bir prenses getirdi. Bizim evin erkeklerinin derdi ne gerçekten? Onlar yüzünden evde nefes alamaz hale geldik."

Finley de bu fikre katılarak Leon hakkındaki şikayetlerini sıraladı.

"Haklısın. Leon abim gibi birinin etrafında kadınları toplaması kabul edilemez. Hem o abinin nasıl üç karısı olabilir, bu işte bir terslik var. O abinin neresini beğeniyorlar acaba? Üçünün de erkek seçme zevki sıfır."

"Hem de nasıl... Ben asla izin vermezdim. Dünyanın parasını dökse, Leon gibi birini asla seçmezdim."

Kız kardeşler el birliğiyle Leon’u yerin dibine sokarken, onları dinleyen Colin’in içindeki o huzursuzluk hissi giderek büyüyordu.

'—Yoksa üç eşe sahip olmak gerçekten tuhaf bir şey mi?'

Colin bir sonraki durağı olan avluya yöneldi.

Kafasındakileri tartmak istiyordu. Bahçedeki çiçek tarhının kenarına oturup bacaklarını sallamaya başladı.

O sırada malikâneden bir kadın ve bir erkek çıktı.

Erkek olan Nyx, kadın olan ise misafirleri Dorothea’ydı.

İkisi de Colin’i fark etmemişti.

Nyx, oldukça gergin bir tavırla Dorothea’ya önemli bir şey söylemeye hazırlanıyordu.

Colin, anne ve babasının "Nyx’e engel olma" uyarısını hatırlayarak hemen sessizce bir köşeye gizlendi.

Derken Nyx konuştu—

"Dorothea-san!"

"E-evet!"

Adı seslenilince Dorothea’nın sesi heyecandan titredi. O da en az Nyx kadar kızarmıştı.

"B-ben... Seninle burada yaşamak... istiyorum."

Utancına rağmen tüm duygularını ortaya döken Nyx’in ardından Dorothea kısa bir sessizliğin ardından yüksek sesle cevap verdi.

"B-ben de burada yaşamak istiyorum!"

İkisi de kıpkırmızı kesilmiş halde bir süre kıpırdamadan durdular. Sonra durumun komikliğiyle birlikte aynı anda gülmeye başladılar.

Colin, bu itiraf anına canlı kanlı tanık olmuştu.

Onları izleyen Colin, Nyx’in bu haline gıptayla bakarken içinden onları tebrik etti.

'Tebrikler, Nyx abi.'

Ardından Dorothea da Nyx’e olan hislerini dile getirdi.

"Nyx-sama, sizi seviyorum."

"B-ben de aynı şekilde."

"Biliyorum. Ama benim sevgimin sizinkinden daha büyük olduğunu düşünüyorum. Defalarca yeniden doğsam bile sizi bulup yine aşık olacağım. Ve her seferinde sizinle birleşeceğim. Sizi asla kimseye vermem."

Nyx, bu ateşli sözler karşısında iyice mahcup oldu.

"Ahaha, bunu duymak güzel. Şey, ama o konu..."

Nyx kelimeleri toparlayamazken Dorothea merakla başını yana eğdi.

Nyx, pes etmiş bir tavırla şartını sundu.

"Şu tasma meselesi... Eğer başkalarının önünde takmayacağına söz verirsen, sadece ikimiz baş başayken takmana izin verebilirim."

Dorothea’nın hobisini tamamen reddetmek yerine, orta yolu bulacak bir teklif sunmuştu.

Ancak Dorothea başını iki yana salladı.

"Hayır, gerek yok."

"Ha?"

"Sizinle benim aramda artık tasmaya veya zincire gerek kalmadı."

"Ö-öyle mi! Ah, affet. Sevindiğimden değil de, sadece öyle bir ilişkimiz olsa da olur diye düşünmüştüm."

"Elbette. Bundan sonra her zaman── sonsuza dek birlikte olacağız. Artık asla ayrılmayacağız, tamam mı?"

"E-evet?"

Nix, Dorothea’nın bu ifade biçimine biraz takılsa da üzerinde fazla durmadı ve ikili birbirine sokuldu.

Öpüşmek üzere olduklarını fark eden Colin, yüzü kıpkırmızı bir halde sessizce oradan ayrılmaya karar verdi.

Ancak içinden bir ses ona bir şeyler fısıldıyordu.

'Hmm, bu normal mi acaba? Biraz korkutucu bir his veriyor.'

Akşam yemeğinden hemen önce.

Colin, Nix’in odasına uğramıştı.

Nix oldukça yorgun görünse de itirafı başarılı olduğu için yüzünden mutluluk okunuyordu.

Bu yüzden kardeşini neşeyle karşıladı.

"Hayırdır? Leon’dan özür dilemen için yardım falan mı istiyorsun?"

"Hayır, o değil. Nix abi, sana sormak istediğim bir şey var."

"Sormak istediğin bir şey mi?"

"Evet. Şey... Nix abi, sen Dorothea ablayla evleneceksin, değil mi?"

"Ş-şey, evet. Öyle görünüyor."

Utanarak da olsa bunu onaylayan Nix’in hali çok mutluydu.

"Benim gibi birinin onun dengi olup olmadığı konusunda şüphelerim var ama... Leon, Angelica-san ile nişanlandığında 'benimle alakası olmayan bir mevzu' diyerek gülüp geçmem sanki bir yalanmış gibi geliyor."

"Anladım. Peki, ondan sonra başka biriyle daha mı evleneceksin?"

Colin’in sorusunu duyan Nix’in kaşları bir anlığına çatıldı.

Fakat bunun çocukça bir soru olduğunu düşünerek ifadesini hemen yumuşattı ve kendi çapında bir cevap bulmaya çalıştı.

"Babamı gördüğün için mi böyle düşünüyorsun? Bir de Leon var tabii."

"Evet. Babam, Zola Hanımefendi ile de evliydi ya."

Zola’nın ismini söylerken zorlanan Colin’i gören Nix, durumu kısaca açıkladı.

"Onlar aile değildi. Babam, Zola ile sadece el alem ne der diye evlendi; asıl ailesi biziz. Zaten babam tek başına bölge işlerinin altından kalkamazdı."

Holfart Krallığı’nda kadınların gücünün baskın olduğu o uzun dönem boyunca, konumu zayıf olan erkeklerin cariyeleri veya sevgilileri olurdu.

Bunun sebebi, işlerin yürümesi için bir partnerin varlığının kaçınılmaz olmasıydı.

İster saraydan görev alan soylular olsun, ister kendi toprağı olan soylular; evin idaresini güvenle bırakabilecekleri biri olmazsa işlerin verimi düşerdi.

Üstelik evin mahrem işlerini teslim edecekse, kişinin ailesinden birine güvenmesi en doğrusuydu.

İşte bu yüzden resmi eşin dışında başka kadınlar da olurdu.

Böyle yapmasalar, işleri yürütemeyip çöken çok fazla hane vardı.

Bu yüzden Balcus, Luce’yi cariye olarak yanına aldıktan sonra başka bir kadına elini bile sürmemişti.

Çünkü Balcus’un gözünde gerçek tek eşi Luce’ydi.

"Babam da toplum baskısına boyun eğip evlenmek zorunda kaldı ama bence evlenmek istediği tek kişi annemdi."

Colin, Nix’in ne hissettiğini netleştirmek istedi.

"Senin için de aynısı mı geçerli Nix abi?"

"Gelecek için garanti veremem ama şu an başka bir kadını hayal bile edemiyorum."

Nix’in bu sözlerini duyan Colin düşüncelere daldı.

'O zaman üç nişanlısı olan Leon abim aslında tuhaf mı kaçıyor?'

Şimdiye kadar evlilik konusunu pek umursamayan Colin, ilk aşkı ve ardından gelen kalp kırıklığıyla birlikte pek çok şeyi sorgulamaya başlamıştı.

Ve bu sorgulamaların ucu Leon’un nişanlılarına dokunuyordu.

Neden Leon’un üç tane nişanlısı vardı ki?

"Leon abi, geçen günkü olanlar için özür dilerim."

Önümde derin bir saygıyla eğilen Colin’i görünce gözlerim doldu.

Colin’in Noel’e aşık olduğunu bir an bile fark edememiştim.

"Asıl ben hatalıyım. Sana en başından durumu açıklamalıydım."

"Sorun değil. Hatalı olan bendim."

Daha kısa süre öncesine kadar çocuk olduğunu düşünüyordum ama Colin sadece dış görünüşüyle değil, karakteriyle de büyümüş gibiydi.

Küçük kardeşimin bu olgunlaşması beni tarif edilemez bir sevince boğuyordu.

Duygulandığım bu anın içine her zamanki gibi Luxion limon sıktı.

'Küçük kardeşiniz mental olarak oldukça gelişmiş. Belki efendimiz de ondan biraz örnek almalıdır?'

"Normalde buna bir cevabım olurdu ama Colin’in yanındayız diye susuyorum. Ayrıca ben de bu seferlik bazı şeylerin farkına vardım ve kendimi eleştiriyorum."

Akşam yemeğinden sonra Colin’in benden özür dilemesiyle, sonunda eskisi gibi yakın kardeşler olabileceğimize dair içimi bir rahatlama kapladı.

Hâlimizi izleyen Noel de oldukça mutlu görünüyordu.

"Barışmanıza çok sevindim."

Bizim ilişkimiz için endişelenen Noel’in keyfi yerindeydi.

Onu izleyen Ange ve Livia da rahatlamış görünüyorlardı.

"Biraz zaman aldı ama sonunda her şey normale döndü."

"Leon-san da bir nefes almıştır artık. Yeni dönem başlamadan önce bunca sorunun çözülmesi beni de rahatlattı doğrusu."

Colin’le olan mevzum yüzünden bu üçüne de epey yük olmuştum.

"Tatil olmasına rağmen hiçbiriniz doyasıya eğlenemediniz. Üzgünüm."

Okul festivali sonrası bahar tatilini bu şekilde bitirdiğim için suçluluk duyuyordum.

Zaten her şey Ange ve Livia’nın benim için endişelenmesiyle başlamıştı.

Yanlış anladıklarını söylesem de bana inanmamışlardı, bu yüzden biraz kırgındım aslında.

Ancak onlar sayesinde dinlenme fırsatı bulmuştum, bu yüzden onlara teşekkür etmek istiyordum.

Ange bana nazikçe gülümsedi.

"Takılma bunlara. Senin kafan dağıldıysa bu bizim için yeterli."

Livia da Ange ile aynı fikirde olacak ki elini göğsüne koydu.

"Biz de keyif aldık, lütfen dert etmeyin. Leon-san ile uzun zamandır ilk kez bu kadar sakin vakit geçirebildik."

Noel ise kollarını açarak mutluluğunu tüm vücuduyla belli ediyordu.

"Benim rehabilitasyonum da iyi gidiyor, ayrıca Leon’un ailesi bana çok iyi baktı. Aksine, kendimi borçlu hissediyorum."

Hepsi beni düşünüyordu.

"Üçünüze de teşekkür ederim. ──Ne oldu Colin?"

Giysimin çekiştirildiğini hissedince o tarafa baktım; Colin başını kaldırmış bana bakıyordu.

Başka bir şey mi var diye ona döndüğümde, Colin ciddi bir ifadeyle konuştu.

"Leon abi."

"Efendim?"

"Bence bu üçüne çok iyi bakmalısın. Hayır, onları kesinlikle mutlu etmelisin."

"Kesinlikle" kelimesini o kadar ağır bir tonda söylemişti ki bir an cevap vermekte tereddüt ettim.

Fakat burada itiraz etmenin bir anlamı yoktu, bu yüzden başımı salladım.

"Ş-şey, evet. Niyetim o zaten."

Dünyada kesin diye bir şey yoktur.

Bu yüzden söz veremezdim ama niyetimin bu yönde olduğunu belirten cevabım, Colin’e biraz yetersiz gelmiş olmalıydı.

"Daha net olsana! Nix abi, Dorothea ablaya düzgünce itiraf etti ve artık başka hiçbir kadını gözünün görmeyeceğini söyledi."

Nix’in itiraf hikayesini Colin’den duyacağımı hiç düşünmezdim.

Daha da önemlisi...

"Hadi canım!? O korkak Nix mi itiraf etmiş!?"

"Etti ya! Dorothea abla da kaç kere reenkarne olursa olsun Nix abiyle evleneceğini söyledi!"

"Ha? Bu biraz... fazla ağır değil mi?"

O da ne öyle? Çok ağır değil mi!?

Benim gibi geçmiş yaşamı olan biri için bu söz, "ölüp dirilsem bile peşini bırakmayacağım" demekle eş değerdi.

O Nix salağı bunu duyduğunda hiç mi bir şey hissetmemişti?

"Peki, Dorothea-san bunu söylerken Nix ne tepki verdi? Şoka mı girdi? Yoksa korkudan beti benzi mi attı?"

Colin, "Neden böyle bir şeyi soruyorsun?" dercesine bakışlarını bana çevirdi.

"Mutlu oldu tabii. İtirafı başarıyla sonuçlandı, sevinmesi normal değil mi?"

"Hadi canım!?"

Biri bana böyle bir şey dese, var gücümle kaçmanın yollarını arardım.

Öldükten sonra bile peşini bırakmamak mı? Fazla korkutucu!

Hiç de kalp çarpıntısı yaratacak bir söz olmamasına rağmen, kadınlar tarafı iyice coşmuştu.

"Dorothea da az değilmiş hani. Kaç kez reenkarne olursam olayım, ha? Ben de kaç kez yeniden doğarsam doğayım, sizlerle karşılaşmak isterdim."

"Yeniden doğduktan sonra bile karşılaşabilmek... İnsan gerçekten kaderin gücünü hissediyor. Ben de yeniden doğarsam hepinizi arayıp bulacağım."

"Krallığın kadınları ne cüretkar şeyler söylüyor böyle. Ama... fena fikir değilmiş aslında."

Yalan mı bu? Neden bu kadar iyi tepki aldı ki?

Sırtımdan aşağı soğuk bir ter boşaldı.

Ölse bile öteki dünyada peşinden gelmek... Bir tek Marie yeter de artar bile. Gerçi Marie'nin durumu pek romantik sayılmaz, daha çok bir komedi unsuru olduğu için bir yere kadar katlanılabilir herhalde?

Ben derin düşüncelere dalmışken Colin konuşmaya devam etti.

"Leon abi, beni dinliyor musun? Bence biraz daha kendine çeki düzen vermelisin. Nix abimi örnek al biraz."

"E-Emredersin."

Kendi küçük kardeşimden azar işiteceğim günlerin geleceği hiç aklıma gelmezdi.

Bu manzara komik gelmiş olacak ki, Luxion benimle dalga geçmeye başladı.

'Küçük kardeşinizin gelişimi gerçekten güven verici. Hanımlar, siz ne düşünüyorsunuz?'

Az önce gülümseyen o üçlü, şimdi hafiften Dorothea-san'ı kıskanır gibiydi.

Angie yumruğunu dudaklarına götürdü.

"Doğru. Dorothea'yı kıskanmadığımı söylersem yalan olur."

Livia elini yanağına koymuştu.

"İtirafın Nix-san'dan gelmesi şaşırtıcıydı. İnsan ister istemez özeniyor."

Noel ise bana endişeli gözlerle bakıyordu.

"Kardeşler arasında aşk meşk işlerinde en korkak olanın Leon olduğu tescillenmiş oldu, değil mi?"

Aşk acısı çekip düzgünce özür dileyebilen Colin.

Bizzat itiraf eden Nix.

O ikisiyle kıyaslandığında, romantik konularda onlardan geri kalıyormuşum.

Çaresizce onlardan üstün olduğum bir yanımı aradım.

"—Nişanlı sayısı bakımından onlara fark atarım ama."

Luxion ve diğer üçü, bıkkınlıkla başlarını iki yana salladı.

Dördü bunun her zamanki şakalarımdan biri olduğunu anlasa da, bu durum Colin'e pek sökmedi.

"Mesele o değil! Değer verdiğin üç kişi olduğuna göre, Leon abi, senin üç kat daha fazla çaba sarf etmen lazım!"

"Ah, peki."

Çocuk mantığı işte, ama ne demek istediğini anlıyordum.

Colin'in bakış açısına göre, sevdiği kızın birden fazla nişanlısı olan birinin adaylarından biri olması kabullenilemez bir durumdu herhalde.

Colin'in yüzü ağlamaklı bir hal aldı.

"Ben onu mutlu edemeyeceğim için Leon abi, iş sana kalıyor. Aslında onu ben mutlu etmek isterdim ama gücüm yetmiyor... Yalvarırım Leon abi, o üçünü mutlu et."

Burnunu çekerek ağlayan kardeşimin karşısında ne demeliydim ki? Burada "Hepsini mutlu edeceğim, bana güven!" mi demeliydim?

Ama benim ağzımdan çıkınca kulağa çok sahte geliyor.

Benim bu telaşlı halimi gören Luxion, alaycı bir tonda konuştu.

'Kardeşinizden böyle bir ayar yemiş olmak nasıl bir duygu?'

"—Verecek hiçbir cevabım yok."

Roseblade Kontluğu kalesi.

Bartfault bölgesinden dönen Dorothea'nın mutluluğu her halinden belli oluyordu.

Onun bu halini izleyen Deirdre, bir yandan bıkkınlık duysa da bir yandan ablası adına seviniyordu.

"İtirafın karşı taraftan geleceğini hiç tahmin etmemiştim. Peki ablacığım, kendi duygularını düzgünce ifade edebildin mi? Gerçi karşıdaki adamın ödü kopmuş olabilir."

Dorothea, Deirdre'ye dönerek yüzünde hafif karanlık bir gülümseme belirdi.

"Elbette. Kaç kez reenkarne olursam olayım her seferinde birbirimize bağlanacağımızı söyledim, o da bunu memnuniyetle kabul etti. Zaten zincir gibi fiziksel bağlar hiç işe yaramıyor. Çok yetersiz kalıyorlar. Ölsen bile öteki dünyada ruhları birbirine bağlayan o ruh zinciri en yücesiymiş."

Dorothea, her yeniden doğuşunda Nix'i bulup onunla birleşmeye gerçekten niyetliydi.

Aşkının bu ağırlığı karşısında kardeşi Deirdre'nin de dili tutulmuştu.

"Söylediklerini ciddiye almamış olabilir mi?"

"Öyle olsa da fark etmez. Kaçmasına izin vermeyeceğim, o kadar."

Gülümseyen Dorothea'ya bakan Deirdre omuz silkti.

"Öz ablam bile olsa, ne ağır bir aşkı olan kadınmışsın meğer."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.