Bartfault Baronluğu'nun limanına vardık.
Bakımları tamamlanan ve devasa hava gemilerinin giriş çıkış yapabileceği hale getirilen liman, birkaç yıl öncesine kıyasla çok daha hareketli görünüyordu.
Akademiye girmeden önce burası, şimdikinden çok daha ıssız ve küçük bir limandı.
Buranın bu kadar geliştiğini görmek beni de mutlu ediyordu.
"Tanıdık gelmeyen bir hava gemisi var."
Einhorn'un güvertesinden limanda demirlemiş lüks bir hava gemisi seçiliyordu.
Bu ne bizim ailenin gemisiydi ne de normalde ticaret yaptığımız tüccarlara aitti.
Soyluların sevdiği türden aşırı süslü bu geminin üzerindeki aile arması net bir şekilde okunabiliyordu.
Benimle birlikte güverteye çıkan Ange, armayı görünce gözlerini kıstı.
"Roseblade ailesi."
"Deirdre Senpai mi?"
Kendi ailemin Roseblade ailesiyle bir bağı yoktu, bu yüzden buraya gelen kişi olsa olsa Deirdre Fou Roseblade olabilirdi.
Benden iki üst sınıftaydı ve akademiden çoktan mezun olmuştu.
Kendine has kişiliğiyle, tam resimlerdeki gibi sarışın ve mavi gözlü bir hanımefendiydi. Uzun saçlarını lüle lüle yapar, gösterişi severdi ve her zaman ışıl ışıl parlardı.
Zaten bir Kontun kızı olduğu için gerçek bir hanımefendiydi.
Ancak kişiliğinde bazı sorunlar olduğu için ondan biraz çekiniyordum. Kötü biri değildi, o yüzden en azından bir çay içmişliğimiz vardı.
Şu an personel sıkıntısı çeken Krallık'ta özel elçi olarak görev yapıyor olması gerekiyordu.
Böyle bir Senpai'nin benimle ne işi olabilirdi ki?
Bizim aileyle bir işi olacağını sanmıyordum, yoksa bizzat beni görmeye mi gelmişti?
Normalde benim hâlâ başkentte olduğumu sanıyor olmalıydılar. Ben böyle kara kara düşünürken Ange hafifçe iç çekti.
Sanki "Yine mi bela?" der gibi bir tavrı vardı.
"Roseblade ailesi demek harekete geçti."
"Ha?"
Neler olup bittiğini anlamayan bana, Ange basitçe açıkladı.
"İyi düşün. Leon, senin eve döneceğini bilen kişi sayısı çok az. Roseblade ailesinin önceden haber alıp buraya gelmesinden ziyade, Bartfault ailesini ziyaret etmek için gelmiş olmaları daha mantıklı değil mi?"
Bunu duyunca Livia ikna olmuş bir tavırla ellerini birbirine vurdu.
"Öyle söyleyince mantıklı geliyor."
Livia anlamıştı anlamasına ama benim kafamda hâlâ soru işaretleri vardı.
Koca Kont ailesi Roseblade'lerin, taşradaki bir Baron ailesiyle ne işi olabilirdi?
Benim tatmin olmadığımı gören Ange, bir şeyler bildiğini belli edercesine ama cevabı geçiştirerek konuştu.
"Bakalım ne için gelmişler."
"Ben geldim~"
Eve varınca, gevşek bir sesle giriş kapısını açıp içeri daldım.
Baron malikanesi denilse de, burası sonuçta sınır bölgesinde, kırsalda bir yerdi. O resmi ve kasıntı atmosferle işimiz olmazdı.
Fakat ev, her zamankinden farklı bir havaya bürünmüştü.
Hava mı değişmişti desem?
Normalden çok daha gergin bir hava vardı.
Döndüğümüzü fark eden hizmetçilerden biri, telaşla yanımıza koştu.
Bir hizmetçi için fazlasıyla yetersiz bir tavır sergileyen bu kişi, elf olan Yumeria-san'dı.
"Ho-hoş geldiniz! Çok özür dilerim. Şey, o kadar yoğunuz ki sizi karşılayamadık."
Telaşla eğilip selam verişini görünce, Ange'nin arkasında bekleyen hizmetçilerin bakışları biraz sertleşti.
Cordelia-san ise "Hiç değişmemişsiniz," diyerek biraz şaşkın ama yeniden görüştüklerine memnun bir ifade takındı.
"Misafirimiz var sanırım? Deirdre Senpai mi geldi?"
Gelen misafiri teyit etmek için sorduğumda, Yumeria-san defalarca ve hızla başını salladı.
"E-evet! Şey, o! G-görücü usulü evlilik meselesi!"
"—Ha?"
Aniden görücü usulü evlilik lafını duyunca, bir an için kendimle Deirdre Senpai'nin evleneceğini hayal ettim.
"Ben mi evleniyorum? Hayır, bak Ange ve Livia burada!"
Telaşla bunun imkansız olduğunu söylerken, Luxion yandan lafı soktu.
'Noelle de var ama?'
"Sen bir sus şimdi. —Neyse ne, aniden görücü usulü falan derseniz olmaz."
Çaktırmadan arkadaki Ange ve Livia'nın tepkisini kontrol ettim ama ikisi de benden çok daha sakin görünüyordu.
Allah Allah? Evlenmeme izin mi veriyorlar?
Kızarlar diye düşünmüştüm ama tepkileri beklediğimden farklı çıkınca kafam karıştı.
Yumeria-san karşımda kafasını yana eğdi.
"He? Neden bahsediyorsunuz?"
"Yani ben ve Deirdre Senpai'nin evlilik görüşmesi değil mi?"
Bunu sorunca Yumeria-san zoraki bir yüz ifadesi takındı.
—Yanlış mı anladım? Tam o anda, yüksek topuklu ayakkabıların tıkırtısı duyuldu ve bir kadın ortaya çıktı.
Bu kırsaldaki malikane için fazla göz alıcı giyimiyle, etraftaki manzaraya hiç uymuyordu.
"Aman tanrım, bu kadar ateşli bir teklif duymak beni pek bir mutlu etti doğrusu."
"Senpai!?"
Oradaki Deirdre Senpai'ydi; yelpazesini açmış ağzını kapatıyordu.
Ancak gözlerinde muzip ve sinsi bir gülümseme vardı. Yanlış anlamamla resmen dalga geçiyordu.
Ange önüme geçti, ellerini beline koydu ve Deirdre Senpai ile yüzleşti.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Peki, Nix-dono ile görüşecek olan sen misin Deirdre?"
Nix'in adını duyunca, abim Nix'in evlilik görüşmesi yapacağını ilk kez o an anladım.
—Hemen yanlış sonuca vardığım için biraz utandım.
Yüzümün kızardığını gören Luxion kırmızı lensiyle bana bakıyordu ama onu görmezden geleceğim.
Deirdre Senpai yelpazesini kapattı ve o sinsi gülümsemesiyle cevap verdi.
"Ben değilim tabii ki. Nix-dono'nun adayı ablam, Dorothea."
"Olacak iş değil, demek Dorothea."
Az önce sert bakışlar atan Ange'nin suratı asıldı.
Bu lafından ve yüz ifadesinden, Dorothea denen hanımefendinin epey sorunlu biri olduğu anlaşılıyordu.
Deirdre Senpai de Ange'den bakışlarını kaçırdığına göre, o da aynı fikirdeydi.
"Bir kız kardeş olarak söyleyebilirim ki, kendisi çok güzel bir kadındır."
"Kimse dış görünüşüne bir şey demedi zaten."
Deirdre Senpai'ye göre güzel bir kadınmış ama ikisinin tepkisinden, dış görünüş haricinde ciddi sorunları olduğu hissine kapılmadan edemedim.
Babam ve Nix'in olduğu odaya girdiğimde, ikisi de kafa kafaya vermiş, kara kara düşünüyorlardı.
Hareketleri o kadar aynıydı ki, kan bağını iliklerine kadar hissediyordun.
Bu ağır havayı dağıtmak için bilerek neşeli bir sesle seslendim.
"Abiciğim, tebrikler!"
Şakayla karışık takıldığımda, ikisi birden kafalarını kaldırıp bana ters ters baktılar.
Zamanlamaları ve yüz ifadeleri bile tıpatıp aynıydı.
Babam haykırarak çıkıştı.
"Nesi tebrikler be! Sen durumun ciddiyetinin farkında mısın!?"
Yüzü kıpkırmızı kesilen babamı görünce omuz silkip odadaki koltuğa çöktüm.
Nix'in yanına oturup arkama yaslandım.
"Şaka yapıyorum canım."
"Böyle şakaya gülünür mü be!"
Ortamı yumuşatma çabam başarısız olunca bakışlarımı Nix'e çevirdim.
"Dorothea-san mıydı? Abi, nasıl biri olduğunu biliyor musun?"
Deirdre Senpai'nin ablası olan Dorothea-san, Nix akademide birinci sınıftayken o üçüncü sınıftaymış. Yani benden dört yaş büyük.
Bu yüzden akademide onunla hiç karşılaşmamıştım.
Nix'e onu tanıyıp tanımadığını sorduğumda, elini ağzına götürdü ve yüzü asıldı.
"Akademide birkaç kez görmüştüm. Ama ben normal sınıftaydım, o ise üst sınıflarda okuyan bir kontun kızıydı. Yolumuzun kesişeceğini hiç düşünmediğimden hakkında pek bir şey bilmiyorum."
Nix, önce "Ancak," diyerek bir parantez açtı ve bana o günleri anlatmaya başladı.
"Yaklaşılması zor biriydi. Üst sınıftakiler bile ona mesafeli duruyordu; bir kont kızı olmasına rağmen yanındaki yancıların sayısı da epey azdı diye hatırlıyorum."
"Soğuk bir güzel miydi?"
Normal sınıftaki Nix için, üst sınıftaki Dorothea-san ulaşılamaz bir hayal gibi olmalıydı.
"Öyle denebilir. Güzel bir kadındı ama insanları kendinden uzaklaştıran soğuk bir havası vardı."
"Güzelse sorun yok işte, ne güzel."
"Aptal piç! Ben bir baron hanesinin varisiyim, o ise bir kontun kızı! Dengimiz değil bir kere. Bir kontun kızı bu eve gelin gelecek, olacak iş mi? Mantığı yok bunun!"
Bizim açımızdan bakınca, soylu Roseblade hanesinin kızı ulaşılamaz bir varlıktı.
Evet, bizim de bir unvanımız vardı ama önceki hayatımdan bir örnekle açıklamam gerekirse; biz taşrada kendi yağında kavrulan küçük bir işletmeydik, onlar ise şehirde herkesin tanıdığı dev bir holding.
Gerçekten de dengimiz değildi; Nix'in yerinde olsam ben de bu görücü usulü işinden arkama bakmadan kaçardım.
"Reddetsene o zaman?"
Sorduğum soru basitti ama bunun imkansız olduğunu ben de biliyordum.
Önceki hayatımda olsa sadece "Hayır" der geçerdin ama bu dünyada işler öyle yürümüyordu.
Karşı taraf bizden üstündü. Üstelik bu sefer bizzat onlar bu işe dünden razıydı.
Bu bariz soruma babam cevap verdi:
"İmkansız olduğunu biliyorsun. Karşımızdaki köklü bir kont ailesi."
Bizim gibi üflesen uçacak bir hane değillerdi; onların gücü, serveti ve her şeyden önemlisi askeri gücü vardı.
Eğer reddedersek bu onların yüzüne çamur atmak demek olurdu.
Koskoca bir kont hanesi, kalkıp bir baron hanesine görücü usulü evlilik teklif edecek ve reddedilecek... Soylu toplumunda maskara olurlardı.
Ortamı biraz yumuşatmak için bilerek neşeli bir tavır takındım.
"Ama ben şu an bir markiyim."
"Bu, karşı tarafın onurunu çiğnediğimiz gerçeğini değiştirmez. Hem zaten, bir kont ailesi neden böyle bir şey yapar ki? Bizim gibi taşralı soylulardan ne bekliyorlar acaba?"
Babam da Nix de bu bilmece karşısında kafayı yiyordu.
Normal şartlarda bu görücü usulü teklifinin gerçekleşmesi bile mucizeydi.
Eğer evlilik gerçekleşirse neyse ama başarısız olursa, Roseblade hanesi bir süre soylu camiasının diline düşerdi.
Sonuçta her dünyada başkalarının hâline gülmek için can atan tipler vardı.
Roseblade hanesi, bu teklifin reddedilebileceğini aklının ucundan bile geçirmiyor olmalıydı.
Eğer reddedersek kesinlikle intikam alırlardı.
"Bir kont rica ediyor ve bir baron reddediyor ha!" derlerdi.
Biz Bartfalt hanesi için bu tam bir zorbalıktı.
Böyle saçmalıkların yürürlükte olması ne kötüydü.
Ancak normalde asla böyle bir şey yaşanmazdı. Bu durum o kadar sıra dışıydı ki hem babam hem de Nix kara kara düşünüyordu.
"Görücü usulü dedikleri şey aslında bir tanışma gibi bir şey mi? Sonra da hemen evlilik mi?"
Ben böyle mırıldanınca, Nix boynunu bükerek cevap verdi:
"Öyle. Ben de zaten aşk evliliği yapabileceğimi sanmıyordum ama bu kadarı da fazla değil mi? Ben... Annemle babam gibi daha huzurlu bir çift olmak istiyordum."
Babam ve annem gerçekten de örnek gösterilecek kadar birbirine bağlı bir çiftti.
Babamın sert bakışlarını üzerimde hissedince kafamı ona çevirdim.
"Neden öyle ters ters bakıyorsun?"
"Senin yüzünden aldatma şüphesi altında olduğumdan haberin var mı?"
"Neden? Ne, yoksa babam cidden aldattı mı? Ne aşağılık bir hareket."
Babamın birini aldattığını hayal edip tiksintiyle bakınca, öfkeden deliye dönen babam haykırdı:
"Bunu bana en son söyleyecek kişi sensin!"
Babamın sadakatsizlikle suçlandığını söylemesi bir yana, bunun sorumlusunun ben olmam tam bir sürprizdi.
Lütfen kendi hatalarını benim üzerime yıkmasın.
Bu asılsız suçlamaya içerlemişken, Nix bir iç çekip durumu açıkladı:
"Sen yurt dışındaki eğitiminden döner dönmez hemen kraliyet başkentine gittin. Bizim evin durumunu bilmiyorsun sanırım ama şu an annemle babamın arası berbat."
"Babamın aldatma şüphesi yüzünden mi?"
"Ne berbat bir adammış" diye düşünerek babama baktığımda, kollarını kavuşturmuş, sinirden bacağını sallıyordu.
"Kimin yüzünden şüphelenildiğimi sanıyorsun? Hepsi senin suçun!"
"Her şeyi de benim üzerime yıkmasan olmaz mı?"
"Bu seferki de senin suçun!"
Babamla laf anlatamayacağımı anlayınca Nix'e döndüm; o da elini alnına koymuş tavana bakıyordu.
"Sen, yurt dışındayken Marie ile birlikte yaşıyordun, değil mi?"
"Bazı durumlardan dolayı öyle olması gerekti. Angelica ve Livia'dan da izin aldım zaten."
"O ikisi nasıl ikna oldu hayret ediyorum. Neyse, o sırada Yumeria-san'ı bizim evden yanına göndermiştik ya? İşte o zaman annem, seni gözetlemesi için ona tembih etmiş."
"Duymuştum. Ben bu kadar dürüst biriyken ailemin benden şüphelenmesi ne üzücü."
Ailen tarafından güvenilmemek gerçekten üzücüydü.
Önceki hayatımda da annem ve babam bana değil, kız kardeşime güvenirlerdi.
Bu hayatta da mı aynı şey olacaktı? Neden bana hiç güvenilmiyordu?
Ben "yine mi" dercesine başımı iki yana sallarken, babam ve Nix gözlerini kısıp bana buz gibi bakışlar attılar.
"İşte o Yumeria-san duymuş. Marie sana 'Abi' diye sesleniyormuş, öyle mi?"
"Ha?"
Masum olduğuma yürekten inanıyordum ama görünüşe göre büyük bir yanlış anlaşılmaya yol açmıştım.
Babam masaya defalarca vurarak isyan etti:
"Senin yüzünden Rafen hanesinin hanımıyla ilişkim olduğu sanılıyor! Üstelik Cumhuriyet'in o büyük soylu ailesinin kızı da sana 'kardeşim' diyormuş! Neler dönüyor, ben de bilmek istiyorum artık!"
Soğuk terler dökmeye başlamıştım.
Marie, Cumhuriyet'teki malikanede bana her gün "Abi" diyordu.
Onun bu dikkatsizliğinin başkaları tarafından duyulabileceğini hiç düşünmemiştim.
Louise-san meselesine gelince... Onu açıklamak iyice karışıktı.
"Şey... Marie meselesi şöyle... Hani manevi kardeş gibi? Bak, kan bağımız yok ama bana abisiymişim gibi davranıyordu işte. Louise-san ise... Beni ölen kardeşine benzetmiş herhalde. Evet, tamamen bir yanlış anlaşılma."
Görünen o ki Yumeria-san, her şeyi harfiyen anneme rapor etmişti.
Bu yüzden şu an Bartfalt hanesinde hava oldukça gergindi.
Pekâlâ, benim de bu işte bir payım olduğu doğruydu.
"Ö-özür dilerim. Annemden ben özür dilerim. Hem zaten babamın aldatması imkansız değil mi? Mantıklı düşününce Marie veya Louise-san'ın babamın çocukları olma ihtimali sıfır."
"Ben de öyle dedim! Dedim ama bunu kanıtlamak çok zor!"
Babamın da o dönemlere dair hafızası pek net değildi ve her şeyi mantıklı bir sırayla reddedemiyordu sanırım.
İmkansızdı ama elinde kanıt yoktu.
Zaten ilgili kişileri çağırıp durumu sormak da meseleydi.
Marie'nin ailesi çıkan onca karışıklıkta yok olup gitmişti.
Fanoss Düklüğü ile olan savaşa katılmayıp kaçtıkları için unvanları ellerinden alınmıştı.
Louise-san meselesi ise tamamen imkansızdı.
Cumhuriyet'in yeniden yapılanma süreciyle meşgul olmasını geçtim, başka bir ülkenin büyük bir soylusunu Bartfalt hanesinin ailevi meseleleri için çağırmak olacak iş değildi.
"Nasıl bu hale geldi anlamıyorum. Luce ile konuşmaya çalışsam da benden kaçıyor, üstüne bir de Roseblade hanesinden görücü usulü evlilik teklifi geliyor... Ben tam olarak ne yaptım? Ne yapmış olabilirim de işler bu noktaya geldi?"
Babamın omuzları çökmüş halini görünce içimi derin bir suçluluk duygusu kapladı.
"Şey, kusura bakma. Dur, telafi etmek için abimin bu görücü usulü işini ben patlatayım."
Ailem için ne yapabilirim diye düşünürken, bu evlilik görüşmesini bizzat sabote etmeye karar verdim.
Önerim üzerine hem babam hem de Nix bana şüphe dolu bakışlar fırlattı. Nix, yine bir işler karıştırıp başımı belaya sokacağımdan endişeleniyor gibiydi.
"Beni dinlemiyor muydun? Reddedebilecek bir konumda değiliz."
"Güzel bir planım var. Bizim reddetmemize gerek yok, karşı taraf reddetsin yeter."
"Karşı tarafın reddetmesi mi? Öyle bir şey mümkün mü?"
"Sen orasını bana bırak."
Utanarak söylemeliyim ki, akademideki çay partilerinde başarısızlık üzerine başarısızlık yaşamış biriyim. Bir krallık hanımefendisinin nelerden nefret edeceğini tecrübelerimle sabitlemiştim. Evlenmek umuduyla kaç kez kadınları çay partisine davet edip hepsinde rezil olmuştum.
Yani ben, görücü usulü görüşmeleri mahvetme konusunda tam bir uzmanım.
"Akademide sayısız çay partisini batırmış bir adamım. Başarmak zordur ama başarısız olmak tam benim işim."
Babam bir umut ışığı bulmuş olacak ki, oturduğu kanepeden doğruldu.
"Söylediklerin kulağa zavallıca gelse de, şu an için gerçekten güvenilirsin! Ayrıca Leon, sonra annene olan biteni sen açıklayacaksın, tamam mı?"
"Siz arkanıza yaslanın yeter. Abimin görüşmesini ben darmadağın edeceğim."
Nix’in yüzünde karmaşık bir ifade belirse de, bir kontun kızıyla evlenmekten kurtulacaksa buna razıydı.
"Pekala. Dorothea Senpai bu işten vazgeçerse mevzu kapanır. Sadece bu seferlik, istemeye istemeye de olsa sana güveneceğim."
İkisinin de bu iğneleyici tavırları biraz canımı sıksa da ailem için elimden geleni yapmalıydım.
"Bana güven. Bende başarısızlığa yer yok."
Hadi canım? Burada "Bende başarıya yer yok" mu demeliydim acaba?
O sırada, Leon’un annesi Luce, malikanenin misafir odasını ziyaret ediyordu. Şu an o odada genç bir kadın kalmaktaydı.
"Valkas’ın dediklerini anlayabiliyorum aslında. O zamanlar çok meşguldük, öyle gezmeye tozmaya vaktimiz yoktu. Ama Valkas sık sık başkente giderdi, o yüzden 'asla olmaz' da diyemiyorum."
Mendiliyle gözyaşlarını silen Luce’nin dert yandığı kişi Noel Jill Lespinasse idi. Noel, altın ve pembe tonlarındaki degrade saçlarını sağ taraftan yandan atkuyruğu yapmıştı. Sarı gözleriyle Luce’ye şefkatle bakıyor, normalde neşeli olan yüz ifadesiyle şu an anlatılanları büyük bir ciddiyetle dinliyordu.
Noel, Leon’un ailesinin yanında yaşıyordu. Tekerlekli sandalyeye bağlı olsa da son zamanlarda fizik tedavi görüyordu. Luxion ve Creare’nin desteğiyle durumu hızla iyileşiyordu. Luce’nin Noel’in odasına gelme sebebi, içini dökecek birine ihtiyaç duymasıydı.
Noel, endişeli olan Luce’yi neşelendirmek için canlı bir sesle konuştu:
"Eminim her şey yoluna girecektir!"
'Öyle diyorum ama ben de Marie-chan’ın Leon’a "Abi" diye seslendiğini birkaç kez duydum. O ikisini ilk gördüğümde gerçekten kardeş sanmıştım zaten.'
Luce’ye moral verse de, Noel’in içten içe bazı şüpheleri vardı. Leon ve Marie dış görünüş olarak birbirlerine benzemeseler de, bir şekilde aynı havaya sahiptiler. Aralarındaki mesafe ve atmosfer, yabancıymış gibi hissettirmiyordu. Aslında birbirleriyle hiçbir bağları olmadığını öğrendiğinde epey şaşırmıştı.
Yine de kendisine bakan Bartfalt hanesinin hanımına —yani gelecekteki kayınvalidesine— destek olmaya devam etti.
"O size yalan söyleyecek biri değil."
Noel’in penceresinden bakıldığında, Valkas yalan söylüyor gibi durmuyordu.
Luce gözyaşlarını sildi.
"Teşekkürler Noel-chan. Leon’un seninle evlenecek olması beni gerçekten mutlu ediyor."
"Şey, ııı... Üçüncü eş olsam da, evet."
Noel’in zoraki gülümsemesini görünce Luce’nin yüzü asıldı. Bir anne olarak bu "üçüncü eş" meselesinde kendini sorumlu hissediyor gibiydi.
"Gerçekten işler nasıl bu noktaya geldi bilmiyorum. Angelica-sama da Livia-chan da çok iyi kızlar. Ama işte o statü farkı yok mu... Ben ne zaman yaklaşsam Livia-chan kaskatı kesiliyor. Zaten Leon’un üçüyle birden evleneceği aklımın ucundan bile geçmezdi."
Luce’nin asıl derdi sadece Leon değildi; Ange ve Livia ile olan mesafesiydi. Ange tam manasıyla bir asilzade hanımefendisiydi, Livia’nın gözünde ise Luce soylu bir evin hanımıydı. Livia bu yüzden ister istemez geriliyor, araya mesafe koyuyordu. Bir türlü samimiyet kuramamışlardı. Bu yüzden Luce, konuşması çok daha rahat olan Noel’e karşı bir yakınlık hissediyordu. Bu tarz dertleşmeleri ne Ange ne de Livia ile yapabiliyordu.
"Ama ben de asil bir aileden gelmiş olsam da halktan biri gibi büyüdüm sonuçta, değil mi?"
"Büyüme tarzımız aşağı yukarı aynı sayılır. Şu an asıl eşim ama aslında bir baronun eşi olacak bir kökene sahip değilim."
Cıvıl cıvıl olan Noel ile yıldızları barışmış olacak ki, ikisi iyice kaynaşmışlardı. Son zamanlarda Luce, Noel ile sohbet etmek için can atıyordu.
"Onun yüzünden çocukların eğitimi de hep sorunlu geçti—"
"Noel Abla!"
Luce tam çocuklardan konu açacakken kapı hoyratça açıldı ve Colin odaya daldı. Siyah saçlı, henüz çocuk yaştaki bu çocuk, yaşlı gözlerle Noel’den yardım istiyordu.
"Ne oldu Colin?"
Noel, kendisine sarılan Colin’i kollarının arasına aldı. Luce bu durumu ayıplasa da Noel "Sorun değil" diyerek Colin’in sırtını nazikçe sıvazladı.
"Bugün yine ne yaptılar sana?"
"Finley Abla çok kötü! Benim abur cuburlarımın hepsini yedi ama özür bile dilemiyor. 'Yemesine izin verenin suçu' diyor, bir de canı bir şeye sıkılmış herhalde, acısını benden çıkarıyor."
Bunu duyan Luce hafifçe iç geçirdi.
"Bu kız da hiç uslanmayacak. Ama Colin, sen de böyle şeyler için Noel-chan’ı rahatsız etme."
"Ama anne, sen de sürekli Noel Abla’ya dert yanıyorsun ya!"
"O... o farklı bir durum!"
Ailenin bu konuşmalarına tanık olan Noel’in içine hafif bir burukluk çöktü.
'Annem ve babam yaşasaydı, biz de böyle sohbetler edebilir miydik?'
Noel’in ebeveynleriyle ilgili hiç güzel anısı yoktu. Ama acaba... kendisi de böyle sıradan, huzurlu bir gündelik hayat sürebilir miydi? Hep sahip olmak istediği o sıcak aile ortamını karşısında bulunca, Noel kocaman gülümsedi ve Colin’in saçlarını karıştırarak sevdi.
"Erkek adamsın sonuçta. Biraz dişini göstermen lazım."
"Finley Abla da Jenna Abla da kızınca çok korkunç oluyorlar. Leon Abim bile onlar kızınca kaçacak delik arıyor. Abim ülkenin kahramanı, çok güçlü ama ablalarıma karşı hiç şansı yok."
Küçük Colin için Leon, ülkenin kahramanı ve hayranlık duyduğu bir figürdü. Ancak o Leon’un bile Jenna veya Finley’e diş geçiremeyeceğine inanmıştı.
"Evet, Leon kesin kaçardı."
Noel, iki kız kardeşten kaçan bir Leon hayal edip başını sallarken, Luce de elini yanağına koymuş, ona hak verir bir ifadeyle bakıyordu.
"O çocuk başını belaya sokacak işlerden kaçar. Pratik zekalı mı desem, yoksa tam bir aptal mı bilemiyorum."
Eğer gerçekten pratik zekalı olsaydı, Marki unvanına kadar yükseleceği o durumlardan bir şekilde kaçmanın yolunu bulurdu.
Annesi Luce, bu gerçeğin gayet farkındaydı.
Noel, yüzünü Colin’e yaklaştırdı.
"Korkma. Leon ciddileşirse o ikisi onunla aşık atamaz. Bir dahaki sefere Leon’dan rica etmeyi dene. Eğer sen istersen, kesin onları bir güzel azarlar."
Değerli küçük kardeşinden böyle bir rica gelirse, Leon herhalde ölümü göze alıp kız kardeşlerine meydan okurdu.
"Yoksa doğrudan ben mi söyleyeyim?"
"Ha-hayır, gerek yok!"
Colin farkında bile olmadan kıpkırmızı kesilmişti; Noel’in önünde ellerini havaya kaldırarak sahte bir cesaret sergiledi.
"Onları kendim bir güzel azarlayacağım! Noel abla, sen sadece izle!"
"Aferin sana delikanlı."
Noel tarafından övülmek Colin’i çok mutlu etmişti.
Ancak Luce, oğlunun bu halini izlerken yüzünde hafif hüzünlü bir tebessüm belirdi.
Babam ve Nix ile olan konuşmamı bitirdikten sonra malikanedeki odalardan birine geçmiştim.
Her zamanki gibi Luxion yanımdaydı ama bugün Ange ve Livia da bize eşlik ediyordu.
Üçünü bir araya getirmemin sebebi, Roseblade ailesiyle yapılacak olan görücü usulü buluşma hakkında danışmaktı.
"Nix’in görücü usulü görüşmesini sabote mi edeceksin? Leon, sen ciddi misin?"
"Evet."
Ailemin başına bunca iş açtıktan sonra, bu sefer gerçekten yardım etmeye niyetliydim.
Livia endişeli görünüyordu.
"Bu gerçekten doğru mu? Sonuçta abinizin evlilik görüşmesi, değil mi?"
"Ama adamın kendisi istemiyor. Nix’in dediğine göre kadın, yaklaşması zor, buz gibi bir güzelmiş. Ayrıca bir Kontun kızıyla evlenmek falan benim boyumu aşar diyor."
"Güzel olmasına rağmen mi istemiyor?"
"Erkeklerin de kendince sebepleri vardır."
Akademideki çocuklar da önce güzel kızlara yanaşır ama zamanla karakteri daha çok önemsemeye başlarlar.
Neden mi? Yüzü güzel olsa bile karakteri berbat biriyle uğraşmak insanı yorar da ondan.
Güzelleri, serveti ve gücü olan erkekler idare etsin.
İdeal olan, hem dış görünüşü iyi hem de ruhu nazik olan kadınlardır.
— Bir saniye... Ange ve Livia tam da bu tarife uymuyor mu? Noel de öyle.
Görünüşe göre ben o aşırı şanslı azınlıktan biriymişim.
"Dış görünüşten ziyade karakter önemli. Sorunlu biri olduğu söylenen Dorothea-san'ın Nix’i reddetmesini sağlayalım. Böylece iki taraf da birbirine çamur atmış olur ve durum berabere biter! Her şey tatlıya bağlanır, değil mi?"
Başarısız olsa bile bir sorun çıkmamalı! diyerek Ange’den onay bekledim.
Ben, kendi başıma verdiğim kararlar yüzünden defalarca çuvallamış bir adamım.
Bu yüzden, soylu toplumunu avucunun içi gibi bilen Ange’nin yardımını istedim.
Ange ise bu durumdan sanki biraz keyif alıyor gibiydi.
"Kesinlikle, eğer reddeden taraf Dorothea olursa işler tam da dediğin gibi yürür Leon. Bu gerçekleşirse Roseblade ailesinin intikam almaya çalışacağını sanmıyorum."
Ange’den onayı almıştım.
Ancak Livia, parmağını dudağına götürüp başını hafifçe yana eğdi.
"Leon-san sonuçta bir Marki ve yanında Ange varken yine de bize bulaşmaya cüret ederler mi? Zaten teklifi getiren onlar değil miydi? Bana kalırsa, reddedilmekle yüzleşmek zorundalar."
Livia’nın "Neden normal bir şekilde reddedemiyoruz?" sorusuna Ange bir gülümsemeyle yanıt verdi.
"Mantıken haklısın ama 'Değerli kızımı gelin olarak veriyorum' deyip reddedilirlerse, bir Kontun onuru ayaklar altına alınmış olur. Bir soylu olarak buna sessiz kalamazlar."
"Öyle mi dersiniz?"
"Soylu toplumunda bir kez küçük düşersen bittin demektir. Ancak Leon’un planı uygulanırsa, bu durum sadece Roseblade ailesinin kendi onurunu zedelemekle kalır."
"Nasıl yani? Yine de kızmazlar mı?"
"Görücü usulü teklifini kendin yapıp sonra kendi kızın evliliği reddederse, Roseblade ailesi alay konusu olur. Teklifi getirip işi bozan kendi kızlarıysa, şikayet etseler bile daha çok gülerler. O noktada, en iyisi bu görüşme hiç olmamış gibi davranmayı seçerler."
Ange’nin nedenini bilmediğim bir şekilde neşeli olmasına bakılırsa, fikrim sandığımdan daha etkiliydi.
"Ö-öyle mi? Yani, ben de harika bir hamle olduğunu düşünmüştüm zaten."
Ben gülerek durumu geçiştirmeye çalışırken, her zamanki gibi Luxion araya girdi.
'Efendimin bu kadar derin düşünebildiğini mi sanıyorsunuz? Onun bütün mantığı şu: "Karşı taraf reddederse bu iş yatar." Bundan ötesini planladığı falan yoktu.'
İçimden geçenleri hiç çekinmeden bir bir döküyordu piç.
"Madem ne düşündüğümü biliyorsun, bari orada sus da bir işe yara. Konuşmazsan en azından zeki bir adammışım gibi görünürüm, değil mi? Biraz düşünceli ol be."
'Keyfim yerinde olursa elimden geleni yaparım.'
Daha önce Ange’ye "Elimden geleni yapacağım" derken, bana gelince "Keyfim yerinde olursa" mı? Bu herif beni gerçekten hiç ciddiye almıyor mu?
"Her neyse, Roseblade ailesine karşı ayıp olacak ama bu evlilik işini patlatmamız lazım."
Livia pek hevesli görünmüyordu.
"Gerçekten bunu bozmalı mıyız? Karşı tarafa saygısızlık gibi geliyor. Önce bir konuşsalar daha iyi olmaz mıydı?"
Nazik Livia, her şeyden önce Nix ve Dorothea-san’ın baş başa konuşması gerektiğini savunuyordu.
Ange bunu reddetmedi ama onaylamadı da.
"Her iki taraf da ailesi için orada, birbirlerini sevdikleri için evlenmiyorlar. Bizimki gibi bir ilişki nadir görülen türden. Konuşsalar bile ne değişecek ki?"
Nix’in bu teklifi reddedemediği gibi, Dorothea-san’ın da ailevi durumlar yüzünden hayır deme ihtimali düşüktü.
Ama Nix için bu işi bozacaktım.
Deirdre-senpai’ye karşı üzgünüm ama önce ailem gelir.
Luxion durumu kontrol etti.
'Roseblade ailesi hazırlıklı gelmiş. Dorothea’yı şimdiden bir hava gemisine bindirmişler bile. Hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz görüşme ayarlanacakmış. O zamana kadar hazırlamamı istediğiniz bir şey var mı?'
"Bakalım... Bir tasma hazırlasan iyi olur."
Ben "tasma" dediğim anda Ange ve Livia’nın yüzündeki ifade donup kaldı.
Luxion da yine "Efendim yine saçmalıyor" der gibi bir hareket yaptı.
Ancak görücü usulü görüşmesini mahvetmek için tasma, son derece kritik bir eşyaydı.
Bartfault topraklarının limanı.
Demirlemiş Roseblade hava gemisinin güvertesinde Dorothea duruyordu.
Güverteden limanı izleyen Dorothea, ifadesiz bir yüzle etrafındaki hizmetlileri kendinden uzaklaştırmıştı.
O sırada iskeleden gemiye binen Deirdre yanına geldi.
"Abla, her şey ayarlandı."
"— Öyle mi?"
Tıpkı Deirdre gibi sarı saçlı ve mavi gözlü olan Dorothea, ipek gibi dümdüz ve uzun saçlara sahipti.
Giyim tarzı Deirdre’nin aksine sade ama asil bir havadaydı. Takı sevmez, yalın tasarımları tercih ederdi.
Şu an ifadesizce, o güzel saçlarını parmak uçlarıyla oynatıyordu.
Bu tavrından, Bartfault ailesine veya tanışacağı kişiye karşı en ufak bir ilgi duymadığı açıkça belli oluyordu.
Deirdre bıkkınlıkla omuz silkti.
"Abla, babam bu sefer reddetmene asla izin vermeyecek, biliyorsun."
"Farkındayım."
Dorothea’nın bakışları aşağıdaydı; gerçekten anlayıp anlamadığı şüpheli bir tavır sergiliyordu.
Yine de, adet yerini bulsun diye Deirdre’ye rakibi hakkında bir soru sordu.
"Peki, bu beyefendi nasıl biriymiş?"
Deirdre biraz bıkkın, biraz da mahcup bir tavırla Nix hakkında konuşmaya başladı.
"Size önceden gerekli açıklamalar yapılmış olmalı."
"Benim merak ettiğim senin Deirdre olarak ona verdiğin Değerlendirme."
"İyi yanından bakarsak... Ciddi biri diyebilirim. Kötü yanından bakacak olursak da, kardeşinin gölgesinde kalmış, silik bir ağabey. Gerçi kardeşi o denli büyük bir kahraman olunca, bu durum kaçınılmaz bir hal alıyor sanırım."
Holfort Krallığı ve Alzer Cumhuriyeti'nde fırtınalar estiren Leon ile kıyaslandığında, ağabeyi Nix haliyle sönük kalıyordu.
Ancak bu sözler, Dorothea’nın ilgisini iyice kaybetmesine sebep olmuş gibiydi.
İfadesiz gözlerle uzaklara daldı.
"Sıkıcı bir adam."
Deirdre hafifçe iç geçirdi. Yelpazesini omzuna birkaç kez hafifçe vurarak Dorothea’nın profiline baktı.
"Sizin bu yüksek beklentileriniz de gerçekten başa bela hanımefendi."
Dorothea, dolgun göğüslerinin altında kollarını kavuşturdu ve cevap vermeden uzakları izlemeye devam etti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.